Türk Milliyetçiliğinde Yeni Ufuklar 2

Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

        Birinci yazımızda milliyetçiliğin ana unsurlarından vatan kavramına bütün cephelerinden yaklaşmıştık.

         

        Milliyetçilik bütün çağlarında, bütün coğrafî çerçevesinde ve hitap ettiği bütün kütleleri bakımından sürgit aynı ve değişmez bir kalıp olmadığı için bu üç perspektif ve zemin değişikliğinde/farklılığında olağan ve olağanüstü değişimler geçirmektedir tabiî olarak…       

         

        Şüphesiz milliyetçilik millet gerçeğinden yükselir, kendini tarif eder. Millet milliyetçiliğin her ne kadar ontolojik ve etimolojik olarak birincil çıkış noktası ise bizim öncelikle vatan kavramı üzerinde durmamızın açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

         

        Niçin birinci yazımızda vatanı milliyetçiliğin yeni ufuklarını izah ederken en başta irdelemek ihtiyacı duyduk?

         

        Çünkü özellikle bizim milliyetçiliğimiz açısından bakacak olursak milletin şekillenmesinde, milletin ve milliyet unsurlarının tebarüz ettirilmesinde vatan birinci fonksiyondur. Tarih boyunca vatanın yerleşilen bir coğrafyanın ötesine taşınmasında milliyet unsurları ve millet çerçevesinin billurlaşması hep bağımlı değişken olarak birbirini izlemiştir. Millet teşekkül ederken vatan da sınırlarını muhayyel veya müşahhas olarak bize hatırlatır.

         

        Afrasyab’ın (Alp-er Tunga) tarif ettiği vatan ile o vatanda teşekkül eden millet belki de bugünkünden daha keskin hatları olan bir birliktelik misyonu ve vizyonu idi. Tarihçiler daha doğrusu sosyologlar kronolojik sürece ters gelen bu iddia karşısında ilk başta itiraza kalkışsalar da bu böyledir. İran, Turan, Çin ve Maçin hatları herkesin bildiği gibi çok keskindi ve bu anlamda Alp-er Tunga’nın vatanı ve milleti Turan’ın izdüşümüydü. Turan ülkesi iç Asya’nın o vakitler topluluklar, kervanlar, sahip olunacak servetler-mallar bakımından Ortadoğu’ya yani İran’a, Uzakdoğu’ya yani Çin’e, kuzey steplerine yani Sibirya’ya genişleyen git-gelleri olan bir açılıp daralmayı sıklıkla yaşayan bir mozaikti. Bu mozaik gerçekten mümkün olabilen en büyük birliği inşa etmede işlevseldi. Turan ülkesini bir araya getirmek, üstün beceri ve büyük bir birlik stratejisi yani milliyetçilik inşa kabiliyeti gerektiriyordu.

         

        Evet, milliyetçilik bir inşa kabiliyetidir ve bu kabiliyete bağlı olarak birçok değişkenin çözümlenmesidir. İmkân ve sınırlılıklar bu inşa kabiliyetinin her çağda-devirde nasılını ve niçinini ortaya çıkarır. Elbette zaman zaman kahramanlara, liderlere, fikir ve sanat adamlarına bağlı olarak da değişir. Zaman zaman millet denen tasavvur çerçevesi vatanının sınırlarını çizerken veya tahayyül ederken bu kahramanların, liderlerin, sanat ve fikir adamlarının kalpleri ve beyinleri ile imtizaç edebilir. O zaman ortak ülküde buluşan millet git-gellerini kendi tasavvuru içinde gerçekleştirmeye başlar.

         

        Fakat hazindir ki, çoğu zaman tasavvurlarında kahramanlar, liderler ve-veya sanat ve fikir adamları yalnız kalarak büyük ıstırapları yaşarlar. Bazen bunlardan büyük muzdaripler çıkar; sonraki kuşaklar için takip edilen/aranan/merak edilen simgeler meydana getirirler. Bazen de haksız ve aşırıya kaçan hayallerinde hem kendilerine hem de milletlerine kötü kaderi(!) yaşatırlar.

         

        Alp-er Tunga İran’a karşı Turan ordusunu toplarken farklı budunları yani ulusları bir araya getiriyordu. Merkezde Oğuz olmak üzere Kıpçaklardan zaman zaman Moğollara kadar içinde Türklük başat olmakla birlikte farklı budunlar da Orta Asya’nın bu birlikteliğine katılıyordu. Büyük hayvan sürüleri ile bozkırların hareket halindeki ordu-milleti, gerçekte orduyu seven anlamında değil, bir ekonomi politik gereği olarak kendine has bir sosyoloji meydana getiriyordu. İktisadî ve içtimaî bütüncüllük, ordu millet kavramını bir ekonomi-politik çerçeve olarak ortaya koymaktadır. Günümüzün entelektüellerinin bunu pek kolay idrak edemediğini görüyoruz.

         

        Büyük Doğu böyle bir şeydi. Kendi aralarında çok daha acımasız savaşlar veren (kayıplar veren manasında) Asyalılar, batıya seferlerinde neredeyse bütün tarih boyunca çok daha kolay zaferler elde edebilmişlerdir. Selçuklular ve Osmanlılar açısından da böyledir. Turan veya Türk birliği sağlandığında bir hakanın etrafında toplanan zengin mozaik, bir aşkınlık halinde büyük bir birliğin yapı taşlarını çabucak inşa edebiliyorlardı. Makul birlik, razı olunan biraradalık sarsılınca yeniden çatışmalar meydana geliyor, ama tekrar birlik inşası adeta bir maya felsefesi olarak her dönemeçte yeniden gerçekleştirilebiliyordu.

         

        Bu tarihsel olarak Türk milliyetçiliğinin ne kadar esnek, kurgulanabilir, geniş imkân ve kabiliyetleri olduğunun işaretidir.

         

        Moğol birliği üzerine bir Turan çerçevesi çizen ve içinde Türk unsurlarının önemli bir kısmını da barındıran Cengiz Han bile böylesi birliğin kavramsal inşasını yani ki milliyetçiliğin ifasını kendince gerçekleştiriyordu. Yönetsel olarak tarihte eşi ve benzeri görülmemiş bir birlik projesi meydana getiren bu hakan bile Oğuz’a dayandığını, en azından anne tarafından Oğuz olduğunu vurgulama ihtiyacı hissetmiştir. Asırlarca sonra Ziya Gökalp’ın Oğuzculuk’u çekirdek olarak tarif etmesinin de bir maya felsefesi olarak Oğuz’a dayanmanın ne kadar köklü bir düşünce olduğunu ortaya koyuyor.[1]

         

        Zannedildiği gibi İç Asya’nın birlik meydana getirme alışkanlığı, geleneği, mayası, bugünkü ifadeyle milliyetçiliği, Batı sosyolojisinin bakış açısıyla anlaşılabilecek bir şey; yani kavmiyetçilik, ırkçılık filan değildir. Öyle olsaydı onlarca farklı budun, yani kavmiyet temelinde biraradalıkla, üstün bir birliğe kalp etmez, hemencik öylesi devasa bir birliği inşa edemezlerdi. 

         

        Selçuklu ve Osmanlı’nın gerek askerî yapısı, gerek sosyolojik ve iktisadî yapısı o yüzden zengindir. Bu gelenek, İç Asya’nın birlik teşkil edebilme marifetinin-hünerinin genetik izlerinin sonucu tebellür etmiştir. 

         

         

        Vatandan Millete

         

        Önceki yazımızda vatanın bazen Kâbe’de siyaha büründüğünü, bir elini de Ravza-i Nebi’ye attığını, bir elini Meşhed’e uzattığını Namık Kemal’den biliyoruz. Buna göre Osmanlı milletinin yaşadığı bütün coğrafya vatan olduğu gibi, ikinci merhalede bütün İslamların bulunduğu yer vatandır. Bu siyasî derinlik millet kavramını ümmet kavramı ile buluşturmakta; büyüme istidadındaki siyasî yapı için zaaf değil irade üstünlüğü sağlayabilmektedir. O yüzden Mustafa Kemal Atatürk, hilafet müessesesini kaldırmamış, kendi kendini temsil eden halife kavramını ortadan kaldırmıştır. Hilafet TBMM’nin uhdesinde el’an muhafaza edilmektedir. Zaten gerek son Osmanlılar, gerekse Cumhuriyeti kuran aydınlar ortak bir kanaat halinde buna inanmışlardı. İçe dönen, inziva kültürünü yaşatan kültür ve siyaset dünyamız, emperyal çerçeveden imtina ederek Türkiyecilikte buluştular. Artık elde kalan vatan coğrafyasının korunması meselesi başat mesele haline gelmişti. Artık vatan Ravza-i Nebi’ye uzanamaz, bir elini Meşhed’e atamazdı. Fakat Türkiye vatanı derununda bu hedeflerini saklamakta fakat inkâr etmemektedir. Osmanlı’da millet o yüzden cemaatlerin adı idi. Ümmet ve vatan daha geniş bir coğrafyayı temsil etmekteydi. Zaman zaman ümmet ile millet buluştu ve aynı sosyolojik ve siyasî çerçeveyi teşkil etti. Zaman zaman da millet öne geçti ve Osmanlı milletler sosyolojisi rafa kaldırılarak millet Batılı anlamda bir sosyo-kültürel yapı teşkil etti. Bu süreç de ikiye ayrılır: birincisi Batı’da yaşanan iki yüz yıllık milliyetçilik rüzgârına paralel olan süreçtir ki, buna göre bütün Türklük–Türkçe konuşan bütün insanlar-topluluklar-uluslar Türk milleti diye anılabilir. İkincisi ise vatandaşlık kavramı ile kendini tarif eden milliyetçiliktir ki, bu da çağdaş Türkiye Cumhuriyeti devletinin bütün vatandaşlarını işaret eder. Henüz faşizmin hortlamadığı devirde, Avrupa’nın 1920’li 30’lu yıllarda aklına getirmediği, 1940’larda bile erişemediği çağdaş bir biraradalığı, Cumhuriyet kurucularının inanarak paylaştığını müşahede ediyoruz.

         

        Türklük ve Türk kimliği tartışmaları zaman zaman, hele hele son zamanlarda bir Türkofobi iklimi yaratılmasının payandası olarak kullanılıyor. Bunda milliyetçi aydınların ve sanatçıların ön alış kabiliyeti sergilememeleri etkili olduğu gibi, küresel kurgucuların kişisel gelişim kursları-sosyal mühendislik-popüler kültür dayatmaları da rol oynamaktadır. Devşirilen çoğunlukla da milliyetçilikten devşirilen yarı aydınlar –başta da akademisyenler sayesinde- milliyetçilik en azından kuş gribi kadar tehlikelidir.

         

        Küresel ön yargıların, küresel kabullerin insana yönelik saldırıları, Nobel ödülüne bile layık olacak en hayırlı iş olarak takdim etmesi yeni değildir. Bilindiği gibi DDT Nobel ödülü alan bir buluştur ve haşarat ile mücadele devrinin en hayırlı işidir. İnsanlığa, doğaya en büyük saldırılardan biri olan bu buluş, uzun yıllar el üstünde tutuldu ve daha yeni yeni zararları anlaşıldı. Tıpta da, tarımda da yakın zaman iddiaları, teklifleri, ilaçları, uygulamaları bugün artık yasaklar, en azından hatalar mesabesindedir.

         

        Batı, büyük birliğini tesis ederek (Kömür Çelik Birliği, Avrupa Ekonomik Topluluğu, Avrupa Birliği süreci ile Amerika kıtasındaki NAFTA’nın oluşumu) tarihteki bölünmüşlüğünden dersler çıkarırken periferisindeki ülkelerde hatta dünyanın en ücra köşelerinde bile etnik sosyolojiyi öne çıkarmakta; birçok siyasal birliği alt üst edecek küresel kabulleri, vasatları maniple etmektedir.

         

        Doğu ise, onlarca yüzyılın tecrübesini âdeta unutmuş olarak bu yeni dünya algı sistemiyle ilk defa karşılaşıyormuş gibi davranmaktadır. Batı sosyolojisi, Doğu akademi dünyasında akademisyenlerin dinî kuralları gibi kabul edilmiştir. Doğu akademyası ne hazindir ki, kendisini batırmakta olan süreci bir ilmî hassasiyet örneği göstererek, tıpkı Ortaçağ’da Kilise’nin yaptığı gibi yüceltmekte, farklı arayışları, farklı ilmî yaklaşımları cehaletle suçlamakta, dışlamakta; en azından metodolojisini sistem dışı ilan etmektedir. Zaten metodolojik dışlama, daha işin başında Doğu felsefesini, sosyolojisini ciddiye alınmaz saydırmaktadır. Böylece Doğu akademyası “mankurtlaşmak”ta, ihanetin huzurunu yaşatmaktadır. Hainler, kurtarıcı olduklarını bile zannetmektedirler.

         

        “Vatan, millet, Sakarya” kavramı üzerinde geçen yazımızda durmuştuk. Bu kavram bir zamanlar, küresel dayatma ve algı sisteminin ‘dalga geçme’ aparatı olarak kullanılıyordu. Gerçekte bu üçleme; Arvasi’nin üçlemeleri[2] gibi üzerinde yeniden durulması gereken bir zihnî dirilişi ihtiva etmektedir. Vatan nereye kadar uzanırsa millet o kadar geniş sosyolojik ve siyasal birlik zemini oluşturur. Sakarya ise bu bütüncül ikilinin çekirdeğini… Gökalp’ın Oğuz’u bir nevi…

         

        Sakarya, bugün Fırat’a olan aşkıyla bu küçük Anadolu coğrafyasında vatan ve millet kavramsal savunmasını icra eyliyorsa, mazide çok daha uzak deryaların telakkilerini içinde barındırıyordu. Tarih boyunca Türklük iki nehrin arasında vatan ve millet örgüsü geliştirdi. Sakarya Fırat bugünü temsil ediyorsa, Amuderya-Siriderya, Maveraünnehir, Aral’dan Tuna’ya, Hazar’dan Akdeniz’e, Volga-Tuna, Volga-Çin Denizi söylemleri de inkâr edilemez bir Kızılelma edebiyatını yani vatan-millet örgüsünün tarihsel derinliğini hatırlatmaktadır.

         

        Vatan ve millet telakkilerinin tarihsel derinliği sadece bu Kızılelma edebiyatı ile açıklanacak bir olgu değildir. Meslekî, teknik, maddî temelleri de vardır. Mevzuat geliştirme, hukuk sistemi meydana getirme ameliyesi daha köklü genetik kodlar taşımaktadır. Meselâ Osmanlı kanunnamelerinin teşkilinde İslam hukuku ve bilinen dörtlü çözümlemesi (Kuran, Sünnet, İcma-i ümmet, kıyas-ı fukaha) temel alınırken ve bütün fetvalar, kanun ve yönetmelikler(!) buna göre yazılmaya çalışılırken kadim yasalar da göz ardı edilmemiştir. Bugün bile geleneksel olarak var olagelen söyleme göre “Kuran’da ararım, yoksa sünnete bakarım, yoksa icrayı ümmet ve kıyası fukaha, onda da yoksa töreye bakarım” sözü Osmanlı hukuk sisteminin özüdür. Ancak bütün bunlarda bulunamayan içtihat gerektiren haller mevzuunda kadim yasalardan mesela Cengiz yasaları, Hammurabi yasaları hep dikkate alınmıştır. Özellikle mer’a hukuku tamamen Cengiz yasalarının vazettiği biçimde oluşturulmuştur. Çünkü Cengiz yasaları, o devrin sosyolojik ve ekonomik şartlarının bir mütemmimidir. Hayvan sürüleriyle hareket felsefesini hayata geçiren iktisadi ve iktisadi yapı hayvan haklarını öne çıkarmak zorundaydı. Sürülerin beslenmesi ön önemli meseleler arasındaydı. Göçerlerin sürülerini otlatması şehir ve köylerde yaşayan tarım ve zanaatçı toplumlarının ya da tımarlı sipahilerin haklarının öne çıktığı Osmanlı toplumunda bile önemini korumuştu. Kanunnameler incelendiğinde görülecektir ki, göçer köylüye, köylü sipahiye karşı korunmuştur. Çünkü Osmanlı, üçünün de yaşaması ile ayakta kalabilirdi. Tarım toplumu inkâr edilemez önemdeydi. Hatta denebilir ki Osmanlı bir köylü imparatorluğudur. Buğday en önemli ve sürekli üretilmesi gereken üründür. Ordunun ekmeğe, peksimete ihtiyacı geri plana itilemez. Köylünün buğday üretmesi lazımdır. O yüzden üç yıl üst üste ekilemeyen toprakların kullanım hakkı başkasına geçebilirdi. Tımarlar da vergilerin toplanması; askeri düzenin ve savaşlardaki hareket kurumunun ihyası için elzemdi. Fakat kadim olan mer’a ve göçerlik de yok edilemezdi. Kanunnamelerde bir buğday tarlasının meyve bahçesine dönüştürülmesine genellikle izin verilmezdi ancak böyle bir şey vuku bulmuşsa gerekli farkın ödenmesi durumunda ve belli bir süre gözetilerek(çoğunlukla on yıl) bahçe yıkılmazdı. Fakat mer’a “kadimden beri mer’a” olduğu için üzerine kurulan tesis isterse cennet bahçesinden bir köşk olsun yıktırılırdı. Şu hükme bir bakınız: “mer’a kadimden beri mer’a olduğu için onun üstüne bir ev yapanın ahretteki evi de tarumar edile…”

         

        Yani gidiniz yıkınız dendiği gibi, beddua da ediniz deniyor. O kadar vahim bir durum demek ki…

         

        “Osmanlı köyü, tarlaları, otlağı ve çayırı sınırlandırılmış, defterlerde ve kadı hüccetlerinde territorial varlığı tesbit edilmiş idarî bir ünitedir; sipahilerin birbiri karşısında veya diğer idari üniteler, örneğin vakıflar karşısında, haklarını belirleyen bir birimdir. Osmanlı köyü, esas sosyo-ekonomik yapısı bakımından, raiyyet çiftlikleri üzerinde bağımsız üretim yapan çift-hanelerden oluşmuş bir köy toplumudur”. [3]

         

        “Büyük kitlelerin geçimi, geçimlik ekonomi, ordunun ve şehirlerin iaşesi hububat ekimine, başlıca buğday-arpa ekimine dayanır. Darlık ve açlık hububat ekimindeki noksandan gelir. Tarla, bağ ve bahçe haline getirilemez.”

         

        İnalcık’ın tesbiti doğru olmakla birlikte Kanunnamelerden de anlaşılacağı üzere bağ haline getirilmemesi gerektiği halde, bir tarla bağ yapılmışsa; bu da bozulmaz ama sipahiye ürünün dörtte biri verilir. Üretim tarzı aynı zamanda toplum düzeni ve onu bir araya getiren değerler sosyolojisi ile de örtüşmektedir. Çiftçi zaten hububat ziraatını geleneksel olarak yürütmektedir. Meseleye sadece hububat ziraatı olarak değil, hayvancılığı da bu sektörün mihveri olarak yerleştirip bakmak lâzımdır. Hayvancılık başta göçerler olmak üzere yerleşikler açısından da hububat ziraatından önce gelmektedir. Bu yüzden Kanunnamelerde çayır ve mer’aların korunmasına daha büyük önem verilmiştir. Bir yerde sipahiye ait çayır, mer’a olsa ve bazı kimseler o çayırı bozarak sürse bostan ve bağ yapsalar; çayırlık yer ne kadardır, hududu nerede başlamış ve nerede bitmiştir. Tayin ve tespit ettikten sonra tekrar eski çayır haline sokulması kanundur.

         

        “Uruda yani mer’a yerlerinde tayin-i hudud hakkı yoktur. Kadîmden ne yerde davar yürüye gelmiş ise ol mahallerde yürür ve kadîm kırk ve elli bile denilmez. Kadîm oldur ki anın evvelin kimesne bilmiye ve kadîm-i mer’a alınıp satılmak ve ziraat olunmak hilaf-ı kanundur cebren ziraat ederlerse yine mer’alık üzere hükm zirâ ehli karyenin davarlarına mer’a mukaddemdir bu kanun ile amel olunur.”[4]

         

        Mer’a Kanununu 40 yıldır çıkaramayan ve nihayet 1998’de yürürlüğe sokabilen Türkiye, acaba mer’a kanunu hazırlamalarında kendi tarihindeki bu güzelliğin farkına varabildi mi? Cumhuriyetin kuruluşunda 27 milyon hektar olan çayır mer’a arazisinin 10 milyon hektarlara düşüş sürecinde uygulanan yanlış tarım politikalarının etkisi gözlemlenmeye değer. Elbette ki, hayvancılığın gerilemesinde çayır-mer’a ve yem bitkisi ziraatına gereken önemin verilmeyişinin yüksek payı vardır.

         

        Yine hayvancılığımız için önemli bir hususiyet de yaylaklar ve kışlaklardır. Çayır-mer’a gibi yaylaklar ve kışlaklar da Osmanlı döneminde özel ilgi üzerineydi. Halil İnalcık’ın hububat ziraatının Osmanlı sisteminde stratejik önemi olduğu tespiti doğru olmakla birlikte, tarlalar bağ ve bahçeye dönüştürüldüğünde rejim bunu engellemek için tedbir alıyordu ama kanunnamelere göre eğer tarlalar bağ edilmişse bunun eski statüye döndürülmesi yaylaklar-kışlaklar ve çayır-mer’a kadar ağır değildi. Bu sipahinin defterde hassa olarak yazılı yerlerinde sipahi bağ diktirse sonradan gelen sipahi hassa yeri çiftliktir diye bağı bozduramaz. Ancak mahsûlün dörtte birini alması kanundur. [5]

         

        Bugünkü algıya gelince de ülke ekonomisinde hayvancılık çöktüğü halde meraların korunması ve ıslahı önemli olduğu halde, Türkiye’nin en kalburüstü adamları millet meclisinde merayı boş arazi olarak vasıflandırmakta ve mesela şöyle diyebilmektedir: “yahu bomboş arazi, üniversite yapacaktık oraya…”

         

         

        Sakarya’nın İdraki

         

        Vatan ve millet telakkilerinin geniş boyutunu, bunların konjonktürel olarak çok geniş bir coğrafyaya hitap edebileceği, çok geniş toplulukları kapsayabileceği gibi reel politik zeminde çok dar ve fakat kavi bir çekirdeğe de sığınabileceğini belirtmiş oluyoruz. Geniş coğrafyaya, bin çarpı bin ordusuna, onun bugünkü izdüşümü milyonlara hitap edebilen edebiyatımız, kültürel ve siyasal tecrübelerimiz var. En son olarak Osmanlıcılık-İslamcılık-Türkçülük diye adlandırılan üç tarzı siyasetimiz bunun son çağ örneğidir.

         

        Fakat geniş coğrafyaya müstenit, geniş toplulukları kapsayan ideolojik, yani zihinsel çözümlemenin matematiksel çözümlemesi olmazsa bütün bu kalabalıklar ve uzaklıklar lüks yahut zafiyet olarak çekirdeği de rahatsız eder, sıkıntıya sokar. Nitekim yedi düvelle çarpışan âlemi İslam’ı korumaya çalışan Osmanlı son dönem askeri ve sivil bürokrasisi sonunda bu yükten milyonlarca şehit verildiğinden ve yine de kaybedilen toprakların ve uzaklaştırılan İslamların acı gerçeği karşısında hiç olmazsa Anadolu’yu muhafaza noktasında bir reel politik zemin inşa ettiler. Bunda iki akım üç tarzı siyasetin evlatları olarak teşekkül etti. Biri Kemalizm, diğeri Anadolucuk…

         

        Geniş coğrafya ve geniş mozaik toplum meselesi çok büyük irade ister. İrade, bilgi, tecrübe ister. Büyük oyunun parçası olmak yetmez o zaman. Oyunların kuruculuğu rolü gerekir. Bağdat Paktı, Sadabat Paktı gibi birlikteliklerin bile ötesinde Avrupa aklını yakalamak icap eder. Avrupa Birliği’ni yaratan sürecin önüne geçmek… Cengiz yönetimini idrak edip onun çağdaş versiyonunu yaratış icap eder. Osmanlı tecrübesinden yararlanmak ama onu trajikomik biçimde taklit etmemek gerek. “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” sözünün mesleki, teknik, matematiksel, müşahhas verilerini işlemek gerek.

         

        Tuna’nın asırlarca kirletilmesinin hesabını sormak, Sakarya’nın en kirli nehir olma statüsünden kurtarılmasıyla atbaşı bir proje olmalıdır. Aral’ın kurutulması, Fırat ve Dicle uluslararası politikalarının kendi projemiz çerçevesinde yeniden dizaynı, bölgesel işbirliği, gümrük tarife sisteminin değiştirilmesi, ortak pazar politikaları, Karadeniz, Kafkas, Ortadoğu gümrük birliği, Türk dünyasının zaaflarla değil bir aradalığın getirdiği katma değerlerle yeniden inşası önemli alt başlıklardır bu meyanda…

         

        Mevlana’nın dediğini TV programcılarının dillerindeki pelesenk olmaktan kurtararak gerçekten yeni hayatı biçimleyen ve ardında yüzlerce projeyi içeren bir felsefe olarak, yaratıcı bir felsefe olarak yeniden anlamalıyız. Dünün dünde kaldığını, yeni şeyler söylemek lazım geldiğini söylerken “benim oğlum bina okur, döner döner yine okur” komikliğine de düşmemeliyiz. Yeni şeyler gerçekten yeni olmalıdır. Yeni ve kimsenin bilmediği şeyler… bizim vatanın ve bizim milletin dışındakilerin görür görmez anlayamayacağı şeyler… sonradan uyanacağı şeyler… sonradan takdir edeceği ve giderek taklit edeceği şeyler…

         

         

        Üç Tarzı Siyasette Millet Anlayışı ve Eleştirisi

         

        Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük üzerine çok tenkit yapıldı. İlk bakışta bunların vatan ve millet telakkilerinin farklı olduğu zannedilir ve bu zan bugüne kadar fikir hareketlerinin farklılıklar üzerine ayrıştırıcı fonksiyonunu sürekli vurgulamayı hatırlatmasının ve sistematiğini böylesi bir bölücülük sonucunu çıkaracak biçimde kurgulamasının müsebbibidir.

         

        Büyük Birlik Projesi Olarak Milliyetçilik ve Namık Kemal[6] kitabımda da değindiğim gibi gerçekte üç tarzı siyasetin üçünün de doğuş gerekçeleri birbirine benzemektedir. Üçünün de varlık sebebi aynıdır. Devlet-i Âliyi kurtarmak. Üçü de Osmanlı geleneksel toplumuna ve yapısına göre aslında yabancı ideolojiler olarak adlandırılabilirler. Üçü de çağdaş Batı’dan etkilenmiştir. Fransız devriminin ortaya çıkardığı yeni duruma yeni cevap arayışlarının ifadeleridirler. Üçünde de milliyetçilik vardır. Osmanlıcılıkta millet Osmanlı milletidir. Osmanlılılık bugünkü vatandaşlık gibi Osmanlı yurdunda yaşayan herkesi aynı milletten sayma çabasıdır. Yukarıda bahsettiğimiz millet temellerini de sarsma iddiasındadır. Milletleşme arzusundadır. Bu arzu Osmanlı milliyetçiliğinin özüdür. Yani Osmanlıcılık bir çeşit milliyetçiliktir. İslamcılık da daha doğrusu Osmanlı İslamcılığı da bu milliyetçiliğin Hristiyan teb’a ayrıldıktan sonra dönüşmüş şeklidir. Türkçülük de Turancılık da İslamcılıktan ayrı olmayan –zira iddiasındaki, hedef kitlesindeki bütün unsurların hemen tamamı Müslüman’dır- bir birlik projesidir. Bu milliyetçiliklerin üçü de, üçünün kendi içindeki versiyonları da vatan ve millet telakkilerinin esnetilmesi, çeşitlendirilmesi ile milliyetçiliğin imkân ve kabiliyetlerinin yeniden değerlendirilmesi arayışlarından başka bir şey değildir. Aydın seviyesindeki bu arayışlar ve tartışmalar henüz kemalatla felsefede ve somut projelendirmelerde ortaya ciddî bir eser koyma fırsatı yakalayamadan, birçok tarihçinin de (Mc. Carty) vuzuhla belirttiği gibi Türk modernleşmesinin, içindeki emperyalist Batı faktörü yüzünden sonuçlandırılamamasına yol açmıştır.

         

        Üç proje de hedeflerine ulaşamadan erimiştir. Birbiri içinde kaybolmuş ya da dönüşmüştür.

         

        Yerine geçen iki evlat da –bir açıdan meşru, bir açıdan gayri meşru çocukları- onlar kadar bile tenkit ortamından geçemeden ve projelerini gerçekleştiremeden erimeye yüz tutmuşlardır. Kemalizm ve Anadoluculuk aslında birbirinin varyantıdır. Aslında doğuş gerekçeleri üç tarzı siyasetten daha fazlasıyla birbirine benzerdir. İkisi de son Anadolu toprağını kurtarma aşkına, vecdine, heyecanına dayanır. Belki de tam da bu yüzden aşırı heyecandan gelişmesini tamamlayamamıştır.

         

        İlk bakışta Kemalizm, öncesinde de Türkçülük zafer kazanmış zannedilir, ama bu doğru değildir. Kazanılan zafer değil ehveni şer geleneğiyle bir duruma rıza göstermektir. Seyirciler sahneye çıkıp eserlerini oynamamışlardır. Zaten seyirci de yorgun ve bitkindir. Olagelen sadece, eski evlerde bulunan tahta sandıklara katlanıp kaldırılan şeylerin ilerde çıkarılacağı günü beklemekten ibarettir.

         

        Kemalizm eleştirisi müthiş yaygın bir söylem olmakla birlikte içeriği bakımından pek kısır ve tekdüzedir. Yüz yıl önceki eleştiriler, üstelik o büyük heyecan döneminde bile daha seviyeli idi.

         

         

        Kemalizm Eleştirileri

         

        Hüseyin Kâzım Kadri’yi Ziya Gökalp biyografisini yazarken çok okumuş ve Gökalp ve Türkçülük eleştirisi bahsinde kullanmıştım.[7]

         

        Kazım Kadri Kemalizm ve Türkçülük eleştirisi yaparken her ikisini de anlamaya çalışan bir İslamcı entelektüel profili çiziyor.

         

        Ona göre Türkler çeşitli dönemlerde içtimaî inkişaflarını, siyasi uyanışlarını hep bir isim etrafında gerçekleştirmişlerdir. İşte Cengiz. Attila, Oğuz, Osmanlı… Bu anlamda Mustafa Kemal’le bir silkinme, bir uyanış, bir milli mücadele yaşamış son dönem Türklüğünün de Kemal’le anılması, kendine bir inkişaf yolu araması boşuna değildir.

         

        İşte bu temel tespit ve idrak üstüne geliştiriyor Kemalizm eleştirisini Kazım Kadri.

         

        Yani geçen asırda Kemalizm eleştirisi bugünkünden daha seviyeli bir üslupta ve derinlikte yapılmış.

         

        ‘Bizim fikrimize göre Türklük âlemindeki hadisat-ı tarihiyeyi, içtimai inkılabları, hulasa bütün varlıkları vücuda getiren onların başlarına geçen adamlardır. Bunun için bu âlemde her şeyi bu mahdud adamlara atf etmekde isabet vardır; ve Türk milleti kendi varlığını bu adamlara medyündur. Nitekim Türkün, daha doğrusu şark kavimlerinin tarihlerini yapan Cengizler, Timurlar, Babürler, Nadir Şahlar, Yavuzlar, Yıldırımlar, Fatihlerdir. Bu harikulade adamlar, bu sahib-i hurüclar zuhur ederek bu milletlere hayat ve heyecan vermemiş olsalardı, bunlara mukarin olmayan devirlerde görüldüğü gibi, şarkın her yerinde esaret-i ictimaiyeden başka bir şey bulunmaz ve bu milletleri düşdükleri derin uykudan uyandıracak bir hale tesadüf olunmazdı. İmdi, kendi varlığını bizzat ihsasa muktedir olmayan bir millet, tarihde ona ifaza-ı hayat eden bir şahsın adıyle anılmak yanlış bir şey değildir. Nitekim "Türklük" bugün en vasi' şeklini almış. Ve "hâkimiyet-i milliye" sözlerinden kulaklar dolmuş iken "Kemalist" sıfatının meydana çıkmasına kimse mani olamamışdır! Bu halde, biz de itiraf ediyoruz, ki "Osmanlılık" devletin unvanı ve "Türklük" milletin sıfatı olduğu halde, tarihi bir itiyada binaen, "Osmanlı" sıfatının kullanılmasında da az çok bir hak ve isabet vardır.”[8]

         

        Görülüyor ki Kazım Kadri Atatürk ismi etrafında önceki Türk tarihi liderleri gibi milletin kendi varoluşunu, tarihte hayatiyet bulma gayretini ifade etmesini anlamlı ve anlaşılabilir-açıklanabilir buluyor.

         

        Kazım Kadri’nin yaklaşımı elbette birçok bakımdan eksik ve hatalıdır. Fakat iyi niyetinden kuşku yoktur ve özgür bir düşüncenin eseri olduğu ortadadır.

         

        Kemalizm’i Batı medeniyetinin kuyruğuna takılmak olarak algılayanlar altmış yıldır her Batı oryantalist projesine figüran olmayı marifet saymışlardır. AB’nin yeni liberal-İslamcı figürü artık Kemalist yerine ikame olunduğundan her iki kesim de ülkeleri hakkındaki global kurguyu layıkıyla kavrayamamış ve özgün bir fikri ve ilmi çerçeve geliştirememişlerdir.

         

        Kemalizm eleştirileri günümüzde, Prof. Dr. Atilla Yayla’nın “AB gelip bu ülkede ne kadar çok Atatürk heykeli var diye kızacak” şeklindeki düzeyi bir türlü geçememiştir. Kemalizm eleştirisi bu ülkede Mustafa Kemal zamanında bile bugünkünden daha derinlikli tartışılıyordu. Kemalizm eleştirisinin bu ülkede hiç olmadığını söylemek ve ilk defa kendisi yapıyormuş gibi medyada arz-ı endam etmek bir bilim adamına nasıl yakışıyor bilemiyorum.

         

        Cemil Meriç’in Obskürantizm eleştirisini okuyanlar görecektir ki, müthiş bir Kemalizm eleştirisi zamanında yapılmıştır. Daha sonrakileri hemen herkes biliyor. Onlar bile Yayla’nın eleştirisinden daha seviyeli ve ülke için bir kazançtı. Mehmet Doğan’ın Batılılaşma İhaneti ile Halka Karşı Demokrasi kitapları da Yayla’nın perspektifinden farklı günümüz eleştirilerinden addedilebilir.

         

        Fakat bizzat Mustafa Kemal zamanında yaşayan değerli Osmanlı ve Cumhuriyet aydını Hüseyin Kazım Kadri, hem Gökalp hem de Kemalizm eleştirisini Arap kökenli bir Türk olmasına rağmen şimdikilerden çok daha seviyeli bir şekilde yapmıştı.

         

         

        Bölüm Hülasası

         

        Vatan millet ve Sakarya üçlemesinin çağdaş milliyetçiliğin 100. yılında vatan ve millet kavramlarının milliyet faktörlerinin hülasası olarak sınırlarını genişletip daraltabileceğini bu iki yazımızda ortaya koymaya çalıştık. Vatan da, millet de çağın idrakine söyletilecek biçimde kendimize ait bir kurgu ve iddia çerçevesi olduğunu bilmeliyiz. Bu iddia ve kurgunun elbette Sakarya ayağı ile yani reel-politik ile tamamlanması gerekir. O da çekirdek ve çatı teorisi ile milliyetçiliğin ekonomi politiğidir. Onu da üçüncü yazımızda değerlendireceğiz.

         

         


        


        

        [1] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Kültür Bakanlığı, İstanbul 1976.


        

        [2] S. Ahmet Arvasi, Kendini Arayan İnsan, Akçağ Yayınevi, Ankara 1977 (akıl, zekâ, vahiy –objektif bilgi, subjektif bilgi, mutlak bilgi-otomatizm, içgüdü, şuur-mekân, zaman, yaratan-madde, hayat, ruh-ayniyet, benzerlik, hürriyet-yokluk, oluş, varlık gibi).


        

        [3] Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Toplum ve Ekonomi, Eren, İstanbul 1993.


        

        [4] Kanunnameler üzerinde yıllarını veren değerli meslektaşım merhume Hadiye Tuncer’in çalışmalarına yakınen şahid oldum. Tuncer’in çalışmaları, benim bir zamanlar başkanlığını yaptığı Tarım Bakanlığı Yayin Dairesi tarafından yayımlanmıştır. Tuncer, kanunnamelerin asıllarını, transkriptlerini ve sadeleştirmelerini dört kitapta da bir arada vermiştir. Tuncer’in çalışmaları bazı düzensizliklerine ve dil yanlışlıklarına rağmen bu sahadaki bir gönüllü için kanaatimizce takdire şâyândır: 1) Osmanlı İmparatorluğu’nda Toprak Kanunları (Osman Gazi’den, 3.Ahmed’e kadar) 1299-1730 Tarım Bakanlığı Neşriyat ve Tanıtma Müdürlüğü, Ankara 1956. 2) Hadiye Tuncer, Padişah Kanunnameleri, TKB, Yayın Dairesi Başkanlığı, Ankara 1987-1989. 3) Köstenceli Ahmed ve Hatipzâde Mustafa Efendinin Talebe-i Enisi, Kanunî Sultan Süleyman Zamanına Aid Kanunname (1084-1090) Hazırlayan: Hadiye Tuncer, TKB, Yayın Dairesi Başkanlığı, Ankara 1989. 4) Yavuz Sultan Selim Kanunnamesi (Yazarı Belli Değil) Hicrî 971, Hazırlayan: Hadiye Tuncer TKB, Yayın Dairesi Başkanlığı,  Ankara 1987.


        

        [5] Köstenceli Ahmed’den Hadiye Tuncer, Age, Der Beyân-ı Kânûn-ı Ahvâl-i Yaylak ve Kışlak.

        Köstenceli Ahmed’den Hadiye Tuncer, Age, Der Beyân-ı Kânûn-ı Ahvâl-i Taifi-i Yörük.


        

        [6] Lütfü Şehsuvaroğlu, Büyük Birlik Projesi Olarak Milliyetçilik ve Namık Kemal, Elips Yayınları, Ankara 2008.


        

        [7] Lütfü Şehsuvaroğlu, Ziya Gökalp, Alternatif Yayınları, Ankara 2003.


        

        [8] H. Kazım Kadri, Ziya Gökalp'in Tenkidi, Hazırlayan: İsmail Kara, Dergâh Yayınları, İstanbul 1989.

         


Türk Yurdu Nisan 2011
Türk Yurdu Nisan 2011
Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele