Rum Tarihçi Prof. Kostas P. Kyrıss’in 1570-1878 Osmanlı Dönemi Kıbrıs Tarihiyle İlgili Görüşleri Üzerine Eleştiriler

Mayıs 2011 - Yıl 100 - Sayı 285

        Kostas P. Kyriss, Kıbrıs adasında Lefkoşa şehrinde faaliyet gösteren ve bir devlet üniversitesi olan Kıbrıs Üniversitesi’nde uzun yıllar çalışmış ve Kıbrıs tarihi üzerine Fransızca, İngilizce, Rumca makaleler ve kitaplar yayımlamış uluslararası bir tarihçiydi. Bu çalışmalarından dolayı kendisi Atina ve Selanik Üniversiteleri tarafından çeşitli payelerle taltif edildi. Üç yıl öncesinde Lefkoşa Rum kesiminde vefat etti.

         

        Kendisi, Kıbrıs’ın 1571’de Türkler tarafından fethini ve adada 308 yıl süren Müslüman-Türk idaresi dönemini, Kıbrıslı Rumlar açısından profesyonel olarak bir değerlendirmeye tuttu. Osmanlı dönemi üzerine radikal yorumlar yaptı ve taraftar topladı. Bu durum, aslında adadaki ‘adanın köklü sahibi, fakir ve ezilmiş Rum halkının tarihçiliği’ açısından yeni ve cesaretli bir yaklaşımdı. Zira, Kıbrıs tarihi, genel olarak, 1985 yılında değin, Büyük Güçler’in tarihçileri tarafından yazılmıştı. Bunlar Türk, Yunan, İtalyan ve İngiliz tarihçilerdi. Doğal olarak, Büyük Güçler’in bu tarihçileri Kıbrıs tarihini kendi politik bakış açılarına göre yazdılar. Her kesim için, objektif olmak neredeyse imkânsızdı.

         

        Yirminci yüzyılda siyasi çalkantılar içinde Kıbrıs’ta yaşayan ve kendi tarihini az sayıdaki kendi belgelerine göre yazmak isteyen bu Rum tarihçi kuşkusuz bazı zorlamalara gitmek zorunda kaldı. O ana kadar akademik çevrelerde itibar edilen ‘Kıbrıs’ta Türk döneminin refah ve huzur sağladığını’ görüşünü ciddi biçimde eleştirdi. Onun yerine ‘Türklerin Kıbrıs’ı adil ve etkin biçimde yönetemedikleri’ görüşünü yerleştirmeye çalıştı. Bu görüş, Marksist laik Rumlar ile yerli laik Marksist Türkler arasında epeyce taraftar buldu. Halen de bulmaktadır.[i]

         

        Türkiye’deki Türk tarihçiler, ya bu yayınları bilmediklerinden ya da görüşlerine itibar etmediklerinden dolayı, Prof. Kyriss’in ismini çalışmalarında zikretmediler. Bunun görüşleri şimdilerde bile savunan akademisyenlerin olduğu bilindiğine göre, Prof. Kyriss’in Rum tarihçiliğine etki yapan önemli bir akademisyen olduğu kabul edilmelidir.

         

        Hemen belirtmeliyim ki Prof. Kyrris, bana göre, Kıbrıs Türklerinin ve Rumlarının tarihi hakkındaki görüşlerini hem Yunanistan’ın adayla ilgili siyasi yaklaşımına hem de adada yaşayan ‘kendi özgürlüğünü isteyen yerel Rum halkın laik- Markist bakış açısına’ göre temellendirdi. Aslında, Türkiye’de ve Rum kesiminde saklanan Osmanlı belgelerini tam olarak kullanamadı. Osmanlı Türkçesi’ni bilip bilmediğini bilmiyorum. Ancak, kendisi, Marksizm’den ve Kıbrıs üzerine İngilizce olarak muazzam bir tarih kitabı yayımlamış olan İngiliz tarihçi Sir George Hill’in Kıbrıs Tarihi[ii] isimli kitabından etkilendi. Hill’in Kıbrıs tarihiyle ilgili olarak yaptığı tasnifi ufak farklılıklarla kabul etti ve kendi metnine uyarladı. Mevcut bilgileri, yeni bir bakış açısıyla, yükselmekte olan laik Marksist Rum milliyetçiliği açısıyla yorumladı. Bu yorumların bir kısmı kabul edilebilir; ancak bir kısmı tarihi gerçeklere aykırı olması sebebiyle mutlaka eleştirilmelidir.

         

        Bilindiği gibi, Kıbrıs tarihi üzerine yeni bir yaklaşım ya da yeni belgelere dayalı yeni bilgiler ortaya koyabilmek gerçekten zordur. Çünkü çeşitli dillerde yayımlanmış çok sayıda yayın bulunmaktadır. Bu yayınlarda ileri sürülen akademik görüşleri berraklaştırarak, her kesimin kabul edebileceği ortak bir paydada buluşmak gerçekten zordur. Türkçe, İtalyanca, Almanca, Yunanca, Farsça, Arapça, Fransızca, İtalyanca, Rusça ve diğer başka dilleri okuyabilmek, Kıbrıs tarihi üzerine çalışan her tarihçinin karşılaşacağı zorluklar arasındadır. Bu açıdan bakıldığında, Prof. Kyrris’in ‘eksik literatür kullandığı’ rahatlıkla ileri sürülebilir. Şimdi, Prof. Kyrris’in, makalelerinde ve Kıbrıs Tarihi[iii] isimli eserinde Kıbrıs’ta Türk yönetimiyle ilgili olarak yanlış veya kasıtlı olarak ileri sürdüğü görüşleri ana hatlarıyla eleştirmek ve açıklamak istiyorum.

         

  1. ‘Kıbrıs’ın fethinde Kıbrıslı Rumların Osmanlı Türklerine yardım etmeleri ve Türk yönetimini ısrarla istemeleri’. Bu görüş Türk tarihçilerince de kabul edilmektedir. Latin boyunduruğundan bunalan Rumlar, Latinlerin yerine Türkleri tercih etmişlerdir. Zira, vergi baskısından ve Latinlerin feodal yönetiminden bunalan Rumlar, karşılığında Türklerden adada ‘hoşgörülü bir rejim’ kurmasını istemişlerdir. Yazar, sonuç olarak, ‘Türklerin Rumların bu beklentisini karşılayamadıklarını ve vaatlerin hepsinin boşa çıktığını’ ifade etmektedir. Bence bu sonuç, genel olarak bakıldığında, eleştirilmelidir. Her ne kadar, Osmanlı yönetimi Rumların bu beklentilerini tam olarak karşılayamamışsa da, genel olarak bakıldığında Rum milliyetçiliğini oluşturan Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesinin oluşumunda ve gelişmesine Osmanlı yönetiminin olumlu katkısı olduğunu söylemek abartı ve antagonistlik olmaz. Müslüman Osmanlı yöneticileri, Katolik Kilisesinin Rumlara yaptığı zulmün izlerini silmeye çalıştılar. Zira, biliyoruz ki, Rum-Türk işbirliğinden dolayı, Katolik İtalyan tarihçiler, hem Türkleri hem de Rumları adadaki ‘Latin emlakini gasp eden grup’ olarak tanımlamaktadırlar. Hatta bu hususta Rumları suçlamaktadırlar.

         

  1. ‘Osmanlı yönetiminin, vaadine rağmen, adada Rumları ağır olarak vergilendirdiği’ görüşü eleştirilmelidir. Osmanlı yönetimi gerçekten de adada vergilendirmeyi yeniden tanzim ederken, eski Latin kanunlarından şüphesiz yararlandı. Ama kendine özgü yeni bir kanun hazırladı. II. Selim’in fermanlarında sıkça belirttiği gibi adada ‘refahı artırmak ve feodal sistemi kaldırmak için’ sadece Rumlara değil tüm diğer halklara ilk yıllarda vergi muafiyeti uyguladı. Sonra vergi oranlarını azalttı. Devletin tabii ki tüm vergileri kaldırması beklenemezdi!

         

         

  1. ‘Eski Latin sınıfın çoğunu, yeni Osmanlı yönetiminde makam ve güç elde etmeleri, böylelikle yerel Rumların yönetici olarak devlet hizmetine alınmamaları’ görüşü eleştirilebilir. Bu durum Osmanlı devlet politikasıyla ilgilidir. Zira kökeni ne olursa olsun, ismini değiştirerek Osmanlı idaresini kabul eden, ona hizmet eden ve sadakat gösteren kişiler veya aileler, Osmanlı yönetimine yönetici olarak atanmışlardır. Zenginlikleri ve bürokrasiyi bilmelerinden dolayı, eski Latin sınıfın bazı üyeleri adadan kaçmayarak Osmanlı hizmetine girdikleri doğrudur. Dolayısıyla fetihte en çok hizmeti geçen Rumlara karşı özel bir engelleme yapılmamıştır. Zaten yüzyıllardır köylü ve ziraatçı olan bir Rumların kısa sürede yönetici olmaları veya yönetici yapılmaları beklenemezdi.

         

  1. ‘Osmanlı yönetimini Rumları ve diğer yerel grupları zorla İslamiyet’e sokma istemesi’ görüşü eleştirilmelidir. Adada, Latinlerden, Rumlardan ve diğer dinsel gruplardan İslam dinine geçenler olmuştur. Bunların sayısı Rum nüfusunu azaltan; din ve kültürüne zarar veren bir miktara ulaştığı kesinlikle söylenemez. İslam dinini ferdi olarak seçen köylü ve şehirli Kıbrıslı Rumlar da vardır. Bunlar içinde İslam dininin güzelliğinden dolayı samimi biçimde İslam’ı yaşamış ve Osmanlı yönetimine karşı sadakat göstermiş olanlar olabileceği gibi, özellikle ekonomik sebeplerden dolayı, vergi muafiyeti, makam elde etme, İslam’ı istismar etmek gibi, sebeplerden dolayı bazılarının gerçekten Müslüman olduklarını söylemek de doğru değildir. Zaten bu tür kişilerin çift yönlü bir role sahip olduklarını yazar kendisi söylüyor. Zira, yazarın kendisinin de yazdığı gibi ‘Bu dönmeler, Hıristiyan bir ordu gördükleri zaman başlarından sarığı atarlar, şapka giyerler ve silahlarını Türklere doğrulturlar’. Adada gizli Hıristiyan ya da gizli Müslüman nazariyeleri hem Müslümanların hem de Ortodoks Rumların lehine veya aleyhine kullanılabilir. Dolayısıyla ada Türklerinin kökenlerinin Ortodoks Rum olduklarını, köken ve din olarak Osmanlı öncesinin Rumları ima etmek kabul edilemez bir görüştür. Bildiğimiz kadarıyla, Osmanlı belgeleri adada zorla İslamlaştırma örneklerini göstermez. Arkadaşı ya da dostlarının tavsiyesiyle İslam’a geçenler ile; ölüm yatağında Müslümanlığını ya da başka dinsel kimliğini açıkça söyleyenler ile devlet doğrudan ilgilenmez. Kaldı ki görünüşte Müslüman olan Ortodoks Rumların bazıları Osmanlı yönetimine karşı Hıristiyan Avrupalı güçlerle gizli temasları her zaman kurmuşlardır. Hemen belirtmek gerekir ki, Kıbrıs Türklerinin etnik ve dini kökenleri, Anadolu Türklüğüne bağlıdır. 1572 yılından itibaren Anadolu’dan devlet eliyle yapılan Müslüman göçleri, adada yeni bir Türk Müslüman kimliğinin doğmasına neden olmuştur.

         

  1. ‘Ada yönetiminin yeni Osmanlı yönetimi tarafından sivillere değil de askeri aristokrat sınıfa verilerek Rumların fakirleştirilmesi’ görüşü eleştirilmelidir. Bu durum da Osmanlı devlet siyasetiyle ilgilidir. Özellikle adanın savunulması için askeri birliklerin yerleştirilmesi bir zorunluluktu. Askerlerin, ekonomiden anlamamaları, dolayısıyla Rum halkın fakirleştirilmesi zorlama bir yaklaşımdır. Kıbrıs adası Bizans ve Venedik dönemlerinde de sıkı bir askeri idare ile yönetilmiştir. Nitekim, feodal yapı sayesinde bir avuç Latin aile adanın yöneticisi olmuşlar; sayıca çoğunlukta olan yerel Rumlar ise tarımsal üretim yapan köylü sınıf olarak adanın sosyal tabakalaşmasında aşağı sıralarda yer almışlardır. Bunu bilen Osmanlı yönetimi her fırsatta Yahudiler hariç her kesim için adada refah ve zenginliği artırma yoluna gitmiştir. Bildiğimiz kadarıyla, Lefkoşa şehri, on yedinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda Manisa ve Konya şehirleri gibi şehzade şehri seviyesinde zengin bir şehirdi. Büyük konaklarda yaşayan zengin devlet adamlarıyla Osmanlı kültürünün en önemli merkezlerinden biri oldu. Rumlar da bu kültürün önemli bir parçasıydı. Osmanlı yönetimi Rumları özel olarak bu kültürden koparan ayırımcı bir politika izlemedi.

         

  1. ‘Rum nüfusunu serfler ile aynı seviyede göstererek yeni Osmanlı rejiminde hayal kırıklığı yaşamaları’ doğru bir yorum değildir. Rumların adada tasarruf ettikleri toprağın mülkiyetini ele geçirememeleri, yine Osmanlı devlet anlayışıyla ilgilidir. Sadece Kıbrıs’ta değil, imparatorluğun diğer bölgelerinde de toprağın mülkiyeti belirli bir gruba ya da aileye hukuken devredilmemiştir.

         

         

  1. Bir başka nokta, ‘Rumların, Kıbrıs Ortodoks Kilisesine yeterince girememeleri,’ Osmanlı yönetiminin bir sorunu ya da birincil görevi değil, Ortodoks Kilisesinin kendi hiyerarşisinde ve Rum toplumunda aranmalıdır.

         

  1. ‘Adada Rum nüfusu sayısal olarak fazla göstermek için Anadolu’dan adaya gönderilen ailelerin çoğunluğunun Ortodoks Rum olduğunu ya da gizli Hıristiyanlar olduğunu’ ileri sürmesi tamamıyla doğru kabul edilemez. Zira, bu sürgün ve göç belgelerin hemen hepsi yayımlandı. Adaya devlet eliyle gönderilen bu göçmenlerin çoğunluğu, Müslümanlardı. Hemen belirtilmelidir ki bunlar içinde, sayısal olarak çok az sayıda Niğde ve Kayseri Hıristiyan’ı gönderildi. Ancak bunlar da hem gelenek hem de inanç bakımından sanırım Latin dönemindeki Rumlar ile aynı ortak temele sahip olmayan Hıristiyanlardı. Kıbrıs Ortodoksları ile benzeyen yönleri çok azdı. Zira, biliyoruz ki, Kıbrıs Ortodoks Kilisesinin, Bizans döneminden beri Anadolu’dakinden ayrı bir yapılanışı ve mantığı vardı.

         

         

  1. Bunun yanı sıra, ‘Osmanlı yönetimin yaptığı sürgünün mantığı adanın Türkleştirilmesi olmadığı’ görüşünü de kabul etmiyoruz. Devletin açıkça böyle bir politikası yoktu ama dolaylı olarak zaten bölge kendiliğinden Türkleşiyordu. Yazar, böylelikle adadaki Türk kimliğini reddetmek istiyor. Biliyoruz ki, Bursa’nın fethinden beri yaptıkları gibi, Osmanlı yönetimi, yeni fethettiği her yere Türkçe konuşan Müslüman aileleri göndermiştir. Bu aileler arasında köylüler, aşiretler ve şehirliler vardır. Ayrıca, bunlar İslam dini hakkında en azından temel bilgileri olan ve Osmanlı yönetiminin genel mantığını kavrayan ailelerdir. Dolayısıyla bu tür aileler ile fethedilen bölgenin nüfus yapısının değiştirildiğini; konuşulan dil ile kültürün de kendiliğinde değiştiğini ve böylelikle orada Osmanlı egemenliğinin sağlanmış olduğunu biliyoruz. Zaten, Osmanlı idaresi hiçbir zaman Türkçe konuşamayan gayrimüslimlere siyasal egemenlik bahşetmemiştir.

         

  1. ‘Fetihten sonra Rumlara verdiği sözleri tutmayan Osmanlı idaresinin adaletsiz uygulamalarına Rumların direnmeleri’ görüşü de kabul edilemez. Bu yaklaşımla Rumların ‘ her kim olursa olsun, zalim ve adaletsiz yöneticilere karşı koşullar aleyhte de olsa fiziksel tepki verecekleri’ şeklindedir. Kısacası, Rumlar, adada çoğunluğu elde tutan bir grup olarak ‘özgürlük ve adalete düşkün bir toplum’ olarak sunulmak isteniyor. Böylelikle Rum milliyetçiliğinin temelleri bu zamanlara kadar geri çıkarılıyor. Haklı olarak, adada, muhtelif tarihlerde Osmanlı idaresine karşı ‘direnmeler, gösteriler, silahlı ayaklanmalar’ oldu. Bunu yapanlar sadece Rumlar değildi. Başka etnik ve dinsel gruptan olanlar da vardı. Dolayısıyla bu tür direnmeleri sadece Rumlara mal etmek zorlama yorum gibi görünüyor.  Mağdur edilmiş kişi ya da gruplar cesaret bulduklarında üst yönetime karşı mutlaka bir tepki verirler. Bu insanın doğasıyla ilgilidir.

         

         

  1. Yazar, ‘Kıbrıs Ortodoks Kilisesi’nin Osmanlı yönetimince yeniden organize edilmesini ve olumlu katkılarını’ kabul etmiyor. Manastırların ve yöneticilerinin Osmanlı üst yönetiminin elinde oyuncak olduğunu; özellikle para karşılığında bu makamların elde edildiğini ileri sürüyor. Bu uygulama Kıbrıs için yapılan özel bir uygulama değildir. İmparatorluğun tümünde aynı uygulama görülebilir.

         

  1. ‘Kıbrıs tercümanı/ Saray Dragoman’ının Rumların haklarını Osmanlı yönetimine karşı korumak istemesi’ görüşü kısmen doğrudur. Çünkü, tercümanlar, öncelikle kendi keselerini düşünmüşlerdir, Rum toplumunun değil. Konumları itibariyle de Rum halkını tümden himaye edecek pozisyonda değillerdi.

         

         

  1. ‘On yedinci yüzyılı Kıbrıs için karanlık yüzyıl’ olarak yorumluyor. Batılıların özgürlük için yardım etmemeleri, Türklerin zorbalığı artırmaları, korsan saldırıları, sari hastalıklar, Kıbrıs Ortodoks Kilisesi içindeki çekişmeler ve kavgalar, ağır vergilendirme, İslam hukukunun Rumlara adil uygulanmaması gibi sebeplerle Kıbrıs Ellenizmi açısından bu süreci değerlendiriyor. Bunların tamamına katılmak mümkün değil. On yedinci yüzyıl Osmanlı İmparatorluğunda genel olarak bir bozulma ve ıslahat dönemidir. Bu çöküntüden Kıbrıs adası dolayısıyla Rumlar da nasibini almışlardır. Dolayısıyla ada Rumlarına karşı özel bir devlet tavrından söz edilemez.

         

  1. ‘On yedinci yüzyıl ortalarında zorlamalarla Kıbrıslı Rumların/ Kıbrıs Elenleri’nin kazanım elde etmeleri. Rum papazların Müslüman olmayan halkın temsilcisi ve resmi vasisi sıfatını elde etmeleri; Kıbrıs paşaları, Ortodoks papazları ve Saray tercümanının arasındaki keskin ilişkiler ve adanın idari siteminde yapılan köklü değişiklikler. Osmanlı yönetiminin para peşinde koşması ve ihtidayı bile kabul etmemeleri’. Yazar bu dönemi Rumlar açısından hem olumlu hem de olumsuz olarak yorumluyor. Olumlu olan, Rumların yavaş yavaş yönetime girmeleri, yerel askeri güç elde etmeleri; olumsuz olan ise Türk yönetiminin Rumları fakirleştirmeye çalışması. Bence, sadece Rumlar açısından bu dönemi düşünmemek gerekir. Kıbrıs Türkleri de bu kargaşa ortamından olumsuz etkilenmişlerdir. Bunlar, merkezi yönetimdeki bozulmalar ve eyaletlere tedricen yetki verilmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkan sorunlardır.

         

         

  1. ‘On yedinci yüzyılın sonu ile on sekizinci yüzyıl adada isyanlar dönemi, Rum ve Müslüman cemaatlerinin ortak yaşayışının belirgin şekilde bozulmaya başlaması.’ On sekizinci yüzyıl sadece adada değil, imparatorluğun genelinde de isyanlar ve ayanlar dönemi olarak bilinir. Kıbrıs Ortodoks Kilisesi, Rumların yasal temsilcisi ve önderi haline geldi. İstanbul ile ilişkiler daha sertleşti. Yazar, Yunan İsyanları’na zemin hazırlamaya çalışıyor. Özellikle Osmanlı yönetiminin Kıbrıs Elenleri’ne baskı yaptığından ve ağır vergilendirmeye gittiğinden söz ediyor. On sekizinci yüzyıl, Osmanlı sisteminin değişmesinden dolayı hem Türkler hem de diğerleri açısından farklı değişimlere yol açtı. İdareyi elinde tutmaya çalışan Türk sınıf ile Rumlar arasında hem çatışma hem de yönetime karşı işbirliği gerçekleşti. Özellikle Türk-Rus savaşları ada Türklerini de fakirleştirdi ve yönetime karşı sadakatlerini azalttı.

         

  1. ‘On sekizinci yüzyılın sonunda adada Fransız etkisinin artması ve Rum Okullarının kurulmaya başlaması. II. Mahmud dönemi reformlarının adada başarıya ulaşamaması; Tanzimat’ın etkisiyle Türk yöneticilerin Rumlara tepki vermesi; 1856’dan sonra İngiliz etkisinin artması; Rum Okullarının çoğalması; Lübnan ve Mısır işlerinin adaya olumsuz etkisi ve nihayet 1878’de İngiliz döneminin başlaması’. Bu başlıklar, büyük ölçüde Sir Hill’e aittir. Yazarın bunlara tek katkısı Rum ve Yunanlılar ile ilgili ufak bilgileri eklemesidir. Arada sırada Kıbrıs Ortodoks Manastırlarında saklanan bilgi ve belgelere atıf yapar.

         

         

        Yazarın, 1960’lı yıllarda, Kıbrıs Cumhuriyetine bağlı olarak Rumlar tarafından idare edilen Lefkoşa’da faaliyet gösteren Kıbrıs Araştırmaları Merkezi’nin yayınlarından etkilendiği görülür. Rum milliyetçiliğinin doruk noktasına ulaştığı bu yıllarda, bu merkez, Rumların adanın ve cumhuriyetin gerçek sahibi olduğunu göstermek için bir seri kitap yayımlamıştır. Görünürde hem Türk hem de Rum belgeleri kullanılarak yapılan bu yayınların en önemli özelliği ‘Rum taraftarı ve Türk karşıtlığı’ olmasıdır. Bilimsel görünüm adı altında yorumların çoğu zorlamadır. Nitekim Amerikalı tarihçi müteveffa Prof. Ronald C. Jenning, bu yayınlardan birini ‘kışkırtıcı’ olarak tanımlamıştır.[iv]

         

        Sonuç olarak, Prof. Kyriss’in, özellikle Hill’in kitabını kullanarak, ada tarihini Rum ve Yunan bakış açısıyla, Marksist-laik açıdan bir kitap yayımlamış olması, yaşadığı çevre ve dönem açısından doğal karşılanmalıdır. Türk arşivlerinde hiç çalışmayan Prof. Kyrris, tarih bilimini, Yunan Elenizmine bir katkı ve laik-Marksist temelli Rum milliyetçiliği oluşturmada bir araç olarak kullanmıştır.

         

         

         


        


        

        [i] Ottoman Cyprus, A Collection of Studies on History and Culture, Ed. Michalis N. Michael, M. Kappler, Eftihios gavriel, Wiesbaen 2009, Michalis N. Micheal’in yazısı, s. 9


        

        [ii] Sir George Hill, A History of Cyprus, vol IV, Cambridge 1956


        

        [iii] A History of Cyprus, Lefkoşa 1985. Osmanlı tarihiyle ilgili bölümler tarafımızdan Türkçe’ye çevrilmiştir: Kubrus, ‘Doğu Akdeniz’de Bir Osmanlı Adası’, çev.: M. Akif Erdoğru, Lefkoşa, 2010, Galeri Kültür Yayınları, s.1-45.


        

        [iv] Ronald C. Jennings, Chiristian and Muslims in Ottoman Cyprus and the Mediterranean World, 1571–1640, New York 1993.


Türk Yurdu Mayıs 2011
Türk Yurdu Mayıs 2011
Mayıs 2011 - Yıl 100 - Sayı 285

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele