Ankara Sahhâflarına Dair

Mayıs 2011 - Yıl 100 - Sayı 285

                    Bir Mizansen

         

                    Memleketimizde kitap denildiğinde akla gelen nesne, büfeler ve içlerine süs eşyası gibi dizilen ansiklopedi ciltleri olmuştur. Taşınma faaliyetlerinde gözden çıkarılan ilk eşyalar, kitaplar ve ansiklopedilerdir. Bizim evde bu durum ters istikamette tezahür etmiştir. Kitaplar arasında büyümüş bir çocuk olarak, içi eski harfli eserlerle dolu büfeleri eşya sayılan bir evde hayat sürdüğümü söyleyeyim. Öyle ki evimizdeki odalardan biri sürekli boş kalır, içini dolduracak eşyaların bir kısmı karton koliler içerisine konulmuş kitaplara ayrılırdı. Taşınma faaliyetlerimizde de kitaplar karton kolilere düzgün vaziyette konur, onlara kırılacak eşya gibi muamele edilirdi.

         

                    Şimdi bir mizansen tasvir edeceğim. İşporta sergisindeki parlak kâğıda basılı kadın dergilerini kurcalayan bir adamın, dergilerden birinde yer alan tanınmış işadamı ile yapılmış mülâkat dikkatini çeker. Fotoğraflarla süslenmiş mülâkatta işadamı beyefendi, çalışma odasındaki vitrinin önünde objektiflere poz vermiştir. Arkasındaki rafa dizili seri ansiklopediler, genç adamın dikkatini çeker. Bunlar, alışılageldiği üzere “Meydan Larousse” yahut “Ana Brittanica” ansiklopedilerine ait ciltler değildir. Sahibinin kıymetini bilerek veya bilmeden raflarına dizdiği kitaplar, Reşad Ekrem Koçu’nun meşhur “İstanbul Ansiklopedisi” ciltleridir. Genç adam, pespaye tezgâh üzerinde dura dura yıpranmış dergiyi, fiyatını ödeyip satın alır… Evde fotoğraftaki işadamını, derginin cinsi ve muhteviyatı ile tezat oluşturan Reşad Ekrem Koçu’nun ansiklopedi ciltlerine bakarken düşünme fırsatı bulur.

         

                    Mizansende genç adam, basıldığı devirde kıymeti bilinmemiş İstanbul Ansiklopedisi’nin efsane gibi anlatılan varlığına sahhâf raflarında değil de bir kadın magazin dergisinde yer alan fotoğrafta rast gelmiş ve çok şaşırmıştır.

         

                    Yukarıda da ifade edildiği üzere taşınma faaliyetlerinde gözden çıkarılan ilk eşyalar kitaplar ve ansiklopediler olmuştur. “Manto alamayız hanım, Larousse’a aboneyiz” sözü[1] ile ansiklopedi satın almanın geleneksel bir alışkanlık olarak bahsedildiği zamanı tasvir eden büyüklerimiz, okumanın erdemini de böylelikle dile getirmiş olurlar. Geçtiğimiz yıllarda gazetelerin promosyon yarışıyla dağıttıkları ansiklopedi ciltlerini kupon karşılığı edinip büfelerine dizen ansiklopedi okurları, eserin muhteva ve baskı kalitesini tartışma konusu yaparken, reklamın da etkisiyle bu parlak ciltlere, çocuklara bırakılacak bir “kültür mirası” gibi muamele etmişlerdir. Bugün yaşadığımız devirde ise ansiklopedilerin, bilgisayar çağı karşısında işlevini yitirip hüviyetini kaybetmeleri, başka bir tartışmanın konusudur.

         

                    Talebelik zamanlarımızda evlerde ansiklopedilerin yanında romanlar, kimi çizgi roman ve karikatür dergisi fasikülleri olurdu. Ders kitapları, sözlük ve imlâ kılavuzu gibi okul gereçlerini hariç tutarsak ortalama bir ailenin evindeki büfesini bu saydığımız türler dolduruyordu. Gelgelelim sahhâflar raflarına ansiklopedi ciltleri dizmiyor, çizgi-roman alıp satmıyordu. İstisnalar kaideyi bozmaz lakin eski Ankara sahhâflarından Turgut Koraltan’ın (Külüstür Turgut) vaktiyle Fransızca sözlüğü madde madde ezberlemeye kalkışmış olması, bulmaca çözerken hiç boş kare bırakmaması gibi alışkanlıkları, onun ansiklopedik eserlere alâka gösterdiğine delildir. Gösteriş yapılarak raflara dizilen, ancak içini açıp kurcalamak şöyle dursun doğru dürüst tozu dâhi alınmayan ansiklopedilerle alâkalı bahsi burada kısa kesmek istiyorum zira mevzu bir ansiklopedi maddesine dönüşmek üzere.

         

         

                    Bir Varmış Bir Yokmuş, Ankara’da Sahhâflar Varmış!

         

                    Memleket sathında İstanbul’un Türkiye’nin yönetildiği bir merkez gibi algılanması; Ankara şehrini, aslî vazifesini ifada geride bırakmıştır. Pek çok alanda olduğu gibi Ankara sahhâfları, İstanbul’dakilerin gölgesinde kalmıştır. Sahhâflık mesleği İstanbul’da başlamış olmakla birlikte kitap meraklısı okuyucuların da İstanbul ve civarındaki nüfus ile oluştuğu düşünülmektedir.

         

                    İstanbul’da kitapçılığın tarihine ilişkin bilgilerimiz ise kitabî değil, şifahîdir. Denilebilir ki sahhâflar hakkında yapılan çalışmalar sözlü tarih çalışması seviyesindedir. Yazılanlar, umumiyetle sahhâfların yakın çevrelerinin müşahedelerini yansıtan hatıra parçaları ile oluşturulmuş makale ve eserlerden ibarettir. Ne var ki Ankara’da dört başı mamur bir “Sahhâflar Tarihi” yazılamamıştır… Sözünü ettiğimiz metoda örnek olması açısından düşünüldüğünde; sözgelimi Ankara’nın eski sahhâflarından Vasfi Mahir Kocatürk biyografilerinde, üstadın kitapçılık yaptığına dair herhangi bir kayıt yoktur. Şairliği, edebiyat hocalığı ve derlediği antolojilerden bahsedilir. Ankara şehrinin kaybolan çehresinde vaktiyle sahhâflık mesleğini icra etmiş olduğu, ancak onunla münasebet kurmuş yakınlarının beyanları neticesinde öğrenilebilmektedir. Buradan da anlaşılacağı üzere Ankara sahhâfları hakkında kaleme aldığımız çalışma, benzerleri gibi kitabî değil şifahî bilgilerle donatılmış sözlü tarih çalışması olacaktır.

         

         

                    Sahhâflar Şeyhi

         

                    Sahhâf kelimesi ile birlikte sık kullanılan sıfatlardan biri de “Sahhâflar Şeyhi”dir. Sahhâflık mesleğinde şeyhlik, işinin erbabı kişilere yakıştırılan sıfattır. Mesleğe verdiği hizmetin karşılığı olarak bir mertebeye ulaştıkları düşünülen kişilere “Sahhâflar Şeyhi” denilmektedir. “Pîr”, “Üstad” gibi kelimelere benzer bir ifade şeklidir. Sahhâflar Şeyhi sıfatına Ahi Teşkilâtı hakkında kaleme alınmış kimi eserlerde rastlarız. Unvanın sözlükteki manâsı şöyledir: “Sahhâf mesleğinden olanların bağlı bulunduğu esnaf loncasının başı”[2] Matbaanın icadından evvel kitapların hattatlar vasıtasıyla ve elle çoğaltıldığı malum. O devirde kitap okumak isteyen kimse Sahhâflar Şeyhi’ne müracaat eder ve onun aracılığıyla istediği kitap temin edilirdi. Sahhâflar Şeyhi, kitabı hattı güzel olan bir hattata havale eder, hattat da talebeleriyle birlikte kitabı çoğaltırdı. Hattatın çoğalttığı kitap sahibine iade edilirken talebelerin çoğalttığı nüshalar Sahhâflar Şeyhi’ne teslim edilir ve ticaret kervanları aracılığı ile eserler Osmanlı coğrafyasında okuyucusuna ulaştırılırdı.[3]

         

         

                    Sahhâflığa Dair Neşriyat

         

                    Geçtiğimiz yıllarda İstanbul Sahhâflar Derneği tarafından yayımlanan “Tarih Boyunca Sahhâflık ve İstanbul Sahhâflar Çarşısı” isimli eser, konu ile alâkalı bugüne kadar hazırlanmış ilk eserdir. Burada adı geçen dernek sadece Sahhâflar Çarşısı esnafı arasında kurulmuştur, yukarıda bahsi geçen dernekten farklıdır. Sahhâflık mesleğine dair basılmış bu kitaptan başka bir kaç örnek; Müteferrika Dergisi ile Tüccarzâde İbrahim Hilmi Çığıraçan[4] ve Hans Peter Kraus’un[5] otobiyografik kitaplarını yayımlayan Müteferrika Yayınevi çalışmalarıdır.

         

         

                    Sahhâflar Çarşısı

         

                    Sahhâflık mesleğine ilişkin yazılacak her türlü ilmî eserde ismi ilk zikredilecek yer kuşkusuz İstanbul olacaktır. Yukarıda da değinildiği gibi İstanbul’un Osmanlı devrinde payitaht olmasının bunda rolü büyüktür. İstanbul Sahhâflar Çarşısı etrafında örülecek tuğlanın binasını elbette ki Kapalıçarşı çatısı ile Beyazıt Camii avlusu oluşturacaktır. Kapalıçarşı, eski devirde sadece sahhâflardan mürekkep bir çarşı değildi. Mücellidler, müzehhibler gibi mesleğe yardımcı diğer sanat ehli zevatın da mekânı burasıydı. Kitap meraklıları burada vakit geçirirdi. Münif Fehim [Özerman]’in, Hayat dergisinde orta sayfa ilâvesi olarak verilen “Sahhâflar Çarşısı” tablosunda resmedilen İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın, çarşının baş müdavimlerinden biri olduğu bilinmektedir. Resimde görülen ahşap dükkânların, çarşıda vuku bulan yangınlar ve İstanbul depremlerinden nasibini aldıktan sonra kartpostallarda, tablolarda hatıra olarak yaşadığı bilinmektedir.

         

                    Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde “Sahhâflar Esnafı” başlığıyla şu bilgileri naklediyor: “Dükkân 60, nefer 200. Zira ayak sahhâf çoktur. Dükkânlarını nice bin kitaplarla süsleyerek torba torba kitaplarla geçerler.”[6] Sahhâflar Çarşısı hakkındaki dağınık istatistikî bilgilerden bir diğeri; 1933 yılında Matbuat Cemiyeti tarafından Selim Nüzhet [Gerçek] Bey’e tertip ettirilen Almanak’tan, Meşrutiyet devrinde (1908) İstanbul’daki mevcut kitapçı sayısının 128 adet olduğunu, 1933’de ise bu sayının 51’e indiğini öğreniyoruz. (s. 147-150) Gelgelelim Maarif Vekâleti, memleketimizde faal halde bulunan kütüphanelerin bağlı olduğu bir kurumu; Kütüphaneler Müdürlüğünü de 1933 yılında teşkil etmiştir. Gazetelerde kuruluş sebebi, kütüphane binalarında görülen noksanlıkların; temizlik, ışıklandırma gibi problemlerin giderilmesine yönelik bir icraat olarak açıklanır. İsmail Saib Efendi [Sencer]’ye ait hikâyelerde bahsi geçen kediler ise aslında kütüphanelerimizde bir rahatsızlık konusudur.[7] Yine gazete haberlerinden öğrendiğimize göre teşkilâtın kurulmasında yukarıda saydığımız sebeplere ilave olarak kedi ve pirelere duyulan rahatsızlıklardan bahsedilir…[8]

         

                    Hatıratında sahhâflardan bahseden Mehmet Emin Erişirgil şu tasnifi yapıyor:

         

                 “Eskiden beri İstanbul’da kitap satan yerler şunlardır: a) Sahhâflar [Çarşısı], b) Ankara, eski Babıâli Caddesi, c) Beyoğlu kitapçıları.”

         

                 “Sahhâflar toptan yok oldu. Ankara Babıâli Caddesi ise eski halde değildir. Zaten orada mektep kitapları depoları vardır denebilir. Bunlara kitapçı dükkânı imiş gibi bakılamaz. Beyoğlu’nda yabancı kitaplar satan Haşet Kitabevi ile Taksim’e yakın diğer bir kitapçı bir tarafa bırakılacak olursa, üst tarafı sadece kitap depoları halindedir. Yarın bir kanun çıkar da perakende kitap satacak yerler şu kadar metre kare olacak, ortada şöyle bir masa bulunacak, herkes satın alacağı kitabı bu masada görecek denirse Türkiye’deki kitapçılığın hâli ne olur, bilmem.”[9]

         

         

                 “Sahhâf” Kelimesinin Manâsı ve İmlâsına Dair

         

                 Sahhâflık, ırsiyet tarikiyle babadan oğula geçen mesleklerden biridir. Sahhâflık söz konusu olduğunda efsane gibi anlatılan eski İstanbul sahhâflarının kadim devirde icra ettikleri mesleği bir “sanat” mertebesine çıkardıkları terennüm edilir. Her biri müdavimlerinin hikâyeleri ile canlı birer tarih gibi anlatılan sahhâflığın tarifi konusu biraz sıkıntılıdır. Şöyle ki; kelimenin sarfı hususunda kültür tarihçileri ve kimi meslektaşlarımızca sürdürülen tartışmalarda bir karmaşa, müşterek kanaat oluşturamama gibi problemler gözlenmektedir. Sahhâf nüfusunun, -bir grafik üzerinde tasvire çalışılsa- azalan meyilli seyir izlediği memleketimizde kelimenin manâ ve etimolojisinin tartışma konusu yapılması ve gramer terimleri ile izah edilen, sözlüklere müracaat edilerek yapılan tariflerin sarf hususunda kimseyi tatmin etmediğini söyleyebiliriz. İhtilâf konusu, manâ ve kelimenin imlâsındaki harf tasarrufuna yöneliktir.[10] Türkçe sözlüklerde “Sahhâf” maddeleri umumiyetle “h” tasarruflu (sahaf) gösterilmekte ve kelime öyle tarif edilmektedir. Kelimenin tonu korunarak yapılan harf tasarrufu, kişinin konuşma dilinde bir kibarlık alâmeti gibi görülmekte ve dilbilgisi kuralları, feda edilmektedir. Dolayısıyla itirazlar da bu noktada yoğunlaşmaktadır. Sahhâflık mesleğinden, İstanbul sahhâflarından bahseden kitaplarda kelime harf tasarruflu gösterilmektedir. Bu konuda üslûp birliği harf tasarrufludur ve kelime tercihi böyle kabul görmüştür. Bu çalışmada “sahhâf” kelimesi esas alınmış ve tercih edilmiştir.

         

                 Diğer taraftan Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu eski kitap satıcılarına ait hükümlerden bahsetmemektedir. Sahhâf esnafına ait herhangi bir tanım, kanunla maddeleşmemiştir. Bundan birkaç yıl önce Ankara ve İstanbul’da yer alan kimi meslektaşlarımızın da iştirâki neticesinde “Sahhâflar Birliği Derneği” adı ile kurulan meslek odası, Kültür Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Mustafa İsen tarafından muhatap kabul edilmiş ve sahhâflara ait bazı düzenlemeler içeren geçici maddeler yönetmeliğe dâhil edilmiştir. (2006)

         

                 Tartışmalara ilâve olarak, mesleğimize yönelik garabet hitap şekilleri, misal; sahhâf alıp satan kişi manâsında anlaşılacak “Sahhâfçı” kelimesi, otomobil alım satımıyla uğraşan kişileri anımsatan “ikinci el kitapçı” gibi yakıştırmalar yapılmaktadır. Kitabın okunmuş ve öyle elden çıkarılmış basit bir roman olması nitelik tartışmalarına kapı aralamakta; bu haliyle kitabın sahhâf tezgâhında yer alması, sahhâflık sıfatına haiz olma / olmama hususunda yeni tartışma konularına zemin hazırlamaktadır. Dolayısıyla okunmuş roman satıcısı ile antika kitap satıcısının aynı terazi kefesinde tartılması, yeni itiraz konularını oluşturmaktadır…

         

                 Sahhâflık mesleğine yöneltilen eleştiriler arasında bugün hâlen tartışılan bir başka konu da “dinamizm” meselesidir. Sahhâflık hakkında hüküm veren kimi büyüklerimiz, Divan Edebiyatının neden “statik” olduğunu tartışmayı bırakmış, mesleğimize yönelmişlerdir. İsmet Binark, yazdığı bir kitapta eski sahhâfların devrini kapattığını, günümüzde bu mesleği icra eden kişilerin mevcudu tükenmiş kitapları satarak mesleğe devam ettiklerini söylüyor.[11] Bu hüküm hatalıdır. Bugün mesleğini hakkıyla yapan sahhâfların pek çoğu eski harfli kitap alıp satmaktadır. Yine Ali Emirî Efendi’nin yaşadığı devir sahhâfları ile günümüz sahhâfları manâsız bir şekilde karşılaştırılmakta ve bilhassa tarihi vakaların değerlendirilmesinde görülen tavrın benzeri bu tartışmalarda da kendini göstermektedir. Misaller çoğaltılabilir… Konu ile ilgili yorumlara bakıldığında; devir-nesil meselesinin tespit ve değerlendirilmelerde göz ardı edildiğini, o devir iklimi ile yaşadığımız devir ikliminin manâsız şekilde karşılaştırıldığını görüyoruz.

         

         

                 Sahhâflıkta Tahsil ve Terbiye

         

                 Sahhâflık mesleğine dair gazete ve televizyonlarda yapılan haber, röportaj, belgesel gibi aktüel programların son birkaç yılda yaygınlaştığını müşahede etmekteyiz. Gün geçmiyor ki elinde mikrofonu, teybi ile kameramanlar, spikerler kapımızı çalmasın. Yazı içerisinde yer alan fotoğraflarda meslektaşlarımızla yapılan bazı haberlere ait gazete kupürleri göreceksiniz. Bu programlar sayesinde sahhâflar, kimi üniversite talebelerinin yazacakları teze, bitirme ödevlerine de konu olmaktadır. Sahhâfların umumiyetle ne sattıkları, okunmuş kitap satıcıları ile aralarındaki farkın neler olduğu gibi soruların, bu röportajlarda yöneltilen sorulardan başlıcası olduğuna hükümle bazı konuları açıklamaya çalışalım: Evvelâ sahhâfın işi eski malzemeyledir; eski kitap alım satımı ile uğraşırlar. Sahhâflar kömürlüğe atılmış kitapları alır-satar! Kilo işi değil tane hesabı alışveriş eder. Sahhâflar hiçbir kitabın kıymetini terazi kefesine emanet etmez. Sahhâf şairdir (Vasfi Mahir Kocatürk), sahhâf musikişinastır (Ekrem Karadeniz), sahhâf mutasavvıftır (Hacı Muzaffer Ozak), sahhâf filozoftur (Arslan Kaynardağ), sahhâf bohemdir (Külüstür Turgut), sahhâf allâmedir (Ethem Coşkun). Sahhâfta kitap pahalıdır. Sahhâflık mesleğinde pazarlık iki kere sünnettir. Sahhâf akildir, ariftir. Sahhâflar kitap tutkunu kişilerdir. Herhangi bir eserin estetik değeri ile maddi değeri, takdir edersiniz ki bir fiyatın karşılığıdır. Yaldızlı, şemseli cildi; tezhibi, minyatürü, altın çerçevesi kitabın görünümüne değer katarken fiyatına da bir değer artışı katacaktır. Bu muhakemeyi yapabilmek için tahsil ve terbiyeye ihtiyaç vardır. Burada kastedilen “tahsil ve terbiye” ya da modern söyleyişle “bilgi ve görgü” farklı bir kavramdır. Günümüz Türkiye’sinde kitapların bu türden niteliklerini ifade kabiliyetine haiz meslektaşlarımızın sayısı azalmıştır; yakın tarihte belki eski harfli kitap okuyabilen sahhâf da kalmayacaktır. Bir neslin hatıralarında yaşayan eski kitaplar, dergiler; tezgâhlarda, sergilerde, sahhâf dükkânlarında eski özlemleri dile getirirken bir taraftan da yeni sahiplerine satılacakları günü beklerler. Dolaptan sandıktan çıkarılmış, çatıdan indirilmiş, gözden düşmüş, artık okunmayan ve okunulmayacağı düşünülen hurda niyetine satılmış veya atılmış kitaplar; bazen bir akademik faaliyetin icrasına hizmet etmiş, bugüne ulaşmış tanıklığın ifadesi çeşit çeşit dergilerin satıldığı yerdir, sahhâflar…

         

         

                 Denizciler Caddesi

         

                    1923’de Cumhuriyet rejiminin kurulması ve Büyük Millet Meclisi’nin açılması ile Türkiye’nin baş şehri yapılan Ankara’nın o devirde ticaret merkezi Ulus ve civar semtler idi. XVIII. Yüzyılda kale civarındaki semtler ticaret merkezi iken sonraları devlet erkânının bulunduğu semtlere yakın yerler ticaret ve alışveriş merkezi oldu. O yıllarda pek çok şöhretli isim Denizciler Caddesini mekân tutmuştu. Merhum Osman Yüksel Serdengeçti, burada yer alan bürosunda “Serdengeçti” adı ile bir dergi çıkarıyordu. Antalya vekili, ismi ile müsemma bir şahsiyet; caiz tabirle “serden geçti” idi. Sınır savaşçısı akıncılar, hudutlarda küffâr üzerine akınlar tertip ederken Osman Yüksel Serdengeçti de Ankara’da zikri ve fikrine uymayan kişilere, kurumlara ve sair kuruluşlara savaş açmış, tahta kılıcı ile “Serdengeçti” adlı dergisinde muharebe ediyordu… Merhum kendine pek bakmazdı. O kadar ki yakaları yağlanmış, ütü izleri çoktan kaybolmuş pardesüsünü yıkatmaya bile fırsat bulamıyordu. O yıllarda “Mabedsiz Şehir” adlı kitabı münâkaşalara yol açmıştı…  

         

                    Ankara’nın ilk sahhaflarına Denizciler Caddesinde yer alan Çocuk Esirgeme Kurumu binasının altındaki sinema çevresinde konuşlu kitapçı barakaları tasvirlerinden öğreniyoruz. (1947) Bu tarihten evveline dair herhangi bir bilgi yoktur. Kimi eski Ankara gazetecileri, o yıllarda Denizciler Caddesi’nde matbaacıların ve bazı Ankara gazetelerinin irtibat bürolarının bulunduğunu, bir nevi Ankara Babıâlisi’nin burada konuşlandığını yazıyorlar. Haliyle bu civarda kitapçıların da yer alması tabiîdir. Çocuk Esirgeme Kurumu’nun altındaki “Sus Sineması”nın, kitapçı barakalarının yerini tasvir ederken sembolik bir görev üstlenmiş olması da tabiîdir. O devirde ismi geçen başlıca sahhaflar; kimileri lakaplarıyla şöyledir: Çopur Mahmut, Başçavuş Emin, Aydın Sami Güneyçal, Komünist Osman, Ali Özsoy, Külüstür Turgut ve Turhan Polat. Bunların kimileri, bahsedilen yerdeki kitap dolaplarında sahhaflık yapanlar, kimileri de yanlarındaki çıraklardı. O dönemde eski kitap ve dergi satan Çankaya Kitabevi, Ulus Heykeli’nin karşısında icrayı faaliyet ediyordu. Bu konu ile alâkalı olarak Ankara’nın halen yaşayan en eski sahhafı Külüstür Turgut’la bir “Kebikeç” dergisinde yapılan röportaja bakılabilir.[12]

         

         

                 Merkez Bankası Duvarındaki Kitapçı Barakaları

         

                    Sahhâflar, Denizciler Caddesi’ndeki mesaisini tamamladıktan sonra Ulus tarafına ve oradan da Yenişehir (Kızılay)’e taşınmıştır. Ulus’taki Merkez Bankası Genel Müdürlüğünün arkasındaki barakalarda kitap satan Nuri Aslan, Hasan Yüksel, Bozkurt Ergenekon (Karısı ve oğulları Fırat, Murat) gibi isimler daha sonra “Kediseven” sokağa geçtiler fakat oradan da Kızılay civarına “hicret” ettiler. Bunlar, T.C. Merkez Bankasının ihata duvarının dibinde mesleklerini icra ediyorlardı. Bozkurt (Ergenekon) Hoca emekli sınıf öğretmeniydi. Edebiyata meraklıydı. Ziya Paşa’dan Neyzen’den ezbere şiirler okurdu. Hemen yanında Kebapçı İsmail diye bildiğimiz, lokantalarda döner kebap ustasıyken işi bırakıp hurda depolarından topladığı kitapları satmaya başlayan bir adam vardı. Onun yanında Nuri Hoca (Nuri Aslan) kitapçılık yapardı. Kızlarını da bu işe alıştırmak, öğretmek, kitap sevdirmek için birer adım aralıklarla her birine yer tahsis eder; onların tezgâhlarına da üçer beşer kitap koyar, mesleği öğretirdi. En küçük kızı ise önündeki küçük tartı cihazıyla sokaktan geleni geçeni tartar, harçlığını çıkarırdı. Bunun yanında bazı yüksekokul talebeleri, zaman zaman kitap sergisi açarlardı. Hâlen, Olgunlar Sokak’taki[13] “kitappark” denilen küçük barakalara benzer bu kitapçıların Denizciler Caddesi’ndeki “muadilleri” burada görüldü. Bu tür sokakta kitap satma âdeti, vergi kaydı ve diğer dükkân masrafları olmadığı için daha kârlı idi.

         

         

                 Hacıbayram Kitapçıları

         

                 Hac Bayram Camii tarafında konuşlu Ankara sahhâfları için ise yakın zamanda bir çarşı yapılmıştır. Burada dinî kitaplar, cenaze levazımatçıları ve hac organizasyonları yapılan işyerleri haricinde Arapça, Farsça ve eski harfli Türkçe kitaplar alıp satan sahhâflar faaliyet icra etmişlerdir. Umumiyetle dinî, tasavvufi eserlerin müşteri bulduğu yerde Muhsin Hoca, İsmail Güleryüz, Hidayet Nuhoğlu, Vecihi Can, Dursun Cebe, Manav Osman, Kâmil Şahin[14], Muhammed Kasapoğlu, Adnan Nakiboğlu gibi isimler vardı.

         

         

                 Muhsin Hoca

         

                 Muhsin Hoca, Rufai tarikatı müntesiplerindendi. Ayrıca Balaban Camii, imam ve hatibiydi. Osmanlıca ve Arapça el yazması kitaplar satardı. Vaktiyle halı tüccarlığı etmişti. Elden ayaktan düşmeye başlayınca kitapçılığa başlamıştı. Muhsin Hoca, sahhâf Etem Coşkun’un naklettiğine göre (Arapça öğrendiği dönemlerde Muhsin Hocanın işyerinin müdavimlerindendi.) Muhsin Hoca tarafından toy görülür, itibar görmezdi. Muhsin Hoca kitaplarını kıskanır, Ethem Coşkun’a göstermek istemezdi. Dükkânında bir ya da iki saat kadar mesai kabilinden çalıştırdıktan sonra kitaplara bakmasına müsaade ederdi. Fakat Allah’ın (c.c) adaleti bu ya; Ethem Coşkun’un aldığı her kitabın içinden ya bir Osmanlı gümüş mecidiye ya bir berat ya da bir vakfiye parçası çıkardı.

         

         

                 Nuhoğlu Kitabevi

         

                 Nuhoğlu Kitabevi sahibi zat-ı muhterem de esas işi Anadolu’ya toptan halk kitapları pazarlamak idi. Bunlar; Emrah ile Selvi, Kan Kalesi, Şahmeran, Muhammed Hanefi Cengi gibi kitaplardı. Bunlardan başka Osmanlıca, Arapça kitap; koka-kehribar tespih ticareti ile iştigal ederdi.

         

         

                 İsmail Güleryüz

         

                 Güleryüz Kitabevi’nin sahibi muhterem; vaktiyle medresede okuduğunu iddia etmekle birlikte aslında öyle değildi; bilâkis ümmi bir zattı. Muhammed Hanefi Cenkleri, Muhammediye ve Ahmediye okumaktan gayrı bir ilmi yoktu. Burada envaî türlü yazmalar, Osmanlıca, Arapça, Farsça kitaplar alınıp satılmakla birlikte dinî aksesuar makulesinden lata, cübbe, sarık, fes, tespih satılır; hatta Ethem Coşkun’un ifadesine göre sakal-ı şerif ticareti (yedi kat ipek bohça içerisine sarılı) bile yapılırdı.

         

         

                 Pasinler Kitabevi

         

                 Pasinler Kitabevi sahibi Vecihi Can, Erzurum’dan 1959’da Ankara’ya hicret etti. Erzurum’daki medreselerden aldığı ilim ve irfanın sayesinde sahhâflık mesleğine intisap etti. Bu muhteremin dükkânı iki bölme olup ön bölmesinde Arapça, Farsça, Osmanlıca, Türkçe ve dinî eserler vardı. Müşteriler, ulemadan-zürefadan tarikat şeyhleri ve müridandan oluşmaktaydı. Dükkânın arka bölmesi bir “dergâh” niteliğindeydi. Gelip geçen yolsuz makulesi, erbab-ı tasavvuf ve talebe burada yatar-kalkar, karnını doyururdu. Zaman zaman dinî-tasavvufi sohbetler, münazaralar olurdu. Vecihi Can kendisi de kitap meraklısı bir zat olduğu için kıymetli kitapları satmaya kıyamaz kendine ayırır; sıradan kitapları raflara dizer, dükkânda satmaya çalışırdı. İşleri iyi gitmez, sürekli iflas ederdi. Yedi sefer iflas ettikten sonra sekizinci dükkânını da kapatıp Bağlum’da bir müddet çobanlık yaptı ve tekrar seyyar kitapçılığa avdet etti.

         

         

                 Dursun Cebe      

         

                 Dursun Cebe Ağrı taraflarından ümmi bir zat idi; okuma yazma bilmezdi. Bir küçük kulübecikte, nadir el yazmaları satardı. Müşterisi olmadığı zaman sarı, kirli, büyük bir mendile kitaplarını bohçalar, bastonun ucuna iliştirdiği çıkını Kızılay’daki Kocabeyoğlu Pasajı’nda okumuş yazmış araştırmacı taifesine; hocalar ve esnafa götürür satardı. Sabah akşam koyun kellesi yediği için de kolesterolden öldüğü söylenirdi.

         

         

                 Manav Osman

         

                 Manav Osman aslen Çankırılı olup manavlıkla iştigal etmekle birlikte sonraları kitapçılık yapmaya başlamış, çeşitli Osmanlıca, Arapça, Türkçe kitapların yanında seccade, gümüş yüzük, baston hatta cenaze levazımatı da alıp satan bir zattı. Merdivenlerden düşüp beyin kanamasından öldü.

         

         

                 Kamil Şahin

         

                 Kamil Şahin, Çorum eşrafından olup işi gereği Ankara’ya nakl-i mekân ettikten sonra Hallac Mahmut Camii Şerifi’nde imamlık yapmaya başlamıştı. Namazın teşehhüd ve selamının akabinde sarığı ve cübbesini çıkarmadan camiinin son cemaat bölümündeki dolabında kitap satışına başlardı. İnce ve gür sesli idi. Vaaz ederken cemaati etkilerdi. Sonra işi ileri götürdü ve Hacıbayram’da bir sahhâf dükkânı açmaya muvaffak oldu. Bir taraftan mesleğine de devam ediyordu. Bununla yetinmedi; Farsça bilmesinin kendisine verdiği cesaretle Selçuklu kitabeleri ve bazı vakfiyeleri okumaya başladı ve sonunda bir “Selçuklu araştırmacısı” olup çıktı. Hâlen işine mahdumları devam etmektedir. Dükkânında ayrıca hat malzemesi, mürekkep kamış vs gibi malzemeler satılmaktadır.

         

         

                 Bağdat Kitabevi

         

                 Bağdat Kitabevi sahibi Muhammed Kasapoğlu, aslen Kerküklü olup Irak-İran Savaşının patlak verdiği dönemde cepheden birlikte kaçan iki Türkmenden biriydi. Diğeri ise Adnan Nakiboğlu idi. Bunlar, Hacıbayram’ın arka bölmesinde cami bahçesi içerisine yapılmış eski evlerden birisinin sokağa bakan odasını kiralayarak sahhâflığa başladılar. Dükkânda hem kitap satar hem de barınırlardı. İş de ev de aynı yerdi. İtfaiye meydanından satın aldıkları iki adet çek-yatın sandık kısımları el yazmaları ile doluydu. Karanlık bir odada, Kerkük usulü bol baharatlı kelle paçalı pilav yerlerdi. Sabah akşam her öğünde bıkmadan bu yemek yenirdi. Hacıbayram’da satılan en kaliteli yazmalar bu ikilinin dükkânında bulunurdu. Kendilerine yapılan zulüm sebebiyle Türkiye’ye (Ankara’ya) iltica ettikleri için muhacirinden sayılırlardı. Dolayısıyla halk da bir “ensar” edasıyla atadan dededen kalma nadir el yazmalarını dergâh malzemelerini türbe levhalarını; ne buldularsa yardım kabilinden tutar bu zatlara getirirlerdi. Arapça bilmeleri onlara avantaj sağlıyordu. Dükkânlarının ismini “Hicret Kitabevi” koymuşlardı. Daha sonra Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup evlendiler; çoluk çocuğa karıştılar. Havaalanı yolunda arsalar kapatıp zengin oldular. Şimdi ise, birisi hobi olarak mesleğini icra etmekte (Kasapoğlu), diğeri ise kendini tıp ilmine verip ottan, çiçekten, böcekten ilaç yapıp hatta ufak çapta muska tertip edip; “alile”, “zelile”, “hastaya” şifa bahşetmektedir.

         

         

                 Kızılay’daki Kitapçılar ve Bilgi Kitabevi

         

                 Ulus ve Kale civarından Yenişehir’e akan Ankara halkı, bu semtte pasaj ve çarşı kültürüyle tanıştı. O dönemin şöhretli çarşıları arasında Kızılay kitapçılarının da ilk uğrak yeri olan Kocabeyoğlu Pasajı, sonraları Zafer Çarşısı, Türk-İş Pasajı gibi yerler oldu. Bu pasaj ve çarşılardan başka, bir de Ahmet Tevfik Küflü (1930-2010)’nün sahibi olduğu “Bilgi Kitabevi” vardı. Kendisiyle 2002 yılında Bilim-Sanat Kitabevi bir röportaj yaptı. Bu röportaj, kitabevi tarafından ücretsiz dağıtılan “Ankara’da Kültür Sanat” isimli bültende yer aldı. Röportajdan bir bölüm:

         

                 “Bilgi Kitabevi 25 Aralık 1955 günü açıldı. O zamanki ticari defter kayıt nizamına göre on günlük bir süre seçeneğine dayanarak 1 Ocak 1956 tarihinde açılmış gözüktü; 1955 yılı sonu envanter vb kayıt yapılmadı. Tek değişiklik; açılışta hava iyiydi, yılbaşı gecesi lapa lapa kar yağdı. Ankara, Kızılay ve Sakarya Caddesi bembeyaz oldu. Bilgi Kitabevi’nin iç cephesinden bakışla, solunda kasapla Hasan Şatır, sağında rahmetli ağabeyim Mehmet Hilmi Küflü’nün havlucu dükkânı vardı. Bilgi Kitabevi bugünküne oranla küçük bir yerdi. Alanımızı genişletmek için dışarıya tezgâh açardık. Kısa bir süre sonra ağabeyim işi bıraktı ve aradaki duvarı yıkarak ilk büyümeyi ve cepheyi gerçekleştirdik. Sonra arkadaki dairede oturan halama ve alt katta oturan teyzeme birer daire alarak bugünkü konumuna getirdik. O zamanlar Kızılay ve çevremizde Tarhan, Berkalp, Akay, Akba, Kültür ve Haşet olmak üzere 6 büyük kitabevi daha vardı. O yıllarda İstanbul gazeteleri Ankara’ya bir gün sonra gelir, şehrin tren garından dağıtılırdı. Bayiler gazeteleri alarak sefaretlere, bakanlıklara, evlere, ticarethanelere dağıtırlar; işyerlerinde ve koltuk altlarında satarlardı. Ankara’da çıkan gazete sayısı azdı: Ulus (CHP), Zafer (DP), Hürses (DP), Kudret (MP-DP). Öğleden sonraları akşam gazeteleri Gece Haberleri ve Kuvvet çıkardı. Bir de besleme gazeteler vardı; DP yanlısı Medeniyet, Demokrat Ankara gibi.

         

                 Ben 1956 başına kadar, spor muhabirliğiyle başlayıp Yazı İşleri Müdürlüğüyle noktalanan parlak, seviyeli bir gazetecilik dönemi geçirdim. Bilgi Kitabevi’ni açarken konumum buydu. Tabii ilk müşterilerim de gazeteciler oldu. Kitap dağıtıcısı yoktu. Her kitabevi İstanbul’dan, yüzde 20-25 indirimli ve ödemeli olarak getirtirdi. Siparişlerimizin mektupla gitmesi ve paketlerin Ankara Yenişehir Postanesine gelmesi en az 10 gün sürerdi. Bu yüzden kitaplar konusunda iyi bir önsezi ve buna dayalı olarak stoklu çalışmak gerekirdi; yoksa “yok” satardınız. Bilgi Kitabevi o dönemde bu şartları başarılı bir şekilde yerine getirmesiyle önemli bir potansiyel müşteri, kitap alıcıları için aranan bir adres oldu, çabuk tanındı ve yaygınlaştı. İşi, cirosu çok iyiydi ve günün her saati kalabalıktı. Çıkan kitaplardan 150-200 adet ödemeli sipariş veriyor veya İstanbul’a gittiğimde peşin parayla alıyordum. Bu mübâyaalar yayınevlerine ferahlık getiriyordu… Bu siparişler, bir bakıma kitabın maliyetini çıkarmak demekti. Günün her saatinde her kesimden insanı Bilgi Kitabevi’nde görmek mümkündü. Güzel tesadüfler olur, bazı randevular da oralarda verilirdi.”

         

                 Ahmet Tevfik Küflü, Memet Fuat (De Yayınevi), Şükran Kurdakul (Ataç Kitabevi), Yaşar Nabi, Remzi Bengü, Garbis Fikri gibi mesleğe katkıları olan kişilerin yanı sıra politikacı ve sanat ehli zevattan kimi isimleri de sayıyor: “Osman Bölükbaşı, Bülent Ecevit, Süleyman Demirel, Şevket Süreyya Aydemir, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Fuat Uluç, Şerafettin Turan, Ferit Devellioğlu, Necdet-Şevket Evliyâgil ve niceleri… 

         

         

                 Kocabeyoğlu Pasajı

         

                 Kocabeyoğlu Pasajı[15], bir kapısı Atatürk Bulvarı’na, bir kapısı İzmir Caddesi’ne açılan Ankara’nın en eski pasajlarındandı. 1954’te yapılan üç katlı binanın girişi ve alt katı çarşıydı.[16] Eskiden ev olan üç katta şimdi bürolar vardır.[17] Çarşı, Ankara’nın güzide semtlerinden Kızılay’da, Atatürk Bulvarı üzerindeki adresinde hâlen faaliyettedir. Pasajın sahibi Sabit Kocabeyoğlu (1911-1987), Aşkale’de Kaymakamlık yapmış, CHP Ankara Milletvekilidir. Ailesiyle birlikte vaktiyle bu apartmanda ikâmet etmiştir. 1987’de vefat ettikten sonra çarşı, merhumun çocukları tarafından idare edilmeye başlandı. Kocabeyoğlu Pasajı açıldığı zamanlar sahhâfların[18]; seksenli yılların sonuna doğru ise çamaşır ve terlik tüccarlarının faaliyet merkezi olmuştu.

         

         

               Kitapçılar Dönüyor

         

               Kocabeyoğlu Pasajı’na yakın bir tarihte kitapçılar yeniden dönmüşlerdi. Çarşı yönetiminin 2004 yılında aldığı tamir ve tadilat kararı ile şahıs ve belediyeye ait dükkânlar hariç tutularak alt kattakiler boşaltılmıştı. Bir süre çarşı, sıva ve badanası tamamlanmış haliyle boş kalmış ise de, 2005 yılı başlarında “Olgunlar Sokak Kitap Parkı” denilen yerdeki seyyar kitapçılar tarafından tadil edilmiş, dükkânlar kiralanmıştı. Bu teşebbüs de ne yazık ki çarşıyı eski günlerine döndüremedi. Onlar da Kocabeyoğlu Pasajı’nı, yeni misafirlerini beklemek üzere kendi haline terk etmişlerdi.

         

               Pasajda yangın. Ankara’da yıllar sonra tekrar kitapçılar çarşısına çevrilen Kocabeyoğlu Pasajı’nın alt katında faaliyetine başlayan lokantada yangın çıktı. (2005) Çarşıdaki kitapçı esnafı tarafından söndürülmeye çalışılan ancak itfaiye marifetiyle söndürülebilen yangında maddi hasar meydana geldi. Kocabeyoğlu Pasajı’nda otuz yılı aşkın süre plakçılık ve kitapçılık yapan Salih Bekçi (1931–1995)’nin büyük oğlu öğretmen Şahap Bekçi; hâlen Dışkapı’da bulunan Yıba Çarşısı’nda çıkan yangında dumandan zehirlenerek vefat etmişti. (1978) Ankara’nın şöhretli ticaret merkezlerinden Yıba Çarşısı’nda 12 Mayıs 1978’de çıkan yangında 49 kişi hayatını kaybetmişti. Kocabeyoğlu Pasajı’nda çıkan bu yangın ise bana Salih Bekçi’yi ve oğlunu hatırlattı. Salih Bekçi bu olayı, yangında vefat eden oğlunu, gözyaşlarıyla anlatırdı.[19]

         

                 Bendeniz Kocabeyoğlu Pasajı’nda17 Temmuz 1992 tarihinde, haftalık 150 bin lira harçlık ile işe başladım. Gelgelelim Ankara’da sahhâf çıraklığı o yıllarda, talebelik hayatı okuldan aldığı tasdiknameyle sekteye uğramış çocuk çıraklarınki gibiydi. Benim için tek fark o tarihlerde talebeliğimi sürdürüyor olmamdı. Sömestr tatilini nimet bilip mesleğe ısınmaya çalışıyordum. Yorucu bir işim yoktu. Kitapların ve rafların tozunu almak haricinde dükkâna gelen misafire askıda çay taşımaktan başka iş yapmıyordum. Bazen David Morrel’in “Rambo” adlı romanını kurcalıyordum.

         

                 Kocabeyoğlu Pasajı’nda ilk hatırladıklarım; plak[20] arayan uzun saçlı Amerikan şarkıcılarına benzer tipler ve beyaz dizi değiş tokuşu yapan hanımlardı. Mayk Taysın’ı ringde yıkmaktan (dolayısıyla milyon doları cebine indirmekten) bahsedenden tutun da vücut geliştirme sporu ile uğraşana varıncaya kadar pek çok farklı müşteri portresi vardı. İş yerimiz, Turhan Kitabevi’nin (Hâlen Yüksel Caddesi’ndeki adresinde faaliyetine devam etmektedir.) şubesi, vaktiyle büyük olan dükkânın kalan parselinde yer alan; ahşap kapısıyla, zaman zaman açılmamakta ısrar eden kilit tertibatıyla 68 kapı numaralı ferah mekânımız, ekmek kapımızdı. Vitrini, giyotine benzer bir pencereydi. Dükkân açıldıktan sonra giyotin pencere, halterci marifetiyle yukarı kaldırılıp mandala oturtulurdu.

         

                 Turhan Polat kendisiyle yapılan bir röportajda mesleğe nasıl başladığını şöyle anlatıyor: “1959–1960 yıllarında kitap okuma merakı yüzünden sık sık kitapçılara giderdim. Bu arada dostluklar da kurulmuş oldu. Liseyi de bitirmiştim. O sıralarda bir kitapçının yanında çalışmaya başladım. Daha sonraları 1963’te Kocabeyoğlu Pasajı’nın alt katında bir dükkân kiralayarak kitapçılığa başladım. Bu pasajın altında 4–5 kitapçı daha vardı…”[21] 

         

         

                 Kocabeyoğlu Pasajı’nda Neler Satılırdı?

         

                 Müşterilerin sürekli takip ettikleri dergiler[22] arasında Amerika’da yayımlanan bilim dergisi Popüler Mechanics, Peter Justesen katalogları yanı sıra, Guns (Silah Dergisi), Flex, Muscle Fitness (Vücut Geliştirme), Mad, Archies, (Çizgi-roman) Cosmopolitan, Elle, Neumode ve benzeri kadın moda/magazin dergileri, dönemin popüler haber/magazin dergileri Tempo, Aktüel, Time, Newsweek, Natıonal Geographic, Atlas gibi gezi dergileri satılırdı. “Beyaz dizi” tabir edilen aşk romanları ile Barbara Cartland romanlarında bir değiş/tokuş söz konusuydu. Beyaz dizi adlı kitaplar cep boy küçük aşk romanlarıydı. Müşteri, getirdiği her iki kitap başına bir kitap alırdı. Beyaz dizi okuyucuları çalışan, tahsilli, boş zamanı olmayan, ama kendine boş zaman uyduran hanımlardı.

         

                 Bütün bu saydığımız aşk romanları haricinde burçlar, rüya tabirleri, astroloji, metafizik türü kitaplar da hanımların ilgi gösterdikleri diğer kitaplardı.

         

         

               Pasajda Şöhretler Gezerdi

         

               KocabeyoğluPasajı, bir zamanlar şöhretlerin mekânıydı. Füsun Önal, Erol Büyükburç, Murat Soydan, Muhterem Nur, Fikret Hakan, Öztürk Serengil pasajda gezen, alışveriş eden kimi şöhretlerdi. Şimdi kapanmış olan bijuteri, gözlük ve saat satan mağazaya gelirlerdi.[23] Çarşıda sahhâf çıraklığı ettiğim senelerde benim de karşılaştığım kimi şöhretler oldu. Mesela; televizyondaki spor programında meşhur ettiği “oynatalım” sloganı ile maç tenkit eden; evirip çevirdiği, içinden çıkılamayan futbol pozisyonlarını saniyede yorumlayan eski futbol hakemi Erman Toroğlu; çarşı personeli ayakkabı tüccarı, eski plakçı Orhan[24]’ın okuldan sıra arkadaşıydı. Salih Bekçi ile ayaküstü sohbetlerinin birinde Toroğlu ile hafta sonları pikniğe, mesireye gittiklerinden dem vurup içkinin yanında yuvarladıkları balık lâkerdasının kıvamı dâhil her konuyu anlatırdı. Bense duyduğuma inanamaz, kandırıldığımı düşünürdüm. Ta ki Erman Toroğlu bir gün çat kapı çıka gelip Plâkçı Orhan’ın nerede olduğunu sorduğu güne kadar da böyle sandım. Türkücü İbrahim Tatlıses’in ücret almadan imza günü düzenlediğini de Plakçı Orhan anlatmıştı. Bir başka ünlü Kadir Mısıroğlu; kafasında fes, bastonu ve tespihiyle çarşıda tebdil gezerken Turhan’daki çıraklara, yazdığı kitapları satıp satmadıklarını sorardı.[25] Sonra Millî Eğitim Bakanlığı ile serbest çizgi roman çalışmaları yapan Orhan Dündar, “Türkiye’de Çizgi Roman” yazarı Levent Cantek, DTCF’de Tiyatro talebesi Ümit Kireççi gelirdi. Ümit Kireççi, arkadaşları ile kurdukları Çapa çizgi-roman grubunda kahramanların öykülerini yazardı. Fotokopi marifetiyle çoğaltılan dergi nüshası, Ankara’daki hemen hemen her kitapçıya elden dağıtılırdı. Ümit Kireççi aynı zamanda İstanbul’da açılan Türkiye’nin ilk çizgi roman kütüphanesinin kurucusuydu.

         

         

               Pasajdan Notlar

         

               Salih Bekçi Turhan Kitabevi’nde kitap işini idareye memur edildiğinde, küçük plak tezgâhını da bir sandalye üzerinde devam ettirmişti. Dükkân açıldığında evvelâ sandalye dışarı çıkarılırdı. Çaylar içilip kahvaltı edildikten sonra muhakkak dostlarından biri sabah ziyareti yapar, karşılıklı birer orta kahve içilirdi. Gün bazen tatsız başlardı. Salih Bekçi nükteyi severdi ama densiz arkadaşlarına kızardı. Densiz arkadaşlar ise olur olmaz zamanlarda gelirdi. Öğlen saat birde yemek yemeye çıkılırdı. Bu saat mümkün mertebe aksatılmamaya çalışılırdı. Pehlivan Tevfik Kış’ın[26] lokantasından başka “Pehlivan” namıyla tanınmış Menekşe Pasajı dönercisi de Kocabeyoğlu çalışanlarının mekânıydı.

         

               Ülkealan Pasajı, spor malzemeleriyle olduğu kadar şöhretli lokanta garsonuyla da meşhurdu. Burayı bir baba-oğul çalıştırırdı. Oğul garson sahhâflıkla iştigal ettiğimizi öğrenince sağ olsun alâka gösterdi. Her yemekten sonra onunla uzun sohbetlerimiz olurdu. Umumiyetle yakın tarihe dair konuşurdu. Başbakan Adnan Menderes’in idamı ve 27 Mayıs İhtilâli’ni görmüş olan babasından konu hakkında daha fazla malûmat sahibi olduğunu söyler, bununla övünürdü…

         

               Günün ilerleyen saatlerinde gelen misafirin durumuna göre koyulaşan sohbetlerde konular da çeşitlenirdi. Salih Bekçi’nin müstehcen anıları ile süslü Beyrut macerasını anlatmaya başladığında yaşım itibarı ile sohbeti dinlemez dışarı çıkardım. İzmir Caddesi’ndeki malum havuzun[27] kenarında dondurma yerdim. Kocabeyoğlu Pasajı’nda günlük politika da konuşulurdu. Sözgelimi o günlerde Türkiye’nin, Avrupa Gümrük Birliği’ne giriş antlaşmasıyla (1996) ülkede fiyatı ucuzlaması beklenen otomobil modelleri, konuşulan mevzulardan biriydi. Salih Bekçi bu tür sohbetlere fazla itibar etmezdi. Onun müzisyen arkadaşları ve plakları vardı. Görüştüğü arkadaş çevresi pek genişti. Salih Bekçi içkiyi severdi. Akşamları meyhanede dostlarıyla sohbet etmek iyi geliyordu. Müzisyen arkadaşları Deniz ve Önder’le Anki Et Lokantası’nda “kafa çekmeleri” rutin alışkanlıklarından biriydi. Rast şarkı “Eski Dostlar”ı Deniz ağabey gibi icra eden yoktu. Önder ağabey[28] Opera’da konduvitlik (sahne amiri) yapar, “Müzik Kongresi Bildirileri” toplardı. Ayrıca Deniz ve Önder ağabeyler Akdeniz tarzı müzik kaseti yapma hayalleri kurardı. Deniz ağabeyin konservatuvarda okuyan küçük oğluna kullanılmış saksafon alması ile bu hayali belirsiz bir tarihe ertelenmişti. Salih Bekçi ve arkadaşları, birbirlerine açık saçık fıkralar anlatmaktan; birbirlerini kızdırmaktan bıkmazlardı. Klasik müzik plakları koleksiyoneri Erdal (Gülsoy) ağabey vardı. Erdal Gürsoy’a klasik müzik dinlediği için arkadaşları “Mahler” lakabını takmışlardı… Bu bahiste söylemeden geçemeyeceğim; bendeniz de ilk fotokopi kitabımı o tarihlerde hazırlamıştım. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi’nin 1’den 34’e kadar olan sayılarının “İçindekiler” kısmını fotokopi marifetiyle çoğaltarak bir bibliyografya çalışması yapmıştım. Yıllar sonra bilgisayar ortamına aktarıp yeniden dizgisini yapmayı tasarlıyordum ancak kısmet olmadı.[29]

         

         

                 Paralar-Açılmasın Aralar

         

                 Kocabeyoğlu Pasajı’nın yöneticisi Vehbi Cimilli, çarşı esnafına kira ödeme zamanı yaklaştığında bu sözü söylerdi. Bir nevi ikaz ederdi. Vehbi Cimilli,Muş’da, Devlet Üretim Çiftliği’nde çalışırken ani kararla ayrılıp Ankara’ya gelerek Kocabeyoğlu Pasajı’nda çalışmaya başlamış ve sonra da pasaj yöneticisi olmuştu. Çarşının 40 yılına tanıklık etmiş, pek çok esnafı yakinen tanımış, muzip ve nüktedan bir tipti. Kocabeyoğlu Pasajı hakkında kendisiyle yapılan bir röportajda şunları söylüyordu: “Eskiden burası iyi bir iş yeriydi. Esnaf halinden çok memnundu. Büyük alışveriş merkezleri ve Çin malları burayı öldürdü. Biz bile bazen büyük alışveriş merkezlerine gidiyoruz. Eskiden Kocabeyoğlu’ndan başka yer yoktu ki... Şimdi her semtin başka çarşısı var. Burayı ayakta tutan ise Kızılay ve çevresinde çalışan memurlar... Bir ara alt kata kitapçılar taşınmıştı, (Yukarıda söz etmiştik.) onlar da yaşamadılar, gittiler. Yine de durumumuz diğer çarşılara göre iyi.”[30]

         

         

                 Turhan Kitabevi’nin müdavimi ağabeylerimiz ziyaretlerini eksik etmezdi. Hatırladığım bazı isimler; Prof. Dr. Şeref Ünal, Prof. Dr. Ali Birinci, Prof. Dr. Hamza Eroğlu, Prof. Salim Cöhce, Prof. Dr. Osman Gümüşçü, Seyfettin Sağlam, Sebahattin Yaşar, Yahya Erdem, Rıza Akdemir, Sıddık Çalık, Ethem Coşkun, Ahmet Yüksel, Bülent Varlık, Sadık Müfit Bilge, Said Akdoğan, Mehmet Ergin, Bülent İrtem, Turan Tanyer, Kaya Özsezgin, Haydar Dönmez, Arif Çavdar, Yo


Türk Yurdu Mayıs 2011
Türk Yurdu Mayıs 2011
Mayıs 2011 - Yıl 100 - Sayı 285

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele