Din Ve Kültür Bağlamında Dinin Kültürleşmesi

Nisan 2014 - Yıl 103 - Sayı 320

        Modern bir kavram olan kültür, dinin aksi tarafında konumlanan ve kadim zamanda olmayan seküler bir olguya mı işaret eder? Dinin kültürleşmesi onu din olmaktan çıkartır mı? Veya din kültürleşebilir mi? Din kültürleşirse kaçınılmaz olarak seküler bir renge mi bürünür? Aksine dinin kültürleşmesi, onun amaçladığı bir şey mi? Bu soruları çoğaltmak mümkün.

         

        Zannedilir ki Hz. Peygamber tebliğ yaptığı toplumuna (bilgisayar deyimiyle) format atmıştır. Yine zannedilir ki Hz. Peygamber kavmine konuşurken onların hiç bilmediği, tanımadığı bir kavramlar ve tarih içerisinden konuşmuştur. Ve yine zannedilir ki Hz. Peygamber toplumundan ve onun kültüründen tecrit olunmuş bir hayat yaşamıştır

         

        Hiçbir din boşluğa konuşmaz. Her din bir muhataba, yani topluluğa konuşur. Dolayısıyla halihazırda mevcut olan insana ve onun topluluğuna konuşan din, aslında kültürü ile; sosyal, hukuki ve iktisadi düzeni ve gelenekleri ile verili olan bir topluluğa tebliğ yapar. Yani tebliğde bulunan dinin karşısında hemen her şeyi ile bomboş ve ilk defa inşa edilen bir topluluk; yani bomboş bir levha (tabula rasa)söz konusu değildir. Ortada verili olan bir topluluk; onun dili ve kültürü ile yaşamakta olduğu bir hayat; yani kendine özgü parametreleri vardır. Buna bağlı olarak tebliğde bulunan din, tebliğin muhatabı olan topluluğun bu kültürel ve psikolojik parametreleri üzerinden konuşmak zorundadır; aksi halde anlaşılmaz olur. Çünkü din muhatap aldığı topluluğu yeniden düzenlemek; gerekiyorsa eğer bir halden bir başka hale tahvil etmek istemektedir. Bunun için öncelikle anlaşılmak zorundadır. Anlaşılmak ise ancak ve sadece muhatabın dili üzerinden, onun zihnî kodlarıyla buluşabilecek bir imkânla söz konusu olabilecektir. Bu ise kolayca fark edileceği üzere muhatabın dili, gelenekleri ve idrak araçları üzerinden yapılabilir. Hiç şüphesiz bir din muhatap aldığı topluluğun idrakini ve imanını ifsat etmiş birtakım sapmaları tasfiye ederken, ayrıca hâlihazırdaki yaşama biçiminin içini doldurmuş varsa haksızlık, adaletsizlik ve ahlâksızlıkları da toplum hayatından uzaklaştırmakla, insanın “eşref-i mahlûkat” olan mümtaz mevkiini tahkim etmeyi amaçlar. İster aslından sapmış bir inanma biçimini tekrar aslına irca amacıyla ister toplumsal ve kültürel bir takım yerleşik yaşama biçimlerini tasfiye veya tekrar inşa etmek amacıyla olsun din, insanla veya toplulukla konuşurken yine o topluluğun verili olan kültürel kodları ve gelenekleri üzerinden ve onların kavramları marifetiyle bunu gerçekleştirir. Aksi halde din muhatabı tarafından anlaşılmaz olur.

         

        Bir topluluğun tüm idrak, anlam ve değer üzerinden kurmuş olduğu yaşama biçiminin en bariz olarak görünür olduğu alan o toplumun kültürüdür. Somut, soyut her şey kendisini kültüre dâhil olan bir olgu, nesne veya davranışta gösterir. Bu nedenle kültür bir toplumu diğerlerinden farklı kılan her ne varsa onların belirlemiş olduğu toplumsal zemini ve görünürlüğü ifade eder. Bu nedenle kültürel olan hemen ne varsa o toplumun zihin dünyasının bir yansımasıdır ve zihin dünyası da malum olunduğu üzere bir toplumu oluşturan insanların uzun yıllar içinde oluşmuş olan hayatla, dünyayla, madde ve eşyayla kurmuş olduğu anlam/değer ilişkisinden başka bir şey değildir. Ve her peygamber içine doğmuş bulunduğu bu kültürel iklim tarafından şekillenir; onlar gibi giyinir, onlar gibi yer, onlar gibi eker, onlar gibi biçer, onlar gibi evlenir; hülasa onlar gibi yaşar. İşte bu nedenden dolayı tebliğe başlayan peygamberler o toplumda bir yabancı değildirler. Peygamberlerin bu hususiyeti onlar için bir tebliğ zemini ve aynı zamanda bir koruma alanı da sağlar. Kaldı ki yabancı olan birisinin böyle bir iddia ile ortaya çıkması öyle kolayca kabullenilebilecek bir olay değildir. Nitekim, Hz. Musa hem sürgünde yaşayan kendi kavmi İsrailoğullarına hem de Mısır’ın başta firavun olmak üzere yerlilerine tebliğini yapmış olmasına rağmen ona inanan sadece İsrailoğulları oldular. Çünkü Hz. Musa İsrailoğullarından bir kişi idi ve onların kültürel kodları üzerinden konuşuyordu.

         

        Hz. İsa’nın durumu da aslında farklı değildir. Fark sadece şuradaydı: Hz. İsa sürgünde olan bir topluluğa değil, kendi coğrafyasında yaşamakta olan bir topluluğa konuşmaktaydı. Ancak o da verili bir kültürel ortama doğmuştu. Onlara bu topluluğun kültürel kodları üzerinden ve kültürel araçları ile konuşmuştu. Tebliğini yapmaya başladığında Kudüs ve civarında yaşayan Yahudi topluluk açısından Hz. İsa bir yabancı değildi. Mucizevî doğumundan itibaren hakkında bilgi sahibi oldukları; onların diliyle konuşan, onların içinden birisiydi. Aksi halde Hz. İsa’nın tebliğinin bir alıcısı; bir muhatabı söz konusu olmayacaktı. Nitekim, tebliğ sahibinin dili ve hedefi çok iyi anlaşıldığı için Hz. İsa etrafında oluşan bir mümin topluluğun ve ahalinin yanında, ona düşman kesilen bir din adamı/ruhban kesim de vardı ki, bu ruhban kesim Hz. İsa’nın asıl hedefiydi. Çünkü bunlar tekellerinde tuttukları dini anlama/yorumlama iktidarlarının Hz. İsa’nın dini ile sarsılacağını görüyorlar, onu yok etmek istiyorlardı. Nitekim bunda da egemen güç Roma ile işbirliği yaparak başarılı oldular. Hz. İsa içine doğmuş bulunduğu geleneğin ve kültürün kodları üzerinden tebliğini yapmıştır. Değiştirmek ve/veya kaldırmak için dahi aynı dili kullanmak zorundaydı ve böyle yapmıştır.

         

        Keza Hz. Peygamber de boşluğu konuşmamıştır. İçine doğmuş olduğu toplumun dili, gelenekleri ve kültürü üzerinden onlara hitap etmiştir. Nitekim hemen herkesin tarihsel olarak da çok iyi bildiği gibi Hz. Peygamber Mekke’nin egemeni bir sülale olan Kureyş’e mensup bir kişi olarak dünyaya gelmiştir. Dolayısıyla Mekke’nin kültürel ikliminde büyümüş; çocukluk ve gençlik yıllarında o toplumun oluşturmuş olduğu sosyal ve kültürel muhitte yaşamıştır. Toplumun kültürleşmiş addedilebilecek bazı kötü alışkanlıklarından kendisin alıkoymuş olmakla birlikte, onlar gibi yemiş, onlar gibi giyinmiş, onlar gibi ticaret yapmış, onlar gibi giyinmiş ve belki de onlar gibi haccetmiştir. Böyle de olması çok tabiidir. Çünkü bu halde Hz. Peygamber Mekke toplumuna yeni bir din tebliğ ettiğinde Mekkeliler Hz. Peygamberin şahsiyetini, soyunu ve ahlâkını gayet iyi biliyorlardı. Nitekim bu hususlara dair Hz. Peygambere asla bir eleştiri ve/veya muhalefet oluşmamıştır. Hz Peygamber bu sosyolojik ve kültürel ortak zeminin sağlamış olduğu imkânla Mekkelilere tebliği yapabilecek ortamı bulmuş ve hep onların dili ile onların idrak seviye ve kavramları üzerinden konuşmuştur. Bir başka şekilde ifade edecek olursak Hz. Peygamber Mekkeliler için bir yabancı değil, aynı kültürün içinden konuşan birisidir. Nitekim aynı gelenekler içerisinde Hz. Hatice ile evlenmiş ve yine aynı gelenek ve kültür içerisinde kızını bir müşrik olan Ebu’l As bin Rebî’ye vermişti.

         

        Ve Hz. Peygamber kültürü ve geleneği olmayan, kavramları bulunmayan bomboş bir idrake konuşmamıştır. Bomboş bir idrake konuşulamaz zaten. Bir idraki durumu tadil ya da tagayyür etmek dahi o idraki inşa eden dil, kavram ve anlam üzerinden yapılabilir ancak. Ve yine tarihsel olarak biliyoruz ki Hz. Peygamber muhatap aldığı topluluğu sil baştan kurmamıştır. Bu zaten mümkün de değildir. Çünkü tüm vahyi dinlerin amacı çok iyi bilinmektedir ki “makasıd-ı şeria” yı temindir. Nitekim Hz. Peygamber, hâlihazırda/verili bulunan Arap toplumunun başta hac ve Kâbe odaklı olan kültürel kodlarını iptal etmemiş; Hz. İbrahim ve Hz. İsmail üzerinden hatırlatılan bir soy/köken bilinci üzerinden tevhit inancını tekrar yerli yerine koymuş; bu ibadetlerin içeriğini tevhit düşüncesiyle buluşturmuştur. Benzeri örneklere sıklıkla Medine’de de rastlanır Örneğin Medine’de Yahudilerin aşure orucu geleneğini “Hz. Musa bize sizden daha yakındır” diyerek benimsemesi örnek olarak gösterilebilir.

         

        Söylemek istediğimiz şudur: Dinin kültüre dönüşmesi dini tahrif etmeyeceği gibi aksine kültüre dönüşmüş din toplumu sağlıklı olarak inşaya ve yaşatmaya devam eder. Mamafih burada haklı olarak dindarlığın bilinçli tercih ve yaşama biçimi olduğu; oysa kültürleşmiş bir dinin artık bir bilinç halini değil, bir refleks, bir alışkanlık halini ifade ettiği; bu anlamda “inanıp salih amel işleme” buyruğunu ve uyarısını ihmal ettiği ileri sürülebilir. Bu belki gündelik hayata çağrı ve nüfuz edememiş dinler için söylenebilir. Ancak İslâm söz konusu olduğunda bunu söyleyebilmek mümkün görünmemektedir. Çünkü her gün beş defa ezan marifetiyle tebliğ yapan ve yine her gün beş defa namaza çağıran bir dinin sadece ritüele ve reflekse dönmesi mümkün değildir. Ayrıca dinin öncelikle adalet ve ahlakî özüyle oluşmuş olan kültürel bir iklimin Allah’la irtibatının kesileceğini ileri sürmek, gerçekçi değildir. Kaldı ki, klasik öğretimiz ibadetin alışkanlığa dönüşmesini teşvik etmekte; bu halde dahi kişinin hadsiz sevaplar kazanacağını bize talim etmektedir. Dinin özünü oluşturan adalet ve ahlakın tayin edici olduğu bir kültürel iklimde, siyasetin bozucu etkileri de hemen her zaman kültür tarafından bertaraf edilebilecektir. Çünkü bu halde din siyasetin nesnesi yapılamayacaktır. Kaldı ki bu gün böyle bir kültüre ne kadar da çok ihtiyacımız var!


Türk Yurdu Nisan 2014
Türk Yurdu Nisan 2014
Nisan 2014 - Yıl 103 - Sayı 320

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele