Yaylalar Hayal, Nakışlar Yalan Oldu

Mayıs 2011 - Yıl 100 - Sayı 285

        Ben yayla çocuğu olduğum için yaylaları ve yayla türkülerini çok severim. Hele hele türkü sevdama yayla türkülerini de katık edince yaylalı türkülerin arka planı daha da zenginleşir, binlerce yayla hatırası canlanır. Mesela şu Sivas Şarkışla yöresinden alınan “Bedir” türküsü var ya bana göre bir yaylacı ağzından çığırılsa, herhalde birkaç kat daha güzelleşir.

         

         

        Uğrunu uğrunu gelir dereden

        Benlerini sayamadım kareden

        Sevdiğimi bana yazsa yaradan

        Şen ol yaylam şen ol Bedir geliyor.

         

         

        Aşağıdan cıvıl cıvıl kuş gelir

        Armağanlar dolu gider boş gelir

        Sevda bilmeyene hayal düş gelir

        Şen ol yaylam şen ol Bedir geliyor.

         

         

        Uğrunu uğrunu kelimesinin etimolojisi üzerinde duracak değilim. Bazı türkücüler ürünü ürünü şeklinde söylüyorlar. Varsın söylesinler, onların işi türküyü güzel söylemek, doğru çığırmak… Emrah’a ait şu iki dize bu konuda hayli kitap, kaynak karıştırdığımızın kanıtıdır.

         

         

        Ben doydum usandım güzel sevmeden

        Uğrun uğrun selam salıp durmasın

         

         

        Yayla-kışla kelimelerinin Türk kültür tarihindeki yeri ve önemini de tartışmayacağım. Merhum hocamız Prof. Dr. Bahaddin Ögel beş ciltlik değerli araştırmasında bu kelimeleri oklava ile hamur açar gibi enine boyuna ince ince işlemiş yazmış.

         

         

        [1](1) Benim çocukluğum yaylada geçti. Ben bir kışlada (İnkışla) doğdum, yaylada yaşadım, yaylayı yaşadım, yayla yayladım.

         

         

        Tahir Olgun’un Edebi Mektupları’nda anlattığı Siroz Kadısı hikâyesinde söylediği gibi yayla hakkında “derler, derler” tekerlemesini kullanmayacağım [2](2). Ben şahsen yayla üstüne, yaşadıklarımı, gördüklerimi anlatmaya çalışacağım. Yaylanın meddahlığını da yapmayacağım, yapamam da. Goethe’nin dediği gibi, yaşamadığım, burnumun direğini sızlatmayan bir olayı yazamam, anlatamam. Ama yeri gelmişken itiraf edeyim, yayladır beni “göğe bakanlar” parantezine alan!...

         

         

        Yayla hakkında ilk duyduğum (nedense bende yer eden) şu söz, bu basit söz önem kazanır. “Hisarbey’in avratları bütün kış boyunca yorgan-döşek yatarlar, yayla zamanı gelince dirilip Yoğurt Yurdu’nun yoluna düşerler. Haşa huzurdan bu avrat ya da avret kelimesini ben de sevmiyorum. Kökeninde edebe aykırı bir anlam var. Baba çıkasıca Farsça’dan gelmiş, kurulmuş başköşeye, istemeyerek kullanıyorum. Çocukluk bu ya hasta insanların yaylada dirildiklerini sanırdım. Ne güzel, ne anlamlı, saf bir hayal. Keşke gerçek olsaydı! En iyisi bizim yaylaya Büyük Oba’ya göç ettiğimiz bahar günlerinin hatıralarıyla başlamalıyım söze.

         

         

        Sarı ve konur öküzlerin koşulduğu kağnı, okuna-köpüne eşit yük binecek şekilde yüklendi. Öyle ya yayla yolu inişli yokuşlu. Kap-kacak, çul-çuval, yorgan-döşek, yayık çiğ kazanları yüklendi. Urganlandı. Yolda kağnının önünü çevirip “hayırlı olsun” diyecek konu komşuya vermek üzere hazırlanmış çörekler, nakışlı heybeye kondu, kağnının böğrünü asıldı. Babam kağnının önüne geçip dayağı çeldi. O değilden konu-komşuya şöyle bir baktı. Öyle ya herkes yaylaya çıkamazdı. Köyde kalanlar az da olsa yaylacıları kıskanırlardı. Keklik Pınarı’nı geçer geçmez karşıda koyu yeşil giyinmiş, dağlar, yaylalar göründü. Kara Çayır, Yoğurt Yurdu, Kuru Oluk, Gürlen Oluk, Büyük Oba, Fındıklı, bük. Babam yanık sesiyle bir türkü tutturdu. Üç etekli anam Meryem gelin arkada, ben kağnının üstünde. Kağnı sızılar gibi, usuldan gıcırdıyor.

         

         

        Dağlar dağlar bizim dağlar

        Otu biter suyu çağlar

        Yazın yeşil kemha giyer

        Kışın aksayalı dağlar

         

         

        Sırıklı’da sıra taşlar

        Gevenli görünmez göçler

        Yeşilçamlar, gök ardıçlar

        Gene mi şenlendin dağlar

         

         

        Yükseğinde yurdun mu var

        Enginin de kurdun mu var

        Benim gibi derdin mi var

        Gene mi ıssız kaldın dağlar

         

         

        Devecisi deve güder

        Dilberleri maya eder

        Bir gün olur ilin gider

        Gene mi ıssız kaldın dağlar

         

         

        Mamalıdır benim adım

        Urum’da söylenir dadım

        Her koyakta bin bir çadır

        Gene mi ıssız kaldın dağlar

         

         

        Babam türküsünü çığırıyor anam arkada eli belinde yavaş yavaş kağnıyı izliyor. Yolda belde rastladıklarına, hayırlı olsun diyenlere çörek dağıtıyor. Kızıl Yokuş’u geçtik, karşıda iğreti meşeler, çamlar, ardıçlar, bük seçiliyor. Değirmenin boyrası önündeki kağnılar görünüyor. Çam kokusu, serin tatlı bir yel çevreye yayılıyor. Oğlan Paşa’nın Pınarı başında davar çobanı güneyden kuzeye el edip türkü söylüyor.

         

         

        Şu derenin alıcı (ille yar, ille yar)

        Kınalı parmak ucu (ille yar, can kurban, akşam gel)

        Evlenmeyen kızların (ille yar, ille yar)

        Kabul olmaz orucu (ille yar, can kurban, akşam gel)

         

         

        Kızlar gider yaylaya (ille yar, ille yar)

        Yaylada yaylamaya (ille yar, can kurban, akşam gel)

        Yayla ocağın tütsün (ille yar, ille yar)

        Yolla yari buraya (ille yar, can kurban, akşam gel)

         

         

        Çoban her dörtlüğün sonunda hey, hey diyerek elif miktarını artırarak bağırıyor, heyliyor yaylacıları. Heylemek bir yayla geleneği. Genellikle kızlar yaylaya giderken heylenir. Heylenen kız rast getirirse, fırsatını bulursa ve de gücü yeterse çobanı yumruklar yalandan. Bir defasında pullu bürüklü, elleri kınalı al fistanlı bir kız beni bir güzel yumrukladı gülerek! Beni kardeşime benzetmiş, sonra anamdan özür dilemiş: “Meryem Eci, mektepli oğlunu büyük oğlun belledim. Yumrukladım, hırsımı aldım.  Onun da sesi soluğu çıkmadı. Selam söyle kusura bakmasın!... demiş. Gülüşmüşler…

         

         

        Kızıl Yokuş’tan inince ver elini bük. Bük dediysem gelip geçmeyin. Bük demek, gölge serinlik, su, çiçek, pınar demek. İnsan içinde kaybolurda çıkmak için yolunu bulamaz. Bük demek, kuşburnu, öküzgözü, tavşan elması, kurmut, dağ eriği, fındık ve çamlarla boyca yarışan sorgun demek. Hele hele fındıkların gölgesinde büngüldeyen, kaynayan buz gibi, ayna gibi sular, pınarlar. Yüzükoyun, ağzını burnunu, kaynağın içine daldırarak, kana-kana su içmek! Değirmenleri döndüren su bükün için de dellenir, kendine binlerce yol bulur. Etraf bin bir çiçek, su kaplumbağaları, kurbağalar, yengeçler, balıklar! Uzun Gölü geçince Sığır Eğreği, Pırpırın Çayırı ve Büyük Oba’nın ağzı. Yaylanın eteği söğütler, kavaklar, bostanlar, akça ağaçlar, demir şişler, baldır kalınlığında meşeler, sorgunlar,  kuşburnular, adını unuttuğum başka ağaçlar ve bitkiler. Büyük Oba’nın yokuşunu döne döne tırmanmaya başladık. Solda Hasdik’in Korusu, sağ yamaçta Kendirli Dere, Develi Dere adlı küçük vadiler. İbibikler, karatavuklar, üveyikler, karakargalar, bas bas bağırıyorlar kıyametleri koparıyorlar.  Selam Götür’ün viran bostanında yerini sevmiş söğütler, kavaklar. Bostan bitmiş tükenmiş adı kalmış. Yokuşu çıkınca Büyük Oba’nın damları görülmeye başlıyor.  Yaylanın eteği sapsarı, diz boyu silme düğün çiçekleri. Çiçeklerin arasında dolaşan buzağıların ve buzağıları güden uşakların, başları güçlükle seçiliyor. Yıllar sonra Selam Götürün bostanın adını merak ettim. Sordum soruşturdum, öğrendim. Adı Karaoğlan’mış. Karaoğlan dayının Molla Mehmet’e vergili kızı Emine’de ölünce, kızının cenazesi ardından giderken bir yandan ağlıyor, bir yandan da daha önce vefat eden küçük oğlu Duran’ına iletir inancıyla “Eminem, Eminem! Duran’ıma selam götür” diyerek ağlıyormuş. O günden sonra zamanla Karaoğlan adı unutulmuş, bizim Karaoğlan dayının lakabı Selam Götür kalmış. Bizim yaylada iki oba vardı. Kör Oğlan’ın Uşağı’nın Obası ve Kazmacılar Obası. Yaylada oturduğumuz günlerde sabah ve akşam vakitlerini hiç unutmam. Sabahları yaylacılar gün ışımadan kalkıp köye süt yoğurt, yani katık götürmek için hazırlanırlardı. O zaman ortalık tam manasıyla ana baba günü olurdu. Dana buzağı meleşmeleri, eşek anırtıları, çocuk ağıtları, feryat fiğan. Gündüzleri yaylada ses seda yok. Akşama doğru ortalık gene karışır. Çocuklar yaylanın eteğinde köyden dönen yaylacıları beklerler. Genellikle yaylada bulunmayan elma, armut, erik, şeker, keçiboynuzu umut ederler. Akşamları evlerde toplanıp büyüklerin anlattığı hikâyeleri dinlerler. Gençler türkü çığırırlar. Ortam uygunsa genç kızlar oynarlar.

         

         

        Yaylada gökyüzü büyüktür, zengindir, cömerttir. Yıldızlar insana yakındır, insanın uzanıp tutası gelir. Bir defasında Veli Hoca’nın evinde bütün obanın toplandığını hatırlıyorum. Veli Hoca elindeki bir şişeyi göstererek: “Bizim kız bu ilaç var ya bu ilaçtan yastığınıza bir dirhem çalsanız, evde bit pire namına hiçbir şey kalmaz diyordu. Bize de bir kuş teleğini, ucunu şişeye batırarak verdi. Eve kadar yarım metre ilerde, yarım metre yukarda tutarak getirebildik. Aman ya rabbi! O nasıl bir iğrenç koku. Bu koku sanki bildiğim bu dünyaya ait değildi, olsa olsa öte dünyadan cehennemden gelen korkunç bir kokuydu. Perişan etti bizi. Yastığımızın altına koyup yattık. O gece uyuduğumuz uykuyu sanırım Yedi Uyuyanlar bile uyuyamamıştır desem yalan olmaz. DDT denilen meretmiş! Olan bizim evdeki babamın arılarına oldu. Arılara kıran girdi. İlaç için bir kaşık bal isteyen komşular gelmez oldu. DDT kadar kötü, acı olan olaylar da var. Bundan aşağı yukarı elli atmış yıl önce yazılmış hem yazan hem de yazdıran hakkın rahmetine kavuşmuş bir mektup örneği var elimde. Bu güne kadar sakladım. Yazmasam yok olup gidecek. İyisi mi yazayım da kurtulayım! Ne demiş elin Arab’ı:

         

         

        Külli sırrun cavez el isneyni şae

        Külli ilmün leyse filkırtasi dae!

         

         

        Veremin yani ince hastalığın yaygın olduğu yıllarda veremli bir delikanlı hava değişimi için yaylaya gönderilir. Etli, sütlü, tatlı yesin, temiz havada çam kokularını ciğerlerine çeksin, sıyırmık, kuzu kulağı, omaç, sündürme ile beslensin diye. Fakat sinsi hastalık ilerlemiş, geç kalınmıştır. Çok sürmez delikanlı yaylada ölür. Cenazesi köyüne gönderilir. Mektup dediğime bakmayın siz düpedüz şiir belki de ağıt. Bu şiiri noktasına virgülüne dokunmadan yazıyorum(hoş nokta virgül de yok ya).

         

         

        Aşkını kalbimden silemediğim

        Hayalini gözümden ıramadığım

        Seneler geçti göremediğim

        Datlı dillim güler yüzlüm nerdesin

         

         

        Buranın suları yüceden akar

        Hasretin ateşi hep beni yakar

        Bu ela gözler yoluna bakar

        Datlı dillim güler yüzlüm nerdesin

         

         

        Gurbetin yolu bükülür gider

        Vallahi gözyaşım dökülür gider

        O yârin bir selamı canıma yeter

        Datlı dillim güler yüzlüm nerdesin

         

         

        Buraya geliyom gözlerim yaşlı

        Oraya kurulmuş bir ufak çarşı

        Hasretim artıyor hep sana karşı

        Bana yol vermiyor dağlar gel diye

         

         

        Kalktı kısmetimiz bizim buradan

        Başım kurtulmuyor dertten beledan

        Kesme mektubunu gönder oradan

        Bana yol vermiyor dağlar gel diye

         

         

        Uy dedim de deli gönül uymuyor

        Ah çeksem de kulakların duymuyor

        Kadir mevlam bir kararda koymuyor

        Bana yol vermiyor dağlar gel diye!

         

         

        Demedim mi ben her Türk müteşairdir diye? Bu ağıtı, bu şiiri yazanlar belki de mektep medrese de görmediler. Ne edelim, Molla Camii’nin dediği doğru galiba: “yaratan bizim hamurumuza bolca şiir mayası katmış” olmalı. Yazanlar bu dörtlükleri nerden aldılar, nasıl ezberlediler, nasıl yazdılar? Bunları araştırmak, bulmak edebiyat tarihçilerinin işi. Fuzuli’nin dediği gibi: “müteşair olmadan şair olmak mümkün değildir” elbette. Tatlı dillim güler yüzlüm nerdesin dizesindeki datlı dillim söylenişi daha tatlı gelmiyor mu kulağınıza? Tıpkı Şehriyar’ın Heydar Babası’nda kullandığı Türkçe gibi. Dilerim sizin de datlı diliniz, datlı dillileriniz olsun!

         

         

        1966 yılında İstanbul’a gitmek üzere köye uğradım. Amcamlarım misafiri varmış çağırdılar. İki Ermeni kadın. Oğulları Arek bizim Emmioğlu’nun asker arkadaşıymış. Bir zamanlar yaşadıkları toprakları, yani bizim buraları ziyarete gelmişler. İstanbul’a gideceğimi duyunca Arek’e uğrayıp, iyi olduklarını, merak etmemesini söylememi rica ettiler. İstanbul’a varınca Arek’i arayıp buldum. Çok sevindi, İstanbul’u bohçalayıp önüme serdi sanki. Yaşlı Ermenilerle konuşmak üzere kiliseye de gittik. Kilisenin avlusunda gördüğümüz yaşlı bir Ermeni Arek’in anlattıklarını duyunca: “Nerelisin yavrum” diye sordu. Arek bizim köyün adını söyledi. Yaşlı Ermeni beni kucakladı ve yanaklarımdan öptü: “Mustafa Çavuş hayatta mı kimi kimsesi kaldı mı” diye sordu. Ben, Mustafa Çavuş’un gününe yetişemediğimi halamın kocası olduğunu, bir kızı bir de oğlu kaldığını, pehlivan olduğunu söyledim. Bizim yaşlı Ermeni, benim yani “Gâvurun Türkü’nün” yakasına yapıştı: “Yevmül mahşerde elim yakandan gitmez. Varınca çocuklarına söyle haklarını helal etsinler. Allah şahidimdir, benim hakkım varsa onlara helal olsun” dedi. Daha sonra Mustafa Çavuş’un kızına ve oğluna bu olayı anlattım. Allah var onlar da helallik verdiler. Kilisenin avlusunda bir kenara oturup sohbet ettik. Mustafa Çavuş’u nasıl ve nereden tanıdığını sordum. Yüzünü acı bir tebessüm kapladı ve anlatmaya başladı: “Eskiden yani o günlerde bahar gelince hep birlikte yaylaya göçerdik, ayrım kayrım olmazdı. Güz gelince gene hep birlikte geri dönerdik. Bir gün yayladan geliyordum. Sizin köyün önünden geçerken itler beni çevirdi. Kıpırdayamıyordum. Mustafa Çavuş nerde var nerde yok Hızır gibi yetişti. Evinde üç gün misafir etti. Dostluğumuz böyle başladı ama yıllarca devam etti. Mustafa Çavuş’un dostluğunu, adamlığını, misafirperverliğini unutamadım. Bu yükü mezara da götüreceğim. Ekmek tuz hakkı için söyle çocuklarına. Ne diyeyim evlat, sebebin ocağı batsın, cücüğü dökülsün desem bu yaşta yakışmıyor bana. Ne demişler?

         

         

        Zulm ile abad olan

        Kahr ile berbad olur”

         

         

         


        


        

        [1] Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş I, Kültür Bakanlığı Yayınları / 618, Ankara 1991, s.73-140


        

        [2] Tahir Olgun, Edebi Mektuplar, Akçay Yayınları, Ankara 1995, s.61

         


Türk Yurdu Mayıs 2011
Türk Yurdu Mayıs 2011
Mayıs 2011 - Yıl 100 - Sayı 285

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele