Milli Kültürümüz Açısından Hayatımızın Üç Temel Olgusu: Din, Felsefe ve Bilim Geleneğimiz

Mart 2011 - Yıl 100 - Sayı 283

              Bilindiği gibi, öteden beri insanın tanımı “insan düşünen canlıdır” şeklinde yapılagelmiştir. Esasen mantıkçılara ait olan bu tanım, “tam- özsel tanım (hadd-ı tam)” bir tanım olup, insanın varlık hiyerarşisi içerisindeki yerini tam olarak belirleyen özlü bir ifadedir. Oldukça yalın görünen bu tanım, bir yandan insanın karakteristik içlemini belirlerken öte yandan da insanın bütün varlık şartlarına, onun bütün yapıp etmelerine delâlet etmektedir. Tanımda insan bütününün (ontik yapısının) iki farklı yönüne dikkat çekilmektedir: Canlı, Düşünen (ya da Konuşan). Bunlardan birincisi onun daha genel olan ortak yönü, ikincisi ise onu kendisi yapan özelliğidir. O, birinci yönüyle bir tabiat varlığıdır, fizik dünyaya aittir. Burada diğer canlılar için geçerli olan kanunlar kendisi için de geçerlidir. Ancak onu diğer canlı organizmalardan ayıran ve derece farkını aşan yanı ikinci özelliğidir. Bu özelliği ile insan üç boyutlu zaman (geçmiş-an-gelecek) içinde yaşar. Toplumsal bir varlıktır, dil, bilim, teknik, sanat kısacası kültür üretir. Hürdür, hak ve adalet duygusuna sahiptir, devlet kurar, tarih yapar, yaptıklarını paylaşır ve geçmişten geleceğe çoğaltarak taşır. Ve bu yönüyle insan aşkına (muteale) dönüktür. Din, inanç ve ahlak sahibidir, Dini bir varlıktır. İşte bütün bunlardan dolayıdır ki, insan canlılar arasında en yüksek değeri taşıyan bir varlık olabilmektedir.

         

              Hiç kuşkusuz insanın bu yapıp etmelerinin en önemlileri ‘din, bilim ve felsefe’dir. Yine hiç şüphe yok ki, din, bilim ve felsefe birer bilgi türü olarak kültürün temel unsurlarıdır.[1] Bu tespiti yapmakla, sanatın bilgisi, düzensiz bilgi ve okkült bilgi gibi insana ait diğer bilgi türlerini kültürün unsurları dışında bıraktığımız düşünülmesin. Elbette bütün bilgi türleri mutlak anlamda kültürün oluşmasında etkilidir. Ancak din, bilim ve felsefe kanaatimizce burada merkezde durmaktadır, dolayısıyla kültürün temel unsurlarıdır.

         

              Meseleye bu noktadan baktığımızda, insanoğlunun ortaklaşa ürettiği birer bilgi türü olarak ortaya çıkan din, bilim ve felsefenin evrensel olduğunu söylemeliyiz. Bu bilgi türlerini kültürün temel unsurları olarak gördüğümüzde, kültürün de özü itibariyle evrensel olduğunu tespit etmiş oluruz ki, bu ortak kültürdür (üniversal kültür) ve bütün insanlığın ortak malıdır. Bütün unsurlarıyla insanın bir ürünüdür. İnsan onda yansır ve kendini onda bulur, onda tanır.

         

              İşte bu noktada din, felsefe ve bilimden neyin anlaşılması gerektiği meselesi karşımıza çıkmaktadır. Kabul edilmelidir ki ne din, ne felsefe ne de bilimin herkes için genel-geçer, eskilerin ifadesiyle efradını cami ağyarını mani bir tanımını yapmak mümkündür. Çünkü bu konularda yapılan tanımlar her halükarda göreli olacak ve herkes tanımı kendi baktığı açıdan yapacak ve her disiplin kendi işine yarayan bir tanımla yola çıkacaktır. Mesela bir psikolog,  dini çok kere yaşanan bir tecrübe, bir sosyolog, sosyal bir kurum, bir kelamcı, akıl ve nakille müdafaa edilen bir sistem olarak tanımlayacaktır.[2] Kimilerine göre ise din, ümmeti yapan bir unsurdur. Yine aynı şekilde bir Budist ile bir Yahudi’nin zihninde din kelimesi aynı çağrışımı yapmaz. Hatta önemli ortak özelliklere sahip ilahi dinlere mensup kişiler, mesela bir Hristiyan ile bir Müslüman’ın din’den anladıkları da önemli ölçüde farklılıklar gösterebilir. Bir Hristiyan için İslam’ın getirdikleri hayatın küçük bir bölümüne inhisar ettiği halde bir Müslüman için İslam, hayatın hiçbir yanını dışarıda tutmamak kaydıyla kuşatmaktadır.

         

              Öyle anlaşılıyor ki, benimde burada yapmam gereken şey, din kelimesinin etimolojisinden başlayarak bu konuda yapılan tanımları sıralamak değil, aksine kültürün bir unsuru olarak dinden neyin anlaşılması gerektiğini ortaya koymaktır.

         

              Bunun içinde her şeyden önce şu veya bu din açısından değil, mutlak anlamda dinin temel özelliklerine bakmak gerekir. Hemen belirtelim ki, bütün dinlerde ortak olarak bulunan ve din bilimleri açısından dini oluşturan unsurlar olarak kabul edilen temel özellikler genel olarak şu şekilde sıralanmaktadır.

         

  1. Tabiat ötesi, insanüstü bir varlığa, inanç: İman
  2. Kutsalla kutsal olmayanı ayırma: İbadetler, ayinler, dini törenler, dinden kaynaklanan gelenekler
  3. Tabiat ötesi veya insanüstü varlıkla ilgili duygular: Korku, günah, güvenme, bağışlanma vb.
  4. Tabiat ötesi varlıkla irtibat: Vahiy, dua, elçi vb.
  5. Bir âlem görüşü, insan ve hayat görüşü, toplum anlayışı (cemaat), ve bu topluma mensubiyet duygusu[3]

         

              Özellikle Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık gibi kitaplı dinler söz konusu olduğunda birbirine bağlı üç temel yönü yine görmekteyiz: İnançla ilgili hususlar, ibadetle ilgili hususlar, ahlakla ilgili hususlar.

         

              Öyleyse iyi bir din tanımı, her ne kadar özsel bir tanım olmasa da, yine de yukarıda tespite çalıştığımız temel özelliklere içinde yer veren, onlara hak ettiği önemi veren tanım olmalıdır. İşte bu çerçeveden bakıldığında demek oluyor ki, din, bireysel ve sosyal yanı bulunan, düşünce ve uygulama açısından sistemleşmiş olan, inananlara bir yaşam tarzı sunan, onları belli bir dünya görüşü etrafında toplayan bir kurumdur; bir değer koyma, değer biçme ve yaşama tarzıdır. Dine ait bir değerlendirme derinlik, geniş kapsamlılık ve kutsallık arz eden bir değerlendirmedir. Aşkın (müteâl) ve kutsal bir yaratıcıya isteyerek bağlanma, O’nun iradesine tabii olma ve O’na teslim olmadır. Din bir takım şeyleri hissetme, onlara inanma ve onlara göre bir takım iradi faaliyetlerde bulunma meselesidir.[4] Özellikle kitabi dinler açısından baktığımızda, bunun içindir ki, Tanrı’ya ibadet, yaratılana hizmet önemli bir kural olmaktadır.

         

              Öyle anlaşılıyor ki, mütekâmil bir dinin bir akide yanı bir de metot özelliği vardır. Birinci yönüyle O, mutlak gerçekliği göreli olandan ayıran bir doktrin, ikinci özelliği ile de insana gerçek üzerinde düşünmeyi, mutlak olana bağlanmayı, insan tabiatının gaye ve anlamına uygun biçimde yaratanın isteğine göre yaşamayı sağlayan bir metoddur.[5]  

           

              İşte bu özellikleriyle din, kültür ve medeniyetin oluşmasında en önemli etkenlerden birisidir. Hatta daha da ileri giderek, insanlık tarihi, kültür ve medeniyetin oluşmasında din kadar derin bir rol oynamış bir güce, bir müesseseye tanık olmamıştır, diyebiliriz.[6]

         

              Zira nerede yeni bir din zuhur etmişse orada mutlaka yeni bir medeniyet ve kültür doğmuştur. Bunu söylerken kuşkusuz din - kültür eşitliğinden söz etmiyoruz. Çünkü din - kültür eşitliği söz konusu değildir. Ancak dinden kaynaklanmayan bir kültür de söz konusu değildir. Dahası din kültürün diğer unsurlarının gelişme yönünü de çoğu kez belirleyici olmuştur. İşte tam burada din Ortak Kültür (Üniversal Kültür) kadar Milli Kültürün (Özgü Kültür) de temel bir unsuru olarak durmaktadır. Bu noktaya ileride milli kültürümüz açısından bakacağımızı belirterek şimdi yine konunun çerçevesi içerisinde felsefeye bir bakalım. 

         

              Felsefe en genel tanımıyla bilgi, varlık ve değer alanlarında görmek, düşünmek ve bilmek işidir. O, varlık üzerinde düşünceler üretirken doğa bilimlerinin konusunu aşar ve doğa ötesiyle de ilgilenir.[7] O, bu yönüyle insandaki bilme merakını bilimden daha öteye taşır, çoğu kez bu alan dinin alanıyla örtüşür ve felsefe- din ilişkisi üzerindeki tartışmalarda bu konularda yoğunlaşır.

         

              Felsefe bir yandan var olan üzerinde düşünüp, insanın kendisinden itibaren etrafında olup-bitenleri anlamaya, bilmeye çalışırken, kısacası hakikatin bilgisini ararken, öte yandan bu bilgiler doğrultusunda toplumsal ya da kişisel davranışlar öngörür. 

         

              Varlık alanının bütününe eleştirici bir anlayışla bakan ve bu alanın bütüncül bir bilgisini keşfetmek isteyen felsefe, var olanların önemli bir parçasını, tabiat alanını deneysel yöntemle ele alan bilimsel anlayışa da birçok yönden dayanır, bilimden beslenir, destek alır, ondan doyuma ulaşır. Nitekim büyük filozofların bir bölümünün büyük bilim adamları oldukları da bilinmektedir. Ayrıca bir toplumda filozofun yetişmesinin ayrımsal koşullarından birisi de o toplumda bir bilim geleneğinin var olmasıdır.

         

              Öyle görülüyor ki, felsefe bazen dinin, bazen bilimin alanlarında yürüyen ama hep gerçeği arayan, en azından bu amaç uğruna gayret sarf eden bir bilgi dalı olarak, kültürün yapıcı unsuru olmaya hak kazanıyor.

         

              Bilime gelince her şeyden önce o da bir bilgi çeşididir. Bilgi, kapsamı çok geniş olan bir kavramdır. Bütün bilgi türlerini kapsar. Bu bilgi türleri kendilerine özgü ayrımsal özellikleri ile bu kavram içinde şekillenirler: Dini bilgi, felsefi bilgi, bilimsel bilgi, okkült bilgi, sanatın bilgisi…. gibi adlar alırlar. Öyleyse meselemiz bilimsel bilgiyi diğerlerinden ayıran temel özelliğin ne olduğunu sorgulamaktır. Bu o kadar da kolay değildir. Tıpkı din ve felsefenin tanımlanmasında olduğu gibi burada da ciddi bir zorluk vardır. Bilim tarihini M.Ö. 3000 yıllarından başlatmakla birlikte modern bilim anlayışını da Newton bir dönüm noktası olarak kabul ederken ve hele bugün bilim bu kadar çeşitli dallara ayrılmışken, bunların bütününü kuşatıcı bir tanım yapmak daha da güçleşmektedir. Belki burada ilk adımda bilimin kullandığı yöntemle diğer bilgi dallarından ayrıldığını ve bunun özününde evrensel doğrulama işlemi olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu ilk koşul olmakla birlikte yeterli değildir. Diğer özelliklerinden başta geleni sistemli bilgi olmasıdır. Ne var ki, bu da yeterli bir ayrımsal özellik değildir. Zira felsefe de din de sistematik bilgilerdir. Tutarlı olmak özelliği de sistemli olma iddiası taşıyan her bilgi dalının ortak özelliği olsa gerek. Belki, bilimsel bilginin artarak gelişebilme özelliği ile birlikte denetlenebilir olması, her ne kadar bütün bilimler kesinlik düzeyinde aynı olmasalar bile, genel, doğru ve zorunlu önermelere varma ülkü ve amacını güden bir disiplin olması bilim için daha uygun bir ayrım olabilir. 

         

              Denetlenebilirlik, bilimin bir gelişim içinde olmasını da beraberinde getirir. Çünkü denetlenebilir olmak hem doğrulanabilirliğini hem de yanlışlanabilirliğini gündeme getirir. Doğrulanabilirlik, belli şartlarda herkesin aynı sebeplere dayalı olarak aynı sonucu elde edebilmesidir. Yanlışlanabilirlik ise, Popper’ın anlayışına göre bilimsel bir sistemin temel özelliğidir. Bilimsel bir sistem hangi deney ve gözlemlerin kendisini yanlışlayacağını bildiren bir sistemdir. Dolayısıyla öngörebilme özelliğine sahiptir.

         

         

              Kısaca belirtmeye çalıştığımız bu özellikleriyle birlikte günümüzde bilimin, bilim adamlarının yetiştikleri toplumun değer yargılarından, inançlarından her dönemin kendine has ön kabullerinden ve teknik imkânlarından bütünüyle bağımsız olmadığı kabul edilmektedir.

         

              İşte kısaca temel özelliklerine işaret etmeye çalıştığımız din, felsefe ve bilim insanlığın ortak mirası olarak ortak kültürün asli unsurları olmaktadır. Zira kültürde bilgi esastır.

         

              Bilindiği gibi kültür, bilimsel, beşeri, estetik, teknik, biyolojik vb. birçok alanlarda çeşitli anlamlarda kullanılmaktadır.

         

              Ancak geldiğimiz bu noktada kültürü “insanın var olanları tanımak için sarfettiği gayret sonucu elde ettiği bilgilerin bütünü” diye tanımlamak uygun olacaktır ki [8] bu, aynı zamanda öğrenme ve şartlanma yoluyla bir kuşaktan diğerine geçen faaliyetlerin bütünüdür. Bu birikim kuşaktan kuşağa geçerken artarak devam etmektedir. Bu yönüyle de kültür “bireyin kendini gerçekleştirmesine ve bizzat gelişmenin gelişimine katkıda bulundukları ölçüde, tüm alanlarda ve her bakımdan insan ve insanlığın ortaya koyduğu ilerlemelerin bütünüdür.”[9]

         

              Bu ilerleme doğal olarak toplumsal bir varlık olan insanın henüz yerleşik hayata geçmeden avcılık- ki bu aşamada insan toplulukları dağınık ve hayvancılık– ki, bu aşamada da gezgin- safhalarından geçip yerleşik düzene geçtiğinde toprağı ekip- biçmesiyle başlatmak doğru bir yaklaşım olsa gerek.[10] 

         

              İşte o günden bugüne insanoğlunun var olanlar hakkında çeşitli yollarla farklı yöntemlerle edindiği bilgiler ve bu bilgilere dayanarak ortaya koyduğu eser, davranış ve değerler ortak kültür ya da Üniversal kültür dediğimiz şeyi oluşturur. Zira bu kültür tüm insanlığa aittir, herhangi bir milletin damgasını taşımaz. Her millet kendi gücü ve medeniyet derecesine göre buna sahip olur ve kullanır.

         

        Öte yandan aidiyeti yönünden tek bir millete ait olan ve bir milletlin damgasını taşıyan kültürler de vardır. Bu anlamıyla kültür millidir. Tek bir millete özgüdür. Nitekim hocam Öner, buna Özgü Kültür demektedir.[11] Kuşkusuz Milli Kültürlerin oluşmasında da bilginin her türü özellikle de din, felsefe ve bilim önemli unsurlardır. Burada belki bilimin evrenselliği, başka bir ifade ile tek bir millete ait olmaması nedeniyle Milli Kültürün bir unsuru olup olmayacağı tartışma konusu olabilir. Ancak unutulmamalıdır ki, her millet kendi bilim geleneği ölçüsünde ortak kültürden yararlanır ve ortak kültürden kullandığı kısmı onun milli kültürüne dâhil olur. İlaveten ortak kültür (üniversal kültür) ve milli kültür (özgü kültür) bir toplumda birbirinden kopuk, ilişkisiz olarak yan yana bulunmazlar. Onların arasında sürekli bir etkileşim vardır. Değişik gelişmelerinde birbirlerini etkilerler.[12]  

         

              Milli kültür, milleti millet yapan, bir toplumu kendisi yapan unsurdur. Toplumları birbirlerinden ayıran kendilerine özgü kültürlerdir. Öyleyse Özgü Kültür bir milletin benidir. [13]

         

              Şimdi de bizi biz yapan milli kültürümüz açısından din, felsefe ve bilim geleneğimize bir göz atalım.

         

              Din, daha öncede belirttiğimiz gibi özü itibariyle evrenseldir, dolayısıyla üniversal kültüre aittir. Ancak uygulamada milli kültür unsurları taşır.

         

              Milletimiz inançlı bir toplumdur. Tarih sahnesine çıktığı andan itibaren hep bir inanca sahiptir. Eski dönemlerde yaşadıkları bölgelerde kitabi olmayan dinlerden Şamanizm, Konfüçyusçuluk, Budizm gibi dinlerle tanışmışlardır. Türklerin bu tür inanç sistemlerini benimsemeleri kolay olmamıştır. Batı’ya doğru göç eden Türk boyları Maniheizm ile kuzey-doğuya doğru yayılma aşamasında da Musevilik ve Hristiyanlıkla karşılaşmışlardır.  Bunların Türk boyları üzerinde ne kadar etkili olduklarını söylemek güçtür. Kuşkusuz Türk boylarını en çok etkileyen din İslamiyet olmuştur. Türklerin batıya göçleri İslamiyetin batıya yayılma süreciyle aynı zamanlara rastlamış, Türkler İslamiyetle bu dönemlerde tanışmışlar ve miladi IX. Asırdan itibaren kitleler halinde İslamiyeti kabul etmişlerdir.

         

              Türklerin daha önce aşkın bir Tanrı inancına sahip olmaları, İslamiyetle tanışmalarının yerleşik düzen aramaları safhasına rastlaması, İslamiyetin din-devlet ayrımı gütmemesi nedeniyle yalnız din değil, yönetim düzeni olarak da Türklere cazip gelmesi ve dünya görüşlerine uygun düşmesi bu kitle hareketinin önemli sebepleri olarak gösterilebilir.[14]

         

        Bundan sonradır ki kültürümüzün özünü oluşturan her alanda İslam dininin uygulanmasının izlerini görüyoruz. Burada milli kültürümüzle İslam dininin eşitliği düşünülmemelidir. Ancak kültürümüzün birçok unsurunun sanattan (özellikle mimari ve musikide) edebiyata, ahlaktan yaşam biçimimize, şekiller, örf ve adetlerimize kadar vb. dinden kaynaklandığı da bir gerçektir.

         

              İlaveten Türkler İslam dinini anlama ve anlamlandırma konusunda da önemli hizmetler vermişler, din bilimleri (kelam, hadis, tefsir vb.) alanlarında oldukça değerli eserler bırakmışlar ve ortak İslam kültürünün oluşmasında kayda değer hizmetler ifa etmişlerdir. Medresenin yanında tekkeyi daha bir hoşgörü müessesi olarak koymuşlar ve Anadolu’da kültür adına çok önemli katkılarda bulunmuşlardır.

         

              Öte yandan İslamiyeti bir hayat tarzı, bir dünya görüşü olarak yaşarken ve de yaşatırken önceki inançlarından, örf ve adetlerinden bazı şeylere dini bir hüviyet kazandırarak bunları da bu hayat tarzının içine sokmuşlardır. Bunun içindir ki, bugün bazıları Anadolu Müslümanlığı terimini kullanmaktadırlar. Bunu kabul edersek, Türklerin özünü İslam’dan alan bir din geleneğini oluşturduklarını da söyleyebiliriz.

         

              Felsefe geleneğimize baktığımızda ise kısaca şunları söyleyebiliriz. Bir kere felsefe, eski Hind, Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarının etkisiyle, Grek dünyasında doğduktan sonra Roma, Yahudi, Hristiyan ve Müslüman çevreye oradan da Avrupa ve Osmanlı’lara geçtiğini biliyoruz. Bu geçiş yollarında felsefenin her bir uygarlıkta almış olduğu biçimleri de dikkate almak gerekmektedir. Zira hiçbir filozof, içinde yetiştiği kültür ortamından bütünüyle bağımsız bir felsefe ortaya koyamaz. Bundan dolayıdır ki, felsefe ortak kültüre ait görünse de özgü kültür unsurlarını taşır.

         

              Türklerin her bakımdan erdemli ve seçkin bir millet olduğun da hem doğu düşünürleri hem de yeniçağ bazı Avrupa filozofları önemli fikirler ileri sürmüşlerdir. Cahiz ve Ali El Hicazi “Türklerin Faziletleri Üzerine” eser de yazmışlardır. Machiavelli (öl. 1527) Türklerin daima eylem ve fikir birliği içinde olduklarını belirtirken, Voltaire de (öl.1784) Türklerin gerçek mümin olduklarını söylemekte, Schopenhauer (öl. 1860) ise Türklerin akıl yoluyla iradelerini kontrol ettiklerine ve dolayısıyla başları dik ve onurlu yaşadıklarına işaret etmektedir.[15]  Bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Bundan dolayıdır ki, Türklerin tarihine baktığımızda onların kendilerine özgü bir hayat tarzları, bir dünya görüşleri, olup-bitenleri anlama yönünde tutarlı bir düşünme biçimine sahip olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.

         

              Ancak Türklerin teknik anlamda felsefe ile karşılaşmaları İslam dinini kabul ettikleri dönemlere rastlar. Bu dönemlerde Hind, Fars ve özellikle Helen ve Helenistik devir uygarlıklarda felsefe adına ortaya koyulan birikim, çeviriler yoluyla İslam kültür çevrenine girmiş, köklerini Kuran ve Hadiste bulan Kelam ve Tasavvuf gibi iç etkenlerle de birleşerek, genel felsefe tarihi içerisinde İslam Felsefesi diye özgün bir felsefe oluşmaya başlamıştır. Bu, hangi milletten olursa olsun, İslam kültür çevreninde yaşayan bütün düşünürlerin ortak başarısı olsa da bu geleneğin oluşmasında en büyük pay, Farabi ( öl.850), İbn-i Sina (980-1037) Ahmet el- Beyruni (973-1048) gibi Türk düşünürlerinindir. Hatta Arap asıllı el- Kindi (öl.873) bir tarafa bırakılırsa –ki son araştırmalarla İslam kültür dünyasında ilk filozofun Farabi olduğu ortaya çıkmıştır– bu geleneğin kurucuları Türk filozoflarıdır demek yanlış olmayacaktır.

         

              Öyle anlaşılıyor ki, felsefe geleneğimize İslam Felsefesi Tarihi içinde Türk asıllı filozofların katkıları açısından bakmamız gerekiyor. Takdir edilir ki, bu makale çerçevesinde yukarıda adı geçen ve bunlara ilave edebileceğimiz daha birçok Türk düşünürlerin önemli katkılarını detaylandırma şansımız bulunmamaktadır. Ancak şu kadarını söyleyelim ki, özbeöz Türk olan Uzlukoğlu Farabi İslam kültür dünyasında yetişen en büyük filozoftur.

         

         Adını dünyaya duyuran bu ilk Türk filozofu, hem Aristoteles mantığının ve metafiziğinin ilk yorumcusu ve hem de orijinal bir filozof olduğu için kendisine Muallim-i Sani (ikinci öğretmen) adı verilmiştir. Farabi ile İslam Felsefesi Yunan çıraklığından kurtulup şahsiyet bulmuş ve özgünlük kazanmıştır. Daha sonrakiler bu gelenek üzerinde yürümüşlerdir.

         

              Kısaca söylemek gerekirse Yunan Felsefesi yöntemlerinden ve kavram çözümlemelerinden yararlanıp, Kelamda İslam Atomculuğu denilen kendine özgü yepyeni bir felsefe ortaya atılarak, Tasavvufta esasta Tanrı yolunda yaşanmış denemelere ağırlık verilerek, felsefede ise Tanrı’da öz ile varlığın hep bir yaratılanlarda ise ayrı ayrı oluşu demek olan ve Farabi eliyle oluşmuş özgün felsefe görüşüne ve gerçekliğin birliği öğretisine dayanılarak, İslam akidesinin sınırlarından çıkmamak koşulu altında Varlık, Bilgi ve Değerler alanında ince ince bütün ayrıntılarıyla düşünceler ileri sürülmüş, Hikmet sevgisiyle davranılmıştır.[16] Böylece oluşan bu felsefe geleneğine Türk filozoflarının hakkını teslim etme adına ve de büyük bir tefekkür alanına her şeyden önce Türk kültürü açısından bakış zaruretinden Türk- İslam Felsefesi de denilmektedir.[17]

         

        Bu felsefe geleneği İslam uygarlığının ortak malı olarak Kelam, Tasavvuf ve Felsefe üçlüsü halinde Osmanlılara da geçmiş, Osmanlı döneminde özellikle Fatih dönemine kadar etkili bir felsefe eylemi de yürütülmüştür. Bunların başında Tehafütler Geleneği uzantısındaki çalışmalar gelmektedir. Fatih döneminden sonra bunların dışında uzun bir müddet özgün felsefe çalışmalarına rastlayamıyoruz. Bunda Hocazade’nin Gazzali ile İbn-i Rişt’ün Tehafütleri üzerinde yaptığı araştırmada Gazzali’yi haklı görmesinin önemli bir rolü olduğu kuşkusuzdur. Bilindiği gibi Gazali, filozofların tutarsızlıklarını eleştirirken, onları yirmi kadar konuda tutarsız bulmuş, bunların üçünde de küfürle itham etmiştir. Ancak bu dönemde de felsefe problemleri yine de özellikle Kelam ve Tasavvufta kendisine yer bulmuştur.

         

         Osmanlıların son dönemlerinde ise felsefeye duyulan ilgide bir artışın olduğunu görmekteyiz. Bu dönemde bazı önemli felsefe eserleri Türkçeye çevrilmiş, özellikle materyalist ve pozitivist anlayışta olan eserler incelenmiş, bu görüşler taraftarlar bulduğu kadar eleştirilmiştir de. Cumhuriyet döneminde eğitimin çeşitli kademelerinde felsefe bir ders olarak okutulurken üniversitelerde felsefe bölümleri açılmış ve bu alanda ciddi araştırmalar yapılmış ve yapılmaktadır. Bugün için bunlar felsefe eylemi ötesine geçmese de özgün bir Türk Felsefesi’nin, milli bir düşünce sisteminin oluşmasına zemin hazırlayacağı umudunu bize vermektedir.

         

              Bilim geleneğimize gelince herhangi bir kültür çevreninde felsefe geleneğinden söz edebiliyorsak, bilim geleneği de söz konusu edilmeli. Zira felsefe varlık alanının önemli bir kısmını tecrübi yöntemle ele alan bilimsel anlayıştan bir çok yönden yararlanır, onunla desteklenir ve onunla doyuma ulaşır. Hatta bilim geleneği filozofun yetişmesinin önemli koşullarından biridir. Öyleyse filozof yetiştiren nadir milletlerden birisi olan Türk milletinin de bir bilim geleneği vardır.

         

              Türklerin bilime olan katkılarını, ya da Türklerde bilimi iki dönemde ele almak gerekir: İslam öncesi dönem ve İslam sonrası dönem Orta Asya Türk tarihini M.Ö. 8000’lere hatta daha öncelerine götürebiliriz. Bu döneme ait bulgular oldukça az olmakla birlikte Türkler’in ana yurdunda yapılan kazılarda bazı araç ve gereçlere, boyalı çanak, çömleğe vb. gibi bu dönem insanının bazı el becerilerine rastlanmıştır. Kuşkusuz bunlar bilim değildir, ama bunların arkasında bir düşünce, bir buluş, bir anlamlandırma vardır. Bu buluş pratik ihtiyaçlardan doğmuş olsa da M.Ö. 2000’li yıllardan sonra madenleri de kullanmaya başlamışlar, buğday ve arpa yetiştirmişlerdir. Bütün bunlar önemli uygarlıklardan biri olan Hun’lar zamanına rastlar.

         

              Göktürk’ler (552-745) zamanında bilinen ilk yazılı Türk anıtına Orhun Kitabeleri’ne rastlamaktayız. Buradan Onların On İki Hayvanlı Türk Takvimini kullandıklarını öğrenmekteyiz. Yine Göktürk’lerin bitkileri ilaç olarak kullandıklarını biliyoruz.[18]

         

              Uygurlar ise yeni bir alfabe geliştirmişler, yeni bir kentleşme kavramı oluşturmuşlar, taş binalar yapıp, kentleri surlarla koruma altına almışlardır. Ziraatla uğraşan Uygurlar, çeşitli aletlerin yapımında demiri kullanmışlar, altından süs eşyaları yapmışlardır. Sağlık alanına da eğilmişlerdir. Bu konuda Uygurluların çiçek aşısını uyguladıkları da bilinmektedir. Kuşkusuz bunlar Türk Bilim Tarihi açısından önem taşımaktadır.

         

              Türklerin bilimin çeşitli alanlarındaki üstün başarıları İslam sonrası döneme rastlar. İslam dininin ortaya çıktığı dönemlerde Arap yarımadasında gelişmiş bir bilim geleneği söz konusu değildi. VIII. yy.’ın başından itibaren Yunancadan Arapçaya yapılan çevirilerle birlikte bu döneme kadar olan bilimsel birikimle tanışan Müslümanlar, önce var olan birikimi anlamaya ve daha sonra da geliştirmeye çalıştılar ve de bu suretle dünyanın entelektüel lideri olmaya başladılar. İşte tam da bu dönemlerde İslam dinini kabul eden Türklerin, Türk kökenli bilim adamlarının ciddi çabaları ve katkıları vardır.

         

              Bunlardan Cabir b. Hayyan, madde kavramını sınıflamak suretiyle yeni bir anlayış getirmiş, XVIII. yy.’da Lavoisier tarafından formüle edilen maddenin sakımı prensibine yaklaşmıştır. IX. yy.’da Horasan’da yaşamış olan Ünlü Türk bilim adamı, büyük Türk matematikçisi Harezmi ise, matematik ve astronomi konularında önemli eserler bırakmış, el-Cebr adını taşıyan kitabında birinci ve ikinci dereceden denklemlerin çözümleri, cebir problemleri ve miras hesabı gibi konuları ele almış ve çözümlerini göstermiştir. Bu kitap XII. yy.’da Latinceye çevrilmiştir. O, Hint Hesabı adlı aritmetik kitabıyla da Hint rakamlarıyla, yirmi on tabanlı sayı sistemi ile hesap yapma yöntemini ilk defa Batı’ya tanıtmıştır.[19] Diğer bir Türk matematikçisi İbn Türk, denklemler konusunu daha ayrıntılı bir şekilde işlemiştir.

         

              Bu dönemlerde Türk bilim adamları astronomi ve fizik konularıyla da ilgilenmişlerdir. Gazneliler (963-1183) döneminin büyük Türk bilgini Beyruni en kapsamlı astronomi kitabını yazarken, Farabi (874-950) fizik konusunda önemli çalışmalar yapmıştır. İbn-i Sina ise Aristoteles’in hareket konusundaki görüşlerine yönelik en kapsamlı çalışmaları yapmış ve onun bu konuda bazı noktalarda yanıldığını ispat etmiştir. Optik konusuyla da ilgilenen İbn-i Sina bu konuda da Euklidci ve Galenci Görme Kuramını eleştirmiştir. Nihayet bilimsel faaliyetlerinin en önemli dalı olan tıpta ortaya koyduğu el- Kanun Fi’t- Tıp adlı eseri hala ilgi odağı olma özelliğini taşımaktadır.

         

              Karahanlılar (840-1212) döneminde Kaşgarlı Mahmud’un Divanu Lügati’t- Türk’ü, Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’i, Edip Ahmet Yükneki’nin Atabetü’l Hakayık’ı ve İmam- Ebülfutuh Abdülgafir’in (öl. 1093) Tarih-i Kaşgar’ı önemli eserler olarak karşımıza çıkar. Bu eserlerin öncekilerden farkı Türkçe olarak yazılmış olmalarıdır. Ayrıca Karahanlılar dini mimariye de önem vermişlerdir. Türk mimarisinde ilk kervansaraylar da Karahanlılar’a aittir.

         

              Dini mimariye oldukça önem veren Selçuklular döneminde kozmoloji, matematik, astronomi ve tıp konularında çalışmalar yapılmış, yüksek öğretim kurumları olan medreseler ilk defa bu dönemde kurulmuştur. Ayrıca yine bilimi desteklemek amacıyla rasathaneler ihdas edilmiştir.

         

              Nasıruddin Tusi, Gıyasuddin Cemşid, Kadızade-i Rumi, Ömer Hayyam(1045-1123) ve Ali Kuşçu -ki Osmanlı döneminde de bilime hizmetleri olmuştur- önemli astronomi ve matematik bilginleridir. Tıp ve simya konusunda da çalışmaları vardır.

         

              Ne var ki, bu dönemde medreselerde dini ilimlere ağırlık verilmiş, akli ilimler de dini ilimlerin ihtiyacı oranında okutulmuştur.

         

              Burada sanırım şu tespiti yapmak yanlış olmayacaktır: VIII. yy.dan itibaren İslam kültür çevreninde Türkler tarafından yapılan bu çalışmalar, çağının bilim anlayışına paralel, eski birikimi aşan, üzerine birçok konuda ilaveler yapan, gelecekte de ortaya koyduğu eserlerle de bugünkü Batı biliminin temelinde yer alacak olan, oldukça parlak bir bilim geleneğini oluşturmuş oluyoruz.

         

              Osmanlı’ya geldiğimizde Fatih dönemi dâhil, bu heyecanın devam ettiğini söyleyebiliriz. Yurdunun çeşitli bölgelerinde açılan medreseler Fatih’in kurduğu ve programlarını Ali Kuşçu’ya hazırlattığı külliye, bunun bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor. Gelenek doğrultusunda din bilimleri yanında başta tıp, astronomi, matematik, coğrafya, (Davut el- Antaki’nin Nushet el- Muphicası’nda görüldüğü gibi) biyoloji vb. akli ilimler konusunda da kayda değer çalışmalar yapılmıştır. Batı’nın Ortaçağ’ında Helen ve Helenistik çağ bilimlerinin unutulduğu bir sırada onu yepyeni katkılarda bulunarak, yeşertip geliştirmiştir.

         

              Ancak bu dönemlerde Batı, Ortaçağ’ın zihniyetini kırmış, değiştirmiş yepyeni bir bilim anlayışıyla özellikle matematik ve tabiat bilimleri alanlarında hızlı bir gelişme kaydetmiştir. Tecrübî yöntemi kurum haline getirmiştir. İslam çevresi ya da Osmanlı’lar bunu başaramadığı için tek tük parlak örnekleri bir tarafa bırakılırsa, modern çağın bilimine önemli bir katkıda bulunmamışlardır.

         

              Eğitim kurumlarında ve toplumun itibarında nakli ilimler öne çıkmış, akli ilimler ikinci dereceye düşmüş, bilahare gerileme döneminde unutulmaya yüz tutmuştur. Denilebilir ki aydınlar bu dönemde bilim adına sadece nakli (İslami) ilimleri bilmekteydiler.

         

              Bunun sonucu olarak XVII. yy.da Osmanlı’nın bilimsel yönde Batı’yla arası iyice açılmış, bilim ve eğitim din bilimleri ağırlıklı olmak üzere şerhler( öncekiler üzerine açıklamalar) ve haşiyelerden(genişletmeler) ibaret kalmış, siyasi yönetim açısından imparatorluk bir çıkmaza girmiştir.

         

              Akli ilimlerin bu kadar itibardan düşmesinde öyle sanıyorum ki en önemli etken, Fatih’in bilime duyduğu heyecan ve verdiği değerle özellikle eğitimde başlattığı yeniden düzenlemelerin hemen başlarında ortaya koyulan Hocazade’nin Tehafüt’üdür.

         

              Bilindiği gibi Fatih Sultan Mehmet, Hocazade diye bilinen Muslihuddin Mustafa Efendi ile Alaaddin Ali Tusi’den, Gazzali’nin Tehafüt’ü ile İbn Rüşt’ün Tehafüt’ul Tehafüt’ün bir değerlendirmesini ister. Hocazade Tehafüt’ün de Gazzali’yi haklı bulur. Böylece başta felsefe olmak üzere o gün için birçoğu felsefenin içinde yer alan akli ilimlere karşı, dinin akidesini koruma adına bir ilgisizlik, hatta bir karşı olma başlar. Bu yanlış anlaşılma yüzünden maalesef günümüzde de bu zihniyet devam etmekte ve zaman zaman bazı kesimler tarafından dile getirilmektedir.

         

              Tanzimat’la birlikte Batı’nın bilim anlayışı çeviriler yoluyla ülkemize girmiş, akli bilimler konularında az da olsa telif eserler ortaya koyulmaya başlanmıştır. Medreselerin yanında Darü’l-Funün açılmıştır. Ne var ki zihniyet değişikliğine gidilemediği için baskılarla bu müessese kapatılmış, tekrar açılmış, tekrar kapatılmıştır… Bu örneğe bakılarak bilim geleneğinin oluşmasında topluma hâkim olan zihniyetin de önemli rol oynadığını söyleyebiliriz.

         

              Cumhuriyet yıllarında ülkemizde bilimsel araştırmanın ne olduğu üzerinde oldukça kapsamlı bir bilgi oluşmuştur. Ancak bunun gereği gibi kavranış ve uygulanışı henüz tam olarak kökleşmemiştir. Zira bilimi bilim için üretmek, evreni çıkar dışı ve eleştirici bir düşünce ile inceleme ve kavrama yerine çoğu kez dar anlamda yarar öne çıkmaktadır. Ne işe yarar? sorusuyla hareket edilmektedir. Bilim için bilim yerine uygulamak için bilim, ya da toplum için bilim sözleri ikame edilmek istenmektedir. Bu konuda siyasal güdümün, bilimsel araştırmaların yeterince desteklenmemesinin, bilim yapacak gençlerin ekonomik açıdan ve gelecekte toplumda kazanacakları itibar yönünden yeterince teşvik edilmemesinin de rolü vardır.

         

              Bununla beraber son yıllarda tecrübi ve manevi bilimler çeşitli bilim kurumlarında (Atatürk Yüksek Kurumu, TÜBA, TÜBİTAK, Maden Teknik Arama Enstitüsü vb.) ve üniversitelerde korunmaya çalışılmakta ve zaman zaman dünya bilim pazarında aranan ürünler de verilebilmektedir.

         

              Burada kısaca şunu ilave edelim. Tarih boyunca belli bir uygarlık düzeyine erişmiş toplumlarda din-bilim, din-felsefe, felsefe-bilim arasında zaman zaman ciddi boyutlara ulaşan kavgalar yaşanmıştır, yaşanmaktadır da. Oldukça önemli medeniyetler kurmuş olan milletimiz içinde bu ayniyle varittir. Özellikle metafizik konularda düşünceler ortaya koyan felsefe, burada dinin alanına girmekte, filozofların bu konudaki açıklamaları dinin kitabında yer alan ifadelere ve bunların geleneksel yorumlarına uymadığı için en şiddetli tartışmalar bu alanda yaşanmıştır. Bizdeki Tehafüt’ler Geleneği de bu sorunlar karşısında ortaya çıkmıştır. Din ile bilim arasındaki problemler ise, epistemolojik çerçeve içinde teorik karakterlidir.

         

              Kültürümüz açısından din, felsefe ve bilim üçlüsüne baktığımızda, dinin daha baskın olduğunu görüyoruz. Sanki uzunca bir süre bilim ve felsefeye bakışımızı din menşeli bir zihniyet yönlendirmiştir. Bugün dahi azınlıkta olsalar da toplumumuzda felsefeye küfür gözüyle bakılması, dini öğretinin bilgi bakımından insan için yeterli olduğunun düşünülmesi, geçmişteki zihniyetin uzantısı olsa gerek.

         

              Hâlbuki insan tabiatının gereği bilme adına önemli olan bu üç sistemi, birbiriyle çatıştırmak, birinin diğerine olan üstünlüğünü ispata kalkışmak yerine, her birinin hayatımızda önemli yer aldığını aralarında çatışmaktan çok, birbirlerinden yararlanmaları konusunun öne çıktığını görmek, bunların üç şeritli yol gibi yan yana olabileceklerini, her birinin kendi mecrası içerisinde akıp gidebileceğini görmek, inançlı, çağdaş, münevver için daha uygun bir davranış olur. Bu tutum, hem din, hem felsefe hem de bilim için daha yararlı olacağı kuşkusuzdur.     

         

              Yukarıda ana hatlarıyla ortaya koymaya çalıştığımız din, felsefe ve bilim geleneğimiz, büyük bir bölümüyle İslam kültür çevreni içinde yer almış olsa da, ortaya koyulan abide eserler Arapça yazılmış olsa da, milli kültürümüzün oluşmasında temel olgular olarak yerlerini almaktadırlar. Milli kültürümüz bazılarının sunduğu gibi öyle gelişi güzel, uyumsuz nispetsiz, bir araya gerilmiş pamuk ipliklerinden, parçaları çeşitli alanlardan taşınmış, bir mozaikten ibaret değildir. Aksine unsurları birbirine bağlı, kavramsal yapısı açısından uyumlu, özgün bir kültürdür. Üniversal kültürden aldığı kadar ona katkıları küçümsenemeyecek ölçüdedir. Biz, ya da ben, milletimin bir ürünü olarak kendimizi, ya da kendimi onda buluyorum, O bizim ya da benim kimliğimin bir aynasıdır. ‘Ben’im Onda yansır. Ne mutlu bu aynada kendini görenlere, ne mutlu Türk’üm diyene.     

         

                          


        


        

        [1] Necati Öner, Felsefe Yolunda Düşünceler, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1995,  s. 37.


        

        [2] Mehmet Aydın, Din Felsefesi, Karınca Matbaacılık, İzmir, 1987, s. 4 vd.


        

        [3] Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Din Maddesi, Cilt:9, Güzel Sanatlar Matbaası, İstanbul, 1994, s.316.


        

        [4] Mehmet Aydın, Din Felsefesi, Karınca Matbaacılık, İzmir, 1987, s. 5.


        

        [5] Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Din Maddesi, Cilt:9, Güzel Sanatlar Matbaası, İstanbul, 1994, s.315.


        

        [6] Osman Turan, Tarihin Akışı İçinde Din ve Medeniyet, İstanbul, 1980, s.9-10.


        

        [7] Mübahat Türker Küyel, Türkiye’de Cumhuriyet Döneminde Felsefe Eylemi, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1976, s. 12.


        

        [8] Necati Öner, Felsefe Yolunda Düşünceler, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1995,  s. 53.


        

        [9] Abraham A. Moles, Kültürün Toplumsal Dinamiği, Çev. Nuri Bilgin, İzmir, 1980, s.17.


        

        [10] Muhsine Sekmen, Küreselleşme ve Değerler Bağlamında Televizyon Yarışma Programlarının Bir Analizi , (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Atatürk Üniv. Sos. Bil.Enst., Erzurum, 2010 s.31-32.


        

        [11] Necati Öner, Felsefe Yolunda Düşünceler, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1995,  s. 38.


        

        [12] Öner, a.g.e. s. 39.


        

        [13] Öner, a.g.e. s. 39.


        

        [14] Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1994,  s.99-100.


        

        [15] Nihat Keklik, Türkler ve Felsefe, İstanbul, 1986, s. 73-74.


        

        [16] Mübahat Türker Küyel, Türkiye’de Cumhuriyet Döneminde Felsefe Eylemi, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1976, s. 55.


        

        [17] Nihat Keklik, Türkler ve Felsefe, İstanbul, 1986, s. 73.


        

        [18] Esin Kahya, “Türkler’de Bilim”, Türk Düşünce Tarihi, (Editör. H. Gazi Topdemir), Ankara, 2001, s.26-27.


        

        [19] Kahya, A.g.m., s.28-29.


Türk Yurdu Mart 2011
Türk Yurdu Mart 2011
Mart 2011 - Yıl 100 - Sayı 283

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele