İkinci Meşrutiyet Döneminde Osmanlı Parlamentosu’nun Denetim İşlevi

Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

        Parlamenter yönetim, yasama ile yürütme ilişkilerine uyum ve denge getirme temeline dayanan bir sistemdir. Bu sistemin üç ana unsuru vardır: Birincisi, bir veya iki meclisten oluşan seçilmiş bir parlamento, ikincisi kral veya başkan statüsünü de haiz bulanabilecek sorumsuz bir devlet başkanı, üçüncüsü ise devlet başkanı tarafından meydana getirilen ve siyasî bakımdan parlamentoya karşı sorumlu olan kabinedir.[1]

         

        Kabinenin parlamento üzerindeki yetkileri; meclisi toplantıya çağırmak, gerektiğinde meclisi feshederek yeni seçimlere gitmek, kanun teklifinde bulunmak ve güvenoyu istemek şeklinde özetlenebilir. Buna karşın parlamentonun da kabine üzerinde murakabe hakkı ve görevi vardır. Bu murakabe yaptırımı ise kabinenin veya bakanların parlamento önündeki sorumluluğudur. Parlamento, hükümetin tüm faaliyetlerini ve iktidarı kullanışını denetler, yasal olmayan ve sakıncalı görünen icraat ve kararlarına karşı, hukukî olarak sahip olduğu kontrol ve denetim mekanizmalarını harekete geçirir.

         

        Parlamentoların kabineleri denetleme ve kontrol vasıtaları; soru, gensoru, meclis araştırması, meclis soruşturması ve genel görüşmedir. Bunlar arasında soru önergeleri dolaylı etki eden bir murakabe vasıtasıdır. Daha çok kamuoyunun dikkatini belli bir noktaya çekerek, kabineyi veya kabinenin bir üyesini parlamentonun ve kamuoyunun tenkit nazarı altına almaya matuftur. Netice itibariyle sadece bir parlamento üyesinin, kabineden veya kabinenin bir üyesinden bilgi istemesinden ibaret olan bir denetleme vasıtasıdır. Gensoru ve meclis araştırması ise soru önergesinin aksine, neticeleri itibariyle hükümeti veya üyelerini doğrudan etkileyebilen murakabe vasıtalarıdır. Zira bunların sonucunda verilebilecek bir güvensizlik oyu ile kabine veya bazı üyeleri görevden düşebilmektedir. Meclis soruşturması yoluyla da ilgili bakanın veya başbakanın Yüce Divan’a gönderilmesi mümkündür.[2] Parlamentonun bu denetim mekanizmalarını kullanması karşısında iktidar daha dikkatli, ölçülü ve yasal sınırlar içinde davranmak zorunda kalır. Kısaca parlamenter denetim, iktidarın keyfiliğe kaçması ihtimali önündeki en büyük engeldir. Dolayısıyla parlamenter denetimin sağlıklı işlemesi, parlamenter rejimin ve demokrasinin sağlıklı yürümesiyle doğru bir orantı içindedir.

         

        Makalemizin konusu olan İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde[3] II. Abdülhamit, V. Mehmet Reşat ve VI. Mehmet Vahdettin olmak üzere üç padişah görev yapmış ve 23 hükümet kurulmuştur.[4] Yine bu devirde Mebusan Meclisi dört yasama döneminde faaliyet göstermiştir. Birinci yasama dönemi 17 Aralık 1908 tarihinde başlamış ve Mebusan Meclisi’nin feshedildiği 18 Ocak 1912 tarihinde sona ermiştir. Bu yasama döneminde toplam 519 birleşim gerçekleştirilmiştir. İkinci yasama dönemi ise yaklaşık dört ay sürebilmiştir. 18 Nisan 1912 tarihinde başlayan dönem, 5 Ağustos 1912 tarihinde Meclis’in süresiz olarak kapatılmasıyla sona ermiştir. Bu tarihler arasında 47 birleşim gerçekleştirilmiştir.

         

        Üçüncü yasama dönemi, 14 Aralık 1914 tarihinde başlamış ve 21 Aralık 1918 tarihinde Meclis’in feshedilmesi ile sona ermiştir. Meclis’in Üçüncü Yasama Dönemi en uzun yasama dönemi olmuştur. Bunun sebebi de Kanun-ı Esasi’nin 1914 yılında değiştirilen 69. maddesi gereği savaş nedeniyle yasama döneminin bir yasama yılı daha uzatılmış olmasıdır.[5]  Bu dönemde toplam 263 birleşim gerçekleştirilmiştir.

         

        Osmanlı Devleti’nin parlamenter hayatının son ve dördüncü yasama dönemi 12 Ocak 1920 tarihinde başlamıştır. Ancak bu dönem fazla sürmemiştir. Mebuslar, işgal kuvvetlerinin İstanbul’a girmesinden dolayı 18 Mart 1920 tarihinde, Meclis görüşmelerini erteleme kararı almış ve Mebusan Meclisi bir daha da açılamamıştır. 11 Nisan 1920 tarihinde de feshedilmiştir.[6] Böylece, Osmanlı Devleti’nin parlamenter hayatı da fiilen sona ermiştir. Bu dönemde 24 birleşim gerçekleştirilmiştir.[7]

         

         

        İkinci Meşrutiyet Dönemi’nin birinci yasama döneminde toplam 323 mebus, ikinci yasama döneminde 282, üçüncü yasama döneminde toplam 290 mebus görev yapmıştır.[8] Dördüncü yasama dönemi için yapılan 1919 seçimlerinde 164 mebus seçilmiştir. Ancak 12 Ocak 1920 tarihindeki açılışa 72 mebus katılmıştır. [9]

         

        Parlamenter denetimin hukuki dayanağını oluşturan Kanun-ı Esasi’ye bakılacak olursa, 23 Aralık 1876 tarihinde ilan edilen Kanun-ı Esasi[10] genel olarak incelendiğinde, Meclis denetimi açısından 1876 Kanun-ı Esasisi’ndeki en önemli eksiklik, hükümetin meclise karşı sorumlu olmamasıydı.[11] Kanun-ı Esasi’de Mebusan Meclisi’ne, göreve başlarken ya da görev süresinde gensoru verme ve hükümeti düşürme yetkisi yani güvenoyu yetkisi verilmemiştir. Ayrıca hükümet ile meclis arasında herhangi bir konuda ihtilaf çıktığında padişah isterse kabineyi değiştirebiliyor, isterse Mebusan Meclisi’ni feshedebiliyordu (Madde 35). Her ne kadar hükümeti denetlemek kastıyla mebusların, nazırlardan soru sorma ve bir nazırın cezaî sorumluluğunu harekete geçirme hakkı olduğu görülse de, bu yetkinin de sınırlandırıldığı dikkati çekmektedir. Soruya muhatap olan sadrazam ya da nazır cevabını süresiz erteleyebildiği[12] gibi, Dîvân-ı Âli’ye gönderme kararı da ancak padişahın onayıyla kesinleşiyordu (Madde 31).

         

        Bütün bu olumsuz tablo karşısında meclis denetimi vasıtalarının Birinci Meşrutiyet Dönemi’nde pratik bir yararının olması beklenemezdi. Ayrıca meclisin, hükümeti denetlemesi kavramı muhalefet düzleminde gerçeklik kazanacağı da göz önüne alındığında, Birinci Meşrutiyet Parlamentosu’nda meclis denetim mekanizmalarının pratik bir yararının olmayacağı gayet açıktır.[13]

         

        Bununla birlikte İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde gerçek bir parlamenter sistem oluşturulması için yoğun çabalar harcanmıştır. Bu çabaların en önemlisi 21 Ağustos 1909 günü yapılan anayasa değişiklikleridir. Bu tarihte Kanun-ı Esasi’nin 21 maddesi değiştirilmiş, biri kaldırılmış ve üç yeni madde eklenmiştir. Bu yeni değişikliklerle daha meşrutî bir anayasa ortaya çıkmıştır. Hatta Kanun-ı Esasi’nin bu son şeklini 1909 Anayasası olarak adlandıran hukukçular bile bulunmaktadır.[14]

         

        1909’da yapılan değişikler içinde meclis denetimi açısından en önemli değişiklik hükümet üyelerinin Mebusan Meclisi’ne karşı sorumlu hale getirilmiş olmasıdır. Artık vükelâ, hükümetin umumî siyasetinden müştereken ve kendi nezaretlerindeki işlerden de şahsen Mebusan Meclisi’ne karşı sorumlu olmuşlardır.[15] Bir nazır hakkında mecliste çoğunluğun oyu ile güvensizlik oyu verilirse, nazır görevinden düşecekti. Sadrazam hakkında güvensizlik oyu verilirse kabine iktidardan düşürülmüş olacaktı.[16]

         

        Parlamento denetimi, İkinci Meşrutiyet ve Kanun-ı Esasi hakkında bu genel bilgileri verdikten sonra İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde parlamento denetimine geçebiliriz.

         

        23 Aralık 1876 tarihinde ilan edilen Kanun-ı Esasi’nin parlamenter sisteme göre yapılandırılmamış olmasından dolayı, Birinci Meşrutiyet Dönemi’nde parlamenter sistem pek çok yönden eksik kalmış ve parlamento denetimi de hukuki dayanaktan yoksun kalmıştır. Bu olumsuzluğa rağmen Birinci Meşrutiyet Dönemi’nde mebuslar meclis denetimi açısından kendilerinden beklenmeyen bir performans göstermişlerdir. Mebuslar özellikle Meclis’in İkinci Dönemi’nde oldukça dikkate değer bir meclis denetimi gerçekleştirmişlerdir. Hatta Meclis-i Mebusan’ın tatil edilmesinde, mebusların özellikle Osmanlı-Rus Harbi ile ilgili denetimleri hayli etkili olmuştur. Meclis çalışmalarını izlemek için İstanbul’a gelen Times muhabiri White Morris’in 21 Mayıs 1877 tarihinde yazdıkları bunu açıkça göstermektedir: “Çoğu büyük şehri ilk defa gören, uzmanlıkları ve yüksek tahsilleri olmayan bu halkın içinden çıkmış vakur, gururlu milletlerine has azametleri olan pervasız adamlar, kürsüde o şekilde eleştiriler yapmaktadırlar ki, hayran olmamak mümkün değildir. Bunları görenler, hayatlarının parlamentoda geçtiğini zan ve tahmin ederler. Manzarayı görenler için eğer Türkiye’de parlamenter sistemin geçmişi olsa, millî iradenin tam ve eksiksiz gerçekleşeceğine hükmetmemek için sebep yoktur”.[17]

         

        Buna rağmen Birinci Meşrutiyet Dönemi’nde sistemli ve istikrarlı bir parlamenter denetimden söz edilemez. Zira Birinci Meşrutiyet’teki parlamenter denetim daha çok mebusların yetenekleri, cesaretleri ve o ana kadar kazandıkları bilgi birikimiyle sınırlı kalmıştır.

         

        Parlamenter denetim açısından, İkinci Meşrutiyet Dönemi daha sistemli ve istikrarlıdır. Zira 1909 yılında Kanûn-ı Esâsî’de yapılan değişikliklerle, parlamenter sistem oldukça demokratik bir yapıya kavuşturulmuş, yasamanın önündeki birçok engel kaldırılmış ve yürütme karşısında yasama kuvvetlendirilmiştir. Parlamenter denetim açısından en önemli değişiklik ise hükümetin meclise karşı sorumlu hale getirilmiş olmasıdır. Nazırlar, hükümetin genel siyasetinden müştereken ve kendi nezaretlerindeki işlerden de şahsen sorumlu olacaklardı. Birinci Meşrutiyet deneyiminden yararlanan ve 1909 yılındaki anayasal değişikliklerden destek alan mebuslar, İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde dikkate değer bir parlamenter denetim gerçekleştirmişlerdir.

         

        Yasama Dönemleri açısından denetim vasıtalarına bakıldığında, İkinci Meşrutiyet’te en çok denetim aracı Birinci Yasama Dönemi’nde (1908-1912) kullanılmıştır. Bunun birinci sebebi, bu dönemde normal yasama süresinin neredeyse tamamlanmış olmasıdır. İkinci olarak, bu dönemde Meclis’in homojen bir yapıya sahip olmamasıdır. Zira bu dönemde İttihat ve Terakki Cemiyeti, mebusları tam olarak kontrol altına alamamıştır. Birinci Yasama Dönemi Parlamentosu, Türk Siyasî Tarihi’ndeki en demokratik ve özgür parlamentolardan biri olmuştur. Mebuslar yıllardan beri konuşamamanın ve idarecilerden hesap soramamanın hıncını birden çıkarmak istemiş ve bu dönemde sık sık soru ve gensoru önergeleri vermişlerdir.

         

        Birinci Yasama Dönemi’nde (1908-1912) 48 soru önergesi, 160 gensoru önergesi, 16 araştırma önergesi, 4 soruşturma önergesi ve 2 genel görüşme önergesi verilmiştir. Bu dönemde denetim vasıtalarını kullanan mebuslar ağırlıklı olarak, kendi seçim bölgelerine ait konuları gündeme taşımışlardır. Bunlar arasında deprem, hastalıklar, halkın durumu, idarecilerin tayinleri ve yolsuzlukları öne çıkan konulardır. Bunun yanında Balkanların karışık durumu ve özellikle Arnavutluk İsyanı sık sık denetim vasıtalarının konusu olmuştur. Ayrıca bu dönemde Abdülhamit Dönemi idarecileri ile sadrazamlardan Kâmil Paşa, İbrahim Hakkı Paşa ve Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa hakkında meclis soruşturması açılması için önerge verilmiştir.

         

        İkinci Yasama Dönemi (1912) ise denetim vasıtalarının en az kullanıldığı dönem olmuştur. Zira bu dönem dört ay gibi kısa bir süre devam edebilmiştir. Ayrıca bu dönemden başlayarak, 1918 yılına kadar devam edecek olan homojen bir meclis tablosu oluşmuştur. İttihat ve Terakki 1912 seçimlerinde baskı kullanarak neredeyse tamamen kendi taraftarlarından oluşan bir meclis meydana getirmiştir. Ayrıca iktidarları da İttihat ve Terakki’nin belirlemesinden dolayı, yürütme ve yasama birlikteliği oluşmuştur. Bu durum ise mebusların denetim vasıtalarını kullanmalarını büyük ölçüde engellemiştir. İkinci Yasama Dönemi’nde 4 soru, 1 gensoru ve 1 araştırma önergesi verilmiştir. Bu dönemde denetim vasıtalarının konusuna bakıldığında ise Arnavutluk İsyanı ve buna bağlı olarak ortaya çıkan Halaskâr Zabitan Grubu’nun ön plana çıktığı görülmektedir.

         

        Üçüncü Yasama Dönemi’nin (1914-1918) özellikle ilk yılları, parlamenter denetim açısından çok hareketli değildir. Hâlbuki süre açısından Osmanlı Parlamento Tarihi’nde en uzun dönem Üçüncü Yasama Dönemi’dir. Çünkü savaş ortamında seçim yapılamayacağı düşünülerek, bu dönem bir yasama yılı uzatılmıştır. Bu dönemde denetim mekanizmalarının az işlemesinin sebeplerinden biri, yukarıda da değinildiği gibi, yasama-yürütme birlikteliğidir. İkinci sebebi ise bu dönemin Birinci Dünya Savaşı yıllarına rastlamasıdır. Bu dönemde 21 soru, 5 gensoru, 3 araştırma ve 2soruşturma önergesi verilmiştir. Bu dönemdeki denetim vasıtalarında tabii olarak savaş ile ilgili konular ön plana çıkmıştır.

         

        Dördüncü Yasama Dönemi (1920) ise Meclis’in yaklaşık üç ay gibi açık kalmasına rağmen, denetim açısından oldukça hareketli bir dönem olmuştur. Bu dönemde 21 soru ve 2 soruşturma önergesi verilmiştir. Bu dönemdeki denetim vasıtalarının konularına bakıldığında ise işgal güçlerinin mezalimleri, sansür, idare-i örfiye, Dîvân-ı Harp kurulması gibi konuların ön plana çıktığı dikkati çekmektedir.[18]

         

        Meclislerde en çok kullanılan denetim vasıtası, kısaca bir veya daha fazla milletvekilinin bir konu hakkında hükümetten bilgi istemesi şeklinde tanımlanabilecek olan sorudur. Zira kullanımı en kolay bilgi edinme ve denetim aracıdır. Ancak İkinci Meşrutiyet meclislerinde durum böyle olmamıştır. İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde 166 gensoru önergesine karşılık, 94 soru önergesi verilmiştir. Bu durumun en önemli sebebi ise Kanun-ı Esasi’de ve Meclis-i Mebusan İçtüzüğü’nde soru önergesiyle ilgili bir kuralın olmamasıdır.[19] Mebuslar hukukî kayıttan yoksun olduğu için ilk başlarda soru önergesi ile sorulabilecek birçok konuyu, gensoru önergeleriyle sormuşlardır. İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde ilk soru önergesi 26 Ocak 1909 tarihinde verilmiştir. Meclis’in 17 Aralık 1908 tarihinde açıldığı düşünüldüğünde, ilk soru önergesinin yaklaşık kırk gün sonra verildiği görülür. Hâlbuki ilk gensoru önergesi Meclis’in açılmasından on bir gün sonra verilmiştir.

         

        Ayrıca hukukî kayıttan yoksun olduğu için soru önergeleri, mecliste aynı gensoru gibi işlem görmüştür. Soru önergelerinin kabul edilmesi için meclis oylamasına gerek olmadığı halde, İkinci Meşrutiyet’in ilk günlerinde soru önergeleri de aynı gensoru gibi Meclis tarafından kabul edilmiştir. Yine soru önergelerinin cevaplanmasından sonra, cevabın yeterliliğinin oylanmasına gerek olmadığı halde, soruya muhatap olan kişinin açıklamalarının yeterliliği oya sunulmuştur. Normal şartlarda şeklî eksikler dışında, soru önergesi reddedilememesine rağmen, İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde 6 adet soru önergesi çoğunluğun kararıyla reddedilmiştir.

         

        Soru önergelerinin yasama dönemlerine göre dağılımına bakıldığında ise en çok soru önergesi Birinci Yasama Dönemi’nde verilmiştir. Bu dönemde 48 soru önergesi verilmiştir. Bunların 5’i Birinci Yasama Yılı’nda, 11’i İkinci Yasama Yılı’nda, 22’si Üçüncü Yasama Yılı’nda, 10’u ise Dördüncü Yasama Yılı’nda verilmiştir.

         

        İkinci Yasama Dönemi’nde 4 soru önergesi verilmiştir. Bunlar da Birinci Yasama Yılı’nda verilmiştir. Zira birinci yasama yılı devam ederken meclis feshedilmiştir.

         

        Üçüncü Yasama Dönemi’nde 21 soru önergesi verilmiştir. Bunların 1’i İkinci Yasama Yılı’nda, 2’si Üçüncü Yasama Yılı’nda, 2’si Dördüncü Yasama Yılı’nda ve 16’sı da Beşinci Yasama Yılı’nda verilmiştir.

         

        Dördüncü Yasama Dönemi’nde ise yine 21 soru önergesi verilmiştir. Bunlar da doğal olarak Birinci Yasama Yılı’nda verilmiştir.

         

        Ancak Meclis’in açık olduğu dönem açısından bir karşılaştırma yapıldığında ise Birinci Yasama Dönemi’ndeki soru önergesi sayısının oldukça az olduğu dikkati çekmektedir. 1908-1912 yılları arasında yaklaşık dört yıl devam eden Birinci Yasama Dönemi’nde 48 soru önergesi verilirken, sadece üç ay açık kalan Dördüncü Yasama Dönemi’nde 21 soru önergesi verilmiştir. Birinci Yasama Dönemi’nde bu kadar az soru önergesi verilmesinin temel nedeni, daha önce de değinildiği gibi, soru ile ilgili hukukî bir kaydın olmamasıdır. Mebuslar, Meclis’in açıldığı ilk zamanlarda hukukî kayıttan yoksun olduğu için soru yerine gensoruyu kullanmışlardır. Ancak zamanla gensoru ile soru arasındaki fark ortaya çıktıkça teferruata ait konular için soruyu, daha önemli konular için ise gensoruyu kullanmaya başlamışlardır. Nazırlar açısından bakıldığında ise en çok soru önergesi Dâhiliye Nazırları (30)ve hükümetin (23) cevaplandırması istemiyle verilmiştir. Kabineler açısından bakıldığında ise en çok soru önergesi 33 adet olmak üzere İbrahim Hakkı Paşa Hükümeti (12.1.1910-29.9.1911) zamanında verilmiştir.[20]

         

        İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde verilmiş olan 94 soru önergesinden 84’ü kabul edilmiş ve 47’si de cevaplandırılmıştır. Bunun yanında soru önergelerinin 6’sı reddedilmiş, 2’sinin görüşülmesi ertelenmiş, 1’i geri alınmış ve 5’i de gensoruya dönüştürülmüştür. Verilen soru önergelerinden sadece iki tanesi yazılı soru, diğerleri sözlü sorudur.[21]

         

        Birinci Yasama Dönemi’nde mebuslar ağırlıklı olarak, kendi seçim mahallerine ait sorular sormuştur. Bunlar arasında deprem, halkın durumu, veba, kolera gibi hastalıklar, idarecilerin tayin ve yolsuzlukları gibi konular sayılabilir. Bunun yanında birçok defa Balkanlardaki karışık durum ve Arnavutluk’ta başlayan isyan hareketi de soru olarak sorulmuştur. Üçüncü Yasama Dönemi’nde ise tabiî olarak askerî konulara ait sorular sorulmuştur. Dördüncü Yasama Dönemi’nde ise işgal güçlerinin mezalimleri, sansür, idare-i örfiye, Dîvân-ı Harp ve azınlıklara ait konuların sorulduğu dikkati çekmektedir.[22]

         

        Parlamentonun denetim mekanizmaları içinde en etkilisi, “bir veya müteaddit milletvekilinin, hükümetten yahut muayyen bir bakandan, genel bir görüşmeye ve bunun neticesinde hükümetin veya ilgili bakanın siyasî mesuliyetini tazammun edebilecek bir karara müncer olacak şekilde, sözlü izahat talep” etmesinden ibaret olan gensorudur.[23] İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde toplam 166 gensoru önergesi verilmiştir. Bu önergelerin 160’ı Birinci Yasama Dönemi’nde verilmiştir. Bunların 131 tanesi Birinci Yasama Yılı’nda, 20 tanesi İkinci Yasama Yılı’nda, 5 tanesi Üçüncü Yasama Yılı’nda ve 4 tanesi de Dördüncü Yasama Yılı’nda verilmiştir.

         

        İkinci Yasama Dönemi’nde 1 tane gensoru önergesi verilmiştir. O da doğal olarak Birinci Yasama Yılı’nda verilmiştir.

         

        Üçüncü Yasama Dönemi’nde ise 5 tane gensoru önergesi verilmiştir. Bu 5 önerge, Beşinci Yasama Yılı’nda verilmiştir.

         

        Dördüncü Yasama Dönemi’nde ise gensoru önergesi verilmemiştir.

         

         

        Görüldüğü gibi en çok gensoru, Birinci Yasama Dönemi’nde verilmiştir. Birinci Yasama Dönemi’nin de en fazla Birinci Yasama Yılı’nda gensoru verilmiştir ki, söz konusu Yasama Yılı’nda 131 gensoru verilmiştir. Birinci Yasama Yılı’nın 17 Aralık 1908 tarihinde başlayıp, 21 Ağustos 1909 tarihinde sona erdiği düşünülürse, bu sekiz aylık sürede 131 gensoru verilmesi oldukça dikkate değerdir. Ancak bu gensoruların hepsi gensoru mahiyetinde değildir. Daha öncede belirtildiği gibi, bu durum mebusların ilk başlarda soru yerine gensoruyu kullanmalarından kaynaklanmaktadır. Ancak zaman ilerledikçe mebuslar soru ile gensoru arasındaki farkı anlamışlar ve teferruata ait konular için soruyu, önemli meseleler için ise gensoruyu kullanmışlardır. Zira Dördüncü Yasama Dönemi’nde hiç gensoru önergesi verilmezken 21 soru önergesi verilmiş olması bunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bunun yanında mebusların yavaş yavaş farklı fırkalara dâhil olması ve fırkaların görüşleri doğrultusunda hareket etmeleri de gensoru sayısını etkileyen faktörlerden birisidir. İttihat ve Terakki mebusları genellikle, destekledikleri hükümetlerin yıpranmasını önlemek için gensoru vermemişler, verilenlerin de kabul edilmesini önlemek istemişlerdir.[24]

         

        Gensoru önergelerinin içeriklerine bakıldığında ise şu başlıkların ön plana çıktığı görülür: Asayiş, isyanlar, memurların özlük hakları, deprem gibi felaketlere karşı alınan önlemler, idarecilerin ve memurların yolsuzlukları ve tayinleri, vergi uygulamaları, çeşitli adlî vakalar, unsurlar arası anlaşmazlıklar, ahalinin durumu, yol, liman, demiryolu, cami ve benzeri şeylerin inşası, insan, hayvan ve bitkilerde görülen çeşitli hastalıklar, ormancılık ve ziraatın durumu ve muhaliflere yapılan muameleler, hükümetlerin çeşitli icraat ve politikaları.[25]

         

        Gensoru önergeleri içinde sonuçları açısından en kayda değeri, Sadrazam Kâmil Paşa’nın kabinede yaptığı değişikliklerle ilgili olanıdır. Zira bu gensoru görüşmelerinde Türk Siyasî Tarihi’nde ilk olmak üzere, bir sadrazama güvensizlik oyu verilmiş ve sadrazam istifa etmek zorunda kalmıştır.[26] Türk Siyasî Tarihi’nde 1977 yılına kadar hiçbir hükümet gensoru neticesi düşürülmemiştir. Bu durum, İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde parlamenter denetimin ne kadar sağlıklı işlediğinin en açık göstergesidir.

         

        Nazırlar açısından gensorulara bakıldığında ise en çok gensoruya Dâhiliye Nazırları (36), Maliye Nazırları (28), Sadrazamlar (24) ve Ticaret ve Nafia Nazırları (21) muhatap olmuştur. Kabineler açısından bakıldığında ise en çok gensoru önergesi 74 adet olmak üzere Kâmil Paşa Hükümeti (05.08.1908-13.2.1909) zamanında verilmiştir.[27]

         

        İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde verilen 166 gensoru önergesinden 115’i kabul edilmiş, 35’i reddedilmiş, 8’i çeşitli komisyonlara havale edilmiş, 1’i soruşturmaya dönüştürülerek şubeye havale edilmiş, 2’sinin görüşülmesi ertelenmiş, 2’si soruya çevrilmiş ve 3’de geri alınmıştır. Kabul edilen 115 gensoru önergesinden 90’ı cevaplandırılmıştır.[28]

         

        Denetim vasıtalarından üçüncüsü “yasama organının; kanun koyma, yürütme organını denetleme veya yargısal nitelikteki yetkisi içine giren belirli bir konuda bilgi edinmek için kendi üyelerinden oluşan bir komisyon kanalıyla yaptığı inceleme”[29]şeklinde tanımlanabilecek olan meclis araştırmasıdır.Meclis araştırması, Kanun-ı Esasi’de ve içtüzükte yer almamasından dolayı İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde de bir hayli tartışmaya sebep olmuştur.[30] Birçok araştırma önergesinin müzakeresinde meclis araştırmasının hukukî niteliği tartışılmıştır. Ayrıca hukukî boşluktan dolayı meclis araştırması, zaman zaman meclis soruşturması ile karıştırılmıştır. İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde 20 araştırma önergesi verilmiştir. Bunların 16’sı Birinci Yasama Dönemi’nde, 1’i İkinci Yasama Dönemi’nde ve 3’ü de Üçüncü Yasama Dönemi’nde verilmiştir.

         

         

        Birinci Yasama Dönemi’nde verilen 16 araştırma önergesinden 7’si kabul edilmiş, 6’sı reddedilmiş, 2’sinin görüşülmesi ertelenmiştir. 1’nin sonucu ise belirsizdir. Kabul edilen 7 önergeden sadece ikisinin raporu Meclis gündemine gelmiştir. İkinci Yasama Döneminde verilen tek araştırma önergesi de kabul edilmiştir. Üçüncü Yasama Döneminde verilen 3 önergenin 1’nin görüşülmesi ertelenmiş, 2’si de geri alınmıştır.[31] 

         

        Bir diğer denetim vasıtası da hükümet üyelerinin görevlerine ilişkin suçlardan dolayı yargılanıp yargılanmamalarına karar verildiği meclis soruşturmasıdır. Meclis soruşturması Kanun-ı Esasi’de yer aldığı için, meclis araştırmasında olduğu gibi hukukî varlığı açısından bir tartışmaya yol açmamıştır. 1876’da ilan edilen Kanun-ı Esasi’de meclis soruşturması açık bir şekilde yer almıştır. Kanun-ı Esasi’nin 31-34. maddeleri meclis soruşturmasına aittir. Bu maddelere göre bir veya daha fazla mebus icraatlarından dolayı vükelâdan (nazırlardan) biri hakkında soruşturma isteğinde bulunursa içtüzük gereğince, istekleri görüşülmek üzere üç gün içinde bir şubeye[32] gönderilir. Bu şubede, soruşturma açılması istenen kişi hakkında gerekli araştırma yapılır ve şikâyet olan nazırın ifadesine başvurulur. Şubece şikâyet kayda değer bulunursa, şubenin bu konuda hazırladığı kararname mecliste okunur, suçlanan nazır meclise davet edilir ve savunması dinlenir. Eğer meclise gelmezse yazılı savunması alınır ve hakkında oylama yapılır. Eğer Meclis’in “sülüsan-ı ekseriyet-i mutlakasıyla[33] yargılanmasına karar verilirse, bu talebi içeren mazbata sadarete bildirilir ve padişahın iradesi üzerine suçlanan kişi Dîvân-ı Âli’ye (Yüce Divan’a) sevk olunur (Madde 31). Vükelâdan itham olunanların yargılanma usulleri ise özel kanunla tayin edilmektedir (Madde 32). Dîvân-ı Âli tarafından suçlu olduğuna karar verilen vükelâ “tebriye-i zimmet” (temize çıkma) edinceye kadar vekâletten düşmektedir (Madde 34).[34]

         

        Kanun-ı Esasi’nin 92-95 maddeleri arası ise Dîvân-ı Âli’nin teşkiline aittir. Buna göre Dîvân-ı Âli otuz üyeden oluşmaktadır. Bunların onu Ayan’dan ve Şûra-yı Devlet’ten ve onu Temyiz Mahkemesi (Yargıtay) ve İstinaf Başkanlarından ve üyelerinden kur’a ile seçilerek, Ayan Dairesi’nde Padişahın izniyle toplanmaktadırlar. Divan-ı Âli’nin vazifesi, nazırları, Mahkeme-i Temyiz (Yargıtay) başkan ve üyelerini, padişah aleyhine suç işleyenleri ve devleti anarşiye ve tehlikeye atmaya teşebbüs edenlerin yargılamasını yapmaktır (Madde 92). Dîvân-ı Âli iki kısma ayrılmaktadır: Daire-i İthamiye ve Dîvân-ı Hüküm. Daire-i İthamiye dokuz üyeden ibaret olup, üçü Heyet-i Ayan, üçü Dîvân-ı Temyiz ve İstinaf ve üçü Şûra-yı Devlet üyesinden, Dîvân-ı Âli’ye alınacak üye içinden kur’a ile seçilmektedir (Madde 93). Daire-i İthamiye, şikâyet olunan kişinin suçlu olup olmadığına üçte ikilik bir çoğunlukla karar verir. Daire-i İthamiye’de olan üyeler ise Dîvân-ı Hüküm’de bulunamaz (Madde 94). Dîvân-ı Hüküm, yedisi Heyet-i Ayan ve yedisi Dîvân-ı Temyiz ve İstinaf ve yedisi Şûra-yı Devlet Reis ve üyesinden olmak üzere Dîvân-ı Âli azasının yirmi bir üyesinden oluşur. Bu daire, Daire-i İthamiye tarafından yargılama yapılmasına karar verilmiş davalar hakkında “aza-yı mürettebenin” üçte iki çoğunluğuyla, “kavanin-i mevzuasına” göre hüküm verir. Bu kararı “kabil-i istinaf ve temyiz” değildir (Madde 95).[35]

         

        İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde 8 soruşturma önergesi verilmiştir. Bunlardan 4’ü Birinci Yasama Dönemi’nde, 2’si Üçüncü Yasama Döneminde, yine 2’si de Dördüncü Yasama Dönemi’nde verilmiştir.

         

        Birinci Yasama Döneminde verilen 4 önergeden 3’ü kabul edilmiş, 1’i reddedilmiştir. Üçüncü ve Dördüncü Yasama Dönemlerinde verilen 2’şer soruşturma önergesi de kabul edilmiştir.

         

        Kabul edilen soruşturma önergelerinden sadece ikisi hakkındaki soruşturma tamamlanabilmiştir. Bunlar da Sait Halim ve Talat Paşa’nın Dîvân-ı Âli’ye sevkini içeren soruşturma önergesi[36] ile İstanbul Mebusu Salah Cimcoz Bey ve arkadaşlarının verdiği Ahmet Muhtar ve Kâmil Paşaların Dîvân-ı Âli’ye sevklerine dair soruşturma önergesidir.[37] Ancak her iki soruşturma raporu da Meclis-i Mebusan’da görüşülememiştir. [38]

         

        İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde verilen soruşturma önergelerinin konusuna bakıldığında genel olarak Trablusgarp, Balkan ve Birinci Dünya savaşlarındaki yenilgiler ve başarısızlıkların ön plana çıktığı görülmektedir.

         

        Hükümetin veya bir bakanın siyaset ve icraatı ile ilgili belirli bir konunun Meclis’te görüşülmesi şeklinde tanımlanabilecek olan genel görüşmeye ait Kanun-ı Esasi’de ve Meclis-i Mebusan İçtüzüğü’nde bir kural bulunmamaktadır.[39] Buna rağmen İkinci Meşrutiyet Dönemi’nin Birinci Yasama Dönemi’nde 2 genel görüşme önergesi verilmiştir.[40]

         

         

        Sonuç

         

        İkinci Meşrutiyet Parlamentosu’nun özellikle Birinci Yasama Dönemi’nde, parlamenter denetim oldukça sağlıklı işlemiştir. Mebuslar bütün denetim vasıtalarını hiçbir engel gözetmeden kullanmışlar, hükümet üyelerinden hesap sormuşlar, hatta bir sadrazamı iktidardan düşürmüşlerdir. Mebusların bu dönemde parlamenter denetim mekanizmalarını cesaretle kullanabilmelerindeki temel sebeplerden biri, bu dönemde oldukça özgür bir ortamın olmasıdır. Bu dönemdeki mebuslar, Türk Siyasî Tarihi’nin en bağımsız ve en özgür dönemlerden birini yaşamışlardır. Zira bu dönemde parti politikalarından ziyade bireysel politikalar ön planda olduğu için mebuslar kendilerini baskı altında hissetmemişler ve genellikle özgür iradeleri ile hareket etmişlerdir. İhtilali gerçekleştiren İttihat ve Terakki de bu dönemde mebuslar üzerinde tam bir etki kuramamıştır. Ancak bir süre sonra çeşitli partilerin kurulmasıyla, mebuslar dâhil oldukları partilerin fikirlerine göre hareket etmek zorunda kalmışlar ve nispeten bağımsızlıklarını kaybetmişlerdir. Partileşmenin başlamasından sonra yasama ve yürütme ilişkileri, devletin iki organının karşılıklı vasfını büyük ölçüde yitirmiş ve iktidar ve muhalefet parti veya gruplarının mücadelesi haline dönüşmüştür. Dolayısıyla parlamento bir denetim kuvveti değil, denetim vasıtası olarak kullanılmaya başlanmıştır.

         

        Ayrıca 31 Mart Olayı’ndan sonra örfî idare (sıkıyönetim) ilan edilerek, muhalif ses ve fikirlerin sindirilmeye çalışılması da denetim vasıtalarının kullanımına olumsuz etki yapmıştır. Bunun yanında seçimlerde baskı unsurunun devreye girmesiyle İkinci ve Üçüncü Yasama Dönemi’nde parlamenter denetim vasıtalarının kullanımı nispeten durma noktasına gelmiştir. Zira İkinci ve Üçüncü Yasama Dönemlerinde, Meclisler neredeyse tamamen İttihat ve Terakki mebuslarından oluşmuştur. Hükümetlerin de İttihat ve Terakki desteğiyle iktidara geldiği hatırlanırsa, bu yasama-yürütme benzeşikliği denetim mekanizmaları üzerinde olumsuz bir etki yapmıştır. Ayrıca bu dönemlerin savaş yıllarına rast gelmesi parlamenter denetim üzerinde manevî bir baskı unsuru oluşturmuştur. Dördüncü Yasama Dönemi’nin de mütareke dönemine rastlaması dikkate alınırsa bu parlamentodan da parlamenter denetim açısından çok şey beklenemezdi.

         

        Bütün eksikliklerine rağmen Osmanlı Devleti’nde parlamenter rejimin temelleri atılmış ve bunun sonucu olarak da İkinci Meşrutiyet’in özellikle Birinci Yasama Dönemi’nde oldukça sağlıklı bir parlamenter denetim gerçekleştirilmiştir.[41]

         

         


        


        

          [1] Turan Güneş, Parlamenter Rejimin Bugünkü Manası ve İşleyişi, İstanbul 1956, s. 57-65; Bahri Savcı, “Parlamenter Rejimli Hükûmetin Unsurları”, Siyasal Bilgiler Okulu Dergisi, IV, Sayı: 1, 2 ve 3, 4, (Ankara 1949), s. 25; Ali Fuat Başgil, Esas Teşkilât Hukuku, İstanbul 1960, s. 339; Nadir Latif İslâm, Türkiye’de Gensoru ve Meclis Tahkikatı, Ankara 1966, s. 5.


        

        [2] Ahmet Ali Gazel, Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda Parlamenter Denetim, Konya 2007, 1-2.


        

        [3] İkinci Meşrutiyet Dönemi’nin 1908 yılında başlayıp 1918 yılında bittiği genel kabul görmüşse de, Türk Parlamento Tarihi açısından bu sınırlama doğru değildir. Zira 1920 yılında açılan Son Osmanlı Mebusan Meclisi, Türk Parlamento literatüründe Osmanlı Mebusan Meclisi’nin Dördüncü Yasama Dönemi olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle makalede İkinci Meşrutiyet ile kast edilen dönem 1908-1920 tarihleri arasını ihtiva etmektedir.


        

        [4] İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde kurulan hükümetlerin üyeleri ve programları için bk. Türk Parlamento Tarihi, Meşrutiyete Geçiş Süreci: I. Ve II. Meşrutiyet, I, Ankara 1997, s. 284-340.


        

        [5] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, II, İstanbul 1999, s. 36. Kanun-ı Esasi’nin 69. maddesinde yapılan değişikliğin kabulü için bk. Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi (MMZC), Devre (Dev.): 3, İctima Senesi (İct. Sen.): 4, İnikad (İ.): 72, III, s. 272-274.


        

        [6] Mahmut Goloğlu, Üçüncü Meşrutiyet 1920, Ankara 1970,s. 315.


        

        [7] İkinci Meşrutiyet Dönemi meclislerinin açılış ve kapanış tarihleri için bk. İhsan Ezherli, Türkiye Büyük Millet Meclisi (1920-1992) ve Osmanlı Meclisi Mebusanı (1877-1920), Ankara 1992, s. 169-171.


        

        [8] Fevzi Demir, Osmanlı Devleti’nde II. Meşrutiyet Dönemi Meclis-i Mebusan Seçimleri, Ankara 2007, 333.


        

        [9] Türk Parlamento Tarihi, Milli Mücadele ve TBMM I. Dönem 1919-1923, I, Ankara 1994, s. 24. Mahmut Goloğlu ise Son Osmanlı Mebusan Meclisi’ne 168 mebusun seçildiğini belirtmekte ve bunlara ait bir liste vermektedir. Bk. Goloğlu, age., s. 295-303; Ezherli ise 160 olduğunu kaydetmektedir. Ezherli, age., s. 169.


        

        [10] Kanun-ı Esasi’nin maddeleri için bk. Suna Kili; A. Şeref Gözübüyük, Türk Anayasa Metinleri, İstanbul 2000, s. 43-55.


        

        [11] 1876 Kanun-ı Esasisi’ndeki 30. madde şöyleydi: “Vükelâ-yı devlet memuriyetine müteallik ahvâl ve icrââttan mesûldür”. Kabinenin meclise karşı manen bir mesuliyet altında olduğunu savunanlar da bulunmaktadır. Bunlardan biri olan İlhan Arsel, Kanun-ı Esasi’nin 35. ve 38. maddelerine göre bakanların manen meclise karşı sorumlu olduğunu savunmaktadır. Arsel, 35. madde mucibince kabinenin düşmesi halinde siyasî mesuliyetin gerçekleşeceği fikrindedir. Buna örnek olarak da, 1878 yılında meclisin baskılarından dolayı İbrahim Edhem Paşa Kabinesi’nin düşmesini göstermektedir. Bkz. İlhan Arsel, “Birinci ve İkinci Meşrutiyet Devirlerinde Çift Meclis Sistemi Tecrübesi”, Ankara Hukuk Fakültesi Dergisi, X, Sayı: 1-4, (Ankara 1953), s. 198-199.


        

        [12] Kanun-ı Esasi’nin 38. maddesi şöyleydi: “İstizah-ı madde için vükelâdan birinin huzuruna Meclis-i Mebusan’da ekseriyetle karar verilerek davet olundukta ya bizzat bulunarak veyahut maiyetindeki rüesa-yı memurinden birini göndererek irad olunacak suallere cevap verecek veyahut lüzum görür ise mesuliyetini üzerine alarak cevabını tehir etmek salahiyetini haiz olacaktır”. Kili-Gözübüyük, age., s. 46.


        

        [13] Gazel, age., s. 11.


        

        [14] Sina Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, İstanbul 1982, s. 143. Ancak bu değişikler sonucu dengenin yasama lehine bozulduğunu ve “Devlet içerisinde bir meclis diktatoryasına doğru ilk emarelerin” belirdiğini iddia edenler de bulunmaktadır. Arsel, agm., s. 208.


        

        [15] Kanun-ı Esasi’nin tadil edilen 30 maddesi için bk. Kili-Gözübüyük, age., s. 86.


        

        [16] Gazel, age., s. 10-13; Kanun-ı Esasi’nin tadil edilen 38. maddesi şöyledir: “İstizah-ı madde için vükelâdan birinin huzuruna Meclis-i Mebusanda ekseriyetle karar verilerek davet olundukta ya bizzat bulunarak yahut maiyetindeki rüesa-yı memurinden birini göndererek irad olunacak suallere cevap verecek yahut lüzum görür ise mesuliyeti üzerine alarak cevabının tehirini talep etmek hakkını haiz olacaktır. Netice-i istizahta Heyet-i Mebusanın ekseriyet-i arâsı ile hakkında adem-i itimat beyan olunan nazır sakıt olur. Reis-i vükelâ hakkında adem-i itimat beyan olunduğu halde Heyet-i Vükelâ hep birden sükut eder”. Kili-Gözübüyük, age., s. 87.


        

        [17] Necdet Öklem, 1877 Meclisi Mebusanı, İzmir, 1982, s. 43. Benzer türden bir görüşü Enver Ziya Karal da aktarmaktadır. Karal, 14 Nisan tarihli Times gazetesinden şunları aktarmaktadır: “Osmanlı memleketlerinde mebuslar Meclisi kurmanın, istenildiği gibi olmayacağı sanılıyordu. Hâlbuki bunun tam aksi görüldü. Mebuslar görüşülen konularda tam bilgiye sahip görünmekte ve çok eski zamandan beri mevcut bir meclis için iftihar vesilesi olacak surette iş görmektedirler. Medeni cesarete gelince böyle genç bir meclis de az değil belki çoktur”, Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, VIII, Ankara 1995, s. 237.


        

        [18] Gazel, age., s. 362-363.


        

        [19] 1876 yılında ilan edilen Kanun-ı Esasi’de ve 1877 yılında hazırlanan Dâhilî Nizamnamelerde (İçtüzüklerde) soru önergesine (sual takriri) ait bir kural bulunmamaktadır. Dolayısıyla Birinci Meşrutiyet Dönemi’nde soru önergelerine ait hukukî bir kayıt yoktur. İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde de soru önergesiyle ilgili olarak Kanun-ı Esasi’ye bir madde eklenmemiştir. Soru önergesi ilk olarak, 12 Aralık 1918 tarihinde Meclis gündemine gelen içtüzük taslağında yer almıştır. Ancak bu taslağın soru önergesi ile ilgili kısmı görüşülemeden meclis feshedilmiştir. Soru, bir anayasa kuralı olarak, ilk defa 1924 Anayasası’nda yer almıştır. Gazel, age., 18-19.


        

        [20] Gazel, age, s. 363-364.


        

        [21] Gazel, age., s. 43.


        

        [22] Gazel, age., s. 44.


        

        [23] Özbudun, age., s. 72; Gensoru (istizah) hem Kanun-ı Esasi’de ve hem de ilk Meclis-i Mebusan İçtüzüğü’nde (Nizamname-i Dahilisinde) yer almıştır. Kanun-ı Esasi’nin 38. maddesi istizah (gensoru) ile ilgilidir. Bu maddeye göre, mebuslar çoğunlukla bir nazırın gensoru önergesini cevaplamak için meclise gelmesini isterse, nazır ya bizzat mecliste bulunacak ya da maiyetindeki memurlardan birini göndererek sorulacak sorulara cevap verecektir. Bununla beraber, nazır gerekli görürse sorumluluğu üzerine alarak cevabını erteleme hakkına da sahipti. Ayan Meclisi’ne ise gensoru hakkı verilmemiştir. Bkz. Gazel, age., s. 114-115.


        

        [24] Önde gelen İttihatçılardan Hüseyin Cahit Bey, İttihat ve Terakki mebuslarının durumunu şöyle anlatır: “Fırka azaları Mecliste hükûmeti tenkit etmeyeceklerdi. Nazırlardan veya umumî surette hükûmetten soracakları bir şey varsa bunu evvela bir takrir halinde fırkaya vereceklerdi. Şikâyetlerini evvela Fırkaya anlatacaklardı. Fırka karar verirse bu şikâyet bir istizah takriri şeklinde Meclis-i Mebusana aksedecekti”, Hüseyin Cahit Yalçın, “Meşrutiyet Hatıraları 1908-1918”, Fikir Hareketleri, Sayı: 123, (İstanbul 1936), s. 293-294; İngiliz gazeteci P. Philip Graves de muhalefetin ve iktidarın Meclis’teki tutumlarını şöyle anlatır: “Muhalefet, bir çeşit eleştiri serbestliğine sahipti. İttihat ve Terakki Fırkası’nın Meclis Grubu bu eleştirileri karamsar bir sessizlik içinde dinler, arada sırada protesto eder, sonra liderleri kalkıp çoğunluğun görüşünü bir iki kelimeyle anlatır ve konuya göre ya oturumun kapatılması veya oylama yapılması teklifinde bulunurdu. Oylamaya geçildiğinde Meclis grubu, tek adam gibi hareket eder ve gelecek oturumda muhalefetle aynı komedi oynanıncaya kadar oturum kapatılırdı. Genel politikayı ilgilendiren konularda parti disiplini çok sıkı, yasama konularında ise gevşekti. Cavit Bey bile malî konularda hazırladığı kanun tasarılarının Meclis’te budanmasını engelleyemezdi”. P. Philip Graves,  İngilizler ve Türkler, (Tercüme: Yılmaz Tezcan), Ankara 1999, s. 107-108. İttihat ve Terakki mensubu Bağdat Mebusu İsmail H


Türk Yurdu Nisan 2011
Türk Yurdu Nisan 2011
Nisan 2011 - Yıl 100 - Sayı 284

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele