Kitle İletişim Araçlarında Sergilenen Entellektüel Algısının Açmazları Üzerine

Mart 2011 - Yıl 100 - Sayı 283

                    İnsan varlığının dille kurduğu ilişki, varlıkla kurulan en temel ilişkidir. Dil, düşünce ve obje arasında bir düzen ve karşılıklılık (mütekabiliyet) kurarak insan; ötekine, topluma, değerlere ve evrene açılır. Dahası bir yandan kendisiyle bir yandan da dışındaki varlık âlemiyle iletişime ve ilişkiye geçer.

         

                    Yazı, dil, düşünce ve obje arasında doğal bir sıra olduğu kabul edilirse; yazı dile, dil düşünceye, düşünce de objeye işaret eder. Buna göre, ister insan kendi varoluşunu içe bakış yöntemi ile tetkik etsin, isterse dış dünyayı fiziksel ve deneysel yöntemlerle incelesin yaptığı şey düşüncesi ile düşüncesinin yöneldiği konu ya da obje arasında bir ilişki kurmak, bir yargıda bulunmaktır.

         

                    Düşünme eylemi, kavramlarla gerçekleştirilen zihinsel bir eylemdir. Düşünce en yalın biçimde kavramlar arasında kurulan ilişkiler bütünü şeklinde tanımlanabilir. Dolayısıyla bir dilin kavramsal yapısının zenginliği ve entelektüel işlenmişliği o dille yaratılmış veya yaratılacak olan bilim, felsefe ve sanat eserlerinin yetkinliğini de etkileyecek ve hatta belirleyecektir. Konumuza bu çerçeveden bakıldığında; Türkçenin kavramsal yapısı, işlenmişliği, bilim, felsefe ve sanat alanlarındaki ifade imkânları, milli ve entelektüel varlığımız için hayati bir önem arz etmektedir. Böylece konu, kavramsal düzlemi aşarak olmak ya da olmamak meselesine dönüşmektedir. Zira Türkçenin kaderi ile milli varlığımızın kaderi neredeyse özdeştir.

         

                    Kavramlar düşüncenin en temel unsuru olduklarına göre doğru çağrışım yaptırmaları, nesnelerine karşılık gelmeleri, maddi ve manevi varlık katmanlarını ifade edebilecek zenginlikte olmaları, ayrıca içeriklerinin boşaltılmamış olmaları gibi hususlara dikkat edilmelidir. Kavramların yerli yerinde kullanılmamaları ya da aralarındaki nüansların göz ardı edilmesi; benzer varlıkları özdeş kabul etmek veya daha da ileri gidilecek olursa, farklı varlıkları birbirlerinin yerine koyarak aynı kabul etmek gibi felaketlere yol açabilir. Bu nedenle Türkçenin kavramsal yapısının bozulması, kavramların doğru çağrışım yapacak içerikten yoksun olması, hatta yanlış çağrışımlara açık hale getirilerek içeriksizleştirilmeleri, kavramlar arasındaki anlam farkını dile getirememek veya kavramsal düzeyde farklı gerçekliklere karşılık geldiklerini ayırt edememek, onun bir düşünce dili olma vasfını kaybetmesine sebep olacaktır. Bu bağlamda gerçeklikle insanoğlunun ilişkisini ve iletişimini temin eden en temel disiplinler olarak bilim, felsefe ve sanat gündeme gelmekte ve bu sahalardaki insanlık başarıları medeniyetimizin bir yandan varlığını korumasını bir yandan da tekâmül ve terakki etmesini temin etmektedir.

         

                    Beşeri, toplumsal ve tarihi olaylar için “değişim”, “dönüşüm”, “ilerleme”, “gelişme”, “olgunlaşma” gibi süreçler tasarlanabileceği gibi “duraklama”, “gerileme”, “başkalaşma” ve “yıkılış” gibi süreçler de mümkündür ve tasarlanabilir. Öyleyse tarihten edindiğimiz bilgi ve tecrübeler ışığında medeniyetlerin de insanlar ve diğer canlılar gibi temel, hayati, biyolojik zaruretlere tabi oldukları aşikârdır. Bu bakımdan ister bir fert olarak insanı, ister bir toplumu, milleti veya medeniyeti ele alalım; dünya üzerindeki varlığını sürdürebilmesi için belirli bazı koşulları yerine getirmesi gerekmektedir. Dolayısıyla duraklama yerine devinim, gerileme yerine ilerleme ve bozulma yerine olgunlaşma isteniyor ve talep ediliyorsa, insan varlığı kaderine terk edilemez.

         

                    İnsan eğitilmeye ve bakıma muhtaç bir varlık olarak bu dünyaya doğar ve temel fizyolojik ve psikolojik (maddi ve manevi) ihtiyaçları karşılandığında gelişimini gerçekleştirir. Dolayısıyla tekrar etmek gerekirse toplumlar, milletler ve medeniyetler için tek çıkar yol, dille zengin ve yaygın bir ilişki kurmaktır. Bu aynı zamanda bilim, felsefe ve sanatla ve diğer kültür bileşenleri ve katmanlarıyla da gelişmiş, yoğun ve derin bir ilişki içerisinde olmakla mümkündür.

         

                    İnsan varlığının kendisi veya dışındaki varlıkla kurduğu ilişki, onu bilgi sahibi olmaya yöneltir. Öznenin (bilinçli insan varlığı) konusuna bilinçli bir dikkatle yönelimi sonucu açığa çıkan ürün bilgidir. Bilgi, bir akt ve yönelim sonucunda öznede açığa çıkmaktadır. Bilgi türleri ise, bilen öznenin, bilgi nesnelerine yönelimi sonucu çeşitlenmektedir. Böylece bilgi türleri arasında, temelde, öznenin nesneye yönelimi sonucu oluşmak gibi bir ortak payda bulunsa da, farklılıklar da mevcuttur. Bilgi türlerinin farklılaşması, hem öznenin yöneldiği konu ve nesnenin farklılaşmasından hem de öznenin farklı bilinç, ilgi, amaç ve dikkat düzeyleri ile bu konulara yaklaşıyor olmasından kaynaklanmaktadır. Bu aşamaya gelindiğinde, öznenin nesneye olası yönelme biçimleri, farklı bilgi türlerinin oluşmasına neden olmaktadır.

         

                    Bilim, felsefe ve sanat farklı bilgi dalları ve disiplinlerdir. Farklılaşmalarının temelinde, insanoğlunun değişik niyet, kaygı ve ihtiyaçlar doğrultusunda farklı varlık katmanlarına yönelmesi yatmaktadır. Öyleyse temelde birer insan etkinliği olan bilim, felsefe ve sanat; farklı varlık katmanları ve konularına farklı yöntemlerle yaklaşan ama birbirleriyle etkileşen ve dayanışan disiplinler durumundadırlar.

         

        Bilim, felsefe ve sanat insanoğlunun yapıp etmelerinin önemli bir bölümünü teşkil eder. Bu eylem, entelektüel bir çaba ve bilinç gerektirir. Çünkü her biri, içerisinde yer aldığımız ve adına varlık denilen bütünlüğün, nasıl ve ne olduğu sorusuna, kendi pencerelerinden görünen kısmına cevap ararlar. Dolayısıyla bilim, felsefe ve sanat, insan hayatında kökleşip derinleştiği oranda, o insanı, zengin bir varlık algısına ve tecrübesine ulaştırır. Bunun tersi durumda ise insan, gündelik hayatın tüketici ve hiçleştirici akışına kapıldığında, tekrar eden tekdüzelikler serisi içerisinde kaybolup gider.

         

        İnsanoğlu felsefe ile varlığın özünü, temelini ve anlamını sorgular. Geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki bağı ve ilişkiyi tefekkür eder. Evrendeki yerini fark etmeye çalışır. Niçin dünyaya geldiğini ve neyi gerçekleştirmek durumunda olduğunu veya kendi özgür iradesiyle, kendisine bir davranış ilkesi belirleyip belirleyemeyeceğini, ahlaklı, ilkeli ve tutarlı olmakla olmamak arasındaki seçimi, ikiliği ve çatışmayı yaşar ve bütün bunlarla hesaplaşır. Böylece felsefece yaşanan hayat; olabildiğince hesabı verilmiş veya verilebilecek olan bir hayattır. Bilinçlenmeye bir davettir. Olan bitenin farkında olmak ve hesabını verebilir durumda olmaktır. Bu durum, hem bireysel hem de kolektif bir sorumluluk gerektirmektedir. Bu sorumluluk Sokrates örneğinde olduğu gibi, kendi canı pahasına da olsa, doğruları dile getirmekten yılmamak ve doğruların ancak yaşanmak için olduğunu göstermek sorumluluğudur. Tıpkı bilim adamı ve sanatçı için de olduğu gibi.

         

        Filozof gibi, bilim adamı ve sanatçı da, kendi pencerelerinden varlığı temaşa ederek; insanoğlu ve evreni anlamak ve anlatmak derdindedir. Konularına kendi yöntemleriyle yaklaşarak, adına bilim ve sanat denilen etkinliği gerçekleştirirler. Bilim, daha çok varlığın nesnel ve ölçülebilir, olabildiğince matematiksel bir dille ifade edilebilir olan kısmıyla ilgilenirken, sanat; öznel bir yaratma hamlesiyle, insanın kendisine ve dışındaki varlığa yönelimi sonucu açığa çıkan anlamı ifade eder. Felsefe ve sanat, varlığa yönelirken onda sadece açıklanacak matematiksel ilişkiler, yasalar, düzenli tekrar edişler görmez. Varlığın bu boyutunu bilim aydınlatır, dile getirir. Felsefe ve sanat, insan tarafından ortaya konulan eylemi, ürünü, performansı ve anlamı irdeler. Burada, öznel olan, varlık tecrübesi olmak bakımından dışlanmaz ve anlamı açığa çıkarılmaya çalışılır.

         

        Zira bir bakıma, sanat eseri; bir “manifesto” ve “manifestasyon”dur. Orada, iletilmek istenen, iletilmek ve etkileşmek için hazırlanmış, bulunmuş, yaratılmış bir anlam bulunmaktadır. Bu, insani bir anlamdır. Anlama muhatap olmak, onu içselleştirmek ve paylaşabilmek ve hatta bunun üzerine tekrar anlamlandırabilmek gerekmektedir. Bu, sıradan insanın, gündelik kaygıların tüketiciliğinde ve hiçleştiriciliğinde yitip giden insanın başarabileceği bir şey değildir.

         

        İnsanoğlunun varlıkla kurduğu ilişki, en temel ilişki biçimidir. Varlık denilince hem öznel insan varlığı hem de onun yöneldiği maddi ve manevi varlık katmanları akla gelir. Bu yönelimin metodu ve nesnesi değiştikçe bilgi türleri de değişir. Böylece adına gündelik bilgi, bilimsel bilgi, felsefi bilgi, sanat bilgisi, teknik bilgi, dini bilgi denilebilecek olan bilgi türleri meydana gelir. Bu bilgi türlerinin hepsinin insan hayatı üzerinde az ya da çok etkileri vardır. Bu durum birey için geçerli olduğu gibi toplumlar ve milletler için de geçerlidir. Medeniyet seviyesi ilerledikçe bazı bilgi türlerinin hâkimiyeti söz konusu olmakta ve diğer bazılarının etkinliği sınırlanmaktadır. Hatta pozitivist paradigmaya kulak verilecek olursa tarih; teolojik, metafizik ve pozitif evrelerden geçmekte ve insanoğlu daha çok metafizik olandan bilimsel olana doğru bir evrim geçirmektedir. Bu görüşü bütün öteki tarih felsefeleri gibi olası bir tarih felsefesi olarak kabul etsek bile, tarih, medeniyetlerin belirli bilgi türleri temeli üzerinde kurulup yükseldiğini, olanca açıklığı ile sergilemektedir. Bu bilgi türleri bilim, teknik, felsefe, sanat, din, hukuk ve ahlak alanlarına ait olmak şeklinde genelleştirilebilir.

         

        Bu noktada asıl konumuz olan bilim, felsefe ve sanat disiplinlerinin bir kültürde oynadıkları rol ve temsil ediliş biçimlerinin önemi üzerinde durmak gerekmektedir. Bunun için şu soruların sorulması anlamlı olacaktır: Bilim, felsefe ve sanat nedir? Bilim adamı, filozof ve sanatçı kimdir?

         

        Yukarıda da işaret edildiği üzere bütün bu etkinlikler, insanın kendisini ve varlığı tanıma, bilme, anlama ve anlamlandırma çabasının birer ürünüdür. Ve bu bakımdan aynı amaca hizmet ederler. Yalnız konuları, yöntemleri, bulguları ve bunları yorumlayış tarzları itibariyle ayrılırlar. Ana hatlarıyla bilim, felsefe ve sanat birer insan etkinliği ve başarısıdır. Bilim, felsefe ve sanatı birleştiren diğer bir özellik, insan tarafından gerçekleştirilen birer etkinlik olmalarının ötesinde, insana, insanı anlatıyor olmalarıdır.  Böylece bilim, felsefe ve sanat kendi nesnelerine, kendi yöntemleri ile yönelerek, kendi bilgi türlerini ortaya koyarken bir yandan da o faaliyeti gerçekleştiren özneyi (insanı), insana tanıtmaktadırlar. Bu etkinliklerde bir yandan yönelinen konu bilinip tanınmakta veya açıklanıp anlaşılmakta öte yandan da konu onu gerçekleştiren özneye dönmekte ve öznenin farkındalığı konu edilmektedir.

         

        Dolayısıyla özetlemek gerekirse bilim, felsefe ve sanat insanoğlunun, varlığı ve bunun içinde kendi varlığını tanımak, bilmek, açıklamak, anlamak ve anlamlandırmak için kaçınılmaz olarak uğraşmak ve başarmak durumunda olduğu etkinliklerdir. Bu etkinliğin olması gerektiği şekilde sürdürülebilmesi için onu gerçekleştiren öznenin varlık koşullarının asgari ölçüde sağlanmış olması gerekmektedir. Bu da, bilim adamı, filozof ve sanatçının kendi kültür ikliminde önemsenmesi, değer görmesi, teşvik edilmesi ve takdir görmesi ile mümkündür.

         

        İletişim devriminin yaşandığı günümüz dünyasında, neredeyse medyada olmak ile var olmanın özdeşleştirildiği koşullarda, medyada bilim, felsefe ve sanatın nasıl, ne kadar ve ne şekilde temsil edildiğini sorgulamak gerekmektedir. Bu bağlamda,  “düşünür, sanatkâr ve bilim adamı ya da kitle iletişim araçlarında sergilenen entelektüel algısı”nın bizi ne derece gerçek bilim, felsefe ve sanata götürdüğünü sorgulamak gerekmektedir.

         

        Günümüz Türkiye’sinde medyaya bakıldığında yukarıda saydığımız düşünür, sanatkâr, bilim adamı ya da entelektüellerin yeteri kadar ve olması gerektiği biçimde temsil edildiklerini söylemek çok zordur. Hatta bu yeteri kadar temsil edilmeyişten daha sakıncalı olan durum; yanlış, aşağılayıcı ve küçük düşürücü şekilde bu insanların medyada yansıtılmalarıdır. Bu yansıma geniş halk kitleleri üzerinde olumsuz etkiler yaratmakta ve insanımız bu branşlara ve mesleklere özenecekleri yerde çekinir ve neredeyse korkar hale gelmektedirler. Bilim adamı realiteden kopuk, hayat karşısında ürkek, filozof veya düşünür neredeyse bir meczup, sanatçı da halka tepeden bakan, onun değerlerini paylaşmayan, uçuk kaçık birisi, entelektüel ise entel diye yaftalanan ötekileştirilmiş bir yabancı! Hal böyle olunca bilim, felsefe ve sanat gerçekten oldukları gibi sergilenmedikleri ve daima çarpık örnekler üzerinden halka lanse edildikleri için anlaşılmaları ve takdir edilmeleri de zorlaşmaktadır. Medyanın bu tutumu geri dönülmez bir kültür buhranına doğru memleketimizi sürüklemektedir. Çünkü doğru bir bilim, felsefe ve sanat algısı yerleştirilmeden bir medeniyet hamlesi gerçekleştirmek mümkün değildir. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz durum, Atatürk’ün “Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir” sözünü, ne ölçüde anlayıp, rehber edinebildiğimizi de sorgulamak mecburiyetinde olduğumuzu, bir kez daha hatırlatmaktadır.

         


Türk Yurdu Mart 2011
Türk Yurdu Mart 2011
Mart 2011 - Yıl 100 - Sayı 283

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele