Türk Milliyetçiliğinde Yeni Ufuklar 1

Mart 2011 - Yıl 100 - Sayı 283

        Türk Ocaklarının kuruluşunun 100. yılı vesilesiyle Türk Ocakları Hars Heyeti ve Türk Yurdu dergisi, 2011 yılının tamamını Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri’ne ayırmış bulunuyor. Bu çerçevede bir dizi toplantı, çalıştay, kurultay ve özel yayın gerçekleştirilecek. Türk Yurdu dergimiz de özel sayılarla 100. yıl hatırasını gelecek kuşaklara ulaştıracak yayınlar hazırlamaktadır.

         

        1911 ve 2011… Geçen yüzyıl içinde Türk Milliyetçiliği fikriyatı önemli badireler atlattı, sayısız imtihandan geçti, birkaç kurucu irade yakaladı; bunların bazısı muvaffakiyet kazandı, bazısı kazanamadı.

         

        Türk tarih felsefesi açısından bütün Türklük tarihini inceleyecek olursak Ziya Gökalp’ın Oğuzculuk, Türkiyecilik ve Turancılık üçlemesinin ve bittabi ki stratejisinin en az bin yılı aşkın genetik ve sosyolojik kodları bulunmaktadır.

         

        Bir Moğol hükümdarı olarak anılan ve büyük bir birliği, onlarca kavim ve topluluğu yönetim kabiliyeti ortaya koyan*(Batı idare sanatı Cengiz Han’dan onun yönetim anlayışından, becerisinden çok yararlanmıştır. Bu doğu hükümdarı genelde doğunun tek siyasi liderle ve merkezi yönetimle ayakta kalabileceğinin ispatlayıcısıdır. Batı’nın federatif, bölünük yapısı onun karakteri ve belki de büyük birliğinin gerekçesi ise; tersine doğuda merkezileşme, doğu halklarının biraradalığının, güçlü olabilmenin, devlet tecrübesinin kanıtıdır.) Cengiz Han bile iktidarını ancak Oğuz’a dayandırarak pekiştirebiliyordu. Ana tarafından Oğuz olduğunu ileri süren Cengiz Han’ın bu iddiası, çağında bir devlet olabilme formülünün ipuçlarını veriyor bize.

         

        Oğuzlar Milat’tan önceki asırlarda da bütün Turan için yönetici iradenin adını teşkil ediyorlardı. Üç Oğuz coğrafyası vardı İslam’la karşılaşmadan önce ve karşılaştıkları anda. Türgişler veya Türkeşler batı Oğuzlardı ve Buhara Semerkand gibi sonradan İslam felsefesinin başşehirlerinden olan iki şehrin de bulunduğu iki derya arasındaki merkezî coğrafyayı vatanlaştırmışlardı. Kalmuklar diğer iki derya arasında idi, orta Oğuzları teşkil ediyorlardı. Harezm başşehirleri… Doğuda Tokuzuzlar veya Dokuz Oğuzlar… Çin’e dayanan ve hatta onu zaman zaman yöneten Hind ve Çin medeniyetlerine karşı istiklallerini yaşatabilmiş arka bahçe…

         

        Ardından kolay olmayan İslamlaşma süreci başladı ve ilk dönem Araplar ile bütün Turan kavimleri arasında kan dökücü savaşlar olsa da sonunda başta el Cahiz’in 9. Asırda yazdığı Türklerin Faziletleri kitabı paralelinde karşılıklı sempati geliştirme faaliyetleri dünya tarihini değiştirdi (El Cahiz, Türklerin Faziletleri, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara 1967).

         

        Artık eski karakterlerine ve inançlarına çok uygun buldukları İslam’ın gaza kültürünü içselleştirip hilafetin başta kölesi ve askerleri olan Türkler, kendilerini halife olmaya götüren devlet, medeniyet ve kültür ağını tesis etmeğe başladılar.

         

        Farabi, İbn Rüşd, Kaşgarlı Mahmud, Yusuf Has Hacip, Edip Ahmed, Yesevi ve daha niceleri Horasan’ı Türkistan ve Anadolu’ya ilmik ilmik işlediler. Anadolu dirilişi ise büyük yıkımın peşi sıra gerçekleşti. Hemen başlayan Haçlı Seferleri, sonrasında Timur istilası yine de büyük projenin yeni kavramsal inşanın tesisini erteleyemedi. Geçmiş bütün tecrübelerden ders alındı ve cihan imparatorluğu gerçekleşti. Büyük bölünüklükten büyük bir birlik doğdu. Türkçe dünya dili oldu. Türk İslam’la aynı oldu. Bu kavramsal inşa önceki kavramsal inşanın izlerini sürdü. Mevlana, Yunus, Hacı Bektaş ve diğerleri…

         

        Osmanlı organik ve küresel hayatını idame ettirirken, Viyana’dan sonraki kendi ve çevresi ile ilgili yeni yorumlara ulaşamadı. Geç kalışın, idrak gecikmesinin ceremesi ağır oldu. Fakat Mehmet Genç’in dediği gibi devlet müthiş bir kayıt devleti idi ve çöküşü yükselişinden muhteşem oldu. Kendisiyle beraber bütün imparatorluklar çağını kapattı.

         

        1911’de tıpkı önceki üç diriliş arifesinde olduğu gibi büyük kayıplar verdiğimiz yılların ortasıdır. Balkanları kaybettik. Viyana’dan beri püskürtüldüğümüz Batı’dan tamamen koparılma misyonuna çarpıldık. Balkanları kaybeden ve artık Avrupa emperyal mirasını koruyamayan Türkiye, son bir hamleyle Turan’a haklı bir yönelme içine girdi. “Veyl mağluplara!..” İttihat Terakki başarsaydı, Türk Ocakları bu yeni emperyal çerçevenin içini doldursaydı ve Ruslar yenilseydi batıda kaybettiğimizi doğuda yeniden tesis edecek, belki de Komünizmin yerine bizim küresel tecrübemiz yani İslam’ın yeni ve evrensel açılımı yenilenmiş olacaktı.

         

        Olmadı.

         

        Buradan İslam’ın 700 yıla şamil gaza kültüründen biraz inhiraf etmenin, sürekli şehitler veren ailelerin sadece ailelerini koruma içgüdüsüne kapılmalarının anlaşılır bir tarafı vardır.

         

        Dünya yüzünde hiçbir millet Türkler kadar dağınık, bölünük ve acı çekmiş değillerdir.  

         

        Kısaca Türk tarihi içinde üç ana devrede milliyetçiliğimizin diriliş ve gerileme periyodu vardır.

         

        Batılı anlamda milliyetçilik yani Fransız devriminden sonra ortaya çıkan literatüre dahil olan milliyetçilik perspektifinden bakıldığında ise Tanzimat’tan Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar olan devredeki üç tarzı siyaseti de, bunlardan biri olan Türkçülüğün kendi içindeki üç tarzı siyasetini de birinci dalga olarak değerlendirmemiz gerekmektedir.

         

        Bu dalga çok kısa zamanda çok renkli ve çok iklimlere uzanan, vatan kavramından sosyolojik millet kavramına kadar farklı tezleri iç içe geliştirdi.

         

        Sadece Ziya Gökalp’ın o kısa hayatında bile üç tarzı siyasetin yani Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülüklerin izdüşümlerini, bağlılıklarını görebiliriz.

         

        Sonrasında ise Gökalp Turancılık -ki bunun da üç versiyonu var; Oğuzculuk, Türkiyecilik Turancılık- görüşlerini geliştirmeye gayret etti.

         

        İkinci dalga Anadoluculuk ve Kemalizm olarak gelişen Cumhuriyet yıllarıdır. Artık emperyal sorumluluktan çok çekmiş millet evlatları realist ve Anadolu sınırları içindekini korumaya ve kollamaya adandılar. Bir nevi içe kapandılar. Ama bu kaçınılmazdı. Gerekçesi aynı olan fakat buldukları formüller bakımından ayrılan bu iki Anadolucu – Türkiyeci politika yine de derununda emperyal mirastan izler ve heyecanlar taşıyordu.

         

        Birinci dalga Türk Ocaklarının açılması, Ziya Gökalp ile öncesi ve sonrası ise ikinci dalga 1944 olaylarını da içine alan o kuşağın milliyetçilikleridir. Milliyetçiler Derneği, Tabutluklar, Bozkurt, Ötüken, Ağaç, Büyük Doğu ve daha nice dergiler ve edebiyat mahfilleri… Bu ikinci dalga, 60 İhtilali’ne ulaşıldığında siyasi örgütlenme ihtiyacını da şekillendirmeğe başladı. 70’li yıllar ikinci dalganın mücadele ortamının en keskin atmosferini hatırlatıyor.

         

        Bugün ikinci dalganın tesiri halen sürüyor.

         

        Bir üçüncü dalga var mı?

         

        Türk milliyetçiliği üçüncü bir dalganın karın ağrılarını çekiyor.

         

        Eğer milliyetçiler günün hastalıklarından, mikroplarından, kendi kendine virüs yaratma, kendi kendini yeme alışkanlıklarından kurtulur ve bağışıklık sistemlerini güçlendirirlerse yeni bir çekirdek ve evrensel çatısı da olan bir kuşatıcılığa, yeniden dirilişçiliğe kavuşabilirler.

         

        Üçüncü dalganın alt yapısını, gerekçelerini, doğuş sancılarını, program, plan ve stratejilerini, mayasını ve dahi çekirdek ve çatı teorisini açıklamazdan evvel Türk milliyetçiliği fikriyatının girizgâhını yani bir çerçeve turunu yapmamız lazım. Bu bağlamda vatan, millet ve Sakarya kavramının irdelenmesinde yarar var.

         

         

        Vatan Millet Sakarya

         

         

Vatan Telakkileri ve Dayandığı Temeller

         

         

        “Vatan Millet Sakarya” bugünkü genç kuşakların gündeminde olmayan bir deyim. Bu üç kelimenin nasıl olup da deyim haline geldiğini bile sanırım birçok genç anlamamıştır. Vatanseverlik ve milliyetçiliğin Türkiye’nin gündemine müessir olduğu zaman, kimi mahfillerde bu hasletlerin düşmanlığı da depreşiyordu. Özellikle Türk solu ve kozmopolitanizm denilebilecek akımların etkilediği gençlik kesimlerinde vatanseverlik ve milliyetçiliğe yönelik düşmanlık “vatan millet Sakarya” söylemiyle ortaya konurdu.

         

        Bugün vatan ve milliyetçilik telakkileri üzerine gazetelerde çok çeşitli spekülasyonlar yapılırken bu mesel nedense artık çokça kullanılır bir mesel olmaktan çıkmış gözüküyor. Bunda vatan ve millet üzerine müdafilerinden çaplı görüşlerin sergilenmemiş ve aktüaliteye müessir olamamışlıklarının etkisi vardır. Vatan ve millet söylemi eskisi kadar tesir icra edememiştir ki, ona karşı olanların başvurdukları ironi de eskisi kadar yıpratıcı olsun. Her ne kadar milliyetçiliğe AİDS muamelesini layık gören kimi yazarlar çıkmış olsa da, küreselleşmenin karşısında milliyetçi duruşların zavallılığı, milliyetçi ve vatansever bilinen muhitlerde bile küresel söylemlerin moda olarak yayılması bu yeni muamelenin muhatabını muallâkta bırakmıştır.

         

        Vatan’ın bağrına düşman dayamış hançerini

        Yoğ imiş kurtaracak baht-ı kara maderini

         

        Sineyi mahzen-i şavk eyledi Sevda-yı vatan

        Çeşm-i bigâne-i hab etdi temaşa-yı vatan

        Kalmadı kargeh-i dilde meta’-ı arâm

        Oldu garetzede-i pençe-i yağmayı vatan

        Dar-ı gurbetde garib andığı demde vatanı

        Dil ciğer canları canlar teni ten pireheni.

         

         

        Nabi’nin Hicaz Seyahatnamesi’nde yer alan şirinde olduğu memleket yani doğduğu veya yetiştiği köy ya da şehir manasına gelen vatan kavramı Namık Kemal’de bir milletin vatanı patriot anlamına erişti. Artık vatan, sadece sıla özlemini ifade eden bir kavram değil bütün bir milletin bağımsızlığının remzi, milletin yaşadığı coğrafya ve o coğrafyaya yüklediği deruni anlamdı. Kültür, medeniyet ve milliyet unsurlarının mütemmimi bu kavram artık üzerinde yaşanılan toprağa atfedilen ruhtu.

         

        Git vatan! Ka’be’de siyaha bürün

        Bir kolun Ravza-i Nebi’ye uzat!

        Birini Kerbela’da Meşhed’e at!

        Kâinata o hey’etinle görün

        O temaşaya Hak da âşık olur

        Göze bir alem eyliyor izhar

        Ki cihandan büyük letafeti var

        O letafet olunsa ger inkâr

        Mezhebimce demek muvafık olur;

        Aç vatan! Göğsünü ilahına aç!

        Şühedanı çıkar da ortaya saç!...

         

         

        Vatan Türküsü’nde ise vatan anadır.

        Cümlemizin validemizdir vatan

        Herkesi lütfuyla odur besleyen

        Bastı adu göğsüne biz sağ iken

        Arş yiğitler vatan imdadına

         

         

        Vatanın şanı ancak bilad ve ibadın hıfzı ile olur. Beldeler, şehirler, bütün vatan toprağı imar edilerek, onun uğruna adanmışlıkla ancak vatanın şanı yükselir. Vatanın şanı yahut beldelerin imarı ve ona adanmışlık bugün artık süngünün ucundadır. Bağımsızlık her şeyin önündedir. Bu yüzden vatan şairi aynı zamanda hürriyetin de şairidir. Vatan için ölmek, onu imar etmek ve hürriyet için savaşmak aynı şeyler olduğundan vatanın bağrına düşman dayamışsa eğer, yapılacak ilk iş süngüyü kuşanmaktır.

         

         

        Şan-ı vatan hıfz-ı bilad u ibad

        Etmededir süngünüze istinad

        Milleti eyler misiniz na-murad

        Arş yiğitler vatan imdadına

         

         

        Yare nişandır tenine erlerin

        Mevt ise son rütbesidir askerin

        Altı da bir üstü de birdir yerin

        Arş yiğitler vatan imdadına

         

         

        Vatan ve millet telakkisi birbirine paraleldir. Vatanın sınırları millet tarifinde, yaşadığı coğrafyada hayat bulur. Bu yüzden Kemal’de vatan bir eli Kâbe’ye, bir eli Meşhed’e kadar uzanan dar’ül İslamdır. Öyle ki Osmanlı coğrafyası vatan kavramına Osmanlı milleti ile birlikte dayanak olmalıdır. Bu yüzden Namık Kemal Osmanlılarız diye tarif ettiği ve vatanseverliğin mihenk taşı yaptığı millet kavramını da devrinin ruhunu kavramış bir aydın olarak doğru bir stratejik çizgiye kavuşturmak gayesindedir.

         

         

        Âmâlimiz efkârımız ikbâl-i vatandır

        Serhattimize kal’a bizim hak-ı bedendir

        Osmanlılarız ziynetimiz kanlı kefendir

        Gavgada şehadetle bütün kâm alırız biz

        Osmanlılarız can veririz nam alırız biz

         

         

        Kan ile kılıçtır görünen bayrağımızda

        Can korkusu gelmez ovamızda dağımızda

        Her guşede bir şir yatar toprağımızda

        Gavgada şehadetle bütün kâm alırız biz

        Osmanlılarız can veririz nam alırız biz

                                                                        

         

        Vücudun kim hamir-i mâyesi hâk-i vatandır

        Ne gam pâh-ı vatanda hak olursa cevr ü mihnetten

         

         

        Vücudun mayası vatan toprağıdır; bu vücut acılar ve sıkıntılar içinde vatan uğruna toprak olsa bile ne gamdır.

         

         

        Sen oldun cevrine ey dilşiken mahzun ben mahzun

        Felek gülsün sevinsin şimdi sen mahzun ben mahzun

        Ölürsem görmeden millette ümmid ettiğim feyzi

        Yazılsın seng-i kabrimde vatan mahzun ben mahzun

         

         

        Millette beklenen feyz yeşerecektir ki, vatan mahzun olmasın. Milletin istikbale bakışı ile vatanın geleceğe aynı akıbete kapı açar. Vatansever de öyle bir adamdır ki, vatan mahzun olunca onun mahzun olmaması düşünülemez. Ama vatan müdafii aynı zamanda beklenen akıbetin çatması durumunda buna tahammül edecek biri değildir. Gerekirse kürre-i arz patlatılacak ve oradan yeni bir hayatın doğmasına fırsat verilecektir. Vatan ve vatansever zulüm altında yaşayamaz; her ikisi için hürriyet vazgeçilmez haslettir.

         

         

        Vatan olsa ne rütbe bi perva

        Yine bünyad-ı zulmü biz yıkarız

        Merkez-i hâke atsalar da bizi

        Kürre-i arzı patlatır çıkarız.

         

         

        Bu vatan şairi nefesi, sesi o kadar vatan ve hürriyet kavramlarının Osmanlı Türk toplumunda yer tutması için uğraş verdi ki, kendi sanatını ihmal etti. Gerek eski edebiyatı çok iyi bilen ve gerekse yeni edebiyatı inşa eden Namık Kemal, pür sanatta yükselmesini ve gelecek için aşılamaz bir isim haline gelmeyi elbette gerçekleştirebilirdi.

         

        “Vatanseverlik Kemal’in sanatına hâl için bir kuvvet, âti için bir zaaf oldu. Vatanı için sanatı düşünmeyişi karşısında hâl onu çok sevdi, fakat âti yalnız sanatı düşüneceği için onu daha az sanatkâr görüyor. Bunu Hamid’e yazdığı bir mektupta kendi de itiraf etmektedir:

         

        “Ben edebiyat için tasavvur ettiğim ulviyeti bin türlü hissiyat ile karıştırdım” diyen Kemal, vatanın menfaati, milletin hayrı, teceddüdün selâmeti uğrunda bile sanat fedailiği yapmıştır. (İ. Habip Sevük, Tanzimat’tan Beri Edebiyat Tarihi, İstanbul 1944, s.54)

         

        Namık Kemal, sanatı ihmal ederken de asla sanatkâr bir duruş sergilememiştir. Bu yüzden sanatı halden ve içindeki kavgadan ayrı düşünen sonraki nesillerin sanatkârları da, Kemal’in kendinden sonraki bütün siyasi ve sanatsal akımları kuşatan bir pınar olma vasfını inkâr edemezler.

         

         

        Namık Kemal’in hürriyet ve vatanı bir arada ele almasının ve her ikisinin şairi ve düşün adamı olmasının sistematik bir temeli var. Hürriyet burada sivil toplumu yani millet yahut ümmeti işaret etmektedir. Bu vatan coğrafyası üzerinde yaşayan ister Osmanlı milleti olsun, ister bütün İslamlar – İslam ümmeti olsun ideolojisinin, inandığı dinin örgütlediği bir hürriyet anlayışında buluşmaktadırlar. Doğrusu buluşmak mecburiyetindedirler.

         

        Böyle olunca aynı hürriyet kavramında örgülenen toplumların, kişilerin yaşayabileceği en hür mıntıkaların topyekün felsefesine vatan diyoruz.

         

        “Namık Kemal, vatanı sadece bir toprak, bir coğrafya değil, millet hayatı ile kaynaşan bir tarih olarak ortaya koyar.

         

        Kemal’de iki türlü vatan anlayışı görülür:

         

  1. Din ve soy farkı olmaksızın bütün Osmanlı ülkeleri
  2. Bütün İslamların yaşadığı vatan

         

                    Kemal’e göre Osmanlı vatanını kurtarmak ve candan geçercesine savunmak, İslam vatanını ise bir ülkü olarak gönülde yaşatmak gerekir.” (Erdoğan Coşkun, Namık Kemal, Toker Yayınları, İstanbul 1980, s.26)

         

        Hürriyet bu açıdan fikriyatı, kültürü, toplumsal hayatı ve sivil genel bir konsepti belirler. Onun sınırları vatanın sınırlarını da ortaya çıkaracaktır.

         

        Ne kadar hürseniz o kadar coğrafyanızı vatanlaştırabilir ve genişletebilirsiniz.

         

        Namık Kemal’den sonraki nesillerde hürriyet ve vatan telakkilerinde şüphesiz derin farklılaşmalar meydana geldi. Kimine göre Anadolu coğrafyası ve onun içinde hür olabilmek yeterliydi, kimine göre aynı soya mensupların vatan telakkilerini geliştirmeleri gerekiyordu, kimine göre ise Kemal’deki ülkü bütün İslam vatanı artık geçerliliğini yitirmişti.

         

        Vatan ve millet kavramlarının birbirinin mütemmimi olmaları boşuna değildir. Osmanlıcılığın iki kolu ittihad-ı anasır ile ittihad-ı İslâm, aslında dışarıdan Şark meselesi etrafında sıkıştırılmağa çalışılan bir ülkenin tabii refleksleri halinde yine Batı’nın terminolojisine uygun olarak karşı koyuş stratejilerinden başka bir şey değildir. Anasırın birliği, yani Osmanlı devleti içindeki unsurların bütünlüğü bir Osmanlı milleti vücuda getirme iradesini de terennüm ediyor ve vatan telakkisini de buna dayandırıyordu. Hemen bu görüşü takiben ittihad-ı İslâm kolu yeşertildi. Zira Hristiyan unsurların artık vatan toprağının bütünlüğü bakımından elde tutulamayacağı anlaşılmaya başlanmıştı. Osmanlı ülkesinde yer alan bütün Müslümanların birliğinden daha tabii ne olabilirdi. Zaten Osmanlı devleti halifesiyle birlikte bütün ümmetin devleti değil miydi? Dar’ül İslam ve Dar’ül Harb biçiminde yansıyan vatan telakkilerine göre de artık Osmanlı mülküne katılmış olan bütün İslam coğrafyası bilakis vatandı. Bir kere İslam ülkesine giren bir mülkün artık bundan çıkmasının mümkün olamayacağını ileri süren İslam hukukçuları da vardır. Dar’ül İslam olan bir mülkün daha sonra Dar’ül Harb olması kabul edilemez.

         

        Yeni Osmanlı zihniyetine göre, artık Osmanlı mülkü üzerinde bir Osmanlı milleti vardır ve bu millet hem ümmet telakkisiyle de uyumlu, böylece de milliyet umdelerinin zenginliği bakımından sayısız avantajlara da sahiptir.

         

        19. yüzyılın tamamı ve 20. yüzyıl başları, Osmanlı’nın savaşlarla tecavüzlerle çok sıkıştırıldığı bir dönem olarak Batı’daki “patriot” karşılığı vatan telakkilerine uyumlu olmağa çalışan ve millet karşılığında da yine ona müstenit sosyolojiler kurgulayan aydın tepkilerine veya hazırlıklarına sahne oldu. Bu kaçınılmazdı. Üç tarz-ı siyasetin bütün yapılanmaları “elde avuçta kalan son vatan coğrafyasını müdafaa etme” amacı taşıyordu. Her üçü de bir millet ve vatan telakkisi etrafında devleti koruma ve kollama iradesi ortaya koyuyordu. Kâh Yemen’de, Galiçya’da, Girit’te, Balkanlar’ın her yerinde savaşıyor; kâh Batı Türk imparatorluğunu Doğu Türk imparatorluğuna kalbedebilir miyiz diye de Orta Asya’ya yollanılıyordu. Vatan Türkistan’a, Turan’a kadar uzanıyor; Hicaz’dan, Yemen’den toplumu derinden sarsacak türkülerle dönülürken yaşanmamış bir tarihe, bir simülasyona başvuruluyordu. Mümkündür ki, soy, dil, din faktörlerinin tamamı bakımından birlik arzeden coğrafya, bir yeni millet ve vatan tasavvurunu inşa edebilirdi.

         

        Ziya Gökalp bu tasavvur için yeni sosyoloji, yeni medeniyet ve yeni ülkü kurguluyordu: artık vatan ne Türkiye’dir, ne Türkistan. Vatan daha büyük bir birlik projesinin zeminidir:

         

        Vatan ne Türkiye’dir, Türklere ne Türkistan

        Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan.

         

        Namık Kemal’in vatan ve millet telakkisi aynı gerekçe zemininden bu sefer Osmanlı projesinin aradan çıkarıldığı daha eski zamanlara gidilerek, mitolojiden de nefes alan yeni Türklük coğrafyasına dönüştürülüyordu. Ama yaşanmış en az altı yedi asır, toplam bin yıllık İslam macerası nasıl boşlanabilirdi. Yeni aydınlar arasından yine Ziya Gökalp bu sorunun farkına varıp bunu da “üçleme” ile giderebileceğini düşünmüş olmalıdır: Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Batı medeniyetindenim. Türkleşmek, İslamlaşmak, muasırlaşmak.

         

        Bu proje de Enver Paşa’nın büyük bozgunundan sonra akamete uğrayınca reel-politik zemin öne çıkmaya, Misak-ı Milli sınırları içindeki vatan ve millet neyimize yetmiyor denilmeğe başlandı. Ziya Gökalp de artık Turan’dan Türkiyeci tezlere bizatihi kendi sergüzeştinde erişti. Bu arada aydınlarda ve özellikle daha çok yorulmuş bulunan ve daha çok bütün modernleşme çabalarının öncü gücü olmuş olan Ordu muhitinde, Yemen’de Galiçya’da ne işimiz vardı denilmeğe başlanmıştır. Turancı hevesleri bir ara duymuş bulunan çevreler bile vatanın emperyal vizyona dayanması tezlerine artık sıcak bakmamaya; kendi aydın macerasından ağır tenkitlerle kaçmağa başlamışlardır. Artık Osmanlıcılık da, İslamcılık da Türkçü Turancı tezler de büyük gelmeye başlamıştır. Bugün bir takım sivil asker aydınların çıkıp da o geniş vatan coğrafyasından neredeyse iğrenerek bahsetmeleri veya geniş vatan telakkisi terennüm edenlere şüpheci nazarlarla bakmaları biraz da bu tarihi tecrübenin yarattığı ve sonraki nesillere yüklediği korku genleriyle alakalıdır.

         

         

        Milletleşme vetiresini henüz yaşayan bir toplumun da vatanı üzerindeki spekülasyonlara fırsat vermesi ve bundan fazlaca bizar olması anlaşılır bir şeydir.

         

         

         

        Vatan Millet Sakarya

         

        Türklerin İslam âlemine girişleri zaman zaman vuku bulan Orta Asya göçebe hareketleri sırasında oldu. Gelme nedenleri arasında aşırı nüfusu, kabile savaşları, bitki ve su kaynaklarındaki değişmeler, göçebe hayatın çevrelediği şehirlerin ticaret tarzındaki değişmeler, bunlar sonucunda şehirdeki üretim yahut hükümette meydana gelen değişimler vardı. Bu noktada belki önemli bir faktör de Çin’de meydana gelmiş olan bir gelişmeydi, ki Bernard Lewis tarafından aktarıldığı şekliyle bu, “Orta Asya göçebelerinin Çin içine doğru yayılma yolunu kesmiş ve batıya doğru genişlemeye zorlamış olan Çin’deki Sung rejiminin kaos içindeki bir fetret döneminden sonra sağlamlaştırılmasıydı.”

         

        Fakat bu öykünün sadece bir yarısıdır. Türk göçebeleri Abbasi Halifeliği’nin bulunduğu Bağdat’ın doğu bölgesine geldikleri zaman, kendilerini bekleyen bir rolle karşılaştılar: İlkin, yabancı bir ülkede ücretli askerlik, ama daha sonra İslam toplumu ve medeniyetinin savunuculuğu ve idareciliği.” (Albert Hourani, Modern Ortadoğu’nun Osmanlı Geçmişi, Karpat, Ufuk, İstanbul 2000, s:96)

         

        Birçoklarına göre göçebe imparatorlukları biçiminde yorumlanan Orta Asya’dan başlayan ve Avrupa içlerine kadar uzanan çeşitli Türk boylarının ya da Turanî kavimlerin serüvenleri bir bozkır kültürünün yansımasıydı ve ona bağlı ticari-iktisadî hayatı da beraberinde getiriyordu. Eski devirlerde geniş topraklarda her hangi bir kuvvetle, dirençle karşılaşmadıkça ilerlemek; her hangi bir direncin ortaya çıktığında ise yön değiştirmek veya yenebileceğine kanaat getirdikten sonra saldırmak ve yoluna devam etmek yahut da geri çekilmek, durmak başka güzergâhlar hazırlamak göçebe kavimlerin avcılığa, toplamacılığa dayalı bir ekonomi ve toplum düzeni ortaya koymasına sebep olmuştur.

         

        Birçoklarına göre ise Çin tarafı bir faktör olmakla birlikte, Orhun Kitabeleri’nde olduğu gibi Çin’in ipeğine, kadınına, (kültürüne) aldanmama yolundaki uyarı ve az milleti çok etme düsturu çerçevesinde batıya yönelik kızılelma (altınküre) arayışları ve tarih boyunca güneşin battığı ülkeler, denizlere ulaşma biçiminde bu tarihi serüven hep batıya Küçük Asya’ya ve Avrupa’ya doğru olmuştur.

         

        Kızılelma’nın sonradan büyük ülkü, megalo idea gibi sunulması şüphesiz bir kurgudur. Fakat milletlerin bile günümüz sosyolojisinde bir kurgu neticesi yaratıldığına- yaratılabileceğine dair çerçeveler hazırlanmakta değil midir?

         

         

         

        Türk İran: Doğu, Cihan Devleti Osmanlı: Batı

         

         

        Türklerin Orta Asya, Buhara, Anadolu, Osmanlı çağlarına ait tarihleriyle ilgili olarak Batı’da diğer milletlerin tarihleriyle ilgili eserlerle kıyas edildiğinde olması gerekenden daha az olmakla birlikte son zamanlarda yeni yeni eserlerin ortaya çıktığını söyleyebiliriz.

         

         

        Üç büyük Türk imparatorluğu: Osmanlı, Timur ve Safevi İmparatorlukları birbirleriyle karşı karşıya gelmeleri dünya tarihinin belki de izleyeceği seyri değiştirmekle ve bugünkü haline getirmekle birlikte özellikle Osmanlı-Türk İmparatorluğunun Avrupa politikaları içindeki müessiriyeti ve Avrupa tarihini belirlemekteki katkısı yabana atılamaz ve Osmanlı Devleti Batı’da yüzyıllar boyu sürdürdüğü başarılı politika ve uygulamaları doğulu, Türk ve Müslüman toplumlara, devletlere karşı gösterememiştir. Bir kere karşılaştığı Timur fırtınası Osmanlı yönetiminde doğulu tehdit unsurlarına karşı derin komplekslerin oluşmasına sebebiyet vermiş; özellikle de Safevi tehdidi henüz Anadolu’daki göçer Türkmenleri ortak idealine bağlayamayan Osmanlı’da, daha çok da Yükselme döneminin zirvesindeyken ve daha çok köken itibariyle –her ne kadar bunlar Osmanlı konseptine tamamiyle uymuş olsalar da- Balkan unsurlarının yönetimde inisiyatif sahibi olmasıyla birlikte korku ve vehime dayalı politikalara yol açmış; batıya gösterdiği toleransı tabiatıyla Anadolu isyanlarına ve doğudaki Şah tehdidine telaşlı ve sert uygulamalarla karşı koymasına yol açmıştır.

         

         

         

        İki Nehir Arasına: Seyhun-Ceyhun’dan Fırat-Dicle’ye, Oradan Tuna-Volga’ya

         

         

        Türkler Orta Asya’dan batıya göçlerinde önce Buhara ve Mezopotamya ile karşılaştılar. Buradan hedef Bağdat ve daha güney bölgeleriydi. Bu yolculukta din değiştirme süreci de yaşandı. Bu elbette ki tarih kitaplarının yazdığı kadar kolay olmadı.

         

        Manas Destanı’nda, Alp Manas’ın Almambet ile olan dostluğu, Kalmuklardan ve başka bir dinden olan Almambet’in nasıl Müslüman olduğu, Manas’la Buhara’ya gelip bir evde sabahladığı, sabah ezanını dinleyişleri çok çarpıcıdır ve fakat kahramanlık destanında, başka unsurlara uzun uzadıya yer verilmekle beraber, şaşkınlık ve dine olan bağlılığın pekişmesini sağlayan bu şehir ziyareti, nedense fazla yer işgal etmez. Manas dini kaidelere, dini yaşantıya pek bağlı olmamakla beraber bir Müslüman’dır ve fakat Buhara’nın Almambet’deki tesiri daha fazla olmuştur. İslam bir şehir dinidir ve sanıldığı gibi göçebe tehdit unsurlarının sıkıştırmasıyla sonradan gelişimi farklı boyutlara çekilmiş bir din değildir. Belki göçerleri yeni bir dünyaya katmış, onlara bir misyon yüklemiştir. Nitekim Anadolu’daki ilk Bizans’la karşılaşmaları Türklerin pek de istekli oldukları bir karşılaşma olmamakla birlikte, güneye doğru seyirlerinde, özellikle Bağdat’tan sonra ve ardından Bizans’ın zoraki savaşı dayatması karşısında hem bir yeni misyonun aşkına, hem de kaçınılmaz akıbetin erken tesadüfüyle Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması süreci önceliğe taşınmıştır.

         

         

        Türklerin ya da genel olarak medeniyet değiştiren her toplumun daha öncekilerden daha fazla bağlı olduklarına kuşku yok. Budizm ve Manihizmde de böyle olduğuna dair Uygur tarihine bakılırsa Uygurların yerleşik hayata geçişleri nedeniyle bir miktar kanıt bulunabilir. Fakat İslam Medeniyeti dairesine girince Abbasilerin askerleri olan Türklerin, giderek idareci sınıfa geçtikleri, Hanlık unvanı aldıkları Halifenin yerine geçtikleri bilinmektedir.

         

        Bu tarihten sonra da Türklerin vatanı, kızılelması, ülküsü hem bütün İslam coğrafyasını kapsadığı gibi, aynı zamanda bir misyonu dünyanın her tarafına taşıma cehdiyle de birleşerek İlayı Kelimetullah ve Nizam-ı Âlem kavramlarına kadar uzanmıştır.

         

        Anadolu’nun bin yıllık vatan olma prosesi Orta Asya, Buhara-Bağdat ve Anadolu coğrafyalarının ve bunlara yüklenen yeni değerlerin Oğuzların hayatlarındaki dönüşümlerle birlikte ele alınmasını zorunlu kılıyor.

         

        Robert Adams, ‘Land Behind Baghdad’ adlı eserinde, su ve toprak kullanımının hükümetlerin siyasetleriyle, güçleriyle yakından ilgili olduğunu anlatıyor.

         

        Orta Asya’dan göçlerin sebeplerinden birisi de buydu. Toprak, su ve bitki varlığı, kullanımı...

         

         

        Genellikle vatan kavramına çok soyut değerler izafe edilir ve uğruna kan dökülen, canlar verilen vatan kavramının müşahhas boyutları hep ihmal edilir. Oysaki Orta Asya’daki vatanın toprak ve su kaynaklarının muhafaza ve geliştirilmesindeki sıkıntılar, vatanın terkine ve yeni diyarlara yolculuğu getirmiştir. Bağdat’ın toprak ve su kaynaklarının kullanımı ile uygulamaların iktidar siyasetleri ve varlıklarıyla nasıl ilişkisi varsa, Anadolu’nun mamur edilmesi, Bizans toprak sistemiyle sentezlenmesi, Balkanlar’da Osmanlı barış sisteminin genel kabul görmesi ve fakat sonra gerek toplum gerekse toprak düzenindeki aksaklıklar; reaya-köylü ve göçerlerin, sipahi ile yönetici diğer kesimlerle ilişkisindeki bozulmalar, ayan sınıfının tebellür etmesi toprak ve su kaynaklarının kullanımındaki hatalar müşahhas-günlük yaşanan çevreden soyut kavramlar dünyasına üzerinde yaşadığımız toprağı vatanı buharlaştırmıştır.

         

         

         

        Vatan Siyaseti

         

         

        Bir milletin üzerinde yaşadığı coğrafya parçası, bir devletin sınırları belli olan, hâkimiyetini sürdürdüğü toprak, ülke, yurt, memleket İnsanın doğduğu, yaşadığı, öldüğünde gömüleceği, kaderde tasada ve kıvançta beraber olduğu ya da olmak istediği insanların, toplumun tarih boyunca birliğinin toprağa dayalı mesnedi.

         

         

        Coğrafi bir mekânın, vatanın maddi veçhesini oluşturduğu ancak vatanın sadece bundan ibaret olmadığı açıktır.

         

        Vatan elbette ki coğrafyayla özdeş değildir, ama vatanın bir coğrafya işaret ettiği ortada. İşaret edilen coğrafya tarihle bütünleştiği, yani belli bir toplumun tarih içinde o coğrafya parçasını vatanlaştıracağı düşünülür.

         

        Milli kültür varlıklarından biri de vatanlaştırılan o coğrafyanın işlenme, değerlendirilme biçimidir. Kültür eserleri coğrafyaya ne kadar kazınmış, o coğrafyaya o milletin kültürü ne derece yansıtılmıştır,

         

        Şairin dediği gibi “adım adım taş taş mülkü tapulamışlar” mısraının işaret ettiği biçimde tapu senedi olarak kültür o coğrafyayı o millete ait kılmış mıdır?

         

        Devletin bir siyasi alan olarak vatan kavramıyla şüphesiz ki yakından bağlantısı bulunmaktadır. Sadece aynı devletin teb’ası olanlara vatandaş denildiğinden değil, Siyasi bağımsızlıkla yakından ilgisi olduğundan da vatanın müstakil bir devlet idaresinde gerçek anlamına ulaşacaktır. Buna rağmen tarih boyunca vatanı işgalcilerin altında kalan milletlerin de bulunduğunu unutmamak gerekir. Fakat uzun müddet vatan cüda yaşayan toplumların netice itibariyle milli varlıklarını da idame ettirmesi zor görülüyor. Burada Yahudilerin uzun asırların vatansız kalarak çağımızda bir vatana sahip oldukları hatıra gelebilir. Tabii ki kutsal kitaplara çokça girmiş bir dini ve milli toplumun vatan kavramı da biraz daha spekülasyonlara açık mahiyet arzedecektir. Bir milletin belli unsurlarının bir vatana sahip oldukları bazı unsurlarının da vatanlarından ayrı ve sürgün veya bir kısmı işgal edilmiş olabilir. Bunda kimi milletlerin yitirdikleri vatan coğrafyasına milli ülküler geliştirdikleri ve yeniden ona erişmek için gelecek kurgusu hazırladıkları malumdur. Burada eski Yunan’la şimdikilerin aynı millet olup olmadıkları kuşkulu olmasına rağmen bugünkülerin bir Megalo İdea geliştirdikleri sözde Konstantinopolis’i yeniden alacakları günü iple çektikleri hatırlanabilir.

         

        Nil’den Fırat’a kadar şeklinde vazedilen Yahudi ülküsü de eski Yunan’dan aşağı kalmayan bir kurgudur fakat Rusların sıcak denizlere – Akdeniz’e inme ülküleri tarihte gerçekleştirilmemiş ve bir tatmin edici vatan kavramı içinde mütalaa edilemeyecek biçimde bir işgal doktrinidir. Elbette ki tarihi bir geçerliliğe, bir mesnede dayanmamaktadır. Çoklu etnik yapıdaki ABD’deki vatan kavramı yeni kıta peşindeki Avrupa safrasının Altına Hücum’u gibidir.

         

        Birleşik Avrupa idealini taşıyan AB’nin yeni tek devletine adım adım gidilirken ulus-devletlerin uluslar üstü bir sisteme entegrasyonu için ortak Avrupa kültürü, bilinci ve milleti yaratılmak istenmektedir. Artık ortak pazardan ortak vatana ya da vatan inşasına yol alış ortak yaşama iradesinin, ortak pazar oluşturmanın ve sınırları aşan iktisadi ve sosyal yapının yeni vatan perspektifleri sunduğu düşünülebilir. Paul Kennedy’nin de tespit ettiği gibi gelecekte en çekinilecek güç Çin’dir. Zira Çin’in bütün toplumlardan çok daha eskiye uzanan sabit coğrafya, belli millet ve inanç sistemi içinde bulunduğu ve coğrafyaya en bağlı bir tarih mirası taşıdığı dikkate alınmalıdır.

         

         

         

        Ben a’recim, yolumda fakat sanma aksadım;

        Tatar ü Türk’ü müttehid etmekti maksadım.

        İnsan yaratmak üzre yok ettim cenînleri:

        Elbet duyulmaz onların ah ü eninleri.

        Dâr-i fenâyı ben boyadım keyfe mettafak,

        Sizler o renge kan diyiniz, ben derim şafak!

        Tathîr için zamâneyi kanlar döken, yıkan

        Ma’fû ılur Melâikeden almış olsa kan...

        (Abdülhak Hamid / Tayflar Geçidi) 

         

         

        İnsan yaratmak üzere ceninleri yok etmek, büyük eser çıkarmak için yapılan acı bir ameliyedir ve başkalarına kan rengi gibi gözüken şeyin şafak olması da beşerî bir hadisenin zıt olan zümrelere başka başka gözükmesinden ibarettir. Devrin çirkefini yıkamak için kan kullanmak ve bu kanı meleklerden almak Hâmid’e yakışan heybetli bir fikirdir.

         

        Aksak Temir zamaneyi tathir için kan kullandı. Fakat bu temizlik için onun Hint, Acem, Ermeni ve Frenk kanı dökmesini vahşet saymak gafletine düşemeyiz. Hiçbir millet tarih huzurunda kendi kendisini itham hatasına düşmüyor.

         

        Temir’i Anadolu’yu yenip dağıttıktan sonra bırakıp gitmekle suçlandırmak da yanlıştır. Çelebi Sultan Mehmed ve oğlu Büyük Murad yani İkinci Murad, Türkistan’daki Aksak Temir’le oğlu Şahruh’a tâbi birer hükümdardı. Bu suretle de bir Türk birliği tahakkuk etmişti. Bütün Türkiye’deki Osmanlı Hanedanının hâkimiyeti ancak Fatih devrinde başlamış ve Cumhuriyet’e kadar devam etmiştir. Şimdi Türkçü olarak düşünelim: Selçuk, İlhanlı, Temir, Osmanlı Hanedanları ile Cumhuriyet devri hep birden bir tek devletin hayatını teşkil etmiyor mu? Bunları ayrı devletler gibi görmek kendi kendimizi parçalamak olmaz mı? Temir’le Yıldırım iki düşman ordunun kahramanları olunca birbirlerine karşı çok sert davranan Karaman Oğulları ile Osman Oğullarını veya Osmanlılarla Akkoyunluları da ayrı devletler ve millî düşmanlar saymak mecburiyeti doğmaz mı? Tarihimize bakarken şu veya bu hanedanın tarafını tutarak kendimizi onun milletinden saymaya hakkımız yoktur. Buna hakkımız olmadığı gibi devletimizin kurulduğu toprakları da bugün yabancı ülke saymaya mezun değiliz. Türkiye, Rumeli’yi fethedip de Allah göstermesin Anadolu’yu kaybetse Anadolu toprakları da bizim için yabancı mı olur? Millî durum yalnız bir anın, bir zamanın durumu değildir. Çünkü millet de yalnız bir zamanda yaşayan insanlar değildir. Dün yaşamış olanlarla yarın yaşayacaklar da Türk milletini teşkil ediyor. Dünkülerin hakkını feda edemeyiz. Bu devleti kuranların ve bize bugün burada yaşamak imkânını verenlerin mezarları ile dolu yerleri düşünüp sevmek hakkımız ve vazifemizdir. (Atsız, Devletimizin Kuruluşu 4 Mayıs 1952 Ankara)

         

         

        Bu devlet ve vatan büyüyecektir. Çünkü uğrunda ölmeğe hazır olanlar var.

         

         

        Kılıç Arslan öldü sanma, yaşıyor bizde!

        Attilâ ateşi var içerimizde!

        Kanije’nin gazileri daha dipdiri!

        Sınırdadır Pilevne’nin kırk bin askeri!

        Edirne’de Şükrü Paşa bekliyor nöbet!

        Dumlupınar denen şeyi bilirsin elbet!

        Şehitlerden elli milyon bekçisi olan

        Aşılmaz bir kayadır bu ebedî vatan!

         

         

        Harp Akademileri Kumandanı Ali Fuat Paşa: mazide tarihî hakikat olan şeyler âtîde de tarihî hakîkat olabilirler!

         

         

        Devletimizin on asra yakın tarihini, savaşlarını, kavgasını anlatan Atsız: “Fikir ve bilgi alanında Mevlana, Konyalı Sadrettin, oğulları da kendi gibi bilgin olan Hızır Beğ Çelebi, şiirde Yunus Emre, Fuzuli, Abdülhak Hamid; hekimlikte Hacı Paşa, mimarlıkta Sinan, Kemaleddin, Davud, tarihçilikte Naima, Müneccimbaşı, Cevdet Paşa, coğrafyada Kâtip Çelebi de Türklerin bu devletinden yetişmişti. Devlete isyan edip yenilerek bilginler karşısındaki münakaşada mağlup olduğu için kendi idam kararına imzasını atan Şeyh Bedreddin ve güdülen dava için feragat örneği gösteren Namık Kemal de bizdendi. Fakat bütün bunlara rağmen bu dokuz asırlık tarih, her şeyden önce, bir kavgalar tarihinin destanıdır.

         

        Konya, Kayseri ve Sivas’taki Selçuk abideleri, Bursa, Edirne ve İstanbul’daki Osmanlı abideleri de birer şaheserdir. Fakat muhakkak ki Malazgirt Gök Medreseden, Niğebolu Yeşil Camiden, Mohaç Süleymaniye’den üstündür. Mimarlık eserleri, kanlarla yazılan zaferlerden sonra doğar, millet zaferden doğar, zaferle yaşar. Savaşıp kazanmak, soluk almak gibi bir ihtiyaçtır.

         

         

         

         

        Fikrimizin köşe taşlarını doğru döşemek ve Alperen kimliği

         

         

        Alperen, bin yıllık terkibimizin bir kişilik adıdır. Bir kişilik ki, davranış kodlarından başlayarak hayatının bütün zaman ve mekân bileşkesinde sadakat, mesuliyet ve samimiyet numunesi olmayı şiar edinmiştir.

         

        Yunus ve Yavuz, iki alperen olarak bu üçlemenin yatay düzlemdeki iki sivri ucudur. Üçgenin göğe bakan sivri ucunda ise kişi kendini bulmalıdır. Oraya Fatih’i, Alpertunga’yı(Afrasyab), Abdulhamid’i, Osman beyi, Kılıçaslan’ı, Nasreddin Hoca’yı, Selahaddin Eyyubi’yi, Akşemseddin’i, Molla Gürani’yi, Şeyh Bedreddin’i, Hacı Bayram Veli’yi, Somuncu Baba’yı, Pir Sultan’ı, Hacı Bektaş’ı, Vani Mehmed Efendi’yi, Namık Kemal’i, Mehmet Akif’i, Ziya Gökalp’i, Yahya Kemal’i, Mustafa Kemal’i, Kazım Karabekir’i, Nurettin Topçu’yu, Necip Fazıl’ı, Seyyid Ahmet Arvasi’yi, Erol Güngör’ü, Arif Nihat Asya’yı, Atsız’ı ve daha sayısız, özellikle de isimsiz kahramanı oturtabilirsiniz.

         

        “Yunus’ça sevgimizden anlamayana cevabımız Yavuz’ca olacaktır” gibi ilk bakışta hayli sert olan bir ifadenin mazmununu irdelediğimizde gerçekte sevgi ve ‘aşkın’ kudretin alperen kimliğinde hem-mizaç olduğunu kavrarız. Yani Yunus’un sevgisinin Yavuz’da bulunmadığını nasıl iddia edebiliriz ki? Keza Yavuz’un o kudretinin, o aşkın kudretinin Yunus için bir bilinmezlik olduğunu kim savunabilir?

         

        Alp-eren, Horasan erenlerinin Türkistan’dan Viyana’ya uzanan fikir-strateji ve eylem planı sergüzeştinde milyonlarca isimsiz kahramanın simge adıdır. Derviş-gaziler ve alperenler…

         

        Başını bir gayeye adayan, yeryüzüne indirilmesinin bir sebebi olduğuna inanan ve bu uğurda serden geçen vazgeçilmez, devredilmez kimliğimizi temsil ederler. Bu kimlik dışındaki bir kimlik, belki Batı sosyolojisine fazlaca kendini kaptırmış aydınlarımız için bir şey ifade edebilir ama ısrarla bin yıllık terkibin izleri sürülürse; görülecektir ki, kendimize ait sosyoloji bu topraklarda hangi mezhep, hangi ırk, hangi ekolden gelirse gelsin hakikî kulu özgürlüğe ulaştıran bir disiplin önümüze koymaktadır. Özgürlüğe, hakikî özgürlüğe…

         

        Sadakat, mesuliyet ve samimiyet kodlarını hafiften değiştirmeye başlayan bir kişinin bu hakiki kimlikten uzaklaşarak aktüel olan ama kendini Allah, tarih, vatan ve hakikat karşısında rüsva eden kimliklere sahip olmaya başlaması, gerçekte en büyük “yabancılaşma”dır.

         

        Bugün bu yabancılaşmayı neredeyse bütün fikir akımlarımız, bütün siyasi gruplarımız, bütün toplumsal kesitlerimiz yaşamaktadır. Kendine biçilmiş deli gömleklerini amansız bir hastalığa düçar olmuşçasına giymeye çalışan başta aydınımız olmak üzere hemen bütün insan tipimiz, karşısına çıkan konu, hadise, isim ve cisme bakarken “ah”lara, “eyvah”lara, “keşke”lere, “aman”lara sığınmaktadır.

         

        Bugün alperen için Türkiye, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar güçlü bir ülke olmak durumunda iken, ne yazık ki, zelil olmaya namzet bir perişanlık ve telaş için korku ve vehimlerinin skalasını çizmektedir. Oysaki kendisinin zannettiği, kendisini alakadar ettiğini varsaydığı bütün bu korku ve vehimlerin aslında sahipleri başkaları olmak gerekirdi.

         

        Bugün alperen’e düşen bütün tarihi köşe taşlarının ve gerçek kimliklerin kendisine bıraktığı değerli mirasa sahip çıkmaktır.

         

        Akif’in Safahat’ın başında ifade ettiği bir eser ki, samimiyettir hünerini kavramalı; en büyük erdemlerden olan samimiyeti, davasının nirengi noktası yapmalıdır.

         

        Topçu’nun gerçek sosyalizmi anlatan felsefesini bugün ekonomi-politiğinin formülü haline getirmelidir.

         

        Necip Fazıl’ın “müdir fikir” kavrayışında olarak mümkün olabilen en büyük birliği tesiste “büyük doğu” hedefinin ne idüğünü idrak eden alperen, Seyit Ahmet Arvasi’nin Kendini Arayan İnsan’ında tarif ettiği üçlemeleri; diyalektiğinin ve estetiğinin, mesleğinin ve misyonunun, tarihinin ve gelecek kurgusunun ateşleyicisi haline getirmelidir.

         

        Ziya Gökalp, Mümtaz Turhan, Erol Güngör ve Yılmaz Özakpınar çizgisini kendi iç eleştirisini tamamlayarak milliyetçiliğin kültür ve medeniyet çelişkisini kavramalı; kültürü teknik, ilim, fen, eşyayı kullanma biçimi ve bir eser –kendi coğrafyasına has eser- olarak gerçek tarifine oturtmalı; medeniyeti ise kültürü yaratan asıl bileşke yani üst kültür olarak özümsemelidir. Organik ve milliyetçi aydın olarak Gökalp’in kendimize ait sosyoloji geliştirme çabasını takdir etmeli ve fakat Mümtaz Turhan, Erol Güngör’ün Gökalp eleştirisini iyi okumalı, ardından Özakpınar’ın Gökalp çizgisini temsil eden fikir adamı olarak onun medeniyet ve kültür tasnifindeki hatayı ortaya koymasını anlamaya çalışmalı, milliyetçiliği yüz yıllık hastalıklarından kurtarmalıdır.

         

        Bütün bu Türk Düşüncesi köşe taşları arasındaki çatışma alanlarını değil de ortak paydalarını ve birleşme alanlarını irdelemeye çalışmalı, Namık Kemal’den bu yana gelişen Türk düşünce sistemini sağlıklı bir bileşkeye ulaştırmalıdır.

         

        Kendine güvenmeli, milletimize ve aydınımıza musallat olan güven bunalımını aşmasında ona yardımcı olmalıdır.

         

        Bin yıllık terkibinin peşinde “adanmış” bir ülkücü olan alperen, yeise asla kapılmamalı, boş ümidlerin de peşinde olmamalıdır.

         

        Vehim ve korkular yerine gerçek tehlikeleri sezebilmeli, başına örülen veya örülecek olan çorapların söküklerinden tutup çekebilmeyi bilmelidir.

         

        Elbette ki, bütün bu mücadele, hürmet, merhamet, aşk, hizmet ve hayret makamlarında Erol Güngör’ün vuzuhla belirttiği “Zeytinburnu’ndaki genç” telaşına, çaresizliğine, açmazına da düşmemelidir.

         

        Hani derdi ya hoca: Zeytinburnu’ndaki genç nihayet bir gençtir. Ailesini geçindirmekten aciz bir gençten Yavuz gibi kumandan, Yunus gibi aşk adamı, Kanuni gibi devlet adamı, Fatih gibi yaratıcı fetihçi, Mevlana gibi ilim adamı olmasını bekleyemeyiz. Bütün bu yükler, sorumluluklar altında ezilen genç ne yapacaktır?

         

        Bana göre; atla deve değildir. Zira bütün bu kahramanlar veya kişilikler aslında başta da söylediğimiz gibi aynı ortak karakterin farklı mesleklerde, ilgi alanlarında farklı numuneleridir.

         

        O halde:

         

        Yapılması gereken gerçekçi olarak büyük adanmışlığımızı kendi gerçeklerimizle yüzleştirerek bütün bunlardan alacağımızı alarak kendi karakter ve iş eğitimimizi deruhte etmektir.

         

        Netice olarak üçgenin göğe bakan sivri ucunda kendimiz olmayacak mıyız?

         


Türk Yurdu Mart 2011
Türk Yurdu Mart 2011
Mart 2011 - Yıl 100 - Sayı 283

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele