Şark Meselesi Işığında Balkan Milliyetçiliği ve Büyük Güçlerin Politikaları

Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

        XIX. yüzyılda enerjisini liberalizmden alan milliyetçilik, toplumları kökten etkiledi ve dünya haritasını değiştirdi. Balkan milliyetçiliği ise “tarihî milliyetçilik” denen, gücünü tarihten alan romantik bir düşünce akımı olarak ortaya çıktı. Bu yüzden yerel ayırt edici özellikler üzerinde ısrarla duruldu. Şarkılar, atasözleri, hatta aynı dil içindeki farklı lehçeler dahi kendilerini başka milletlerden farklı tanımlamak için kullanıldı[1]. Kendini farklı tanımlama, bir süre sonra büyüklük olgusu ile birleşti. Her millet tarihin bir döneminde var olduğunu iddia ettikleri büyük krallık veya imparatorlukların sınırlarına ulaşmak için çabaladı. Hedeflerine ulaşmaya çalışırken karşılarına çıkan milletler ya sürüldüler ya da yok edildiler. Onların tavırlarını en güzel Muharrem Ergin tarif eder: “Slavların ve Rusların belirli bir vasfını daha zikretmek gerekir. Kendileri bakımından çok takdire değer bir hal olan bu vasıf, kavim ve milliyetlerine aşırı derecede bağlı olmalıdır. Bütün tarihlerinde kararlı, ısrarlı ve inatçı bir milliyetçilik hâkimdir. Bu vasıfları o kadar aşırıdır ki, kendi menfaatleri için dünyayı gözleri görmez ve karşısındaki kavimlere ve milletlere bu uğurda akla hayale gelmez muameleleri ve haksızlıkları yapmakta hiç tereddüt etmezler.[2].

         

        Burada söz edilen milliyetçilik olgusu siyasî talepleri olan ideolojik harekettir. Bu yüzden Balkanlarda hiç bitmeyen yerel kargaşalar veya çatışmalar konu dışı değerlendirilmiştir. Özellikle ‘gerçekte Osmanlı Devleti’ne hiçbir zaman boyun eğmedikleri gibi’ romantik milliyetçi yaklaşımlar esasta böyle bir hareketin var olduğunu göstermez. Mesela Sırp ve Karadağlılar kendi tarih yazımlarında Osmanlı idaresi ile sürekli çatışan eşkıyaları (haydut) milliyetçi kahramanlar, özgürlük savaşçıları olarak kabul ederler. Hâlbuki bu kimselerin çoğu çevrelerindeki köyleri yağmalayarak geçinen eşkıyalardı. Üstelik bu haydutlar çoğu zaman kendi dindaş ve soydaşlarına da zarar vermekteydiler. Aynı şekilde Yunan tarih yazımının özgürlük savaşçıları olarak tanımlayıp göklere çıkardığı klephtleri de bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Çünkü onlar da çobanlık yapan eşkıyalardan başka bir şey değillerdi[3].

         

         

        Şark Meselesi

         

                    Batı dünyası örgütlü toplumu oluştururken vatandaşlarının siyasî yönetime bağlı kalmasını “öteki” kavramını kullanarak sağladı. Öteki, mevcut düzende iyi olan ne varsa tam zıddını temsil ediyordu. Yüzyıllar boyunca vatandaşlar kendi surları dışındaki dünyayı “barbarların yaşadığı, vahşetin hüküm sürdüğü topraklar olarak” tanıdılar. Dahası bu “kurgu dünyanın” var olduğuna inandılar. Zihnî dünyadaki bu çarpık yapı dünyanın tanıdığı en sistemli sömürü düzeninin kurulduğu Roma dünyasına da taşındı. Romalılar sınırları dışındakileri tanımlamak için “barbar” kelimesini kullandılar. Kelime anlamı “sınırların dışında yaşayan” demek olan barbar ifadesi, aslında “Roma kültürüne ait olmayan” yani “öteki” demekti. Bu düşünce Roma çağının sonlarına doğru, “Hristiyan olmayan”, “beyaz ırka mensup olmayan”, “Latince konuşmayan veya yazamayan” anlamına gelmeye başladı. 1000 yıl boyunca Batı dünyası bu düşünceye askerî, ekonomik ve ırkî başka eklemeler yaptı, fakat temeldeki  “sömürü” fikri hep aynı kaldı. Aslında “şark” diye coğrafî bir mekân yoktu. Şark sadece sömürülmesi gereken her yerdi. Burası bazen Güney Amerika, bazen Afrika bazen de Ortadoğu olabiliyordu.

         

        Şark Meselesi’nin başlangıcı için çok farklı tarihler mevcuttur. Yazarın bakış açısına göre tarihler değişebilmektedir. Mesela Türkler ve Balkanlar üzerine bir kitap kaleme almış olan Sir Edward S. Creasy, Şark Meselesi’ni Truva Savaşı ile başlatır[4]. Meselenin Türklerle ilgili geçmişini Attila’nın Batı seferine dayandıranlar olduğu gibi, 1071 Malazgirt Savaşı yani Türklerin Anadolu’ya girişi veya 1453 İstanbul’un fethi ya da 1774 Kaynarca Antlaşması’nın imzalandığı tarih olarak kabul eden araştırmacılar da mevcuttur. Aynı tarihi 1815 Viyana Kongresi ya da 1856 Paris Barış Antlaşması’yla başlatıp 1914, 1918 veya 1922’de bitirenler de vardır. Fakat hiç şüphesiz Türklerin Anadolu’ya ayak basması, Batı için Şark Meselesi’nin ciddiyetle ele alınmaya başladığı tarihtir. Bu tarihten sonra hem Müslüman olmaları hem de sürekli Batı’ya ilerlemeleri nedeniyle Türklerin durdurulması Şark Meselesi’nin en önemli gündem maddesini oluşturdu. Türklerin Anadolu içlerinde ilerlemesiyle Doğu Roma imparatorları derhal Avrupa'nın ileri gelen din ve devlet adamlarına mektuplar yazarak yardım talebinde bulundular. Bu mektuplarda "Türklerin tarif edilmez katliam ve zulümlerinden, kiliselerin yağmalarından, kadınların ırzlarına geçilmesinden" bahsedildi. Olumsuz propaganda kısa sürede sonuç verdi ve Türkleri durdurmak için büyük ordular toplanarak Doğu’ya “Haçlı Seferleri’ne” çıkıldı[5].

         

                    Cengiz istilâları sonucu Selçuklu Türkleri güçlerini yitirince Doğu Roma derin bir nefes aldı. Ancak yüz yıl sonra Osmanlılar Balkan topraklarına geçtiler. Bu kez hedef doğrudan Avrupa idi. Bu ilerleyiş o zamanki tüm milletlerin başlıca problemi olarak devletlerarası ilişkilerdeki yerini aldı. Ancak tüm çabalara rağmen Osmanlıları durdurmak mümkün olmadı. Özellikle 1453 İstanbul’un fethi ve 1529 I. Viyana kuşatması Avrupa’daki Türk korkusunu zirveye taşıdı. Türkleri durdurmak için projeler hazırlandı, Türkleri kötüleyen yüzlerce kitap yazıldı. Türkler olabilecek en kötü biçimde tasvir edilerek, insanların zihinlerine yüzlerce yıl sürecek olan Türk düşmanlığının tohumları atıldı. Mesela İstanbul'un fethinden kısa süre sonra Alman İmparatoru III. Friedrich, Frankfurt'ta soyluları toplayarak "Anadolu’da, Asya'da, Avrupa'da dünyanın her yerinde tek bir Türkün canlı bırakılmamasını" istedi. Vatikan çağrıya destek vererek, "Türklere karşı sefere çıkanların her türlü kötülükten, günah ve suçlardan kurtulabileceğine" dair bir beyanname yayımladı[6].  Fakat bu çalışmaların hiçbiri Türkleri durdurmaya yetmedi. Batılıların talihi 1683 II. Viyana kuşatması ile değişti. 1683'de Türk orduları yenilince Avrupalılar ilk kez Türkleri yenebileceklerini anladılar.  Ancak Türkleri bir anda ortadan kaldıramayacaklarını bildikleri için kendilerine öncelikli hedefler koydular. Bu hedefler sırasıyla şöyledir[7]:

         

        1-Balkanlardaki Hristiyan milletleri Osmanlı hâkimiyetinden kurtarmak: Bu kurtarma işi Hristiyan toplumlara doğrudan istiklâl, bu olmazsa önce muhtariyet sonra istiklâl kazandırmak şeklinde olacaktır. Bunun için iki yol takip edilecekti. Birincisi Hristiyanları tahrik ve teşvikle Türklere karşı isyan ettirmek ve isyan halinde onları desteklemek. İkincisi ise isyan başarısız olur veya gerçekleşmezse Osmanlı Devleti’ne baskı yaparak, Hristiyanlar için muhtariyet veya istiklâl anlamına gelebilecek hakları öngören reformları uygulatmak.

         

        2-Türkleri Balkanlar’dan tamamen atmak: Bunun için Balkan Hristiyanlarının Düvel-i Muazzama’nın (Rusya, Fransa, İngiltere, Avusturya Macaristan, daha sonra Prusya, İtalya) müşterek askerî ve diplomatik müdahalesine zemin hazırlamasını temin etmek.

         

        3- İstanbul’u Türklerin elinden almak.

         

        4-Osmanlı Devleti'nin Asya topraklarındaki Hristiyan toplulukların istiklâllerini elde etmelerini sağlamak (Ermeniler, Pontus Rumları, Gürcüler gibi).

         

        5-Osmanlı Devleti'ne ait Kuzey Afrika topraklarını işgâl ederek devleti ekonomik açıdan zaafa uğratmak.

         

        6-Türk olmayan Müslüman toplulukları devlet aleyhine kışkırtmak ve devletten kopmalarını sağlayarak devleti parçalamak.

         

        1917’de konuyla ilgili bir eser kaleme alan İngiliz yazar Marriott ise Şark Meselesi’nin aşamalarını aşağıdaki şekilde açıklamıştır. Onun tasnifi Batılı yazarların konuya yaklaşımını tasvir etmesi açısından önemlidir[8]:

         

        1-Öncelikle Osmanlı Türklerinin XIV. yüzyıl ortalarında Çanakkale Boğazını ilk kez geçtiklerinden beri (Avrupa’da) oynadıkları rol.

         

        2- Üstünkörü tanımlanmış Balkan Devletlerinin durumu; Romanya, Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan gibi Osmanlı akınlarının şiddeti azaldıkça zaman içerisinde yeniden palazlanan devletler veya Karadağ gibi gerçekte hiçbir zaman Osmanlı hâkimiyetine girmeyen devletler veya Bosna, Hersek, Transilvanya ve Bukovina gibi Avusturya tarafından ilhak edilen devletler.

         

        3-Karadeniz problemi, Çanakkale ve boğazların kontrolü, bunların da üzerinde İstanbul’un kimin egemenliğinde olacağı meselesi.

         

        4-Rusya’nın Avrupa’daki konumu, Rusya’nın defalarca tekrarlanan Akdeniz’e inme teşebbüsleri, Rusya’nın Sultan’ın emri altındaki dindaşlarıyla özellikle de Slav milletine tabi olanlarla ilişkileri.

         

        5-Avusturya’nın konumu; özellikle Ege Denizi’ne ulaşma çabası ve Avusturya İmparatorluğu’nun bir taraftan hem Dalmaçya, Bosna Hersek gibi ilhak edilen eyaletlerdeki hem de bitişik krallıklar olan Sırbistan ve Karadağ’daki Güney Slavlarla ilişkileri, diğer taraftan Transilvanya’daki ve Bukovina’daki Romanyalılarla ilişkileri.

         

        6-Özellikle İngiltere’nin ve genel olarak Avrupalı güçlerin yukarıda belirtilen meselelerin tümüne veya herhangi birine karşı olan tutumu.

         

         

                    Seyyahlar ve Milliyetçilik

         

                    XIX. yüzyıl başında Batı dünyası bugüne kadar gelen bir sürecin temellerini attı. Aslında bu olay gizli saklı gerçekleşmenin yanında, görkemli törenlerle dünyaya ilân edildi: 1815 Viyana Kongresi. Kongrenin toplanma amacı Napolyon Savaşları’nın alt üst ettiği Avrupa’da düzeni sağlamaktı. Kongrenin aldığı en önemli karar Avrupa monarşilerinin korunmasına yönelikti. Kongrenin koruma kararı aldığı ve birçoğu bugün de varlığını sürdüren monarşiler Avrupa merkezliydi, tamamının ortak yanı ise Avrupalı ve Hristiyan olmalarıydı. Bu gurubun dışında kalan tüm dünya sömürülmesi gereken alanlar yani şarktı. Osmanlı Devleti kendisini ilgilendirmediği için bu kongreye katılmamıştı, fakat sonuçta monarşi ile idare ediliyordu. Kongrede kabul edilen kararlar gereğince prensipte hanedanın varlığına ve toprak bütünlüğüne dokunulmaması gerekiyordu. Buna rağmen 1828–29 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda, Mora Yarımadası ve bazı topraklar kongre kararlarına aykırı bir şekilde Osmanlı Devleti’nden koparıldı. Çünkü Batı dünyası Osmanlı Devleti’ni Avrupa sisteminin bir parçası olarak görmüyordu. Bu kabilden olmak üzere Osmanlı’nın kadim dostu Fransa da 1798’deki başarısız Mısır işgalinden sonra bu kez 1830’da Cezayir’i işgal etti. Osmanlı Devleti, 1829 Rus yenilgisi ve kendi ordusunu lağvetmenin getirdiği kargaşa yüzünden cılız birkaç protesto dışında bu işgali kabul etmekten başka bir şey yapamadı. Böylece Osmanlı Devleti de doğrudan sömürgeci kuvvetlerin hedef alanı içine girmiş oldu.

         

                    Cezayir örneği doğrudan sömürge işgaline güzel bir örnek olmakla birlikte, her zaman tercih edilen bir yöntem değildi. Bunun sebebi Viyana Kongresi’ne katılan kuvvetlerin dünyayı sömürme konusunda anlaşmalarına rağmen, nerelerin hangi ülkelerin nüfuz alanı olduğu konusunda tam bir mutabakat sağlayamamalarından kaynaklanmaktaydı. Bu yüzden dolaylı mücadele yöntemi belirlendi. Yeni savaş usulünde en etkin rolü milliyetçilik üstlendi. Çünkü Batılı güçler hedef topraklar üzerinde yaşayan milliyetçi temayülleri destekleyerek kendilerine yandaş guruplar meydana getirdiler. Daha sonra o güçlere dayanarak, hedeflerindeki ülkeleri ya parçaladılar ya da çeşitli bahanelerle o memleketlere saldırdılar. Yandaş gurupların oluşturulması için evvela tüm dünyaya adı seyyah olan casuslar gönderildi. XVI. yüzyıldan itibaren devletleri tarafından desteklenen binlerce seyyah dünyanın her tarafına dağılarak, kendi amaçları için kullanabilecekleri gurupları tespit ettiler. İkinci aşamada seyyahların yerini özel görevli askerler ve bilim adamları aldı. Hedef gurupların tarihleri, toplum karakterleri, dilleri, dinleri incelendi[9]. Mesela 1807-1813 yılları arasında Fransa’nın İllirya Bölgesi Ordu Komutanı Albay Vialla de Sommièrs o tarihlerde hiç kimsenin bilmediği, geçit vermez dağlar arasında tam anlamıyla vahşi insanların yaşadığına inanılan Karadağ’a giderek bölgeyi biyolojik çeşitlilikten, giyim kuşamına kadar her açıdan inceledi ve 2 ciltlik bir eser vücuda getirdi[10]. O tarihte bölgenin hâkimi olan Osmanlılar dahi aynı teşebbüste bulunmamıştı. Üçüncü aşamada asker ve bilim adamlarının yerini misyoner doktor, öğretmen ve din adamları aldı. Her biri çok iyi eğitim almış olan bu misyonerler, gerek şahsî tavırları gerekse kurdukları kurumlarla görev alanları içindeki toplumların teveccüh ve güvenlerini kazandılar. Böylece toplumlar bundan sonra kurulacak sömürü düzenine hazırlandı. Mesela Georgina Mackenzie ve Adelina Irby gibi 2 İngiliz asil kadın kendilerini Slavlık davasına adamıştı. Mackenzie ve Irby ikilisi 1869’da Saraybosna’da Ortodoks kızlara eğitim veren bir okul açmışlardı. Mackenzie öldüğü 1874’e, Irby ise 1911’e kadar okulun yöneticiliğini yapmıştı. Okula köylerden Ortodoks kızlar toplanıyor, bunlar öğretmen olarak yetiştirilip tekrar köylere gönderiliyordu[11]. Son aşamada ise tüccarlar gönderildi. Tüccarlar vasıtasıyla ekonomik kontrol ele geçirilirken, öğretmenler aracılığıyla imparatorluklar için ölümcül olan milliyetçilik fikri aşılandı. Eğer çıkarlarına uygunsa bu memleketleri sadece kontrol altında tutmakla yetindiler. Aksi halde her mesele kullanılarak müdahale edildi. Müdahalede temel strateji böl, parçala, yönetti. Yani bir devlet ne kadar küçük parçalara ayrılırsa o kadar iyiydi. Sistem Balkanlar’dan Afrika’ya, Uzakdoğu’dan Latin Amerika’ya her yerde uygulandı.

         

        Batı’nın özel olarak ilgilendiği ve Şark Meselesi’nin en önemli aşamalarından birini oluşturan Rumlar, Ermeniler ve Balkan milletlerini kurtarmak ise bu çalışmalarda başı çekmekteydi. Hangi ülkenin Balkan milletlerini kurtarmak için çabaladığını bölgeye gönderdikleri seyyahlara bakarak da tespit etmek mümkündür. Bölgede XVIII. yüzyılda kesin üstünlük Fransızların elindedir. Onlar üstünlüklerini XIX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar sürdürdüler[12]. Bu tarihten sonra bölgeye dair çalışmalarını ısrarla devam ettirseler de üstünlük İngilizlere geçmiştir[13]. Yüzyılın ortalarından itibaren ise Almanlar diğerlerine katılmışlardır. Almanlar Balkanları Avusturya’nın yaşam sahası kabul etmekle birlikte, bölge konusunda çeşitli çalışmalar yapmaktan geri durmamışlardır[14]. Bosna Hersek bağlamında ise Avusturya’ya özellikle dikkat edilmelidir[15]. Tüm bu güçler arasında İtalyanlar oldukça dikkati çekmektedir. İtalyanlar da diğer büyük devletler gibi, cılız da olsa, yüzyılın başından beri Balkanlara olan ilgilerini gösteren yayınlar yapmışlardır[16]. Onların çabaları İtalya’daki iç çekişmelerle, Avusturya ve Fransa ile giriştikleri askerî mücadeleyle doğru orantılı artmış veya azalmıştır. Buna rağmen İtalyanların özellikle Dalmaçya sahili ve o civardaki Balkan topraklarına olan ilgisi daima devam etmiş, hatta onlar bölgeyle ilgili kaynakçalar dahi yayımlamışlardır[17]. Ruslar ise bölgeyi zaten kendi yaşam sahaları kabul ettiğinden, Fransızların Cezayir’de yaptığı gibi Balkanları doğrudan kendi topraklarına katarak Büyük Slav İmparatorluğu’nu kurmak ve İstanbul’u da bu imparatorluğun başkenti yapmak istiyorlardı. Ancak onlar diğer büyük devletleri ikna edemediklerinden Slav milliyetçiliğine sarılarak hedeflerini gerçekleştirmeye çalışacaklardır.

         

         

                    Büyük Güçlerin Balkan Politikaları

         

                    Aşağıda ayrı ayrı görüleceği gibi, Şark Meselesi’ne taraf devletler (Düvel-i Muazzama)  bazen dolaylı bazen de doğrudan müdahalelerle milliyetçi düşünceyi savaş aracı olarak kullanmışlar ve XIX. yüzyıl boyunca onlarca ayrılıkçı ayaklanmanın çıkmasına veya patlak veren ayaklanmaların uzamasına sebep olmuşlardır. Onların Balkan isyanlarına katkılarını aşağıdaki şekilde özetlemek mümkündür:

         

  1. Asîlere siyasî sığınma hakkı vermek. Mesela ilk Sırp İsyanı sırasında mücadeleyi kaybeden Kara Yorgi Avusturya’ya sığınarak Osmanlı takibatından kurtulmuştur.

         

  1. Din adamları yoluyla milliyetçi propagandalar yapmak.

         

         

  1. Balkan milletlerinin çocuklarına burslar vererek, kendi üniversitelerinde eğitim almalarını sağlamak. Balkan milliyetçiliğinin önder isimlerinin neredeyse tamamı Petersburg, Paris, Viyana, Berlin ya da Londra’da eğitim almışlardır.

         

  1. Lojistik destek vermek. Asîlere barınma ve tedavi imkânı sağlamak, silah ve cephane yardımında bulunmak.

         

         

  1. Diplomatik müdahalelerle Balkan milletlerinin siyasî haklar elde etmelerini sağlamak. Mesela Sırp özerkliği, 1858 Karadağ sınır tespiti, Bulgaristan’ın özerkliği, Romanya’nın birleşmesi bu şekilde gerçekleşmiştir.

         

  1. Askerî ve diplomatik müdahalelerle Balkan milletlerinin bağımsızlıklarını kazanmalarını temin etmek. Tüm Balkan devletleri istisnasız bu şekilde kurulmuşlardır. Mesela Yunanlıların bağımsızlığını elde etmeleri için Navarin’de Türk donanmasının yakılması ve bu uğurda Osmanlı-Rus Savaşı’nın patlak vermesi bu tutuma en açık örnektir.

         

         

  1. Basın yayın yoluyla Balkan milletlerini öven veya haklı gösteren propaganda yayınları yapılmasına izin vermek. Mesela 1875 Hersek ve 1876 Bulgar İsyanlarını izleyen 18 ay içinde 200 Avrupa Gazetesi’nde Osmanlı Devleti’ni kınayan 3.000 yazı çıkmıştır[18].

         

         

                    1-Rusya’nın Tutumu

         

        Rusların Balkanları ele geçirmek için kullandığı en önemli silah Panslavizm’di. Panslavizm yani Slav Kardeşliği,  tüm Slavları tek bir bayrak altında toplama idealidir. Tüm Panslavistlerin hedefi Rusya liderliğinde kurulacak bir Panslav birliğine zemin hazırlamaktı[19]. Rusların Slav kökenli olmaları nedeniyle Balkanlar’da özel bir konumu vardı. Rus halkı Balkan milletleriyle aynı din ve kökene sahipti. Ruslar 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan beri Balkanlar’daki Slav milletlerin koruyuculuğunu üstlenmişti. Rusların asıl niyeti ise Boğazları ele geçirerek Akdeniz’e inmekti. Fakat İngiltere’nin sert muhalefeti nedeniyle hedeflerini doğrudan gerçekleştirmek yerine, Panslavizm’i kullanarak hedeflerine ulaşmayı denemişlerdir. Onlar Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışmak, gerektiğinde savaş nedeni yaratmak için Balkan halklarını kullanmışlar ve Balkanlar’daki her gelişmeyi amaçlarına ulaşmak için fırsat olarak değerlendirmişlerdir.

         

        Çar I. Nikola’nın (1825–1855)  desteği sonucu artan Panslav tehdit, Osmanlı resmî arşiv vesikalarına dahi yansımıştır. Panslav tehdidin resmî vesikalarda zikredilmesi tehdidin büyüklüğünü göstermesi açısından oldukça önemlidir. Çünkü Panslavizm’in Balkan milletleri üzerindeki etkisi Osmanlı Devleti’nin resmî belgelerinde çok nadir olarak yer almaktaydı. Mesela 1851 tarihli bir belgede Panslavistlerin 1850’lerin ilk yıllarını Panslavist direnişin başlangıcı olarak kabul ettikleri, özellikle Bosna, Sırbistan, Bulgaristan ve Karadağ üzerinde gerçekleşen Panslavist propagandanın halk nazarında tesirini gösterdiği ve halkın devletten yüz çevirmeye başladığı bilgisi mevcuttur[20]

         

        Nikola 1850’lerden sonra Osmanlı Devleti’nin kesinlikle yıkılacağına inanmıştı. Hatta bu inancını 9 Ocak 1853’te St. Petersburg’da İngiltere elçisi Sir George Hamilton Seymour’a açıkça ifade etmişti. Çar meşhur “Hasta Adam” nitelemesini kullandığı görüşmede, diğer Batılı güçlerle anlaşabilirse İstanbul’u işgal etmeyi ve Balkanları himaye altına almayı düşündüğünü açıkladı. Fakat hayallerini gerçekleştirmede en büyük rakibi İngiltere idi. İngilizler, Ruslar Balkanlar’da durdurulamaz, Osmanlı Devleti beklenmedik bir şekilde dağılırsa, kendi sömürgelerinin tehlike altına girmesinden çekinmekteydiler[21]. Rusların İngilizlerin desteğini almadan Osmanlı’yı tasfiye etmek istemesi Şark meselesi içinde önemli ve ayrı bir yeri olan Kırım Savaşı’na sebep oldu. Fakat Kırım Savaşı’nı Düvel-i Muazzama’nın Osmanlı üzerindeki emellerinden vazgeçmesi olarak algılamamak gerekir. Savaş, Batılı güçlerin dünyaya yeni bir düzen verme kaygısı yüzünden patlak verdi.  Rusya kısa bir süre Osmanlı Devleti üzerindeki emellerini ertelemek zorunda kaldı. Buna mukabil Osmanlı Devleti savaşı finanse edebilmek için ciddi bir borç yükümlüğü altına girdi ve Düyûn-ı Umûmiye giden yol açıldı. Osmanlılar için daha sıkıntı verici olan hadise ise Paris Barış Antlaşması’nda devletin toprak bütünlüğünü garanti eden 7. maddenin çok kısa bir süre sonra devleti kontrol eden bir mekanizmaya dönüşmesi oldu. Bu maddeyi bahane eden Düvel-i Muazzama, devletlerarası hukuku hiçe sayarak Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışmayı adet haline getirdi. Devleti ilgilendiren küçük bir kilise inşası, ihtida olayı veya isyan kısa sürede uluslararası mesele haline dönüştü. Ruslar 1857-59 Bosna isyanını bahane ederek Osmanlı Devleti’ne ilk notalarını verdiler. Yani Kırım Savaşı’nın getirdiği ve klişe halini almış olan sözde “devletlerarası denge” sadece 3 yıl sürdü[22].

         

        1855’de tahta çıkan II. Aleksandr ise saltanatı boyunca Slav milliyetçiliğini körükledi. Bu tarihlerde Ruslar, Bulgaristan’ın özerklik,  Eflak, Boğdan, Karadağ ve Sırbistan’ın bağımsızlık elde etmesini hedeflemekteydiler. Hedefe ulaşma konusunda Rusya’da iki farklı görüş vardı. İlki Gorçakov’un, “Şark Meselesi”ni Avrupa siyasetinin bir parçası kabul eden, konunun uluslararası konferans ve tartışmalarla halledilmesi gerektiğini savunan temkinli politikasıydı. İkincisi ise 1864–1877 yılları arasında İstanbul’da büyükelçilik yapan İgnatiyef’in ateşli Panslav politikasıydı. Ona göre, Rusya er ya da geç Balkanlar’da ilk sırayı almak ve Slav liderliğini üstlenmek yolunda Avusturya Macaristan ile savaşmalıdır. Rusya bu görevin tamamlanması için Avusturya ve Türk yönetimi altındaki Slavlar için sadece fedakârlık yapmamalı, aynı zamanda onların özgürlüğü ve güçlenmesi için de istekli olmalıdır[23].

         

        Panslav hareket zirvesine 1867’de ulaştı. Bu tarihte Moskova’da büyük bir Slav Kongresi toplandı. Kongreye Balkanlardan onlarca delege katıldı. Balkanlardaki meseleler kongrenin ana gündem maddesini oluşturdu. Kongreden sonra Slavlar bir yanda entelektüel gelişimlerini sağlayacak faaliyetlere ağırlık verirken, bir yandan da başka devletlerin boyunduruğu altında yaşayan Slavları kurtarmak için seferberlik ilân ettiler[24]. Almanya’nın 1870’de Sedan Savaşı’nın ardından büyük bir güç olarak ortaya çıkması Panslav hareketi daha da kamçıladı. Onlar da Almanya’nın yaptığı gibi tüm Slavların tek çatı altında toplanmasını arzuluyorlardı. Bu tarihlerde Rus yanlıları ve Panslavistlerin parolası, “Ey şahinler, kalkınız. Slav namını kemal-i asaletle taşıyınız. Elimizi kuzey kartalına (Rusya) vererek harekete geçelim” şeklindeydi[25]. Faaliyetler sadece propaganda ve teori ile sınırlı kalmıyor, muhtemel ayaklanmalar için yöre halklarına gizlice silah sağlanıyordu.  Mesela 1868 tarihinde Bükreş’te faaliyet gösteren bir Slav örgütünün İzvornik’de bulunan Slav komitesine silah ve mühimmat gönderileceği istihbaratı alınmıştı[26].

         

        1875 Hersek İsyanı sırasında Ruslar, Dubrovnik’teki konsolosları Jonin aracılığı ile ayaklanmanın kontrolünü ellerinde tuttular. Aşırı Panslavist görüşlere sahip olan Jonin, özellikle Karadağ Ladikası Nikola üzerindeki etkisi ile bölgedeki olayları yönlendirdi[27]. Rusya’nın Hersek’teki milliyetçi asiler için ne anlam taşıdığı, asilerin 26 Şubat 1876’da yayımladıkları Storina beyannamesinde açıkça ifade edilmiştir. Beyannamede, “Bir kez daha kilise ve okul yapmak için bize para veren, ayinler için haçlar ve altın yaldızlı cübbeler sağlayan güçlü Rusya’ya başvuruyoruz. Zavallı rahiplerimiz bu cübbeler içinde ayinleri kutlarken, Müslümanlar kadınlarımızın namusunu kirlettiler. Rusya sağır ve zalim olamaz, bu nedenle bizim kutsal ayinlerimizi ve bağımsızlığımızı gözetmelidir ki sonsuza dek köle kalmak üzere ölmeyelim. Biz ya tam bağımsızlık isteriz ya da ölüm. Bu bildiriyi kanımızla imzalar, başka hiç bir teklif kabul etmeyiz.” ifadeleri yer almaktaydı. Bu cümlelerden de anlaşılacağı gibi asilerin en güvendikleri ülke Rusya idi[28].

         

        1875’de Hersek ve ardından Bulgaristan’da isyanların başlamasıyla birlikte tartışmalara Rus yazar Dostoyevski de katılmıştır. O kaleminin tüm gücünü Rusya ve Panslavist düşünce için kullanmıştır. Dostoyevski Paris’te yayımladığı “Le Journal d’un écrivain-Bir Yazarın Günlüğü” adlı dergide yazdığı yazılarla Rusya ve Panslavist hedeflerin meşruluğunu Batı kamuoyuna kabul ettirmeye çalışmıştır. Dostoyevski Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne savaş açmasını da tüm kalbiyle desteklerken, Rusya’ya olan desteğini dergisinin ilerleyen sayılarında defalarca yinelemiştir. Ölümünden üç gün sonra yayımlanan son yazısında ise adeta vasiyet niteliğindeki şu cümleyi sarfeder: “Ben Dostoyevski İstanbul’a sahip olmamızı çılgınca istiyorum.[29].

         

        Başka bir tanınmış Panslavist ise tanınmış kompozitör Tchaikowsky (Çaykovski)’dir.  Çaykovski 1876–78 Osmanlı-Sırp Savaşı sırasında çok popüler olan “Marche Slave-Slav Marşı”nı bestelemiş ve tüm gelirlerini Sırplara bağışlamıştır[30].

         

        Balkanlardaki isyan ortamını değerlendiren Ruslar, 24 Nisan 1877’de Osmanlı Devleti’ne savaş ilân etti ve Türklerin Balkanlardan tasfiyesi başladı. Savaş Türkler açısından tam bir felaket oldu. Rusların hayalleri Ayestefanos Antlaşması ile gerçek oldu. Ancak diğer Avrupalı güçler Rusların Balkanlar ve Osmanlı Devleti üzerindeki kontrolünden rahatsız oldular ve Avrupa’daki dengeyi kurmak için Berlin’de yeni bir kongre toplandı. Kongre, Osmanlı Devleti’nin kaderi ile ilgilenmedi. Adeta Osmanlı’yı paylaşım yarışına döndü. Sırbistan, Karadağ, Romanya bağımsızlığını kazandı. Bosna Hersek Avusturya tarafından işgal edildi. Bulgaristan özerklik elde etti. Yunanistan sınırları genişletildi. Kıbrıs kaybedildi. Girit’te gayrimüslimler lehine yenilik yapılacağı kabul edildi. Böylece Şark Meselesi’nin Türkleri Balkanlar’dan çıkarma planı önemli aşama kaydetti[31].

         

        Ruslar Berlin Antlaşması’nda diğer büyük güçlerle ittifak yapmadan hareket etmenin kendilerine bir fayda getirmeyeceğini anladı. Buna rağmen Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmaya devam ettiler. Bir taraftan Osmanlı tebaası Ermenileri silahlandırıp iç karışıklık çıkarılırken bir taraftan da Ayestefanos’ta kurulan ancak Berlin’de kaybedilen büyük Bulgaristan’ın kurulması için uğraştılar. İlk olarak Bulgar Prensliği’nin başına Rus ordusunda subaylık yapan 22 yaşındaki Hessenli aristokrat Alexander von Battenberg (Alman asıllı) Bulgaristan’a prens olarak gönderildi. Ruslar 1879’da Bulgaristan’ı tahliye ettiklerinde üst rütbeli subayların çoğu bölgede kaldı ve Bulgar ordusunu kurdular. 1886’da Bulgar milliyetçiler isyan ederek Şarkî Rumeli üzerine yürüdüler. Gelişmeler 5 Nisan 1886 Tophane Antlaşması’nın imzalanmasıyla sona erdi. Anlaşmayla İstanbul Şarkî Rumeli’nin Bulgar Prensliği ile birleşmesini kabul etti. Böylece Berlin’de iki parçaya ayrılmış olan Bulgaristan birleşti. Fakat Ruslarla anlaşmazlığa düşen Prens Alexander, Rus yanlısı askerlerin gerçekleştiği bir darbe sonucu 7 Eylül’de makamını kaybetti. Bundan sonra Ruslar, Bulgaristan 1908’de bağımsızlık kazanana kadar Bulgaristan üzerinde neredeyse tek siyasî otorite haline geldiler. İstedikleri kimseleri başbakanlık, bakanlık, prenslik makamına getirdiler. İstemediklerini Bulgar milliyetçileri kullanarak alaşağı ettiler. 

         

        Rusların ikinci hedefi ise Makedonya’nın bağımsızlığını elde etme üzerine kuruluydu. Fakat büyük Makedonya kurulması konusunda İngiltere ile anlaşmazlık içindeydiler. Zira Makedon milliyetçilerin hedefleri arasında Selânik’i alarak Ege Denizi’ne açılmak vardı. Buna karşı Yunanlılar da Selânik’in muhtemel bir paylaşımda kendilerinin olmasını istiyorlardı. İngiltere ise Yunan iddialarını destekliyordu. Anlaşmazlıklara rağmen söz konusu Osmanlı Devleti’nin paylaşılması olduğu zaman iki devlet orta yol bulabiliyordu. Bu sebeple Makedonya’nın Yunanistan ve itirazlarına rağmen Makedon milliyetçiler arasında bölüşülmesini sağladılar.

         

        İki ülkenin hareket ettiği konulardan biri de 1897 Türk-Yunan Savaşı oldu. Osmanlı Devleti Berlin Antlaşması’nın 23. maddesi gereği 23 Ekim 1878’te Halepa Sözleşmesi’ni imzalayarak adadaki gayrimüslimlere çok geniş haklar vermişti. Fakat bu hakları yeterli görmeyen Yunan milliyetçiler, 1886’dan itibaren adada isyana başlamışlardı. Nihayet Yunanistan Kralı Aralık 1895’te büyük devletlere başvurarak, onlar adadaki karışıklara son vermezse kendisinin olaylara müdahale edeceğini duyurdu. Büyük devletlerin araya girmesiyle 1896 reformları gerçekleştirildi. İstanbul, adanın Hristiyan valiler tarafından idare edilmesini ve memurların üçte birinin Rum kökenli olmasını onayladı. Ancak Yunan milliyetçiler reformların yetersizliğini bahane ederek isyana devam ettiler. Sonuçta Girit’teki karışıkların Yunanistan dize getirilmeden sona ermeyeceğine karar veren Bâb-ı Âlî, 18 Nisan 1897’de Yunanistan’a savaş ilân etti. Savaşın galibi Türkler olmasına rağmen, Osmanlı ordusu Rus ve İngiliz müdahalesi ile durduruldu ve savaş sonunda Yunanistan neredeyse ödüllendirildi. Girit’e özerklik verildi. Rusların baskısıyla adaya Yunan kralının ikinci oğlu Prens George’nin vali tayin edilmesi kabul edildi. Yunan milliyetçiler bunu da yeterli görmeyerek, 1898’de yeniden karışıklık çıkardılar. Sözde kargaşaları önlemek amacıyla adada bulunan İngiliz askerleri ile Müslümanlar arasında çatışma çıktı.  Yeni olaylar büyük devletlerin sert tepkisine sebep oldu ve Osmanlı askerleri adayı tahliye etmek zorunda kaldılar. Böylece adadaki Osmanlı hâkimiyeti fiilen sona erdi.

         

         

                    2-İngiltere’nin Tutumu

         

        İngilizlerin nihaî hedefi Ruslar’ın Tuna’nın güneyine geçmesine mani olmak ve Osmanlı Devleti’nin Rus etkisi altına girmesini engellemekti. Bu nedenle Osmanlı Devleti’ni destekler görünmüşlerdir. Fakat gerçekte İngiliz hükümeti arasında Türklere sempati besleyen tek bir isim dahi yoktu. Onlar için Osmanlı Devleti’nin dağılması sadece bir zaman meselesiydi. Ancak Osmanlı Devleti’nin zamansız dağılarak uluslararası bir mesele olmasından çekiniyorlardı. Bu yüzden 1859’da Lord Salisbury, Alman İmparatoru II. Guillaume’a, Osmanlı Devleti’nin Almanya ile İngiltere arasında nüfuz bölgelerine ayrılmasını teklif etmişti[32].

         

        Diğer Avrupa Devletleri gibi İngilizler de Osmanlı Devleti içinde yaşayan Hristiyan unsurların çok kötü şartlarda yaşadığına inanıyorlardı. İngiliz kamuoyuna göre, Osmanlı tebaası Hristiyanlar mutlaka “Türk boyunduruğundan” kurtulmalıydı. Türk boyunduruğundan kurtulmanın yolu, devlete isyan etmek ve Avrupalı güçler için müdahaleye zemin hazırlamaktan geçiyordu. Bu nedenle devletin herhangi bir bölgesinde, hangi nedenle olursa olsun başlayan bir isyan, özellikle 1856 Paris Barış Antlaşması’ndan sonra İngiltere’nin meselesi haline geliyordu. İngilizler için asiler, özgürlük savaşçıları olarak kabul ediliyor ve onlara sempati ile yaklaşılıyordu. Mesela 1875’de Çetine’ye giden İngiliz gazeteci Stillman, orada “Homer Çağı’na ait eski kahramanları gördüğünü, bu yalın kahramanlık karşısında kendi benliğini bulduğunu ve hiçbir İngiliz erkeğin bu duruma karşı koyamayacağını” yazar[33].

         

        Yoğun Batı baskısı karşısında Osmanlı Devleti, asilerle istediği gibi mücadele edemiyor, isyan bölgelerine asker sevki için dahi Batılı ülkelerden onay isteme mecburiyetinde kalıyordu. Arkalarındaki desteğe güvenen asiler devlete kafa tutmakla kalmıyor, isyanların devamı için de kendilerinde güç buluyordu. Mesela 1857-59 Bosna isyanının kesin olarak bastırılamaması bu duruma çok güzel örnektir. 1857’de başlayan isyan dış müdahaleler yüzünden bir türlü bastırılamayınca, 1861’de bu kez çok daha şiddetli bir şekilde ortaya çıkmış, devlet 2 yıl daha isyanı bastırmakla uğraşmış, dahası isyanı bastırması için bölgeye sevk ettiği askerlerin finansmanını sağlayabilmek için de İngiltere’den borç almak zorunda kalmıştır[34]. İsyanların uzaması Batı kamuoylarında bir süre sonra Hristiyanları kurtarma düşüncesine, daha sonra ise Türk düşmanlığına ve Türklere hakarete dönüşüyordu. Mesela Saraybosna’daki İngiliz konsolosuna göre, “Türklerin idare tarzında kötülük ara sıra yaşanan bir şey değil aksine daimi bir haldi.”[35].

         

        Özellikle 1876 Bulgar isyanı sırasında yaşanan gelişmeler, İngiltere’de kamuoyunu tamamen Türkler aleyhine döndürdü. İngiliz basınında “Barbar Müslümanların günahsız Hristiyanları katlettiği, isyan sırasında 66.000 Bulgar’ın öldürüldüğü, Hristiyan kızların köle olarak satıldığı, Hristiyan kadınların Müslümanların haremine kapatıldığı” gibi yüzlerce haber gazete manşetlerini süsledi. Gazeteler abartıda sınır tanımıyor, her gün onlarca kanlı hikâye gazete köşelerinde yer alıyor, hızını alamayan bazı gazeteler ise ölü sayısını 100.000’e kadar çıkarmakta bir sakınca görmüyorlardı. Aleyhte propaganda o kadar güzel işledi ki, Muhalefet Partisi Liberal Parti’nin lideri Gladstone, Türklerin Avrupa’dan kovulmalarının avukatlığını yapmaya başladı. Onun 6 Eylül’de yayımladığı “The Bulgarian Horrors and Question of the East-Bulgaristan’da Zulüm ve Doğu Sorunu” adlı broşür sadece ilk gün 200.000 adet sattı[36].

         

        Osmanlı Rus Savaşı’nın Avrupa dengelerinde yarattığı tahrip için Berlin’de toplanan kongrede Osmanlı delegeleri en çok müttefikleri saydıkları İngilizlere güveniyorlardı. Ancak beklenmedik şekilde İngilizler Osmanlı topraklarının paylaşımında diğer büyük güçlerden daha hevesli davrandılar. Hâlbuki Osmanlı Devleti’ne yardım karşılığında İngilizlere Kıbrıs adası verilmişti. Beklenenin aksine Avusturya’nın Bosna’yı işgal etmesine dair teklifi kongreye İngiliz delegeler verdi. İngilizler Osmanlı Devleti’nin Balkan topraklarının paylaşımına sessiz kaldıkları gibi bir oldubitti ile Kıbrıs’ı da alarak Doğu Akdeniz’e yerleştiler. Bu tarihten sonra İngiltere’nin Osmanlı Devleti’nin sözde toprak bütünlüğünü koruma amaçlı politikası radikal biçimde değişti. İngilizler Osmanlı Devleti içindeki her türlü ayrılıkçı hareketi desteklemeye başladılar. Ardından 1882’de Mısır’ı işgal ederek Süveyş Kanalı’na el koydular. Kuveyt, Bahreyn, Katar ve Umman’da Osmanlı hâkimiyetini zayıflatmak için yoğun çaba sarf ettiler. Hicaz, Yemen ve Asir’de isyancı Arap Şeyhlerini desteklediler. Osmanlı karşıtı politika 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı ve Girit’in Osmanlı askerlerince tahliyesinde bir kez daha yüzünü gösterdi. 1898 Girit olaylarında kendi askerlerinin öldüğünü bahane eden İngiltere, Osmanlı Devleti’nin adadaki askerlerini çekmesini ve adanın büyük devletler (Rusya, İtalya, Fransa, İngiltere)  tarafından işgalini istedi.  İngiliz isteği diğer devletler tarafından kabul edilince Osmanlı askerleri adayı tahliye etmek zorunda kaldı. Adanın idaresi Aralık 1898’de Yunan Kralının oğlu Georges’e devredildi. Böylece ada fiilen Osmanlı idaresinden çıkarak Yunan kontrolüne girdi. İngilizler sadece bu konuda değil, Makedonya ve Bulgar meselelerinde de Osmanlı Devleti’nin karşısında yer aldılar.

         

         

                    3-Fransa’nın Tutumu

         

        Milliyetçilik siyasî bir araç olarak Fransız İhtilâli (1789) ile ortaya çıktığından, ihtilâlden bir süre sonra 1797 Compo Formio Antlaşması ile Fransa’nın Dalmaçya’ya el koyması, Osmanlı idarecilerini ciddi manada telaşlandırmıştır. Dönemin Reisülküttap’ı Mehmed Raşid Efendi mevcut gelişmeleri değerlendirdiği raporunda Fransa’nın sadece yayılmacı emellerine değil, Fransız kaynaklı milliyetçi tehlikeye de dikkat çekmiştir.  Ona göre, “Fransızlar, yayılmacı hedefleri için kimi zaman cumhuriyet fikirlerini yayarak, kimi zaman savaşarak kendi topraklarını genişletme politikasını benimsemişlerdir. Onlar, milletlerin hükümdarlarına olan bağlılığını yok ederek o milletleri kendi kontrolleri altına almaya çalışmaktadırlar.  Böylece, var olan yönetimi ortadan kaldırarak cumhuriyet kurma yoluna gitmektedirler. Fransa Cumhuriyeti, cumhuriyetlerin anası olarak diğer cumhuriyetlere önderlik etmektedir. Daha sonra, duruma ve zamana göre milletleri birbirlerine karşı tahrik etmekte ve çatışmalar çıkarmaktadır. Sonuçta, kendi ticaret sahasını genişletmek ve bütün ticarî konularda söz sahibi olmak istemektedirler. Fransa’nın etrafına fitne ekerek mümkün olan ilk fırsatta bütün Avrupa milletlerine bağımsızlık kazandırmak istediği izlediği politikadan anlaşılmaktadır. Avrupa’da, özellikle İtalya ve Venedik’te ektikleri fitne ve fesadın ne derece etkili olduğu bu ülkelerin cumhuriyeti kabul etmeleriyle açığa çıkmıştır.[37].

         

        Raşid, Fransa’nın Osmanlı Devleti’ne yönelik doğrudan tehdidini ise isabetli bir biçimde teşhis ederek, Mora ve Girit’in kritik konumuna dikkat çekmiştir. O konuyla ilgili olarak şunları ifade eder, “Korfu, Lefkadya, Zanta ve Çeriko adaları Fransa Donanması tarafından ele geçirilmiştir. Fransızların bu adalara “Yunan Adaları” adını vermiş oldukları ele geçirilen pasaport ve diğer belgelerden anlaşılmıştır. Bu durum Fransızların sadece bu adalarla yetinmeyip topraklarını daha da genişletme peşinde olduklarını göstermektedir.  Fransızların bu adalara Yunan adını vermedeki amacı; Yunan milletinin yoğun olarak yaşadığı Atina, Mora ve diğer Akdeniz adalarındaki insanların aklını bağımsızlık fikirleriyle çelip, o insanları ayaklanmaya teşvik ederek bağımsız bir Yunan Cumhuriyeti kurmak ve ardından o cumhuriyeti kendi istekleri doğrultusunda kullanabilmektir. Mora’nın nüfusu bir milyon civarında olup, bu nüfusun yüz bine yakını savaşabilecek insanlardan oluşmaktadır. Bu kimseler Fransızlar Yediada’yı ele geçirdiği zaman onlara sempati ile yaklaşarak, Fransızlardan savaş gemisi isteğinde bulunmuşlardır. Girit’e gelince; Girit, Fransa ile Mısır arasında Fransız gemileri için bir dinlenme yeri olarak kullanılmaya çok uygundur. Osmanlı Devleti, Yediada’da ortaya çıkan durum ve Bosna’nın saldırıya uğrama ihtimali karşısında dikkatini bu bölgelere vermiştir. Fransızların bu durumdan yararlanarak Girit üzerindeki emellerine ulaşmak için harekete geçebilecekleri gözden uzak tutulmamalıdır.”[38]. Fransızların bölgeye yerleşmelerinin hemen ardından 1804’de Sırbistan, ardından Karadağ, kısa süre sonra da 1821’de Yunanistan’da ard arda ayaklanmaların baş göstermesi tesadüf değildir. Bu isyanlar Fransızların kendi yayılmacı amaçları için milliyetçi düşünceyi nasıl kullandıklarının en açık örneğidir.

         

        Fransa, Napolyon savaşlarından sonra 1815’de Avrupa’daki üstünlüğünü yitirmişti. Bu gelişmeye paralel olarak Fransa’nın Osmanlı Devleti nezdindeki itibarı azalırken, İngiltere’nin itibarı artmıştı. Özellikle 1830’da Cezayir’in işgalinden sonra Fransızların Osmanlı Hariciyesi’ndeki ağırlığı tamamen kaybolmuştu. Bu tarihten sonra Fransızlar, Osmanlı hâkimiyetine karşı son derece saygısız ve açıkça saldırı içine girmişlerdi. 1850’lere gelindiğinde Fransa, Osmanlı Devleti içindeki her türlü ayrılıkçı hareketi destekleyen bir ülke haline gelmişti. Hele III. Napolyon’un (1852–1870) iktidara gelmesiyle birlikte Fransa’nın Osmanlı karşıtı politikası iyice gün yüzüne çıkmıştı. III. Napolyon, Paris Barış Antlaşması’ndan sonra Avrupa’da siyasî üstünlük elde etme telaşına girmiştir. O, Rusya’nın bıraktığı boşluğu doldurmak için Balkan milletlerinin hamisi gibi davranmış, onları desteklemiş ve isyancı gurupları kollamıştır.  Dönemin tanıklarından Murad Efendi, III. Napolyon’un Rusya ile rekabete girerek Slav halklarını korumaya kalkışmasının, Slav milliyetçiliğinin yayılmasına sebep olduğunu belirtir. Özellikle Karadağ’ın Osmanlı Devleti’ne açıkça cephe almasında Fransa etkisinin çok fazla olduğunu ifade eder. Ona göre, geçmişin koyun hırsızlarının Hersek’e yaptığı akınlar Fransa’nın desteği ile siyasî bir çehreye bürünmüştür[39].

         

        Romanya’nın birleşmesi ve bağımsızlığını kazanmasında da Fransızların tutumları çok etkili olmuştur. Fransızlar bölgedeki milliyetçi çalışmaları sonuna kadar desteklemişler, nihayet Romanya 1862’de birleşmesini tamamlamış ve Osmanlı hâkimiyetinden çıkış süreci başlamıştır. Jelavich’in deyimiyle, 1871’de Almanya karşısında yenilene kadarbaşka hiçbir güç Romanya’ya benzer oranda yardım ve himayede bulunmamıştır[40].

         

        Fransız politikasının yüzyılın ilerleyen yıllarında da değiştiğine dair bir işaret yoktur. Fransa’nın yüzyılın ikinci yarısındaki siyasî yaklaşımını anlatan Sadrazam Mehmed Emin Âlî Paşa, konuyla ilgili 3 Şaban 1284/30 Kasım 1867 tarihinde Sultan Abdülaziz’e sunduğu raporunda şunları yazar: “Paris Muahedesi’nin imzası kurumaksızın İmparator Napolyon İtalya’da Avusturya nüfuzunu bitirmek kasdıyla ittihaz edeceği mesleğe Rusya Devleti’ni muhalif ve Avusturyaluya yardımcı bulmamak içün akdedilmiş antlaşmalardan fedakârlık etmeğe ve bizim zararımızı ve Rusyalunun fâidesini mûcib olacak yollara gitmeğe ve güyâ hiç taahhüdleri yok gibi her işimize müdâhaleyi, hususiyle Eflâk ve Boğdan, Sırbistan, Suriye ve Girit meselelerinde daima zarar görmemizi iltizam eylemeğe başladı. Bir de her kavim istediği hükümdar ve hükümeti intihab ve ihtiyar etmek iktizâ eder ve bir kavme istemediği bir kavm-i ecnebînin cebren icrây-ı hükümete hakkı olamaz usûl-i fesad şümulünü dahi derpiş edip bütün muhtelif kavimlerin özellikle bizim Hristiyanlar’ın zihinlerini tamamiyle karıştırıp alt üst etti.[41].

         

        Tüm XIX. yüzyılda olduğu gibi 1878 sonrasında da Fransız politikası, Osmanlı Devleti içindeki her türlü ayrılıkçı ve hükümet muhalifi hareketi destekleme üzerine kuruluydu. Böylece Osmanlı Devleti’ni ilgilendiren iç ve dış meseleleri uluslararası pazarlıklarda kullanarak sömürge y


Türk Yurdu Nisan 2011
Türk Yurdu Nisan 2011
Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele