“Ziya Nur Aksun ve Dündar Taşer” Hakkında Birkaç Söz

Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

        Bizim toplumumuzda, özellikle milliyetçi-muhafazakâr tanınan gruplarda bir hastalık var ki, şaşırtıcıdır. Bu hastalık, tutulan, sevilen bir insanı, onu tanımayanlara, hatta bazen beraber yaşadıkları olaylar hakkında konuşurken bile, olağanüstü nitelikler yükleyerek abartılı bir şekilde tarif etmeleri ve efsane kahramanı haline sokmalarıdır: Kişi, abartılı bir parlatılmayla sunulduğu için, tanıyan-tanımayan insanların gözünde bir müddet sonra parıltının ışıltısından kendi asıl varlık ve şahsiyeti flulaşıyor, anlaşılmaz bir varlık haline dönüşüyor… Ziya Nur Aksun bu “anlayış”ın konularından biridir.

         

         Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si kitabı yayımlandığından bu yana neredeyse 36 yıl geçmiş olmasına rağmen, son zamanlarda Ziya Beyle ilgili yapılan toplantılarda sıkça gündeme getirildi ve -nedendir bilinmez-, Ziya Bey olağanüstü şekilde ön plana çıkarılırken, kitabın asıl konusu olan Dündar Taşer yine olağanüstü bir çabayla bütün meziyetlerinden, kişilik özelliklerinden sıyırtılarak, adeta Ziya Nur Aksun’un bir maskesi derekesine düşürülmüştür. Güya Ziya Beyin “Kendi adını gizleyerek hazırladığı bu küçük risale” o yıllardaki genç kamuoyu için Ziya Bey’den önce tanınır hale gelmiş, bu eser önceleri rahmetli Taşer’e atfedilerek okunmuşsa da esere ruhunu veren şey, asıl Ziya Bey’in anlayışı imiş. Hatta bu kitap, Ziya Bey’in yaşadığı müddetçe mahviyeti usul ittihaz ettiğine dair bir örnek kabul edilse yeriymiş. Ziya Bey söylemek istediklerini hep nefsini geriye çekerek, mahfîce, başkaları üzerinden söylermiş. Tıpkı Taşer üzerinden konuştuğu gibi. Hatta buradaki Taşer üzerinden konuşma noktasını, o yıllardaki ifade hürriyetinin boyutları ve imkânlarıyla değerlendirenler; hatta asıl sebep budur diyenler bile vardır.

         

        Burada, Ziya Bey’in geniş çapta tanınmasının aslında Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si kitabının yayımlanması sonucunda gerçekleştiği fikri, kısmen doğru olmakla beraber, bu kitap, Türkeş’in kitaplarının yayımlandığı Kutluğ Yayınları’ndan, “Z. N.” rumuzuyla yayımlanmış ve  “Bir Kaç Söz” başlıklı olup “Dündar Ağabey” diye başlayan sunuşla da “E. K.” rumuzuyla okuyucuya takdim edilmişti.[1] (E. K., yani Erol Kılınç) Gerçekten bu kitap o günlerde Ülkücüler içinde gençlerin el kitabı olarak okunmuş, seminerlerde incelenmiş, Ülkücülerin ileride eğitimci diye adlandırılacak olan ekibinin el altı ve başucu kitapları arasında kabul görmüş, etkisi o günden itibaren daima büyük olmuş bir çalışmadır. Hakikaten, Ziya Bey’le Dündar Bey’i bu kitapta ayırmak çok zordur; bu kitap bu iki devlet ve millet sevdalısını satırları arasında “tevhide erdirmiş”, birleştirmiş, kaynaştırmış, “bir” haline getirmiş bir kitaptır.

         

        Evet, şüphesiz ki eser Ziya Bey’in eseridir. Zaten başlığı da onun Taşer’in değil, Taşer’i anlatan kişinin eseri olduğunu ifade etmek üzere konulmuştur. Burada Ziya Bey, Dündar Taşer’in mücadelesini yaptığı ülkünün, gayenin, Osmanlı devlet şuuru taşıyan büyük geçmişimizdeki “fenafiddevle” diye nitelediği kişilerin düşüncesindeki devlet ideali ile örtüştüğünü gördüğü için ondan etkilenmiş ve onun dünyasını, kendi düşünce kalıplarıyla da yüzde yüz uyumlu olan imbikten geçmiş fikirlerini, kendi üslûbuyla, hatta bazen de Dündar Bey’in keskin üslûbuyla “dillendirmiş”tir.

         

        Bunlara biz de şahit olduk: Bu sohbetlerin hemen hemen hepsinde ben de bulundum, bunları ben de dinledim. Esasen, Ziya Bey’in sohbetlerinin müdavimlerinden biriydim, 1967 Kasım ayından itibaren… Eser, Dündar Taşer’in değildir; kitap böyle bir iddia da taşımıyor zaten. Ama içindeki fikirlerde Dündar Ağabey ile Ziya Ağabeyi –hatta tarihin teferruatla anlatıldığı yerlerde bile- birbirinden ayıramazsınız. Onlar birbirlerini fikren “parlatmış, bilemiş, keskinleştirmiş” iki “devlet” âşıkıdır. Kitapta bu konuda ancak Söğüt gezisi hakkındaki genişçe bölüm ile birkaç yerde, Dündar Bey’in ifadesine yansıyan tarihî hadiselerde Ziya Bey’in tarihçi olarak okuyucuyu malumatıyla beslediğini, Taşer’in değindiği mevzuu pekiştirip ışıldattığını görüyoruz. Ziya Bey’e bu kitabı yazdıran adamın seciyesi, Ziya Bey’in irfanının “ikizi” olarak kitaba yansımıştır…

         

        Bunun üzerinde özellikle durmak istiyorum. Çünkü siyasi mensubiyet yüzünden, hele bugünlerde iyice barizleşen siyasi bağnazlıklar sebebiyle, Dündar Bey’in o fikirleri esasında taşımadığı, fakat Ziya Bey’in onun gençler üzerindeki etkisini bildiği için, kendi fikirlerini Dündar Taşer’in arkasına gizlenerek, onun ağzından ifade ettiği… yollu laflar, Ziya Bey’i yüceltmediği gibi, okuyucu nezdinde onu riyâkârlığa kadar çıkacak bir zilletle nitelemeğe bile götürebilir; yüceltilmek istenen kişiyi küçültebilir. Bunun mahviyetle de bir ilgisi yoktur… Bu yanlıştır. Onlar –ki “onlar”ın içine Erol Güngör’ü de dâhil etmek şarttır- ben hayatımda birbirlerini tamamlayan ve birbirlerini yüce bir idealin dervişleri olarak bu derece seven üç kişiyi bir arada görmedim. Kavramları kavrayışları, tanımlayışları aynı; cemiyete ve tarihe bakışları yüzde yüz uyumlu; birbirlerinin aklî ve mantıkî tahlillerine, tespitlerine, değerlendirmelerine, tenkitlerine “muhakeme olayı kendi vicdanlarında cereyan ediyormuşçasına” bağlı bu derece fikren ve ruhen kaynaşmış kişiler görmedim. Bu üç dev adam’dan ikisi maalesef genç yaşta dünyamızdan çekildiler (Dündar Bey 47, Erol Bey 45 yaşında), üçüncüsü olan Ziya Bey ise felcin pençesinde yazmaktan ve konuşmaktan kesildiğinde 46 yaşında idi ki, bence onun aramızdan asıl ayrıldığı tarih 1976 Nisanıdır. Burada şunu düşünmek lazımdır: Ziya Bey’i ve Erol Bey’i bu derece kaynaştıran şey; Dündar Bey’in Ülkücüler üzerindeki siyasi şefliği ve etkisi değil, ülküsünün temelindeki devlet şuuru, millet anlayışındaki komplekssiz tavırları ve seciyesidir; onlar birbirlerini bulmuşlar, birbirlerini etkilemişler ve birbirlerinden etkilenmişlerdir. Onların fikirlerinin birleşmesi, gönüllerinin kaynaşmasına da yol açmış; Dündar Taşer’in ardından en güzel yazıları Erol Güngör yazmış; Ziya Bey de onun vefatından sonraki günlerde –takriben 40-45 gün boyunca aralıksız olmak üzere- Marmara Kıraathanesindeki dost çevresi içinde Dündar Bey’i mevzu etmiş, herkes onunla ilgili hatıralarını bu sohbetlerde gündeme getirmiş; hatıralar tekrarlana tazelene Rahmetli anılmış, bu sohbetlerden sonra gece geç vakit evine dönen Ziya Bey de –sonradan öğreniyoruz ki- bu sohbetlerden zihninde kalanları notlar halinde tespit ederek kayda almış… İşte sonraki günlerde bizim ve dostlarının ısrarı üzerine bu notları bana verdi ve ben de –ismini Erol Güngör’ün makalesine koyduğu başlıktan alarak- “Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si” adıyla Kutluğ Yayınları’ndan yayımladım. Bu yayımdan telif ücretinin sözünü bile ettirmedi; (Yayınevi benimdi, fakat gelirini Türkeş’e vermek üzere kurmuştum.) sadece üç adet kitap verebildim kendisine. İmzasını da asla koymak istemedi; ben bazı arkadaşlarımızın da fikrini alarak en azından “Z.N.” rumuzunu koyup emrivaki yapmış oldum.

         

        Başka bir konu daha var ki, bu kitabın Ülkü Ocaklarında temel eğitici kitaplar haline gelmesidir. Onu da şöyle açıklamak doğru olur: Dündar Bey, Devlet Dergisi’nde haftalık yazılar yazıyordu. Okundukça da seviliyordu. Aslında 1968–70 yıllarında gençler üzerinde daha etkili olan kişiler, Rifat Baykal ve özellikle Muzaffer Özdağ idi. Onlar Türkeş’ten ve MHP’den ayrılınca gençlerin problemlerine, eğitimlerine Dündar Taşer görevlendirilmişti. Devlet’teki makaleleri okundukça ondaki “cevher” yeni yeni fark edilmeye başlanmıştı. Fakat aniden vefatı gençlik üzerinde şok etkisi yaptı. Bu sırada Erol Güngör’ün ard arda çıkan iki makalesi onun tanınmasında, kaliteli kişiliğinin dikkate değer olduğunun bilinmesinde büyük rol oynadı. Yakın çevresi dışında onun kaybının büyüklüğü hakkında yazılıp konuşulanlar, geniş kitle üzerinde çok etkili oldu. Bu gelişmeler sonucunda Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si bütün ülkücü camiada temel eğitici bir kitap olarak ele alınıp okundu, üzerinde seminerler yapıldı. Gençlerin devlet ve millet şuuru ile yetişmesinde rehber edinildi. Kitapta Ziya Bey’in aktardıklarıyla Dündar Bey’in Devlet’te yazdıkları arasında herhangi bir uyumsuzluk ve tezat yoktur; bunu şundan söylüyorum: Bu kitapta Dündar Bey ağzından söylenmiş şeyler, aslında onun değil de Ziya Bey’in sözleridir… gibi bir yakıştırma, bu mukayese sonucunda da geçersiz kalır. Ne Dündar Bey buna müstahaktır, ne de Ziya Bey bu tıynette bir ağabeyimizdir. Bunun bilinmesini istedim.

         

        Bunun o günlerdeki söz hürriyeti/baskı vs. ile de bir ilgisi yoktur; yazılanlar takibata uğrayacak sözler ise, hesaba çekilecek olan yine Z.N.’dir; kitabın Dündar Taşer hakkında olması onu kurtaracak bir dayanak değildir ve Ziya Bey o korku sebebiyle Dündar Taşer’in ardına sinmiş birisi değildir…

 

 

***

 

        Üzülerek belirtmeliyim ki, Ziya Bey’in kitaplarını okumak zahmetine katlanan kişilerin sayısı çok çok azdır. Onun hakkında desteksiz atışlar yapılıyor, onun Osmanlı’ya sevgisi, tarihle ilgili tespit ve yorumları hakkında kulaktan dolma bir takım şeyler söylenip duruluyor. Bunları dinledikçe bazen umutsuzluğa kapılıyorum: Bizim nesillerimiz Osmanlı’yı, hatta bütün Türk tarihini, “devlet şuuru”, “hukuk düzeni”, “siyasî kudret” ve “sosyal varlık”(“sağlam ahali”) esaslarına göre kavrayıp ele alan, iç ve dış her olayı bu temel noktaları göz önünde tutarak değerlendiren bir tarih yazmış olmasına rağmen, Ziya Bey’i bu yönleriyle ilmen ve fikren enine boyuna inceleyen, irdeleyen bir kalem sahibi henüz çıkmadı. İnşallah bundan sonra kitaplarının ruhuna girip, irdeleyen, inceleyen, usul ve esas yönünden kılavuzluk edecek noktaları yeni nesillere gösteren araştırmalar yapılır.

         

         

        Bu Vesileyle…

         

        1969 seçimlerinde Dündar Ağabey İstanbul’dan adayımızdı. Bunun için de propaganda maksadıyla İstanbul’un muhtelif ilçelerinde toplantılar yapılıyor, kendisi oralara götürülüyor ve konuşma yapması, seçmenle temas etmesi sağlanıyordu. Zayıf ve kıt imkânlarla yapılan bir propaganda kampanyası idi bunlar. Ben de hemen hemen bu toplantıların tamamında ve toplantı öncesi ve sonrasında İstanbul Ülkü Ocakları Birliği’nin başkanı sıfatıyla onun yanında bulunuyordum (Bu takip, başkanlıktan ayrılmamdan sonra da İstanbul’a her gelişinde yanında bulunmağa çalışmak suretiyle Hakka yürüyüşünden birkaç gün öncesine kadar devam etmiştir.). Dündar Bey’in kalitesini İstanbul’da âdeta keşfetmiştim. Çok etkileyici bir üslûbu, bir subaydan umulmayacak derecede derin bir tarih bilgisi, sosyal meselelerde zekice tahlilleri ve keskin mantıkî çıkarımları vardı; bu az bulunur bir özellikti ve askerî şahsiyetinin temelindeki cesaret ve atılganlığın boyutunu zihnî sahaya da taşıyor ve olağanüstü bir muhakeme ile tarihî süreçle millî hedefler arasındaki irtibat noktalarını gözlerimizin önüne seriyordu. Onu dinlemiyor, içiyordum adeta… Ondan aldıklarımı da kitaplarla, Ziya Bey’in sohbetleriyle, Erol Güngör’ün makaleleriyle, daha önceleri Atsız Hoca ve diğer milliyetçi şahsiyetlerin yazdıklarından okuduklarımla birleştirerek gençlere seminerler veriyor, dinlediklerimi onlara da aktarmaya çalışıyordum.

         

        Onun zihin dünyasını anlatmak için, benim birçok seminerlerde anlattığım bir konuyu okuyucuya fikir vermek üzere buraya aktarmak istiyorum:

         

        O günlerde MHP ve Ülkücü kuruluşlara karşı belden aşağı vuran epeyce kişi ve kuruluş vardı. Bunların aleyhimizdeki propagandalarından biri de milliyetçilikte Müslümanlığa yer olmadığı iftirasıydı. Her yerde genç-ihtiyar bizi halk indinde etkisiz kılmak isteyen kişiler önümüzden ardımızdan bu yolda suçlamalarda bulunurlardı. Dündar Bey’in seçim konuşmalarından birinde yine böyle bir densiz, “Siz Müslüman mısınız?” diye –tam bu kabalıkta!- bir soru attı ortaya. Ben ve bir kısım genç arkadaşlar bu maksatlı soruyu atana doğru hamle yapmak istedikse de bizi durdurdu. Adama cevap vermeğe başladı:

         

        - Böyle bir soruyu sizden oy istemeğe gelmiş birine sormak, akıllı bir adamın yapacağı iş değildir, ama ben bu soruyu soran kişinin elbette bizim Müslüman olduğumuzu bildiğini,  fakat “Siz Müslüman mısınız?” derken asıl maksadının “Siz İslamiyeti nasıl anlıyorsunuz?” demek istediğini sanıyorum… Onun için buna cevap vereceğim…

         

         

        Bu girişten sonra ortalık sakinleşti, yüzlerde bir tebessüm ve rahatlık belirdi. Dündar Ağabey aşağı yukarı şöyle bir izaha başladı:

         

         

        - Biz inanırız ki, İslâmiyet dünyada insanların zihniyetinde bir devrim yapmıştır. Bunun da dayandığı temel Kur’an’ın tebliğ ettiği Allah telâkkisi ve inancıdır. Yeryüzünde o güne kadar insanların mensubiyet duydukları dinlerde Tanrı anlayışı hep bir “mekân” içindedir; Tanrı şekli şemaili olan varlıktır. Hristiyanlıkta ve Yahudilikte de Tanrı insan şeklindedir; ilkinde İsa tanrıdır; hem “baba”dır, hem “oğul’dur;  Yahudilerde ise, Yahudiler Tanrı Yahova’nın çocuklarıdır... Evlat ataya benzer; öyleyse bunların “tanrı”ları da insan şeklindedir;  yani şekle tabidir, bir mekân işgal ederler; elleri, ayakları, kaşları gözleri, vs. vardır. Peki, İslâm’da Allah anlayışı nasıldır? Şekilden, mekândan münezzeh, her yerde hazır-nazır; ama şeklini şemailini tasavvur mümkün değil; yani şekilden münezzeh! Bunu varlık olarak “sonsuzluk” ve yokluk olarak “hiçlik”le izah edebilirsiniz. İşte bu sonsuzluk ve hiçlik kavramları, İslamiyetin Allah anlayışındaki bu farklılık sebebiyle insan zihninde bir inkılâp yapmış ve ilimlerin gelişmesinde bu temel anlayış çok büyük oranda rol oynamıştır. Şöyle ki: İslam’ın zuhuruna kadar yapılan hesap işlemlerinde “sıfır” rakamı, bugünkü anlamda kullanılmıyordu. Müslümanlar bunu Hind rakamlarından alıp yokluk, hiçlik kavramının matematiksel karşılığı olarak benimsediler ve kullanmaya başladılar. Bu durum, Romen rakamları ile hesap yapmaya çalışan insanlara büyük kolaylıklar sağladı. Hesap kolaylığı sağlaması yanında matematik ilimlerin mücerret (soyut) bir şekilde gelişmesinin de dinamiğini oluşturdu. Cebir ve geometride bu mücerret anlayış yani zihnen olan ve fakat gerçeklik olarak maddîleşmemiş bulunan meselâ a-kare, b-küp;  tanjant alfa, kotanjant alfa vb. gibi kavramlar geliştirilmiş ve bu da ilimlerin son derece ilerlemesine yol açmıştır. “Sonsuz”luk kavramının karşılığı da sonsuz işareti olarak insan zihninde tıpkı sıfırın yaptığına benzer bir etki yapmıştır. Onun için İslamiyetin zuhurundan sonra bütün matematik ilimler, cebir, geometri, astronomi böyle bir zihnî inkılâbın ilim adamlarınca ortaya konmasına âmil olmuştur… Velhasıl biz İslâmiyet’i insanları gerileten, ilimden irfandan uzaklaştıran bir inanç değil, ilmî yükselişin temellerini içinde barındıran bir zihniyet inkılâbının muharriki olarak görürüz, biliriz ve inanırız… vs vs.

         

         

        İhtilalci bir subay, bunları nerden buluyor? Şaşardım. Hele bir gün Beyazıt’tan Laleli’ye doğru, ağır ağır, dura dura sohbet ede ede Erol Güngör’le Dündar Ağabey’in saatte 50 metre süratle (!) bir yürüyüşleri vardı ki, ben de yanlarında onları işitebilme savaşı vererek refakat ediyordum: Konu, ilim nedir; faydalı-faydasız ilimler; bunların üzerinde konuşuyorlar, fakat maalesef hepsini tam anlamıyla duyamadığım için çok hayıflanmıştım; amma onlarınki sohbetti fakat, bildiğiniz sohbetlerden değil, âdeta meşk ediyorlardı: Bir sosyal ilimci zekâ ile bir ihtilalci subay!

         

         

        Evet, Ziya Nur Aksun, Erol Güngör ve Dündar Taşer; bunların üçü bambaşka idiler; bunların sohbetleri sohbet değil, tam anlamıyla bir meşk idi; gönülleri sema eder gibi konuşurlardı. Bunların arasına bazen Emin Işık Hoca ile zaman zaman Mehmet Genç de katılırdı; ama ilk üçününkü başka olurdu.

         

 

***

 

        Yine bir gün bir kahve konuşmasında dinleyicilerden birisi konuşmanın ortasında yüksek sesle:

         

        - “Atatürk bizim babamız!” diye bir nâra attı.

         

        Anında Dündar Ağabey’in cevabıyla, bu sözü fırlatan kişi dâhil hepimiz şoka girdik:

         

        - “Ne münasebet, benim babam Filan’dır!”

         

        Bu âni ve şimşek hızıyla verilmiş sert cevaptan sonra bir an sessizlik olmuş, ardından da bütün dinleyiciler “Bravo!” “Yaşa!” avazeleriyle yüksek bir alkış tezahürü göstermişlerdi…

         

        (Tabii sözü uluorta söyleyen de “Benim babam da Falan’dır” demek zorunda kaldı ki, yerinde olmak istemezsiniz!)

         

         

***

         

         

        Bir de şunu açıklıkla ve net bir şekilde vurgulamak hakkaniyete saygı bakımından gereklidir: Ziya Beyin de, Erol Güngör’ün de, Dündar Taşer’in de etkileri dar bir çerçevede kalmış, fakat çok yoğun olmuş; vefatlarından ve Ziya Bey’in de felç olmasından sonra, haklarında yazılanlar ve eserleri, onların müstesna kişiliklerinden ve fikirlerinden geniş kitlelerin haberdar olmasını sağlamıştır (Aslında hâlâ yeterli şekilde kitlelerce tanındığını söylemek de abartılı olur…). Bunlar birbirlerini etkilemişlerdir demiştik. Mesela Ziya Bey’in Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si’ndeki bir ifadesini buraya alıyorum:

         

         

        “Bir gün İttihatçılar’dan söz ediyorduk. Benim onlar hak­kındaki kanaatim olumludan ziyade olumsuzdu. Herhalde fazla bindirmiş olacağım ki, görüşlerimden pek hoşnut olmadığını hissetim. Sonunda fikirlerini ve kanaatlerini şöyle özetledi:

         

‘İttihatçıların hataları fazladır ve büyüktür. Esasen dev­let işlerinde çok deneyimsiz oldukları gibi, ufukları dar, dik kafalı ve inatçı adamlardır. Bununla beraber, za­man zaman hatalarını görüp dönebilme erdemini de göstermişlerdir. Sultan Hamid’e karşı ortaya çıkan bir reaksiyon akımına önderlik ettikleri için, bunun akışına kapılıp gitmişlerdir. Esasen büyük devlet ve imparatorluk da, bunların elinde batmıştır. Bu sorumluluğun tarih huzurundaki ağır günahı da onların omuzundadır. Bu sorumluluktan kurtulmaları da imkânsızdır. İşte bunun içindir ki, millî vicdanda mahkûm edilmişlerdir.

 

‘Fakat bu adamlardan bazılarının yaptığı işler, gerçekten büyüktür. Meselâ Hürriyet Kahramanı gibi biraz da hafife alınabilir bir unvana sahip olan Enver Paşa’nın Trablusgarb’taki mücadelesi, Türkistan’daki çarpışmaları ve şehit düşmesi, herhalde bir büyüklüktür. O devirdeki bazı kumandanların mücadelesi de öyle. Bu sebeple konuyu şöyle bağlamış olsak, hata etmemiş oluruz kanısındayım: Devlet, tarihî prestiji, manevî nüfuzu itibariyle çok büyük, maddî gücü de oldukça kuvvetli. O günlerdeki olaylar da büyük; hattâ bu adamların yaptığı işler de büyük; fakat bunları yapan adamlar küçük. Çünkü o günkü subaylar ve kumandanlar, Trablusgarb’ta, Yemen’de, Arnavutluk’ta çarpışıyorlar. Verilen görevi yapıyorlar. Orada çarpışan, bu büyük işleri yapan subaylardan birçoğu da ittihatçı. Onlardan kalan bazılarının kanaatleri ise pek garip. ‘Oralarda ne işimiz vardı?’ şeklinde özetlenebilecek bir zavallılık. İnsan sonradan verdikleri beyanlardaki bu zavallılığı görünce, gösterdikleri büyüklüğü de göremez oluyor.’

 

               Bu yorumu da, onun ölçülerinin ne kadar geniş olduğunu, hakkı teslime yöneldiğini ortaya koyar zannederim. O, memlekete hizmet eden adamların hizmetleri ölçüsünde takdir edilmesi, yanlış işler yapanların, hataları miktarınca eleştirilmeleri gerektiği kanaatindeydi. Hiçbir zaman, hattâ siyasî hasımları hakkında bile, âdi eleştirilere tenezzül etmemiş; onların yaptıklarını ve fikirlerini, hep yukarı perdeden tartışmış bir adamdı…

         

             Bunun sebebi, dediğim gibi, daima millî ve doğru ölçü ile konuşmasındandı. Şunu da ilâve edeyim ki o, doğru düşünmeyi adeta içgüdü hâline getirmişti.”[2]

         

        Bu ifadede Ziya Bey açıkça belirtiyor ki, kendisinin hoşlanmadığı İttihatçılardan bahsetmiş, bunu dinleyen Dündar Bey ise hoşnutsuzluğunu belirtince ondan bu husustaki kanaatini sormuş ve yukarıdaki cevabı almış… Ziya Nur Aksun’un tarihini okuyanlar, tarihin ilgili bahislerinde Dündar Taşer’in bu ifadelerinden Ziya Bey’in ne kadar etkilenmiş olduğunun izlerini sürebilirler. Bilhassa Enver Paşa konusunda, zaten kendisinde amcasının anlattıklarından da kaynaklanan tereddütlü, netleşmemiş bir kanaat oluşmuştu. Zannediyorum Dündar Taşer’in şahsında Enver Paşa ve ihtilalci/komitacı subay halet-i ruhiyesini buldu ve çözdü. Ziya Bey,  bir gün matbaadaki odasında Yurdakul Dağoğlu, ben ve bir kişi daha (belki Vehbi Erdebil) olduğu bir sırada, söz İttihatçılardan açılıp Enver Paşa’ya intikal ettiğinde, Yurdakul âmiyâne bir üslûpla Enver Paşa aleyhinde hakaretamiz bir ibare kullanmıştı. Ziya Bey derhal onu azarladı, susturdu ve onun hakkında olumsuz bir sürü yaygın rivayetlerin yanı sıra, kendisinin imparatorluğun ayakta kalması yolundaki canhıraş gayretlerinin de dikkate alınması gerektiğini, bu yönden çok değerli bir idealist olduğunu belirten şeyler söyledi ki, orada –başkalarını bilmem ama- ben “şoke oldum”. Neden? Çünkü bütün muhafazakâr kesimler ve Osmanlı hayranları Enver Paşa’yı daima hainlikle ve hakaretle anmakta yarış ederlerken, Osmanlı hayranı, Osmanlıya âşık bir Ziya Nur, onu savunuyordu!... Beni çarpan taraf bu idi… İleriki yıllarda Osmanlı tarihinin Enver Paşa ile ilgili bölümlerini Ziya Bey’in el yazısı ile kaleme aldığı notlardan daktiloya çekerken, hiç unutmuyorum, bir Pazar günüydü, odada yalnızdım; bu kısımlara gelince çok fazla duygulandım da koltuğun üstüne çöküp hüngür hüngür ağlamıştım. Adeta destan gibiydi ve muhtemelen kendisi de bu duygu yoğunluğunu yaşayarak ve ağlayarak yazmıştı… Hanımım öbür odadan dehşetle kalkıp gelmiş, “Ne oldu, kötü bir şey mi oldu?” diye işin aslını anlamağa çalışmıştı… Hâlbuki benimki, hem Ziya Bey’in felç olup bu kitaba istediği şekilde “Mukaddime” ve “Hatime” yazamadığına, hem de Enver Paşa’nın dramatik hayatına ve mücadelelerine hayıflanmaktan kaynaklanan bir ağlamaydı… Velhasıl onun Dündar Bey’i,  27 Mayıs ihtilalinin önderlerinden biri olan bu zatı (ki, o zaman 35 yaşlarında bir binbaşıydı), hemen hemen aynı yaşlarda genç bir subay olarak 1908’den 1922’ye kadar Osmanlı’nın mukadderatı üzerinde rol oynamış bu talihsiz genç komitacı/idealist subayla neredeyse özdeşleştirdiğini zannediyorum; en azından komitacı idealist subay halet-i ruhiyesini çözümlemesinde Dündar Taşer’in Ziya Bey’e canlı bir örnek teşkil ettiğini rahatça söyleyebilirim. İsterseniz “Enver Paşa ve Sarıkamış Harekâtı”nı, hatta Osmanlı Tarihi’ni bir de bu gözle okuyunuz; bana hak vereceksiniz…

         

***

 

        Ziya Nur Aksun’un Dündar Bey’den etkilenmiş olduğu yorumlardan biri de, Millî Mücadele hakkındaki değerlendirmeleridir. Bilinir ki, muhafazakârlığı ağır basan ve Osmanlı’yı bu insiyakî değerlendirmeyle sevenlerin bazıları, Millî Mücadeleyi hafife almaya öteden beri meyyaldirler. Bunu, yanlış anlamamak gerekir: Kaybedilen imparatorluk öylesine büyüktü ki, onun kaybını hazmetmek kolay bir iş değildir; çok zor olmuştur ve çok gönül yakıcı olmuştur. Ol sebeple bu küçümsemeyi, hafifsemeyi “masum bir yanlış değerlendirme” diye algılamak doğru olur; çünkü bu insanların çoğu TC’ye düşman değildirler; onun güçlenmesini, yeniden büyük kudret olmasını isterler… İşte bu halet-i ruhiye içinde Millî Mücadele konusunu hafifseyenler arasında, onun yüceltildiğini işitmek o günlerde pek rastlanmayan bir durumdu ki, Necip Fazıl’ın “Sakarya”sının bir mısraı Dündar Taşer’in üslûbundan milliyetçi gençlere yeni bir yorumla sunuluyor, Türk’ün tarihi med ve cezirle yorumlanıyordu: O diyordu ki:

         

         

        Türkün meddi Osmanlı’yla, Sakarya boylarından (Söğüt-Domaniç yaylalarından) başlayıp Viyana kapılarına, Atlas ve Hint Okyanuslarına kadar yükselmiş, 1774’ten sonra ise, çekile çekile 1922’de Sakarya boylarına kadar gerilemiştir. Fakat bu defa tekrar yükseliş, yine bu Sakarya boylarından başlamış, Millî Mücadeleyle Trakya’da Edirne’ye, Hatay’ın ilhakıyla 1939’da Suriye’ye doğru yükselme devam etmiştir… Bunu durdurmak tarihin akışına aykırıdır ve bu yükseliş Türk gençlerinin, ülkücü nesillerin gayret ve fedakârlıklarıyla devam edecektir. Şairleri Allah söyletir: Necip Fazıl üstad, Sakarya’sında bunu haykırmaktadır: O, “Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!” derken, nesillere bu yükselişi işaret etmektedir… vs.vs.

         

         

        İşte bu Millî Mücadele yorumu, Ziya Bey’in Osmanlı devlet şuuruyla, tarih anlayışıyla örtüşmüş ve onun Millî Mücadele’yi değerlendirmesinde, tıpkı İttihatçılar hakkındaki değerlendirmelerinde olduğu gibi kendisine son derece uygun bir zihnî ikiz-kardeş bulmuştur. Hattâ 1974 Kıbrıs Harekâtıyla adaya çıkışımız, Dündar Bey’in vefatından sonra olmuş; Ziya Bey bu olayı “med-cezir” hadisesinde yükseliş devam ediyor, şeklinde, yani Dündar Bey’in bu izahıyla yorumlamıştı…

         

         

        Esasen, o günlerde yazdığı tarihi yayımlamağa başlasak faydalı olur diye kendisini etkilemeye çalıştıklarında -ki ben de birkaç defa söylemiştim- “Hazret, başladığımız nokta ne idi, iş nereye gelip dayandı;  başladığım zamanki durumla şimdi geldiğim nokta çok farklı. Tarihin yayımlanması için bu açıdan baştan sona bir kere daha ele alınması, rötuşlanması ve ona bir hâtime ile 180-200 sayfayı belki bulacak bir mukaddime yazılması gerekir.” deyip, işi bitimine bırakırdı… Hatta biz bu “Mukaddime” İbn Haldun’unkini geride bırakacak inşallah diye ümitlenirdik… Velhasıl onun “geldiği bugünkü noktada” Dündar Taşer’den bakış açısı olarak etkilenmiş olduğunu sanıyorum. Allahu a’lem…

         

         

         

        Erol Güngör Diyor ki…

         

         

         Tam bu noktada, okuyucular benim bu hükmümden hayrette kalmasın diye, rahmetli Erol Güngör’ün Dünden Bugünden Tarih-Kültür-Milliyetçilik kitabındaki “Taşer’in Aydınlattığı Dünya” başlıklı makalesinden birkaç satırı aktarmak istiyorum:[3]

         

         

        “Eski büyü kitaplarında dünyadaki her türlü kuvvete hâkim olabilmek için kullanılabilecek formüller, reçeteler vardır.” diye söze başlıyor E. Güngör ve şöyle devam ediyor:

         

        “Ama ben bu klasik formüle başvurmadan karşılaştığı herkesi âdeta büyüleyen ve kendine bağlayan bir adam gördüm. Büyük bir sihirbaz karşısında gibiydim. Çünkü büyü bir tarafa, normal hayat şartları içinde böyle bir cazibe sahibi olabilmek için gerekli her şeyi bir araya getirmek de imkânsızdı. Nasıl oluyor da bu adam dost-düşman, muhalif-muvafık herkesi ilâhî kelâm dinliyormuş gibi bir derûnî teslimiyet halinde bırakıyor, insanlar onun yanında saf aynalar gibi her türlü kir ve pastan arınmış kalıyorlardı? Niçin ona hayran kalmayan bir kişi bile yoktu? Bu sorularıma hâlâ açık-seçik bir cevap bulmuş değilim. Sadece biliyorum ki, böyle bir adam tıpkı kuyruklu yıldızlar gibi dünyada çok nadir zamanlarda görülür ve onun karanlık göğümüzde bir an aydınlatıp geçtiği şeyleri görme saadeti de ancak pek az kimseye nasip olurdu. Adı Dündar Taşer olan adamın büyüsünde onun şahsiyetinden gelen pek çok şeyler vardır ki kendisini görmeyenlere bunları anlatmak imkânsız gibidir. Semamızdan geçerken bize gösterdiği şeylere gelince, onlardan ancak ufak bir kesiti kısaca anlatmaya çalışacağım.”

         

         

        Bu satırları yazan adamın ciddiyeti ve ilmî/fikrî şahsiyeti göz önüne alınırsa, Dündar Taşer’in Ziya Bey’i de aynı şekilde etkilediğini, büyülediğini ve tarihini yeni baştan rotüşten geçirmeyi düşündürecek kadar onun üzerinde tesir bıraktığını tahmin etmek, yanlış bir şey olmaz…

         

         

         

             Nevzat Kösoğlu Diyor ki…

         

         

        Bugünlerde Nevzat Kösoğlu’nun Ötüken Yayınları’ndan iki kitabı çıktı: Dündar Taşer ve Galip Erdem.[4] Ülkücü gençlik kuşağının bu iki gerçek ülkücüsünün biyografisini, bir başka mütefekkir ülkücünün kaleminden okumak müstesna bir zevktir. Burada, Dündar Taşer’le ilgili iki alıntı yaparak, okuyucunun dikkatini bu kitaplara çekmeden geçemeyeceğim:

         

         

        “Gerçekten, onun kullandığı kavram ve yargılardaki öl­çü ve renkler tamamen millî idi; bu kavram ve yargıların, Türk’e göre ve Türk tarafından düşünülüp, ölçülüp biçilip söylendiği kolayca anlaşılırdı. Yani onlar, kendi milletinin gözü ile gören, imanının aydınlığında düşünen, değerlendiren, gerçek bir aydının hüküm ve de­ğer­len­dirmeleri idi. Böyle olduğu için de, vecize değerinde ve bütün kültürler, bütün akıl sahipleri için geçerli ola­bilecek kudret ve düzeyde idi. Ona bu gücü veren, sadece zekâsı ve engin kültürü değildi; dikkat edilmelidir; o, kendi gözü ile gören insandı; yani bizim iki yüz yıldır kaybetmekte olduğumuz bir özelliği yakalamış bir insandı; Türk aydını idi. Her çiçekten bir şeyler alan ve ama balını üreten, yani kendi düşüncesini kendisi üreten bir kafa idi.

         

         Çevresini, hele onu anlayabilecek durumda olanları o kadar etkilemesi bu yüzdendi. Nakilcilik yapmıyor, tarihe gözlükle bakmıyordu. Kendi milletinin imanı ve heyecanları, ümitleri ile bakarak yorumluyor; bu da onu olağanüstü farklı, çarpıcı ve cazip kılıyordu. O’nu dinleyenler bu yüzden, Erol Güngör’ün tabiri ile babasını kaybedip yetimhaneye konmuş bir çocuk ezikliğinden, fukaralığından birden kurtulup dünya çapında bir mirasa konuyorlardı.”[5]

         

         

         

                 Yine Nevzat Kösoğlu diyor ki:

         

         

               “Dündar Taşer’in çok dostu vardı; onu bir kere olsun dinleyen herkes ona bağlanırdı. Fakat, Ziya Nur, Erol Güngör ve Dündar Bey’in yakınlık ve bağlılıklarını, benzerleriyle birlikte zikretmek bile bana yanlış gibi görünüyor. İkisini Hakka gönderdiğimiz, birine sağlık ve selamet dilediğimiz[6] bu üçlü tam can dostu idiler. Bazen, bir durumu ifade için anlamını bütünüyle kavrayamadığımız deyimler kullanırız; can dostu dediğim de öyle; çok zengin bir muhtevası, ulaşılmaz bir zevki, tarifsiz şevki olduğunu hayal ettiğim bir yakınlık. Her üçü de, toplumumuzun en üst düzeyde bilgili kişileriydi; onların üçü bir araya geldiğinde, bu kuvvetle, tartışacak bir insanı hayal etmek bile bana zor geliyor. Üçü de olağanüstü zeki ve aynı zamanda hafızalı idiler. Üçü de Osmanlı ile dolu, üçü de tarihi ‘an’la birlikte yaşayan, “Geçmiş ölü değildir; hatta geçmemiştir bile” sözünü doğrulayan insanlardı. Bu insanlar, günlük sıkıntılardan tarihe kaçan, kendilerine mavi rüyalar inşa eden kötürümlerden asla değildi; dipdiri ve o kadar gerçekçi idiler. Onları dinleyenler hayal kurmayı değil, gerçeklere karşı kahramanca çıkmayı, kendi ve millî ruh gücü karşısında eğilmeyecek gerçek olmadığına inanmayı öğrenirlerdi. Hiçbir gerçek bu üç seçilmiş insanın başını yere eğdiremezdi. Onları görenler, dinleyenler, ateş taşına el değmiş gibi ateşlenerek, yeni bir güçle hayata karışırlardı. Ben onları, Fakülteler Matbaası’nın asma katında dinledim; bu alçak tavanlı odada bu dünyalı idiler; ama çok yukarılardan bakıyorlardı…”[7]

         

         

***

 

                    “Arap Mehmed” ve “Sevr” Konusunda Bir Düzeltme

         

         

        Prof Dr. Abdullah Uçman dostumuzun Ziya Bey’le ilgili yazdıklarını[8] okuyunca, önce kendimden şüphe ettim. Birkaç gün boyunca ortada bir idrak bozukluğu, bir anlayış kıtlığı olduğuna, bunun da yazanda değil de herhalde bende bulunduğuna ihtimal vererek, yatıp kalkıp bunu düşündüm, olayları, geçmişi, Marmara Kıraathanesini, Fakülteler Matbaasını, sohbetlerde Arap-Türk kelimelerinin geçtiği anları-mevzuları hatırlamaya, hafızamın köşelerinden bunlarla ilgili kalanları ortaya çıkarmaya çalıştım.

         

        “Biz bugün millet olarak mevcutsak, dün Viyana kapılarına kadar dayandıysak, Arap Mehmed’in sayesinde gitmişizdir…”

         

         

        Bunu büyük mütefekkir-tarihçiye söyletmek nasıl mümkün oluyor? Bu söz, söz müdür? Haçlı ordularına karşı koyarken, Anadolu’yu Türk ve Müslüman ülkesi haline getirirken, İstanbul’u alırken, Tuna boylarına, Belgrad ve Budin ötelerine kadar zaferlerle ilerlerken, o zamanlar henüz bunların hükümranlık alanları dışında olduğu halde, “Arap Mehmed”in sayesinde mi başarı kazanıyorduk? Böyle bir şeyin en küçük bir gölgesi dahi Ziya Bey’in yazdığı satırların arasında hissedilmez! Bunu Abdullah Bey dostumuzun Ziya Bey’e nasıl mal ettiğine şaşırdım. Yazdığı birçok doğrular arasında bu ve bundan daha az dikkat çekici birkaçı Ziya Bey hakkında zihin karıştırıcı hükümlere yol açabilecek şeylerdir ve bence Abdullah Bey’in, notlarını alırken, not ettiği cümlenin kimin ağzından çıktığını ve/veya ne anlama geldiğini karıştırmış olmasından kaynaklanmıştır…

         

         

        Maamafih, zannediyorum ki, Marmara’da bu cümleyi söylese söylese rahmetli Prof. Nuri Karahöyüklü hoca söylemiştir ki, onun da maksadı, yani Arap Mehmed’den kasdı Araplar değil, Hz. Muhammed’dir. Kendisini kızdıran bir durum ortaya çıkınca, sözünün önünü arkasını beslemeden, böyle diyerek “Türkü Viyana önlerine götüren kuvvet Peygamber’in tebliğ ettiği İslam dini ve İla-yı Kelimetullahtır!” demek istemiştir ki, amenna ve saddakna deriz. İslamiyet’in Türlükle mezcolduğunu, Türklüğün bu din sayesinde yeni bir hamle gücü kazanarak hem varlığını sürdürdüğünü, hem de büyük bir atılım yaptığını söylemek istemiştir… Ziya Bey de bunu böylece tasdikler… Abdullah Bey’in notlarından aynen aktardığı için okuyucuyu yanlış zanna sürükleyebilecek olan bu ibaresini böyle açıklığa kavuşturmak lazımdır; yani “Arap Mehmed”den kasıt Araplar değil, Hz. Peygamber Efendimizdir; İslam’dır…

         

         

         

                     Arapları Karşılıksız Sevmek…

         

         

        Bu konuda, yani Türk-Arap konusunda burada yeri gelmişken bir hatırayı da ben nakletmek isterim. Ogünlerde zannederim Millî Hareket dergisinde (Daha sonra kitaplarına da alınmıştır) Alparslan Türkeş’in Ortadoğu ve Türkiye hakkında genişçe bir makalesi yayımlandı. Burada Türkeş’in ifadesinde yer aldığı için bizleri şaşırtan bir ibare vardı:

         

         

        “Türkler Arapları karşılıksız severler… Onu Peygamberimizin kavmi olduğu için kavm-i necip diye nitelerler.”

         

         

        Yazıda Ortadoğu’da kültürel, tarihî ve ekonomik bir birlik ve güç potansiyeli bulunduğunu, bu birliği tarihte Türklerin başarıyla gerçekleştirdiğini, yeni zamanlarda da bu ortamda Araplar’la Türkler arasında böyle bir oluşumun yeni şartlara göre yapılması gerektiğini vs. vs. yazıyordu. Bu konuda Dündar Taşer de makaleler yazıyor, konferanslarında konuyu böyle işliyordu. Ziya Bey’e bu karşılıksız sevme bahsini açınca yüzü memnuniyetle gülümsemişti. Esasen Ortadoğu’da ve İslam dünyasında birlik ve beraberliğin Türk-Arap işbirliğiyle gerçekleştirilebileceğini, bu iki kavimden birini dışlayan bir siyasetin asla böyle İslamî bir vahdeti sağlayamayacağını üzerine basa basa söylerdi. Ama Araplar’ın Dört Halife devri ile Emevîlerin henüz İslam gayretinin yüksek olduğu sıralardaki heyecanları dışında, aşiret kültürünün dışına çıkamadıklarını, onlardan iyi asker, muntazam bir teşkilatçılık ve cihanşümul bir idare kurulmasının beklenemeyeceğini, bu vasıfların Türklerde bulunduğunu söylerdi. Abbasî yükselişini de Türkler’in işe müdahil olmalarına bağlardı.

         

        Ayrıca, İslam tarihinde de açıkça görülür ki, İslam Tarihi’nin Abbasîler’in sona ermesiyle bitirilmesinin yanlış olduğunu ve Türklerin liderlik yaptığı sonraki dönemlerin İslam Tarihi’nden dışlanmasının yanlışlığını ortaya koyardı; kitabında da bunu telâfi cihetine gitmiş, Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve İlhanlı Devleti ile Moğolları bile İslam tarihine ekleyerek, günümüze kadar süreci getirmiştir…

         

        Ziya Nur Aksun, tarihimizi ve İslam tarihini böyle bir bütünlük içinde görürdü.

         

***

         

         

                    Sevr’e Gelince… Sevr’e atılan imza bahsi de üç kelimeyle geçiştirilince Ziya Bey hakkında sanki Sevr’in imzalanmasını savunuyormuş gibi bir intiba bırakıyor ki, bu da yanlıştır. Ziya Bey, Sevr’e adam göndermek zorunda kalmasının Padişahı hainlikle suçlamak için bahane olamayacağını, esasen Sevr’i imzalamadığını, bu yüzden de Sevr’in bir anlaşma hükmünde olmadığını, Padişahın Anadolu’daki direnişi desteklediğini, Mustafa Kemal’i bu işle görevlendirdiğini, kendisine para verdiğini, Damat Ferit kabinesiyle de İtilaf devletleri diplomatlarını ve hükümetlerini oyalamağa çabaladığını, İstanbul’daki silah depolarının başlarına Hind Müslümanlarından askerler getirtmeğe çalıştığını, hatta daha sonra şehzadelerden birini yardımcı ve destek olur mülahazasıyla Ankara’ya göndermek istediğini fakat Ankara’nın buna ihtiyaç olmadığını belirterek şehzadeyi –zannederim Gebze’den- geri döndürttüğünü vs. vs. söylerdi…

         

         

        Sahih-i Buharî’de bir hadîs-i şerîf var; mealen: “Bir söz veya hareket insanlar arasında su’-i zanna ve fitneye sebep oluyorsa o hareket doğru bile olsa mekruhtur, yapmayınız.” der. Abdullah Uçman Bey’in notlardan bazılarını, bu hadîs gereğince açıklamak mecburiyeti duyduk. O günlerde tuttuğu notların bugün yarattığı heyecan, herhalde Uçman dostumuzun konuyu bu açıdan ele almasına ihtiyaç duyurmamış olmalı ki, notları olduğu gibi yayımlamış… Bu tavzihimizi, sevdiğimiz ve saydığımız insanların onu tanımayanlar nezdinde olduğundan başka türlü anlaşılmasını istemediğimiz fikrine atfen, anlayışla karşılamasını temenni ederiz.

         

***

 

        Bunları birkaç not olarak ekledim. Bu insanlar, her birisi birbirinden kıymetli kişilerdir ve bir grup insanın yetişmesinde, riyasız, talepsiz, sırf idealistçe maksatlar yolunda ömürlerini harcamışlar; bunlarla üzülmüşler, bunlarla sevinmişlerdir. Birbirlerini (Dündar Bey’le Ziya Bey’in bütün dostluğu 5 yılı geçmez! Erol Bey’inkini bilmiyorum, ama zannederim onunki de ancak o kadardır… Erol Bey’le Ziya Bey’inki ise daha uzun süreli bir dostluktu.) Bunlardan birini öne çıkarıp ötekini geri plana atamazsınız; atmayınız, atanlara itibar etmeyiniz… Bunlar savunduklarını, söylediklerini aşk ile vecd ile, huşû ile pür-samimiyet olarak söylemişlerdir, yazmışlardır… Şahsiyetlerinde alkışın, menfaatin, siyasetin, propagandanın gölgesi –hiçbirinde!- yoktur…

         

        Böyle bilinmelidir.

         

        

         

         

        

         

 


        


        

        [1] Bu E. K. rumuzu hakkında garip bir yakıştırma ve bir spekülasyon yapıldı: Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si (Kutluğ Yayınları, İstanbul 1974) kitabının önsözü altındaki bu imza “Erol Kırşehirlioğlu” mahlasıyla yazan Erol Güngör’ün yazısıymış! Bunu yazan kişi ve bunu tasdikleyip benimseyenler, Erol Güngör’ü tanımıyorlar demek ki: Çünkü o yazı, Erol Güngör gibi ilim adamı ve mütefekkire –ne kadar güzel olursa olsun- yakışmaz; çünkü o “militanca yazılmış” bir yazıdır ve yazan da Erol Güngör değil, Erol Kılınç’tır. Esasen mahlas kullanan bir yazarın ayrıca mahlastan E.K. diye bir rumuz çıkardığını düşünmek ve kabul etmek, zihin yormadan kabullenilmiş bir yanlış hükümdür. “Birkaç Söz” başlıklı bu yazı, o günlerde Cemil Meriç tarafından “Bir mezar taşı kitabesi gibi” diye nitelenmişti... Bu karıştırışta, herhalde Erol Güngör’ün “Taşer’in Büyük Türkiye’si” isimli makalelerinin de rolü olsa gerektir.


        

        [2] Ziya Nur Aksun, Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si, İst. 2010, s. 90-91.


        

        [3] Erol Güngör, Dünden Bugünden Tarih-Kültür-Milliyetçilik, Ötüken, İstanbul 2007 basımı, s.125-126.


        

        [4] Nevzat Kösoğlu, Dündar Taşer, Ötüken Neşriyat, İstanbul, Ekim–2010; Galip Erdem, Ötüken, İstanbul Ekim–2010.


        

        [5] Nevzat Kösoğlu, Dündar Taşer,  Ötüken Neşriyat, İstanbul Ekim 2010, s.47-48.


        

        [6] Kitap yayımlandığında Ziya Nur Aksun da Hakka yürüyeli bir ay olmuştu: 5 Eylül 2010.


        

        [7] Nevzat Kösoğlu, Dündar Taşer,  Ötüken Neşriyat, İstanbul Ekim 2010, s.49.


        

        [8] Abdullah Uçman, “Ziya Nur Ağabeyin Ardından”, Türk Edebiyatı, Kasım 2010, sayı:445, s.63 vd.


Türk Yurdu Nisan 2011
Türk Yurdu Nisan 2011
Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele