Türk Yurdu’ndaki Dil Yazıları - 2 (1924 - 1931)

Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

        Türk Yurdu’nun Şubat 2011 sayısında, “Türk Yurdu’ndaki Dil Yazıları-1 (1911-1918)” başlıklı yazıyla başlanan değerlendirmenin ikincisinde, 1924-1931 yılları arasında yayımlanmış 72 sayıda yer alan dil ile ilgili yazılar incelenmiştir. Bilindiği gibi, Türk Yurdu 1918-1924 yılları arasında yayımlanmamıştır. Bu incelemede de TUTİBAY Yayınevi tarafından yayımlanan metinlerden faydalanılmıştır. Metin içinde, Türk Yurdu’na ait sayılar ve TUTİBAY yayınındaki sayfa sayısı ayraç içinde gösterilmiştir. Sayıların tam künyesi yazının sonuna eklenmiştir. 1924-1931 yılları arasındaki sayılarda yer alan dil ile ilgili yazıların konuları şu şekildedir:

         

         

  1. 1.     Dil, Diller, Türk Dili ve Dil Birliği

         

        Ahmet Ağaoğlu, Türk Yurdu’nun ilk sayılarından itibaren yazmaya başladığı din, dil, medeniyet, kültür konulu yazılarına bu dönemde de devam etmiştir. “Üç Medeniyet” başlıklı yazısında İslâm, Hristiyan, Avrupa, Buda, Brahma medeniyeti; bunlar arasındaki benzerlik ve farklılıklar; galip ve mağlup medeniyetler hakkında bilgiler verip değerlendirmeler yaparken konuyu dil açısından da ele almıştır (S.162: 20-23; S.163: 51-52; S.165: 129-133). A. Ağaoğlu’na göre, farklı milliyete mensup olanlar, aralarında ortaklık oluşturan din, dil, kültür ve medeniyet sayesinde ortak bir hayat oluştururlar. Avrupa, Eski Yunanca ve Latince etrafında birleşerek ortak medeniyetini oluşturmuş; günümüzde bu dillerin yerini Almanca, Fransızca ve İngilizce almıştır. İslam dünyası için de Arapça, Farsça ve Türkçe aynı işlevi görmüştür. Milletler din değiştirebilirler, normal karşılanması gereken bu durumu Türklerde de birçok Avrupalı millette de görmek mümkündür. Aynı değişime dilde rastlamak çok zordur. Bundan dolayı dilin birleştiriciliğine başvurulmalıdır.

         

        Sadri Maksudi, “Eski Türklerde Dil ve Hars Birliği” başlıklı yazıda, milletler ve dillerin doğuşuyla ilgili teorilerden bahsedip belli başlı milletleri saydıktan sonra bunların içinde en dikkat çekenlerden birinin Türkler olduğunu söylemiştir (S.172: 212-217). S. Maksudi, “Türk milletine mensup olanların hepsi Türk müdür, yoksa Türklerin yönetiminde kaldıkları için Türkleşenler var mıdır?” sorusunun cevabını ararken Türkçe ile ilgili örnekler ve tarihî gerçekler göz önüne alındığında, Türkçe konuşanların tamamının Türk olduğu sonucuna ulaştığını belirtmiştir. Burada birliği sağlayan ve belirleyici olan Türkçedir.

         

        H. Suphi Tanrıöver, 30.4.1925’te yaptığı bir konuşmada, Türklerin farklı coğrafyalarda birbirlerini tanımayacak derecede dağıldıklarını fakat Türkçe sayesinde tekrar bir araya gelebileceklerini söylemiş ve bu konuşma metni Türk Yurdu’nda yayımlanmıştır (S.170: 103-106). H. S. Tanrıöver’in daha o yıllarda üzerinde durduğu gerçek, günümüzde gerçekleşme yolundadır. 

         

        Ayaz İshakî, sayılardaki “Bütün Türklerde Yüksek Bir Türk Dilinin Vücuda Gelmesi Mümkün müdür?” başlıklı yazı dizisinde, Türk dilinin kuzey ve güney lehçeleri olmak üzere ikiye ayrıldığını belirtmiş ve bunların arasındaki farklılığın binlerce yıl öncesine dayandığını söylemiştir (S.174: 32-36; S.175: 77-79). Buna rağmen hepsinin “Türk” ve dillerinin de “Türkçe” olduğunu vurgulayan A. İshakî, o yıllarda dillendirilen lehçe adlarıyla ayrı bir millet ve dil oluşturulma gayretlerine karşı çıkmıştır. Zaten kısa bir eğitimle ortak bir Türkçede buluşulup anlaşılması da mümkün olacaktır.

         

        Türk Yurdu, Türkçe dışındaki dillerle ilgili yazılara da yer vermiştir. Bunlardan biri, İngiliz G. E. Garirson’un “Hindistan ve Elsine Tetkikatı” başlıklı yazısıdır (S.172: 233-239). Yazara göre Hindistan’daki 190 kadar dil, dünyadaki bütün dillerin özelliklerini barındırmakta, buna karşılık birbirlerini anlamakta güçlük çekmektedirler. Garirson, böyle bir makale yazmakla dikkati Hindistan’da “ortak dil” ihtiyacına çekip İngilizcenin ortak dil olmasının zeminini hazırlama ve haklı sebep hâline gelmesini sağlama amacını taşıyor olabilir. Buna benzer bir uygulamayı, günümüzde birçok ülkede görmek mümkündür.

         

        Alman düşünürü Leibniz (17. yy.), döneminde Avrupa’da Latince ve Fransızcanın mutlak hâkimiyetine karşılık, eserlerini Almanca yazarak yüksek bir edebî dil, yazı dili olmasını sağlamıştır. Cemil Sena, “Leibniz’in Millî Lisana Dair Muharreratı” başlıklı yazısında, onun millî dil oluşturmadaki yerini ve mücadelesini anlatmıştır (S.172: 239-247). 

         

        Dillerin gelişip gelecek nesillere aktarılmasında bilimsel çalışmaların, yazının kullanılmasının, edebî dil oluşturulmasının önemine Sadri Maksudi, “Lisanların İnkişaf ve Tekâmülünde Akademilerin Rolü” başlıklı yazısında dikkat çekip dünyanın büyük dillerinin akademi ve benzeri kurumlar sayesinde varlıklarını sürdürebildiklerini örnekleriyle anlatmıştır (S.173: 271-276). Günümüzde Türkçe için hâlâ böyle bir kurumlaşma tartışmasının yapılması, Türk Dil Kurumunun önemini bir kez daha ortaya koymaktadır.

         

        Dilleri geliştiren, zenginleştiren edebiyattır. Bu, bütün büyük dillerde olduğu gibi Türkçede de öyledir. Hasan Cemil, “Lisan ve Edebiyat” başlıklı yazı dizisinde bu konuyu farklı dillerden örneklendirerek ele almış, Türkçenin tarihî ve o günkü şartlarına göre değerlendirmesini yapmıştır (S.204: 150-152; S.205: 210-212). Yazara göre her dil, kendi edebiyatı içinde büyüktür; dolayısıyla yazar ve şairlerimize büyük görev düşmektedir.

         

         

  1. 2.     Türk Dünyası

         

        Türk Dünyası, ilk sayısından itibaren Türk Yurdu’nun yazılarının esasını oluşturmuştur. Zakir Kadrî’nin “Çuvaşların Etnografyası” başlıklı yazısında, Çuvaş Türklerinin Türkleşmiş Finlerden mi geldiği, yoksa Bulgar Türklerinin devamı mı olduğu iddiaları tartışılmış ve kelimelerden yola çıkılarak Türk asıllı oldukları ortaya konmuştur (S.167: 253-258).

         

        Türk boyları arasındaki ilişkileri değerlendiren bir başka yazı, Sadri Maksudî’nin  “Çinliler ve Moğolların Houei-Hou Uygurlarıyla Orhun Kitabelerindeki Oğuzların Ayniyeti” başlıklı tercümesidir (S.168: 24-28). Bu yazıda, Çin kaynaklarının Türklük araştırmalarındaki önemi üzerinde durulduktan sonra, farklı kaynaklarda farklı adlandırmalardan dolayı karışıklıkların ortaya çıktığı belirtilmiştir. Eğer bu sorun giderilir ve kelimeler göz önünde bulundurulursa ayrı ayrı oldukları sanılan birçok Türk boyunun ortaklığı anlaşılacaktır. Bunlardan biri de Uygurlar’dır ve bu makalede dil malzemeleri ve tarihî gerçeklere dayanılarak Orhun Yazıtları’ndaki Oğuzlar ile aynı boy oldukları ortaya konmuştur.   

         

        Türklerin yaşadığı bölgeler ve kurdukları devletlerin adları, hem Türkler hem de yabancılar arasında zaman zaman tartışmalara yol açmıştır. Dr. Rıza Nur da bu tartışmanın içinde yer almış, Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni kurulduğu yıllarda, “Devletimizin Mahiyeti ve Millî Adı” başlıklı yazısında, devletimizin adının Selçuklulardan beri “Türkiye” olması gerektiğini ısrarla belirtmiştir (S.163: 53-56).

         

        Macarlar, Bulgarlar gibi Türk kökenli olduklarını bildiğimiz milletler hakkında sık sık yazılar çıkmıştır. Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun “Türk ve Macar Lisanları Hakkında Tecrübe” adlı yazısı da bunlardan biridir (S.172: 219-225). A. H. Müftüoğlu, Bizanslıların resmî işlemlerde kendilerine “Türk” olarak hitap etmesini Macarların kabul ettiğini belirtmiş; ayrıca Türkçe ile Macarca arasındaki ortak ve benzer kelimelere örnekler vermiştir. Zakir Kadrî ise Fin Slavist ve Türkologlarından J.J. Mikkola’nın Tuna Bulgarları hakkındaki çalışmasını “Tuna Bulgarlarının Kronolojisi (Türk Kabileleri)” adıyla çevirmiş ve dizi hâlinde yayımlamıştır (S.221-222: 7-15; S.223: 18-21; S.224: 5-13). Bu yazı; Türkçe, Bulgarca, Fince ve Macarca arasındaki köken ve dil birliğini belgelere dayanarak göstermesi bakımından önemlidir.

         

        Seyyid Battaloğlu Abdullah’ın Türk dünyasının Dağıstan bölgesini tanıttığı “Rusya’daki Türk Cumhuriyetleri” başlıklı yazısında, o yıllarda ilköğretim düzeyinde Rusça ve Türkçe eğitim verildiğini öğrenmekteyiz (S.187: 87-91). S.B. Abdullah, aynı yazı dizisinde Kırım’ı da anlatmıştır (190: 224-229). Bu yazıda; Çobanzade’nin şiirleri, Kırım Türkçesinin ağızları ve diğer özellikleri, Kırım Türklerinin uğradığı zulüm ve haksızlıklar hakkında bilgiler vardır.

         

        Leningrad Şark Dilleri Enstitüsü öğrencisi A. Nâzım, “Yeni Azeri Edebiyatı Hakkında” başlığıyla iki sayı süren uzun bir yazıda, dönemin Azeri yazar, şair ve dilcileri hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir. Bu yazıda eserlerden örnekler bulmak da mümkündür (S.192: 312-325; S.193: 352-362).

         

        Türklerle Fin-Ugurların köken birliği uzun süredir sık sık dile getirilmekte, bu konu konferanslarda ele alınmaktadır. Bunlardan biri de Haziran 1928’de Peşte’de gerçekleştirildi ve konferans metni, Türk Yurdu’nda “Harsi Fin-Ugur Konferansı” adıyla yayımlandı (S.201: 52-54). Bu konferansta; Türk, Macar, Fin, Japon, Ugur hatta Estonlar arasındaki köken birliği dil, hayat tarzı, tarih vb. delillerle ortaya konmuş; yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’ndeki uygulama ve gelişmelerin ilgi ve övgüyle takip edildiği görülmüştür.

         

        Türk Yurdu’nda, Macar Kont Bethlen’in Ankara’yı ziyareti dolayısıyla “Türk Macar Kardeşliği” başlığıyla H.Z. imzalı bir yazı yayımlanmış, Türkler ile Macarlar arasındaki tarihe, dile dayanan birlik anlatılmış (S.229: 54-55) ve konuyla ilgili olarak şu kaynaklar önerilmiştir: A. Sauvageot, Recherches sur le vocabulaire des langues ouralo-altaiques, Budapest 1929 ve N. Gyula, A Honfoglalo-Magyarsag kialakulasa, Budapest 1930.

         

         Reşit Saffet, “Orta Avrupada Türklere Dair Eserler ve Hatıralar Hakkında Notlarım” (S.217: 46-57) ve “Şimal ve Sovyet Memleketlerinde Türkçülük Tetkikleri” (S.218: 3-18) başlıklı yazılarında, bu bölgelerde Türklere ait bilgi ve belgeler, bunlar üzerinde çalışan Türkologlar ve eserleri hakkında uzun ve ayrıntılı bilgiler vermiş; bu eserlerin acil olarak Türkçeye çevrilmesi gerektiğini belirtmiştir. R. Saffet’in Türk dünyasıyla ilgili bir başka makalesi “Eski Vardar Türkleri” başlığını taşımaktadır (S.223: 18-21). Yazar bu yazıda, “vardar” kelimesinin Türkçe olduğunu ve Türklerin Makedonya topraklarına daha milat yıllarında yerleştiğini, Bizans kaynaklarına dayanarak anlatmaktadır.

         

        Irak Türkleri, “Irak Türklerine Dair Umumi Malumat” başlıklı yazıyla topraklarının özelliklerinden kullandıkları kelimeler ve şiirlerine kadar ele alınmış ve Anadolu’dan önce Irak topraklarının Türk yurdu olduğuna dikkat çekilmiştir (S.225: 6-16).

         

         

  1. 3.     Türk Lehçeleri

         

        Türk Yurdu’nda, Türk boyları arasındaki ilişkilerin yanında konuştukları Türkçe hakkında da yazılar yayımlanmıştır. Zakir Kadrî’nin “İdil Ural Boyundaki Türk Lehçeleri Hakkında Bir Tahlil” başlıklı yazısında, Bulgar Türklerinin devamı olan Başkurt vb. Türk boylarının Türkçeleri hakkında bilgi verilmiş, akraba oldukları Türk lehçeleri belirlenmeye çalışılmıştır (168: 30-32). “Bu lehçe Hakaniye Türkçesine mi, Oğuz Türkçesine mi mensuptur?” ve “Hakaniye Türkçesine mensup ise Oğuz Türkçesinin etkilerinin sebebi nedir?” sorularının cevapları aranırken Kaşgarlı Mahmut’un sözlüğünden başlanarak o tarihe kadarki eserlerden konuyla ilgili bilgi ve örneklere yer verilmiştir. Bu yazı, daha 1920’li yıllarda “Türk Birliği”ni sağlama çabalarını göstermesi açısından da önemlidir. Z. Kadrî, aynı yazının devamında, İdil Ural Boyundaki Türk lehçeleri üzerinde Arapça ve Farsçanın etkilerini değerlendirmiştir (S.176: 145-151).

         

        Z. Kadrî, “Türk Lehçeleri, Lisan Hazineleri ve Klasik Türk Edebiyatı Hakkında Hulasalar” başlıklı yazısında ise Türkçenin lehçelerinin o güne kadar yapılmış tasnif çalışmalarını değerlendirmiş ve yeni harflerle birlikte daha sağlıklı sınıflandırmaların yapılabileceğini söylemiştir (S.204: 174-177).

         

        Türk Yurdu, önceki sayılarda olduğu gibi, Türkçenin lehçelerinden şair ve yazarları tanıtmaya devam etmiştir. Galatasaray Lisesi Edebiyat Öğretmeni Refet Avni, “Azerbaycan Şairleri” başlıklı dizi yazısında, şair ve yazarların Türkçenin hangi lehçesine mensup oldukları konusunda kaynaklardaki tutarsızlıklardan bahsettikten sonra, Azerbaycanlı şairler ve eserlerinden örnekler vermiştir (S.173: 299-303; S.174: 58-61).

         

        Osmanlı Türkçesi hakkındaki yazılar, dönemin önemli dil tartışmalarını meydana getirmektedir. Zakir Kadrî, “Şimal Türk Lehçesine Osmanlı Türkçesinin Tesiri” adlı yazısında, İdil-Ural boylarındaki Türklerin Türkçesine Osmanlı Türkçesinin Kırım-Tatar Türkçesi üzerinden dinî metinler, halk hikâyeleri vb. metinler vasıtasıyla ulaştığını söylemiş ve bunlarla ilgili örnekler vermiştir (S.179: 282-287).

         

        Osmanlı Türkçesinin kelime hazinesi ile Türk halk şiirinin kelime hazinesi, duygu ve düşünce dünyası tartışmaları Yakup Kadrî’nin “Türk Halk Edebiyatı” başlıklı yazısında, Macar Türkolog Kunoş’un halk edebiyatı araştırmaları dolayısıyla ele alınmıştır (S.176: 121-126). Burada, Osmanlı dönemi şair ve yazarlarının bir kısmının, Türk halk edebiyatına Macar Kunoş kadar bile yakın olmaması dikkati çekmektedir.

         

        Türk Yurdu’nda yayımlanan halıcılıkla ilgili bir yazıda yer alan aşağıdaki bilgi, Türkçenin öğretilmesi ve yayılması yollarından birini göstermesi açısından dikkat çekicidir: “Horasan'da halı dokunan imalathane sahipleri umumiyetle Türk'tür. Bu sebeple ustabaşılar kâğıt üzerindeki halı modellerini çıraklarına Türkçe söyler. Fars çıraklar da çabucak Türkçe öğrenirler. Bu imalathaneler, Meşhed'de Türkçenin yayılmasına hizmet etmektedir.” (S.172: 257).

         

         

  1. 4.     Kelimeler

         

        Türk Yurdu’nda çıkan kelimelerle ilgili yazılar, aradan geçen uzun süre içinde Türkçenin kelime dünyası hakkında bir fikir vermektedir. Bunlardan Veled Çelebi, “Hanımların Tabirat-ı Mahsusası” başlıklı yazısında, özellikle İstanbullu hanımların Türkçelerinde görülen özel söyleyişleri örnekleriyle açıklamıştır (S.178: 235-238). V. Çelebi, bunların yazılması için Türk hanımlarının daha cesaretli olmaları gerektiğini de eklemiştir.

         

        Rıza Nur, “Türk Takvimi” adlı yazısında, Türklerin binlerce yıldır kullandığı, kendilerine mahsus bir takvimi olduğunu, başkalarından alınacak bir takvime ihtiyacı olmadığını belirttikten sonra Türkçenin farklı lehçelerinde zamanı ifade etmek için kullanılan kelimeler hakkında ayrıntılı bilgi vermiştir (S.180: 13-20). Özellikle “On İki Hayvanlı Türk Takvimi”nin ele alındığı bu yazıdan yedi ay önce, 1 Ocak 1926 tarihinden itibaren rumi ve hicri takvimin yerine miladi takvim kullanılmaya başlanmıştı.

         

        Bakü’de toplanan Türkoloji Kongresi ile ilgili haber ve değerlendirmeler, Türk Yurdu’nda geniş olarak yer almıştır. Bunlardan biri, A.B. imzalı “Istılahlar Meselesi” adlı yazıdır (S.183: 158-162). “Terim”, günümüzde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında da dilimizin önemli bir sorunu olarak görülmüş ve Kongre’de uzun ve ayrıntılı kararlar alınmıştır. Mesela; lehçeler arasında ortak ve Türkçe asıllı olanlar tercih edilmeli, her lehçede yaygın olan yabancı dilden terimler Türkçe ses kurallarına uydurulmalı, artık yabancı dillerden terim alınmamalı, ilkokullarda her lehçe kendi terimlerini kullanmalı ama ortak terimler de öğretilmeli gibi kararlar dikkati çekmektedir.

         

        Türkçeye Arapça ve Farsçadan giren kelimeler, alışıldığı için yabancı kelime olarak algılanmamakta ama Batı dillerinden giren kelimelerin kullanılması kabul görmemektedir. Bu kelimeler terim olduğunda, uygun bir Türkçe karşılık bulunması her zaman mümkün olmamaktadır. Hasan Cemil, “Beynelmilel İhtisas Tabirleri” başlıklı yazısında dilci, yazar ve bilim adamlarını bu konuda özenli davranmaları konusunda uyarıp onlardan yardım istemiştir (S.202: 64).

         

        Çocuklara verilen adlar her zaman ilgi çekici olmuştur. Hamid Zübeyir, “Türk Adlarına Dair Araştırma” başlıklı yazısında adlar, anlamları ve ad koyma sebepleri üzerine ayrıntılı bilgiler vermektedir (S.187: 66-69).

         

        Necip Asım’ın “Lisan Tetkikleri: Su” başlıklı yazısı, “su” kelimesinin kökenini ve taşıdığı anlamları göstermesi bakımından dikkat çekicidir (S.190: 217-219). N. Asım, “su” kelimesini soy, sop, çağ, çay, çimen, çayır gibi kelimelerle aynı köken kabul edip bunlarla ilgili örnekler vermektedir. N. Asım, “Türk Sayıları Üzerine Bir Deneyiş” başlıklı yazısında ise sayıların adlandırılışı üzerinde durmuş, farklı dillerden örnekler vermiş ve Türkçede sayı adlarının doğuşu hakkında felsefi yorumlar yapmıştır (S.201: 22-23). Bazı dillerde sadece “beş”e kadar sayılabildiğine dikkat çeken yazar, sayıları adlandırmanın çok da kolay olmadığını ama Türkçenin bunu kolaylıkla başardığını söylemiştir. N. Asım, Avusturyalı Prof. Dr. F. Kraelitz’in yazdığı ve Raif Paşazade Fuat Bey’in çevirdiği makaleyi “İki Sayısı Hakkında” başlığıyla yayımlamıştır (S.224: 25-27). Makalede “iki” kelimesinin hem tarihî ve çağdaş lehçelerde hem de Türkçeye akraba dillerde taşıdığı ses ve anlam özellikleri anlatılmıştır. R.P. Fuat Bey, makaleyi çevirmekle kalmamış, yazarın açıklamalarına eklemelerde de bulunmuştur. N. Asım’ın kelimelerin kökeni hakkındaki değerlendirmelerinin bir kısmının doğru olması mümkün değil, ama konuya dikkati çekmesi bakımından önemlidir.  

         

        Latin harflerinin kullanılmaya başlanmasıyla birlikte, Türkçe kelime kullanma konusunda daha özenli davranılmaya başlanmış, halkın dilindeki Türkçe kelimelerin belirlenmesi için de bir Söz Derleme Heyeti oluşturulmuştur. Bu konuyla ilgili haberde, bu faaliyet olumlu karşılanmış ve dönemin tanınmış kişilerinden oluşan heyetin Ankara’daki üyeleri de yazılmıştır: M. Emin, A. Cevat, R. Hulusi, İ. Hakkı, H. Fehmi, Dr. Mesaroş, H. Zübeyir. Heyet ayrıca geçici olarak Türk Dili adında bir dergi çıkaracaktır (S.204: 183-184). Benzer bir sorunu, “Türkçenin Fazlaları, Eksikleri” başlıklı yazıyla Celal Nuri de dile getirmiştir. Mefhumların Türkçe karşılıklarının bulunmasının ilerleme için yeterli olmayacağını, bunların kullanılması gerektiğini, bundan dolayı ya Arapça ve Farsçadan alınmış kelimeleri korumamız gerektiğini ya da Türkçe karşılıklarına özen gösterilmesini vurgulayan C. Nuri, bunun da kısa sürede mümkün olmadığını söylemiştir. Böyle bir uygulamanın Türkçede kelime kısırlığına yol açacağını ama yabancı dillerden kelime alma yoluna da gidilmemesi gerektiğini belirtmiştir (S.206-208: 7-16).

         

        Türk Yurdu’nda söz derlemeyle ilgili yazılar da yayımlanmıştır. Bu yazılar, Dil İnkılabı’nın ilk yıllarında örnek olması bakımından önemlidir. Hâmid Zübeyir; “Tespihçi Dükkânında Söz Araştırma” başlıklı yazıyla tespihçiliğe ait terimleri derleyip açıklamış (S.209-210: 26-27); “Söz Derleme, Celep Esnafının Kullandığı Sözler” adlı yazısında da celeplerin kelimelerini bir araya getirmiştir (S.214: 13-16). 

         

        H. Zübeyir, “Dil Yenileşmesine Dair” adlı makalesinde ise “Büyük Gazi”, “Başvekil Paşa”, “Dil Heyeti”, “Türk Ocakları İlim ve Sanat Heyeti”, ve “Halk Bilgisi Derneği”nin Dil İnkılabı dolayısıyla yaptıkları faaliyetleri anlatmış ve yeni harflere milletçe sahip çıkıldığını belirtmiştir (S.211-212: 23-28). Yazar, Türklere örnek olması bakımından, Macarların 18. yy. sonunda gerçekleştirip başarıya ulaştıkları dil inkılabı hakkında da bilgi vermiş, yeni harflerle birlikte yabancı kelimelerin yerine Türkçe kelime türetme yönteminin de yazar ve şairlerin benimsemesiyle başarıya ulaşacağını söylemiştir. Çünkü yazar, şair ve bilim adamları arasında, türetilen yeni kelimelerin halkın birbirini anlamasını zorlaştıracağını düşünenler de vardır. H. Zübeyir, yukarıdaki düşüncelerine benzer yayınları da takip etmiş ve Macar Türkolog Tolnai Vilmas’ın “dil yenileşmesinin esasları” ve “Macarca ve diğer Avrupa dillerindeki yenileşme çalışmaları” hakkında bilgiler bulunan makalesini çevirip “Dil Yenileşmesine Dair” adıyla bir dizi hâlinde yayımlamıştır (S.220: 17-32; S.221-222: 25-34; S.225: 26-32).

         

        Baha Said, “Türkiye’de Alevi Zümreleri-Teke Aleviliği-İçtimai Alevilik” başlıklı yazısında, Alevi-Bektaşi şairlerin eserlerinde Türkçe kullanmaya özen gösterdiklerini örnekleriyle anlatmıştır (S.182: 105-112). 

         

        Dr. Rıza Nur, “Türk Takvimi” başlıklı yazısında, Bulgar Türkologu İvan Manolof’un on iki hayvanlı Türk takvimi ve Bulgar Kağanları hakkındaki notlarını yayımlamış; takvimle ilgili kelimelerin Türk lehçeleri ve Bulgar Türkçesinde telaffuz ve anlamları üzerinde ayrıntılı bilgiler vermiştir (S.219: 44-46). Necip Asım, aynı konudaki “Gün Adları” adlı yazısında Türkçe, Arapça, Farsça ve Avrupa dillerindeki gün adlarını ve konuluş sebeplerini anlatmıştır (S.221-222: 35-37).

         

        Bilindiği gibi, TDK kurulmadan önce, 1926’da Dil Heyeti oluşturulmuştu. Amacı TDK’nin amacıyla aynıydı. Balhasanoğlu Necip Asım, Avrupa’da da benzerleri bulunan Dil Heyeti’nin oluşturulmasını heyecanla karşılamış ve böyle bir kuruma olan ihtiyacı “Dil Heyeti” başlıklı yazıda anlatmıştır (S.183: 151-153). Yazarın bu değerlendirmesinde, Türkçe için neler yapılması gerektiği sıralanmış ve asıl amaç ve ihtiyacın Türkçenin korunup gelişmesinin sağlanması olduğu ortaya çıkmıştır.

         

        Türk Yurdu, “Gençlerin Tanışma Yuvası” başlığıyla bir duyuru yazısı yayımlar ve şöyle der: “Türk gençliğine soruyoruz: Bulunduğunuz memleketin harsına ait malumatınız var mı? Onları bize bildiriniz, en faydalı bir iş görmüş olursunuz.” Gençlerden Türk dilinden çocuk oyunlarına kadar kültürümüze ait ne varsa derleyip derginin merkezine gönderilmesi istenir ve ayrıca derlenmesi gereken kültür unsurlarının tanımı yapılır (S.225: 43-45).

         

         

        5. Alfabe         

         

        Türk Yurdu’nun önceki sayılarında alfabe konusu ele alınırken değişiklikten bahsedilmemiş, sadece Arap harflerinin ıslahı üzerinde durulmuştur. Necip Asım, “Elifba Meselesi” başlıklı yazısında, dilin zabıt altına alınması gerektiğini, bunun da yazıyla mümkün olduğunu söylemiştir (S.173-12: 277-279). Yazının ortaya çıkışı ve gelişmesi hakkında da bilgi veren N. Asım, Türklerin kullandığı alfabelerin Türkçeye uygunluğunu da değerlendirmiştir. Fransızca ve dolayısıyla Latin harfleriyle tanışan Türk aydınlarında Arap harflerinde ıslaha gidilmesi fikri doğmuştur. N. Asım da harfleri değiştirmek yerine ıslah etmenin daha doğru olacağını düşünmüş ve bu yazıda ıslahla ilgili örnekler vermiştir.

         

        M. Fuat Köprülü, Türk Ocağı’nda alfabe konusunu ele aldığı bir konferans vermiş ve Türk Yurdu bunu “Fuad Bey’in Konferansı” başlığıyla yayımlamıştır (S.184-23: 230-232). Köprülü, Arap harflerinin ıslahı veya değiştirilmesi konusunu ciddi olarak ilk defa dile getiren ve düşüncelerini Osmanlı’daki yetililere de ulaştıran Azerbaycan’ın büyük yazarlarından Mirza Fethali Ahundof’tan bahsettikten sonra, Arap harflerinin Türkçeyi yazmak için yeterli olduğunu, Latin harflerini almanın doğru olmayacağını söylemiştir. Ona göre Arap harflerinde ıslaha ihtiyaç vardır, ama aynı durum Latin harfleri için de geçerlidir.

         

        Türk dünyasında alfabe tartışmaları devam etmektedir ve Türkiye de alfabe değişikliğinin sancılarını yaşamaktadır. Bu dönemde Ayaz İshakî, “Arap ve Latin Elifbalarını Mukayese” başlıklı yazısında (S.177-16: 195-200), Türklerin çözüme kavuşturamadıkları birçok “millî ve harsî mesele” bulunduğunu, bunların başında da dil ve alfabenin geldiğini belirtmiştir. A. İshakî, Türklerin bin yıldır kullandıkları Arap harflerinin yerine Kiril veya Latin harflerinin kullanılması düşüncesinin dışarıdan yönlendirildiğini, Sovyetler Birliği sınırları içinde plan ve programın Ruslar tarafından yapıldığını söylemektedir. Ona göre Latin harflerini kabul etmek yerine Arap harflerinin ıslahı yolu tercih edilmelidir. Çünkü 1926’da toplanacak olan Bakü Türkoloji Kongresi’nde kabul edileceğini düşündüğü Latin harfleri, geniş Türk dünyası ile Türkiye arasındaki bağları koparacaktır (O tarihte Türkiye henüz Latin harflerine geçmemiştir.). Ayaz İshakî’ye göre, Arap harflerinde olduğu gibi Latin harflerinde de, uzun uzun örneklerini verdiği Türkçeye uymayan birçok harf vardır. Hiç olmazsa Arap harflerinde yüzlerce yıl içinde düzeltmeler yapılmıştır. Ayrıca “Türk Birliği” bakımından da bütün Türklerin Arap harflerini kullanmaya devam etmesi gerektiğini ısrarla söylemiştir.

         

        Veled Çelebi, “Âlim ve Mütefekkir Üstadımız Ağaoğlu Ahmed Beyefendi Edebî Arz-ı Hâlimdir” başlıklı yazısında, “hurûf, imla, lügat” konusunda birçok kişinin düşüncesini söylediğini, ama bunun uzmanlık işi olduğunu, sadece yazarlığın alfabe konusunda söz söylemeye yeterli olmayacağını söyledikten sonra Latin harflerini kabul etmemizin sakıncaları ve zorluklarını sıralamıştır (S.179-18: 266-269). Bunu yaparken, İslamiyet ile Arap alfabesi arasında doğrudan bir ilişki kurulmaması gerektiğini de vurgulamıştır. Türkiye’de Arap alfabesiyle okuyup yazabilenlerin bile yüzde bir olduğunu, alfabe değişikliğiyle bunların da okuyup yazamayacaklarını söylemiş, Arap alfabesindeki her harfe Latin alfabesinden karşılıkların bulunmadığını örneklerle gösterip değişikliğin zararlı olacağını belirtmiştir. V. Çelebi, Türkçenin ihtiyacının Latin alfabesi değil, Arap alfabesinin ıslahı ve eğitimindeki aksaklıkların giderilmesi olduğunu söylemiştir.

         

        1926’da toplanan Bakü Türkoloji Kongresi’nin alfabeyle ilgili raporunu Kazanlı üye Alimcan Şeref Bey okumuş, Abdullah Battal Bey ise Rusçadan tercüme etmiş ve yayımlanmıştır. Türk Yurdu “Harflerimizin Müdafaası” başlıklı yazıyla bu yayını değerlendirmiştir (S.181-20: 95-96). Azerbaycan’ın 1922’den itibaren Latin harflerini kullanıyor olması, alfabeyi bu kongrede ana konu hâline getirmiştir. Raporda, hem tarih hem bilim hem de fayda açısından Arap harflerinin kullanılmaya devam edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Arap harflerinin devam ettirilmesi, özellikle Türk Birliği açısından da önemli bulunmuştur. Bu harflerin ıslah edilmesi gerektiği de ayrıca belirtilmiştir.

         

        Zeki Velidî Togan’ın henüz basılmamış olan Türk Harsına Ait Meseleler adlı eserinden bir bölüm, “Türklerde Hars Buhranı” başlığıyla yayımlanmış ve yazar, “Türkçenin Batı dillerine karşı koyamadığı” düşüncesine karşı çıkmıştır. Z.V. Togan, bu yazıda Latin harflerine de karşı çıkmakta ve Arap harflerinin Türkçenin yazılması ve Türk Birliği için yeterli ve gerekli olduğunu söylemektedir (S.185-24: 242-251).

         

        Türk Ocaklarının ilk on altı yılının değerlendirildiği, Samih Rıfat’a ait “Türk Ocaklarının Oranı” başlıklı yazıda, Türklüğü ilgilendiren birçok konu arasında Orhun Yazıtları’ndaki alfabe hakkında da bilgi verilmiş ve birinci yüzyıldan beri bu yazının kullanıldığı, hatta Mısır yazısında da Köktürk harflerinin etkisinin görüldüğü belirtilmiştir (S.195-34: 13-37).

         

        1928 yılının Haziran ayına gelindiğinde, artık Arap harflerinin yerine Latin harfleri kullanılmaya başlanmıştır. İzzet Ulvi, “Yeni Türk Harfleri Münasebetiyle” başlıklı yazısında Latin harflerini tanıtmış, Türkçenin yazımındaki kolaylıklarından bahsetmiş ve Arap harfleri ile Latin harfleri arasındaki bazı benzerliklerden örnekler vermiştir (S.200-39: 299-301). İ. Ulvi, Türk Ocaklarının yeni harfleri öğretmek için ciddi bir eğitim ve öğretim faaliyeti içinde bulunduğunu da belirtmiştir. İ. Ulvi, Temmuz 1928’de Dolmabahçe’de bizzat Atatürk’ün tahtanın başında yeni harfleri öğrettiği dersi, “Büyük Hoca’nın Karşısında” başlıklı yazısında anlatmıştır (S.202-41: 95-96). Türk Ocaklarının yeni harflerle ilgili faaliyeti ve açtığı kurslar, yine İ. Ulvi imzası ve “Yeni harflerimiz ve Türk Ocakları” başlığıyla duyurulmuştur (S.202-41: 97-100; S.203-42: 138-143). Türk Yurdu, yeni harfler vesilesiyle Türkçeye sahip çıkmak için “Lisaniyat: Dilimize Dair Bir Düşünce Köşesi” başlıklı bir köşe açmış ve konuyla ilgili yazıları yayımlamıştır. Buradaki M.Ö. imzalı yazıda, bir dil encümeni kurulmasından Anadolu’daki kelimelerin tespit edilip kullanılmasının sağlanmasına kadar birçok teklifte bulunulmuştur (S.206-208: 27-30).

         

        Türk Ocakları Merkez Heyeti, yayımladığı 31 numaralı tamimle, İlim ve Sanat Heyeti’nin 1930 yılı içinde vereceği konferanslardan ikisinin konu başlığının “Latin harflerini niçin kabul ettik?” ve “Türk dilini yabancı sözlerden ayıklama ve düzeltme gerekliği” olacağı bildirilmiş ve bunların da 88 maddelik ayrıntılı alt başlıkları eklenmiştir (S.218: 59-65). Alt başlıkların birçoğunun ayrı uzmanlık alanı olduğu göz önünde bulundurulduğunda, Türk Ocaklarının “dil” davasına nasıl sahip çıktığı, okul gibi çalıştığı anlaşılmaktadır. Bununla ilgili bir başka örnek de “İzmir Ocağımızın Geçen Seneki Kıymetli Mesaisi Nelerdir?” başlıklı haber yazısıdır (S.200: 335-339). Türk Ocakları, İzmir çapında “yabancı dillere karşı çıkma, Türkçe konuşmayı teşvik etme, Türkçeyi öğretme” faaliyetine başlamıştır. Bunların en önemlisi de Arap harfleri yerine kabul edilen Latin harflerinden oluşan yeni “Türk Alfabesi”nin öğretilmesidir. 

         

        Atatürk, daha Meclis kararı alınmadan yeni harfleri halka tanıtmak için yurt gezisine çıkmış, Türk Yurdu “Eylül Ayında Reisicumhur Hazretlerinin Seyahatleri” başlığıyla bunları okuyucularına duyurmuştur (S.203: 135-137). Bu yazıda ayrıca yeni harflerle ilgili yazım kurallarına da yer verilmiştir. Örneğin, soru ekinin ayrı yazılması, daha o tarihte konulan kurallardandır. Türk Yurdu, “Büyük İnkılâp” başlıklı yazıda da Atatürk’ün yeni harflerin ülkemize kazandıracaklarıyla ilgili sözlerini yayımlamıştır. Atatürk, Türk milletinden “yeni harfleri kâmilen öğrenmek” konusunda kararlı olmasını istemiştir (S.205: 234-237).

         

        Latin harflerinin kullanılmaya başlanmasının yanında tartışmalar da sürmekte, Arap harflerindeki bazı sesleri karşılamak için Latin harflerinde karşılıklar bulunmadığı yönünde fikirler ileri sürenler olmaktadır. Buna karşılık da “Biz Arapça veya Farsçaya değil, Türkçeye alfabe alıyoruz.” denmiştir. Falih Rıfkı bu değerlendirmeyi, “Öztürkçe” başlıklı yazısında yapmış ve hem Arapça ve Farsçadan hem de Batı dillerinden giren kelimelerin Türkçenin ses yapısına uygun hâle geldiğini veya getirilmesi gerektiğini, böylece ortada herhangi bir sorun kalmayacağını söylemiş ve Türk Ocaklıların yeni harflere sahip çıkmasını istemiştir (S.204: 149-150).

         

        Alfabe konusundaki önemli yazılardan biri de Hâmid Zübeyir’in “Türklerin Bugüne Kadar Kullandığı Yazılar” başlıklı makalesidir. H. Zübeyir bu yazıda, Türklerin kullandığı alfabeler hakkında ayrıntılı bilgiler verip örnekler sunmuş, sonuç olarak da Türkçeye en uygun yazının Latin harfleri olduğunu ve yeni harflerin hayırlı olacağını söylemiştir (S.205: 223-233).

         

        Necip Asım, önceki yazılarında Arap harflerinin ıslahının daha iyi olacağını söylemişti, ama karşı çıkanlara rağmen Latin harflerine geçildi. N. Asım, “Lisaniyat: Uygur Alfabesi” başlıklı yazısında ise Türklerin Köktürk harflerinden sonra kullandığı Uygur harfleri hakkında bilgi vermiş, bunları Arap harfleri ile karşılaştırmıştır. Ayrıca İstanbul kütüphanelerinde 1920’li yıllarda bulunan Uygur harfli eserlerden örnekler verilmiş, sayfaların fotoğrafları eklenmiştir (S. 209-210: 10-20).

         

        Falih Rıfkı, “Bilanço” adlı yazıyla, yeni harflerin ilk yılını değerlendirmiştir (S.217: 1-2). Bu süre içinde gazetelerin yeni harflere maddi olarak alıştıklarını, kitap basımını ise ancak devletin yapabildiğini belirten F. Rıfkı, Arapça ve Farsçadan alınan kelimelerdeki uzunlukların Latin harfleriyle gösterilemediği, dolayısıyla bu kelimelerin İstanbul’daki azınlıklar gibi kısa ünlüyle telaffuz edileceği kaygısını yersiz bulmuş, böylece bu kelimelerin Türkçenin ses kurallarına uyarak Türkçeleşeceğini söylemiştir.

         

             

        6. Şahıslar

         

        Türk Yurdu, önceki sayılarında olduğu gibi bu dönemde de Türkçenin tarihî dönemleriyle ilgili yayınlarına devam etmiş ve M. Fuat Köprülü’nün “Selçukiler Devrinde Anadolu Şairleri: Şeyyâd Hamza” başlıklı yazısıyla bunun önemli bir örneğini sunmuştur (S.162: 23-26). Çünkü Oğuz Türkçesinin Anadolu’da edebî dil özelliği kazanmasında kilometre taşlarında biri olan Ş. Hamza’nın hayatı ve şiirleri hakkındaki ilk bilgileri veren yazılardan biri budur. Ayrıca Köprülü, Türkçenin Selçuklular döneminde Anadolu’daki durumunu, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı eserinde ayrıntılarıyla ele aldığını da belirtmiştir.

         

        Dr. Rıza Nur, “Babür” adlı yazısında, büyük devlet adamı ve şair hakkında bilgi vermiş, şiirlerinin ayrıntılı bir tahlilini yapmış ve Türkiye Türkçesindeki karşılıklarını eklemiştir (S.177: 177-185).

         

        Türk Yurdu’nda, Türklük Biliminin büyük isimlerinden Prof. Wilhelm Thomsen hakkında, 70. doğum yıldönümü vesilesiyle bir saygı yazısı çıkmıştı (C.1, S.6, 8 Şubat 1912: 98-104). Bu kez 85. yaş günü dolayısıyla M.F. Köprülü,onun çalışmalarını ve eserlerini anlatan bir yazı yazmıştır (S.186: 13-14).

         

        Köprülü, tanıtma ve bilgilendirmelerine devam etmiş, “Türkiyat Tetkikleri: Harezmşahlar Devrinde Bir Türk Lisaniyatçısı Muhammed Bin Kays ve Eseri” adlı yazısıyla hem Harezmşahlar ve o dönemle ilgili çalışmalar hakkında bilgi vermiş, bazı yanlışları düzeltmiş hem de Muhammed Bin Kays’ı tanıtmıştır (S.187: 57-58). Köprülü’nün bir başka bilgilendirme yazısı, “Edebiyat Tarihi: Ali Şir Nevai ve Tesiratı” başlığını taşımaktadır (S.188: 115-117). Köprülü’nün şu değerlendirmesi dikkat çekicidir: “Fuzûlî ile bir dereceye kadar Nesimî'yi aradan çıkarırsak, ruhunun sesini Akdeniz kıyılarından Kaşgar ve Volga boylarına kadar bu kadar kuvvetle duyurmuş bir şair yoktur.”

         

        Kilisli Rıfat, Kilis Türk Ocağında yaptığı sohbette kendini, eserlerini, dil anlayışını, Türkçeciliğini, zamanının dil çalışmalarını anlatmış; bu sohbet Türk Yurdu’nda yayımlanmıştır (189: 169-172).

         

        Türk Yurdu’nun sayfalarında çokça tanıtma ve değerlendirme yazılarına tanık olduğumuz M. Fuat Köprülü’nün bu kez kendisi tanıtılmıştır. Rus müsteşriklerinden Prof. Dr. Gordlevski, hem Köprülü’yü, hem de Türk edebiyatı ve Türk dilinin son durumunu değerlendiren bir yazı yayımlamış ve tercüme edilip “Türk Edebiyatının Dönüm Noktası” başlığı ve A.B. imzasıyla Türk Yurdu’nda çıkmıştır. Köprülü, kendisi hakkında bu tür yazılar yazılırken henüz 35 yaşında bir gençtir ve Gordlevski bunu özellikle belirtmiştir  (S.190: 213-217).

         

        Türk Yurdu’nun yazarları ve fikir babalarından, Türk dili ve edebiyatıyla ilgili önemli makaleler yazan Ahmet Hikmet Müftüoğlu, 19.5.1927’de vefat etmiş ve görkemli bir cenaze töreniyle İstanbul’da defnedilmiştir. Ölümü, tanıtıcı bir yazıyla duyurulmuş (S.190: 252), hakkındaki asıl yazı ise bir sonraki sayıda yer almıştır (S.191: 257-281). Derginin 12. cildinin kapağında Müftüoğlu’nun fotoğrafı vardır.

         

        Alman Türkologu Prof. Dr. Willy Bang-Kaup, “Alman Türkiyatçı Profesör Bang’ın Doğduğunun 60’ıncı Yıl Dönümü” başlıklı yazıyla tanıtılmış, eserlerinden örnekler verilmiş, yetiştirdiği öğrenciler ve Türklük bilimine yaptığı hizmetler övülmüştür (S.218: 82).  

         

        Kırımlı Cafer Seydahmet’in “İsmail Bey Gasperenski” başlıklı yazısıyla, İsmail Gaspıralı’nın Türk Yurdu’nda bir daha anılıp görüşlerinin aktarıldığını görüyoruz (S.230: 48-55). Gaspıralı; sadece Türklüğün, İslamın değil; bütün insanlığın hayrına çalışmış bir insandır. Sade, terkipsiz, yabancı kelimelerden arınmış, bütün Türklerin anlayabildiği bir Türkçe ile çağdaş eğitim için Hindistan’dan Sibirya’ya Türk ve İslam dünyasını dolaşmış, konferanslar vermiştir.   

         

         

        7. Eserler ve Yayınlar

         

        Türk dünyasındaki her türlü gelişmeyi okuyucularına duyurma gayretindeki Türk Yurdu, “Türk Âleminde İlim ve Sanat Hareketleri” başlıklı yazıda şu bilgileri vermiştir (S.180: 49-54): Moskova’dan Kutadgu Bilig’in yeni bulunan Fergana nüshasının kopyası ve Orhun Yazıtları hakkındaki dört ciltlik kitabın bir nüshası istenmiştir. Divanü Lügati’t-Türk’ün tercümesi bastırılacaktır. Radloff’un sözlüğünün bastırılması için çalışmalara başlanacaktır. İstanbul Darülfünunu, Prof. Dr. Profesör W. W. Barthold’un on iki adet konferansının metinlerini bastıracaktır. Bu konferanslar Türk dili, tarihi ve edebiyatı hakkındadır. Rus Prof. Dr. Muguroditski, Türk lehçelerinin fonetiğine dair değerli bir eser yayımlamıştır. Türkolog Nikolay Aşmarin, "Kazan Türkçesinde Vakıf Alâmetleri" adlı eseri bastırmıştır. Kazanlı Türkler, dil konusunda “yazım ve dil bilgisi, edebî dil, bilimsel terimler” konularını ele almışlardır. Kazan’da Arap harflerinin ıslahı konusunda da toplantılar yapılmaktadır. Bu haberlerden anlaşıldığı kadarıyla Türk Ocakları ve Türk Yurdu, dönemin Türklüğü ilgilendiren çok önemli ve büyük eserlerinin basımı ve dağıtımıyla doğrudan ilgilenmekte ve kararlar almaktadır.

         

        Barthold’un konferanslarından biri, “Türkiyat Sahasında En Evvel Nazar-ı Dikkate Alınacak Meseleleri” başlığıyla Türk Yurdu’nda yayımlandı (S.184: 193-200). Barthold, bu konferansta Türkçenin dil, edebiyat, yazım vb. sorunlarını değerlendirmiştir. 

         

        Bakü Türkoloji Kongresi’ne Kazan üyesi olarak katılan Ali Rahim Bey, Kongre hakkındaki ilk Türkçe kitap olan Kazan Cumhuriyeti’nde Yeni Neşriyat adlı kitabı yazmış ve Türk Yurdu’nda A.B. imzasıyla tanıtılmıştır (S.182: 140-145). Bu kitap, Kongre’deki tartışmalar hakkında bilgi edinme açısından önemli bir eserdir.

         

        Azerbaycan Edebiyat Cemiyeti, Türk Dili ve Edebiyatı ile ilgili çok önemli eserler yayımlamakta ve bunlardan uygun olanlar Türk Yurdu’nda tanıtılmaktadır (S.183: 181-183). Azerbaycan’da yayımlanıp M.F. Köprülü’nün tanıttığı eserlerden biri de H. Zinallı’nın Azerbaycan Atalar Sözü adlı kitabıdır (S.188: 137).

         

        Kilisli Muallim Rıfat, “Âşık Paşazade Tarihi” başlıklı yazısında, eseri tanıtırken kitapta geçen şiirler ve kelimeler hakkında bilgi verip Türkiye Türkçesine aktarmalar yapmıştır (S.189: 188-190).

         

        Türk Yurdu, kendilerine Türk dünyasından gelen kitap, dergi, gazete vb. yayınları zaman zaman tanıtmaktadır. 190 ve 191. sayılarda; Özbekistan, Azerbaycan, Doğu Türkistan, Kazan, Kırım, Kırgızistan, Kazakistan’da yapılan önemli dil ve edebiyat faaliyetleri hakkında bilgiler verilmiştir (S.190: 248-252; S.191: 293-298). Macaristan’da “Macarca, Türkçe, Turancılık” vb. konularda çeşitli faaliyetlerde bulunan Turan Cemiyeti, yayınlarından örnekler verilerek tanıtılmıştır (S.214: 57-61).

         

        Latin harflerine geçilmesiyle sözlük ihtiyacı doğmuş ve bunun için bir heyet oluşturulup törenle çalışmaya başlamıştır. Bununla ilgili haber “Söz Kitabı” başlığıyla verilmiştir. Bu çalışma dolayısıyla İnönü’nün yaptığı konuşmanın çok sade bir Türkçe ile yapıldığı özellikle belirtilmiştir (S.206-208: 62-66).

         

        Necip Asım, bir dizi hâlindeki “Türklük ve Türkçülük İzleri” adlı yazısında, Türkiyat alanında önemli çalışmaları bulunan Reşit Saffet’in Türk Ocakları İlim ve Sanat Heyeti yayını olan ve aynı adı taşıyan kitabını tanıtıp değerlendirmiştir (S.223: 57-60; S.231: 6-9; S.232: 8-13; S.233: 11-16).

         

        Daha Arap harflerinin kullanılmaya devam edildiği ve Türkçenin sadeleştirilmesiyle ilgili herhangi bir uygulamanın bulunmadığı bir dönemde, “istinaf reisi” olarak bulunduğu Kastamonu’da, 1325/1909’da yazdığı ve yabancı kelimeleri Türkçeleştirdiği için “bitikçi” lakabı takılan Yanyalı Ali Rıza Bey ve eserini Hasan Fehmi, “Unutulmuş Bir Türkçümüz” adlı yazıyla tanıtmıştır (S.231: 23-24). Teklif ettiği kelimelere “zirai mimari” için yapölçü, “mizanültesviye” için düzölçü örnek olarak verilebilir.

         

        Türk Yurdu’nda, yayınların değerlendirildiği “Kitaplar ve Mecmualar Arasında” başlıklı ve N.S. imzalı yazıda, Sadri Maksudi Bey’in Türk Dili İçin adlı eseri hakkında bilgi verilmiştir (S.232: 51-54). Türk Ocakları İlim ve Sanat Heyeti yayınlarından olan bu hacimli kitabın amacını S. Maksudi, “Osmanlı devrinden kalma yazı dilini düzeltmek, yabancı sözlerden ayrıtlamak, öz Türkçe söz köklerinden bir edebî ve ilmî dil yaratmak” olarak belirtmiştir. 

         

        Meyan Bezek, “Yedisu Asar-ı Atikası” başlıklı yazısında, Yedisu, Talas bölgesinde bulunan Köktürk, Uygur harfli metinler, Manas Destanı, heykeller, yapılar hakkında tanıtıcı bilgiler vermektedir (S.181: 90-93).

         

        Türkçenin hacimli en eski eseri olan Orhun Yazıtları hakkında, Türk Ocakları Genel Merkezi’nde düzenlenen konferansta Danimarkalı Prof. Dr. Oestrop konuşmuş ve Ragıp Hulusi çevirerek “Orhon Kitabelerinin Keşfine Dair Bir Konferans” adıyla yayımlamıştır (S.221-222: 72-78). Oestrop bu konferansta, W. Thomsen’in Yazıtlar’ı okuma yöntemi, Radloff’un okuma çalışmaları ve yapılan yayınlar hakkında ilgi çekici bilgiler vermiştir.

         

        Sir Aurel Stein’in Doğu Türkistan’da Eski Uygur Türkçesine ait eserlerle ilgili olarak 1913-1916 yıllarında yaptığı keşifler, bulunan eserler ve İngiltere’de sergilenmesi hakkında bir değerlendirme yazısı, “Atikiyat: Orta Asya’da Mühim Keşifler” başlığı ve A.R.S. imzasıyla yayımlanmıştır (S.174: 62-64).

         

         

        Sayıların Künyeleri

         

        Aşağıdaki listede; yayının adı “Türk Yurdu”, yayınevi “TUTİBAY” ve yayın yeri “Ankara” ayrıca gösterilmemiştir. 8-17. ciltler 2001’de yayımlanmıştır.

         

        S.162: C.8, Ekim 1924.

        S.163: C.8, Kasım 1924.

        S.165: C.8, Ocak 1925.

        S.167: C.8, Mart 1925.

        S.168: C.9, Nisan 1925.

        S.170: C.9, Haziran 1925.

        S.172: C.9, Ağustos 1925.

        S.173: C.9, Eylül 1925.

        S.174: C.10, Ekim 1925.

        S.175: C.10, Kasım 1925.

        S.176: C.10, Ocak 1926.

        S.177: C.10, Şubat 1926.

        S.178: C.10, Mart 1926.

        S.179: C.10, Haziran 1926.

        S.180: C.11, Temmuz 1926.

        S.181: C.11, Ağustos 1926.

        S.182: C.11, Eylül 1926.

        S.183: C.11, Ekim 1926.

        S.184: C.11, Kasım 1926.

        S.185: C.11, Aralık 1926.

        S.186: C.12, Ocak 1927.

        S.187: C.12, Şubat 1927.

        S.188: C.12, Mart 1927.

        S.189: C.12, Nisan 1927.

        S.190: C.12, Mayıs 1927.

        S.191: C.12, Haziran 1927.

        S.192: C.12, Temmuz 1927.

        S.193: C.12, Ağustos 1927.

        S.195: C.13, Ocak 1928.

        S.200: C.13, Haziran 1928.

        S.201: C.14, Temmuz 1928.

        S.202: C.14, Ağustos 1928.

        S.203: C.14, Eylül 1928.

        S.204: C.14, Ekim 1928.

        S.205: C.14, Kasım 1928.

        S.206-208: C.15, Şubat 1929.

        S.209-210: C.15, Mart-Nisan 1929.

        S.211-212: C.15, Mayıs-Haziran 1929.

        S.214: C.15, Ağustos 1929.

        S.217: C.15, Kasım 1929.

        S.218: C.15, Aralık 1929.

        S.219: C.16, Ocak 1930.

        S.220: C.16, Şubat 1930.

        S.221-222: C.16, Mart-Nisan 1930.

        S.223: C.16, Mayıs 1930.

        S.224: C.16, Haziran 1930.

        S.225: C.17, Temmuz 1930.

        S.230: C.17, Aralık 1930.

        S.231: C.17, Ocak 1931.

        S.232: C.17, Şubat 1931.

        S.233: C.17, Mart 1931.

         


Türk Yurdu Nisan 2011
Türk Yurdu Nisan 2011
Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele