Türkler’de Çay Ve Kahve Kültürü

Nisan 2014 - Yıl 103 - Sayı 320

        Hikâyeye göre, Çin İmparatoru bahçesinde dinlendiği sırada küçük bir kazanda kaynamakta olan suyun içine altında oturduğu ağacın dallarındaki yaprakların düştüğünü ve de suyun renginin değiştiğini fark eder. Hemen sudan bir tas içmek istediğini söyler. Bu sıcak suyu içen imparator, bir süre sonra rahatlar, kendine gelir ve bu yaprakların toplanarak rahatsızlandığında kendisine bu sudan getirmelerini emreder. Buda’nın, ayinler sırasında uykusunu dağıtmak, yorgunluğunu gidermek için çay yapraklarını çiğnediği ve kaynatarak çay içtiği ifade edilmektedir.

         

        Çayla ilgili ilk bilgiler ise dördüncü yüzyılda Kien-Lungtarafından kaleme alınmıştır.9. yüzyılda Çinli Lu-Yue’nin ‘’Çay Vecizesi’’ adlı bir kitap yazdığı bilinmektedir. Kazan Türklerinden Abdü’l Kayyum Nâsıri, Fevakihü’l Cülesa adlı eserinde Hoca Ahmet Yesevi’nin çay ile tanışmasını şöyle anlatmaktadır: “Hoca Ahmet Yesevi bir Türkistanlının evine misafir olur. Çok yorgun olduğunu söyler ve ev sahibinden dinlenmek için müsaade ister. Ancak evin sahibi, adetleri gereği önce bir ikramda bulunur ve Hoca Ahmet Yesevi’ye çay ikram eder. Sıcak çayı içen Yesevi Hazretleri terler, rahatlar ve kendine gelir. Bunun üzerine Yesevi Hazretleri; bu şifalı bir içecekmiş, hastalar bunu içsin ve şifa bulsun, Allah kıyamete kadar bunu geçerli kılsın diyerek dua eder, ev sahibinden de çay hakkında bilgi alır ve teşekkür eder.

         

        Osmanlı döneminde çay hakkında bazı eserler bulunmaktadır. Bunlar, Damatzade Ebül-Hayr Ahmed Efendi’nin 1731’de yazdığı Çay Risalesi, 1879’da Hoca Ahmet İzzet Efendi’nin Çay Risalesi, 1893’de Ali Nazıma’nın Çay adlı eseri ve 1910’da Mehmet İzzet Efendi’nin kaleme aldığı Çay Hakkında Malumat adlı eserleridir. Osmanlı döneminde çay üretimine ilişkin ilk somut ve resmi bilgi, 1879 yılına ait Trabzon salnamesinde kayıtlıdır. Söz konusu salnamede Lazistan sancağına bağlı Hopa kazasında 20.000, Arhavi nahiyesinde 5.000 olmak üzere toplam 25.000 kıyye çay üretildiği belirtilmektedir (yaklaşık 32 ton). Moskof Çayı denilen aslında halis Çin çayından başka bir şey olmayan bu bitki, Trabzon şehir merkeziyle vilayeti sınırları içinde de yetiştirilmiştir. 1862’de Arminius Vambery adlı bir Yahudi Buhara’yı seyahati sırasında çay ile ilgili şu bilgileri anlatmıştır: “Burada çayı şekersiz ve mısır unuyla yapılmış bir tür çörekle içiyorlardı. Çayı üflemek edebe aykırı sayılıyor, çayı soğutmak için kâsenin içinde çalkalamak gerekiyordu. Çay içmek günün birkaç saatini alıyordu.” Osmanlı’da çayın bir tarım bitkisi olarak kullanılması Sultan II. Abdülhamid döneminde hayata geçirilmiştir. Diğer taraftan çay yetiştirilmesi ile ilgili olarak ilk bilimsel çalışma, 1918 yılında botanikçi Ali Rıza Ertem’in başkanlığındaki bir heyet tarafından yapılmış ve çayın Rize ve çevresinde yetiştirilmesinin iklimi elverişli olmasından dolayı uygun görülmüştür. 1923 yılından itibaren de çayın Rize’de yetiştirilmesi çalışmalarına başlanmıştır.

        

        Osmanlı’da içki içmek isteyenler ya gizli yerlerde kendi başlarına, ya da gayrimüslimlerin arasında içkilerini içerlerdi. Bu durum yıllarca devam ede gelmiştir. Çayın ve kahvenin dinen yasak olmamasından ötürü ahali bu iki maddeyi bir keyif ve sohbet aracı olarak görmüş ve zaman içinde bu içecekler kültürümüzün ayrılmaz birer parçası haline gelmişlerdir. Tanzimat sonrası Ramazan emirnamelerinde çaycı dükkânlarından bahsedilmektedir.

         

        İstanbul’da ilk çayhaneler ve kahvehaneler Beyazıt ve Şehzadebaşı semtlerinde açıldığı bilinmektedir. Sultan II. Abdülhamid döneminde mevcut berber dükkânları yerlerini yavaş yavaş Batılı anlamdaki berber dükkânlarına terk etmeye başlamıştır. Açılan bu berber dükkânlarına perukâr denilmiştir. Bu mekânlar zaman içinde edebi ve siyasi tartışmaların yapıldığı ve birlikte çay içilen yerler haline gelmeye başlamıştır.

         

        Osmanlı’da çay ve çayhane kültürü hakkında Tarih ve Düşünce dergisinin 45. Sayısında K. Kuzucu’nun yazdıkları çayın hayatımıza nasıl etkilediğini açıkça göstermektedir. “Orta Asya Türklerinin çay ve çayhane kültürlerinin, üzerinde çalışılmaya değer bir konu olduğunu vurgulayan Thierry Zarcone, Buhara Hanlığı’nın başkentindeki çayhanelerin gündelik hayatı renklendiren sosyokültürel etkilerini hayranlıkla anlatmaktadır… Özellikle II. Abdülhamid döneminde Direklerarası çayhanelerinin sayısında büyük artış meydana geldi. 1900’e doğru Direklerarası caddesindeki 60 dükkândan en az yirmi beşi, yani % 40’tan fazlası çayhane ve kahvehane idi… Direklerarası çayhaneleri iki sütun arasına sıkışmış dar dükkânlar oldukları için çoğunlukla ihtiyaca cevap veremezdi. Kullanım alanını genişletmek için mahalli yönetimden izin alındıktan sonra tabure ve sekiler revakların altına çıkartılır; kapalı ve küçük dükkâncıklar böylece birden bire genişlerdi.

         

        II. Abdülhamid döneminde yaşamış olan çayhaneler içerisinde en ünlüsü Hacı Reşid’in Çayhanesi idi. Bu çayhanenin müdavimleri arasında Muallim Naci, Ahmed Rasim, Ahmed Mithat Efendi, Cenap Şehabeddin, Neyzen Tevfik, Ahmed Hamdi, Tepedelenlizâde Kâmil ve daha birçok isim bulunuyordu.” Yine bu dönemde Neyzen Tevfik, M. Nurettin Selçuk, Sadettin Kaynak, A. Gölpınarlı, A. N. Tarlan’ın ziyaret ettiği Yavru’nun Çayhanesi, Şule Kıraathanesi, Harputlu Mehmed Ağa’nın Çayhanesi, Şark Tiyatrosu’nun yanında Mehmed Akif, Halide Edip, Arif Hikmet’in uğradığı Hacı Mustafa’nın Çayhanesi, Yakub’un Çayhanesi, Ali Baba Çayevi gibi daha birçok çayhane bulunmaktaydı. Aynı dergideki şu satırlarda anlatılanlar bu kültürün en güzel yanlarında biri olarak kabul edilmelidir.” Tütünsüz kahve veya çay içenler ehl-i keyf sayılmazdı. Hakiki felâsife-i keyf olan ötekiler ise, ceplerinde taşıdıkları tabaka ve enfiye kutusuyla, ellerindeki marpuçlarıyla, adeta çayhanenin bütün meşrubat listesine namzet olduklarını ilan ederlerdi. Köpüklü kahveden sonra mutlaka koyu bir çay ısmarlanırdı.”

         

        Çin’in Mandarin ve Amoy lehçelerinde ç’a ve t’e, Rusçada çai, Farsçada ça, Arapçada şay olarak telaffuz edilmekte olan bu kelime Türkçeye de çay olarak geçmiştir. Katherine Branning’in yazdığı “Bir Çay Daha Lütfen” adlı kitapta bir bardak çay üzerinden Türkleri anlatmaktadır. Çayı şu ifadelerle dile getiriyor. Branning: “Türk çayı için tavşankanı derler. Siyah ya da yeşil değil kırmızıdır. Tıpkı her vatansever Türk’ün damarlarında akan kan gibi. Tıpkı göklerde gururla dalgalanan bayrakları gibi. Eşsiz güzellikte olan halılardaki yün gibi. Tıpkı ilkbaharda açan ateş kırmızısı laleler gibi, lalenin şekli kendisine çok benzeyen bu çay bardağına yansır.”

         

        12. asrın başlarından Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri’nin dualarından bu yana yaklaşık on asırdır, Türk kültürünün vazgeçilmez bir parçası olan çay, günümüzde başta Rize olmak üzere Trabzon, Artvin, Giresun ve Ordu illerinde halkın geçim kaynağı olmaya devam etmektedir. 77 bin hektarlık bir alanda yaklaşık 200 bin tonluk bir üretim yapılmakta ve kişi başına da 2,3 kg çay tüketilmektedir. Birçok yörede değişik şekillerde demlenen ve de içilen çay, en iyi hangi şekilde demlenir? Bunun için sırasıyla şu işlemler yapılmalıdır: Önce kireçsiz bir su çaydanlıkta iyice kaynatılmalıdır. Porselen bir demliğe kaynamış su konularak (içecek bardak sayısı dikkate alınmalı), suyun üzerine her bir bardak için 2 çay kaşığı çay ilave edilmelidir. Demlik çaydanlığın üzerine konulmalı ve kısık bir ateşte 15-20 dakika demlenmeye bırakılmalıdır. Demliğin ağzı da buharın dışarıya çıkmasını önlemek için mutlaka kapatılmalıdır (Rahmetli annem çayı demliğe koyduktan sonra demliğin lülüğünü de kapatalım derdi ve demliğin ağzını bir kâğıt parçasını bükerek kapatırdı). Demlenme süresi uzadıkça da çayın buruk tadı daha da artmaktadır. Çay tiryakileri bu demi daha çok tercih etmektedirler. Semaverde yapılan çaylarda da aynı yol takip edilir, semaverin suyu boşaldıkça su ilave edilerek saatlerce süren sohbetler hiç kesintiye uğramadan devam ederdi. İthal çayların kısa zamanda demlenmesi, içilen çayın körpe yapraklardan yapılmış olmalarından ötürüdür. Bizim çaylarımız alt kısımda körpeliği olmayan kısımlardan yapıldığı için demlenme süresi uzamaktadır. Türk kültürünün önemli değerlerinden doktor, neyzen, ressam, hattat Süheyl Ünver, kahvehaneler için halk kulübü, çayhaneler için de münevverler kulübü yakıştırmasını yapmıştır.

         

        R. F. Burton, Arapçadan İngilizceye çevirdiği on iki ciltlik Binbir Gece Masalları’nda ‘kahwa’nın iştah kesen anlamındaki akhâ kelimesinden türediğini yazmıştır. Kahwa kelimesi aslında şarap manasında kullanılıyordu. Daha sonraları bu karmaşıklığı düzeltmek için kahveye kihwah denmiştir. Kahvenin insan hayatına nasıl girdiğini bir efsane ile anlatmaya çalışalım. MS 800’lü yıllarda Etiyopya’da Kaldi adlı bir çoban, otlattığı keçilerinde uzun zamandır garip bazı davranışları olduğunu tespit eder ve hayvanlarının değişik olarak neler yediğini, içtiğini araştırır. Bakar ki, keçileri çalılıklar içinde bulunan kırmızı, sarı renkli ve bir zar içinde bezelye büyüklüğündeki meyveleri yemektedir. Keçiler bu meyveleri yedikten sonra garip hareketler yapıyorlar ve kolay kolay da uyumuyorlardı. Kaldi, bu meyvelerden toplayarak kendi de yemeye başladıktan sonra ayni şekilde kendisinin de uyuyamadığını ve daha güçlü olduğunu fark eder ve bu meyveleri köyün papazına göstererek durumu kendisine anlatır. Papaz bu meyvelerden biraz yedikten sonra bir kısmını da yanına alıp köye döner. Evinde bu meyveleri taş ile döverek un haline getirir ve bir tasın içine sıcak su koyar ve bu un halindeki meyve tozlarını içine döker. Papaz çobanın yaşadıklarını aynen yaşar ve böylece bu bitki artık insanlar tarafından o yörede kullanılan, aranan ve neticede yetiştirilen bir bitki haline gelir. İşte bu bitki kahvedir. Papazlar ve halk, kahvenin Tanrı tarafından kendilerine gönderilen bir hediye olduğuna inanmaya başlarlar.

         

        Etiyopya ve Yemen menşeli olduğu bilinen kahve çok uzun bir zaman içinde dünyaya yayılmıştır. Kahvenin Yemen’e Şeyh Şehabeddin Dabbani adlı biri tarafından 15. yüzyılda getirildiğine dair bilgilere Arap tarihi kayıtlarında rastlanmaktadır. Kahvenin yolculuğu Yemen’den sonra, önce Mekke’ye sonra Kahire, Şam ve Halep’e ve bilahare İstanbul’a doğru devam etmiştir. İstanbul’a kahveyi 1517 yılında Yemen Valisi Özdemir Paşa’nın getirdiği söylenmektedir. Osmanlı’da kahve cezve ve güğümlerde pişirilmekte ve telvesi ile birlikte ikram edilmekteydi.

         

        Peçevi tarihinde kahve ile ilgili şu bilgiler bulunmaktadır: “Yıl 962 (1554). Dokuz yüz altmış tarihine gelinceye kadar başkent İstanbul’da ve kesinlikle bütün Rum ilinde kahve ve kahvehane yok idi. Söylenen yılın başlarında Halep’ten Hakem adında esnaftan bir adam ile Şam’dan Şems adlı kibar bir kişi gelip Tahtakale’de açtıkları birer büyük dükkânda kahve satmaya başladılar. Keyiflerine düşkün bazı kişiler özellikle okuryazar takımından birçok büyük kimse bir araya gelmeye ve yirmişer, otuzar kişilik toplantılar düzenlemeye başladılar… İmamlar, müezzinler, sahte sufiler ve halk kahvehanelere dadandılar; Mescitlere kimse uğramaz oldu deniliyordu. Din bilginleri ise ‘kötülükler yuvasıdır, kahveye gitmektense, meyhaneye gitmek daha iyi olur’ gibi laflar söylüyorlardı.” Taht-ul Kal’a da açılan bu kahvehaneler toplumu mevcut yapısından uzaklaştırmaya başlayınca ulema da bu durumdan rahatsız olmaya başlamış ve neticede söylendiğine göre, Şeyhülislam Ebussuud Efendi, kalben inanmadığı halde toplumsal ve sosyal sebeplerden ötürü bir fetva vermek mecburiyetinde kalmıştır. Fetvaya göre; kömürleşene dek kavrulan her şey İslam’a göre haramdır. Bu yüzden içilmesi caiz değildir. Ne var ki, bu fetva padişah tarafından kabul görmeyince bu yasağı halk pek dikkate almamıştır. II. Selim ve III. Murad dönemlerinde ise İstanbul’daki kahvehane sayısı altı yüzü bulmuştur.

        J. Deleon Eski İstanbul’un (Yaşayan) Tadı adlı kitabında İstanbul’daki kahvehanelerden bahsederken şunları dile getiriyor: “… En büyük darbe IV. Murat’tan gelir. Dedikodu ve fitne ocağı olan kahvehaneler, yerle bir edilir, tütün yasağı getirilir ve içenler ölüm cezasına çarptırılır. Sonraları yeniden açılır kahvehaneler, fıskiyeli mermer havuzları, şilteli oturma yerleri, çinili ocağın yanındaki başsedirleri, kabartma alçı nakışlı rafları, yere gömülü su küpleri, duvarlarındaki ‘el yapısı’ ya da taşbaskısı resimleri ve yazıları, ince fincanları, işlemeli cezveleri, gümüş başlı nargileleri ve kehribar ağızlıklı çubukları, berberleri, saz heyetleri ve meddahlarıyla.’’ Osmanlı’daki bu kahve zevki, vakanüvis Naima’nın anlattığına göre 1633 yılında İstanbul’da büyük bir yangının meydana gelmesine sebebiyet vermişti. Halk arasında kahvehanelerin bu yangına sebep olmaları söylemleri padişah IV. Murad’a ulaşınca padişah tarafından kahve ve tütünü yasaklayan bir ferman çıkarılır hem İstanbul’da hem de ülkenin bütünündeki kahvehaneler kapatılır. Kahvehaneler ancak IV. Mehmed döneminde yeniden açılacaktır.

         

        Osmanlı’da kahvehaneler imaret, semai ve esrarkeş kahvehaneleri olmak üzere üçe ayrılırdı. İmaret kahvehaneleri, insanların buralarda toplanarak beş vakit ibadet yapmalarını sağlamak amacıyla açılmıştı. Halka buralarda Battalgazi ve Hamzaname adlı kitaplar ile şiirler okunur, musiki icra edilir, Karagöz-Hacivat oynatılırdı. Semai kahvehanelerinde semai, mani, koşma ve destanlar söylenir, halk oyunları oynanırdı. Esrarkeş kahvehaneleri ise, uyuşturucu ve nargilenin içildiği, tam anlamıyla sefaletin ve pisliğin hâkim olduğu yerlerdi. Bir Zamanlar İstanbul’un yazarı Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, bu mahalle kahvehaneleri için şunları yazmış: “Kahveci, kitap okuyan müşteriden kahve parası almaz, okumayı üzerine alan müşteri de kitabın bazı yerlerini okumayıp heceleye heceleye söktürebildiği kadar okurdu. İkide birde kahveci çırağı, kahvenin şurasına burasına konulmuş olan yağ mumlarının fitilini, ona mahsus makas ile kesmek için peykeleri dolaşırdı. Bazı semtlerde gençlerin kahvesi ayrıdır. Geceleri yüzük oyunu, tuğra oyunu gibi oyunlar oynarlar, çekişirler; buralarda kavga gün boyu eksik olmazdı.” Genelde beyaz boya ile boyanmış olan kahvehanelerde oturulan sedirlerin üzerleri hasırla örtülmüştür. Bazı kahvehanelerin de orta kısmında fıskiyeli, bir havuz bulunur çıkan suyun sesi insanları dinlendirirdi. Kahve, harlı bir ateşte pişirilmediği için kahve ocağında ateş sürekli yanar sönmeye yüz tuttuğunda kömür ilave edilir ve cezveler de sürekli ateşe sürülürdü.

         

        Edmondo De Amicis, 19. asrın ortalarında İstanbul seyahati sırasında kahvehanelerle ilgili olarak şunları yazmış: “Türkler fincanı ağızlarına götürmeden evvel suyu içerler. Duvarlardan birine küçük bir ayna asılmıştı, aynanın yanında ustura dolu raf gibi bir şey vardı: çünkü Türk kahvelerinin çoğu aynı zamanda berber dükkânıdır ve kahvecinin hem dişçi hem cerrah olduğu ve öteki müşteriler kahvelerini yudumlarken kurbanlarına onların yanında işkence ettiği görülmemiş şeylerden değildir. Karşı duvara başka bir raf asılmıştı, bunun da içinde yılan gibi kıvrılıp bükülmüş uzun hortumlu billûr nargilelerle, kiraz ağacından yapılmış toprak lüleli çubuklar vardı.”

         

        Cibali’de tulumbacı, Karagümrük’te Uzun Ahmed’in, Balat’ta tulumbacı, Bayezid’de köşklülerin, Direklerarası’nda çalgılı, Horhor’da Abdullah’ın, Beşiktaş’ta Paşa’nın, Pangaltı’da Kalfa’nın ve Unkapanı’ndaki çalgılı kahvehaneler İstanbul’un en meşhur kahvehaneleridir. İstanbul’un dışında hemen her şehirde, kasabada ve köyde kahvehaneler bulunmaktaydı. Mesela Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Bursa’daki kahvehanelerden bahsederken bizlere şunları aktarmış: “75 kadar kahvehanesi vardır. Çalgıcılarla okuyucular günde üç defa Hüseyin Baykara fasılları ederler. Her kahvede gazel okuyanlar vardır ki, insanı mest eder… Kahvehanelerin en büyüğü Ulu Cami dibindeki Emir Kahvesi’dir. İleri gelenlerin ocağı, süslü, bezekli bir kahve olup cihanın bayıldığı rakkasları vardır. Kahve Ulu Cami dibinde olduğundan müezzin ‘Hayy ale’sselat’ diyince kahvede kimse kalmaz. Hep camiye giderler. Bursa halkı namazı bırakmaz. Kahveleri irfan mektebidir. Şerefyâr Kahvesi, Serdar Kahvesi, Cin Müezzin Kahvesi meşhurlarıdır.”

         

        R. E. Koçu, Tarihimizde Garip Vakalar adlı eserinde Yeniçeri kahvelerini tüm açıklığıyla kaleme almış ve şunları yazmış: “Yeniçeri kahveleri yukarıdaki satırlarda canlandırılan baldırı çıplak külhanîlerin sabahtan akşama kadar saz ve söz ve hatta iyş ü nûş, afyon ve esrarla keyif çatıp eğlendikleri yerlerdi. Hemen hepsi gayet büyük ve fevkalade süslü olan bu kahvehaneler, umumiyetle İstanbul’un manzarası en güzel yerlerine, bilhassa denize nazır sur bedenleri üstüne yapılır yahut deniz üstüne kazıklarla atılmış salaşlarda kurulurdu. Her kahvenin mahbub köçekleri, sazendeler, kıssahanları, eli ayağı düzgün tümtüysüz uşakları bulunurdu. Peykeler kilim ve secdeler, kuz pöstekileriyle döşenir, duvarlara Bektaşî levhaları asılır, yerlere fırdolayı hasır döşenirdi.”

         

        Çiğ olduğunda rayihası tam olarak hissedilmeyen kahve, Türkler tarafından önce kavrulup sonrada değirmende çekilerek rayihasının ortaya çıkması sağlanmıştır. Lezzeti ve kokusu kaybolmasın diye de bu işlemler her kahve yapıldığında gerçekleştirilir. Çekilmiş kahve günlerce bekletilmezdi. Mideyi rahatlatan ve hazmı kolaylaştıran kahve bir dönem şekerin dışında kuru karanfil ve kâküle de konularak içilmekteydi. Osmanlı’da kahvenin hazırlanışı, pişirilmesi ve içilmesi günümüzde de tiryakiler arasında hemen hemen aynen devam etmektedir. Kahve taneleri önce kavrulur, havanda dövülerek un haline getirilir (sonraları sarı renkli küçük kahve değirmenlerinde çekilmeye başlandı, şimdilerde elektrikli aletlerde çekiliyor) ve kalaylı bakır bir cezvenin içine (kahve hep iki kişilik pişirilir) iki fincan su konur ve her fincan için de iki çay kaşığı kahve ilave edilir ve cezve ateşe sürülür, bir ya da iki kez karıştırılır ve kaynamaya başladığı an kahve her iki fincana azar azar dökülür, cezve tekrar ateşe sürülür. Bu işlem üç kez yapıldıktan sonra (kahvenin köpüğü eşit dağılsın diye yapılır) kahve şekerli isteniyorsa şeker de kahve pişirilirken ilave edilir ve kahve hazır hale getirilir.

         

        Genelde kahve, içine kahvenin tadını değiştirecek süt ve hatta şeker dahi konmadan içilirdi. Ancak, kahvenin yanında su ve bir de lokum ikram edilirdi. Kahve yudum yudum ve tadına varılarak içilirdi. Kahvenin ağız tadıyla içilmesi için kahvenin yanında su da ikram edilir. Ancak bir rivayete göre: Eve misafir geldiğinde önce kahve ve su ikram edilir, misafir kahveyi içerse tok olduğu anlaşılır sohbet başlarmış, suyu içerse misafirin aç olduğu anlaşılır ve hemen sofra hazırlanır birlikte yemek yenirmiş.

         

        Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırının kalmadığı günümüz Türkiye’sinde yaşadığımızı biliyoruz ve görüyoruz. Osmanlı’da bütün kahvehanelerin duvarlarında bulunan levhalarda yazılı olan ve hepimizin bildiği şu söz umarım dostluklarımızın bozulmamasında yine bizlere yol gösterici olur.

         

        Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül ahbap ister kahve bahane.


Türk Yurdu Nisan 2014
Türk Yurdu Nisan 2014
Nisan 2014 - Yıl 103 - Sayı 320

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele