Ocak Geleneğinde Hamdullah Suphi ve Abdülhak Şinasi Hisar

Mart 2011 - Yıl 100 - Sayı 283

        Türk Ocakları geleneğinde bugün Abdülhak Şinasi Hisar adını hatırlayan kalmış mıdır bilmiyoruz. Bırakın Abdülhak Şinasi Hisar’ı, Ocakların bânisi olan ve uzun yıllar da genel başkanlığını yapmış bulunan Hamdullah Suphi’yi bile hatırlayan kalmamış gibi sanki!.. Bu ifadeler ile kasdımız, elbette sırf bir isim hatırlatması ile sınırlı değil. Ocakların tarihinde Hamdullah Suphi’nin veya Abdülhak Şinasi’nin yeri nedir, neresidir? Ya da bu tür isimlerin Türk Ocağı geleneği arasında temsil ettikleri, yerleştirmeye çalıştıkları özgün muhtevanın neresinde duruluyor? İşte bütün bunlar düşünülmediği ve dolayısıyla da farkına varılmadığı için üzeri hep örtük kalıyor. Bilâhare de son yılların “tek düze” bir anlayışı, hemen bütün tarihe ve öncü isimlere teşmil edilip gidiyor. Bunun sonu kuşkusuz haddi aşan bir anonimleşmeye varıp dayanır ve ardından da nice özgün tecrübe ve kişiliğin yalınkat, alelâde şahsiyetlere dönüşmesi kaçınılmaz hale gelir. Böyle olunca da nice öncü ismin ve tefekkürün hatırlanmasına da gerek kalmaz. Yani hatırlamakla unutulmak arasındaki fark, ister istemez sıfıra müncer olur.

         

        Dolayısıyla burada, Hamdullah Suphi ve Abdülhak Şinasi’den söz ederken, onların Türk Ocağı geleneği içindeki yerini ve ocak düşüncesinde meydana getirdikleri yenilenmeyi tebarüz ettirmek icap eder. Fakat bu söylediklerimizin temellendirilmesi ve çerçevesinin çizilmesi o kadar geniş bir mevzudur ki, neresinden başlanması gerektiği hususunda insan adeta şaşıp kalıyor. Ocakların ilk yıllarında yaşanan Hamdullah Suphi ve Ziya Gökalp ayrışmasından mı,[1] yoksa Hamdullah Suphi’nin uzun Bükreş yıllarının ardından, yurda dönüşü ile başlattığı yeni Türk Ocakları sürecinden mi? Ya da İkinci Dünya Savaşı sonrasında, geleneği kavramlaştırma noktasında yaşanan Türkçülük-milliyetçilik farklılaşmasından mı? (İleride izah edilecek)

         

         

                    Ocaklar Türk Yurdu ve Abdülhak Şinasi Hisar

         

        Abdülhak Şinasi Hisar’a gelince, onun bu gelenek içindeki yeri bir o kadar geniş ve derin!.. Nitekim 1954’ten itibaren yeniden çıkmaya başlayan Türk Ocağı dergisinin yayın sorumlusudur o!.. Aynı dönemin sayılarında bir de, tefrika halinde Türk Ocağı Hatıraları’nı yayımlıyor ki bu hatıralar ona, ocak geleneği içinde daha ayrı bir yer tayin etmemizi lüzumlu kılıyor. Dolayısıyla ocak geleneği ile Abdülhak Şinasi Hisar ilişkisini farklı farklı düzlemlerde ele almak, belki de bu hususu üç ayrı yazı konusuna dönüştürmek bile icap eder.

         

         

        Peki nedir bunlar denilmek istenirse, sırası ile şöyle ifade edilebilir sanıyorum. Birincisi Türk Ocağı Hatıraları’nın, doğrudan bir eser olarak değerlendirilmesi!.. Bu hatıralar arasında onun Ocaklara bakışı ve Ocak geleneği içinde Abdülhak Şinasi’nin yeri!.. İkincisi de Mütareke yıllarında, yani Hisar’ın yazı hayatına doğduğu sıralarda ortaya koyduğu milliyet ve tarih yorumları!.. İşte Hisar’ın milliyeti kavrama noktasında ortaya koyduğu bu tefekkür, Mütareke’nin en olumsuz şartlarında, yani mevcut bir imparatorluğun dağılmaya maruz kaldığı ve milliyeti inkâr etmenin de bir nevi modaya dönüştüğü bir bunalım çağında ortaya çıkıyor. Abdülhak Şinasi’yi bu yeni toplum ve milliyet yorumlarında, aynen Yahya Kemal’de şahidi olduğumuz gibi, Ziya Gökalp ile kısmi bir ayrışma içinde görüyoruz.

         

         

        Nitekim Malta sürgünü sonrasında, biraz da gecikmiş olarak aynı değişikliği Ziya Gökalp’te de görmekteyiz. Onun Diyarbakır’da çıkarmaya başladığı Küçük Mecmua, bu değişikliği yansıtan en iyi gösterge durumundadır. Aynı hususa Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi’nde Hilmi Ziya da işaret eder ve bu döneminde Ziya Gökalp’in bir ara Durgheimcilik’ten Bergsonizm’e doğru kısmi bir evrilme geçirdiğini vurgular. Ayrıca hem bir ara Ziya Gökalp’in Ankara’ya sığmayıp, Diyarbakır’da yaşamaya mecbur kalışı yani bir nevi mağduriyeti, hem de yeni tefekkürü itibariyle Bergsonizm’e ilticası dolayısıyla, onun Küçük Mecmua’daki yazılarının dönemin Dergâh dergisinde sık sık iktibas edildiği görülür. Yani bir yandan Mütareke, bir yandan da koca bir imparatorluğun dağılma süreci ve toplumun da ümmet terkibinden yeni bir milliyet tekevvününe doğru hızla evrilmesi, ister istemez bütün mütefekkir kafaları meşgul eden bir mevzuya dönüşmüştür. İşte İttihatçıların yurdu terk ettiği, İslâmcı veya Türkçü politikaların da sükûta çekildiği böyle bir fetret aralığında, İstanbul’da yeni yeni kabiliyetlerin temayüz etmeye başladığına şahit olmaktayız.

         

         

        Dolayısıyla Yahya Kemal ve Abdülhak Şinasi gibi isimler, işte bu dönemde dikkatimizi çekmeye başlıyor.. Kuşkusuz sırf bu iki isimle de sınırlanamaz dönemin düşünürleri. Bu bakımdan Mehmet İzzet, Prens Sabahattin, Mustafa Şekip, İsmail Hakkı ve Yahya Kemal gibi isimlerin hemen yanı başında, Abdülhak Şinasi gibi bir ismin de bulunduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. Nitekim onun bu tarafı şimdiye kadar hep karanlıkta kalmış ve ilgili dönemde ortaya koyduğu toplum ve milliyet yorumu her nedense hatırlanmak istenmemiştir. Onun mütareke dönemi sıralarında kaleme aldığı bu tür yazılarını topladığımız “Kitaplar ve Muharrirler/ Mütareke Dönemi Edebiyatı” adlı eseri bu açıdan tetkik edilmeye değer (YKY, İstanbul 2008, 287 s.) Nitekim ilgili eserde yer alan Milliyet Cereyanı ve Edebiyat, Maarifte Bir Siyaset, Talim ve Terbiyede Milliyet, Türk Tarihi ve Necip Asım Bey, Yarınki Türk-Yarınki Hayat, Tarihimize Dair Neşriyat, Hilâlin Günü, Köprülü-zade Mehmet Fuat ve Türk Edebiyatı Tarihi, Kırılmış Bir Rübab, İsmail Hakkı Bey ve Eseri gibi yazıları bu bakımdan önem arz ederler.

         

        Bu yazılar bir yönüyle dönem edebiyatına ilişkin eleştiriler biçiminde karşımıza çıkarken, öbür yanıyla da doğrudan doğruya yeni, yepyeni bir milliyet yorumunu esas alırlar. Aynı zamanda da bu yazılar vasıtası ile edebiyat ve düşünce hayatımızda yepyeni bir üslubun doğuşuna şahit oluruz. Gene bu yıllarda İttihatçı kadroların yurt dışına çıkışı ve kalan bazılarının da Malta’ya sürgünü dolayısıyla kamuoyu bütünüyle öncüsüz kalmış, Turancılık ve İslâmcılık gibi politikaların reel zemininin de ortadan kalkması dolayısıyla, bu yazılarda ortaya çıkan yüksek moralli bir gelecek tasarımı bayağı etkili olmuştur denilebilir.

         

        İşte bu işgal yıllarında yani Türk Ocaklarının kapatılması sırasında, Hamdullah Suphi ile Abdülhak Şinasi’yi biz hep yan yana görüyoruz. Kuşkusuz Hisar’ın ilgili döneme ilişkin değerlendirmelerine ve özgün milliyet yorumunun tahliline burada girme imkânımız bulunmuyor. Çünkü bu husus daha ayrı bir değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır da onun için…

         

        Fakat Hisar’ın 10 Nisan 1931’de Türk Ocaklarının feshi sırasında, Ocakların hukukunu savunan nadir kalemlerden biri olduğunu ise özellikle vurgulamamız gerekiyor. Çoğu kalemlerin sustuğu, eski birer ocaklı olduğu halde de konjonktür dolayısıyla Ocakların aleyhinde söylenmedik söz bırakmayanların aksine, onun bu hadise karşısında susmadığını, son derece makul tesirler bırakan bir üst-dil ile ocaklar üzerine yazmaya devam ettiğini özellikle belirtelim. Nitekim Hisar Ocağın kapatıldığı sıralarda, Türk Yurdu’nda önemli bazı makaleler yayımlıyordu. Ayrıca benzer yazılarını dönemin Milliyet’inde, Haftalık Edebi Musahabe’ler biçiminde sürdürmekten de geri kalmıyordu. Hamdullah Suphi’nin Türk Ocakları Nutku başlıklı yazısını, Ocakların kapatılacağını sezmiş gibi hemen bu tarihin arifesinde yayımlanırken (Milliyet, 24 Şubat 1931); kapatma kararının hemen ardından da Türk Ocağı ve Edebiyatımız makalesini kaleme alıyordu. Dolayısıyla kapatılma kararının ardından, Ocakların edebiyata yaptığı hizmetleri tebarüz ettirmeye çalışması bu bakımdan manidardır (Milliyet, 14 Nisan 1931). Gene aynı sıralarda kaleme aldığı ve Muhit’te iki sayı devam eden Hamdullah Suphi’ye Dair Hatıralar’ı (Muhit, Teşrini Sani-Kanunu Evvel 1930, nr. 25-26), Hakimiyeti Milliye’de Ediblerimize Dair Hatıralar serisinde çıkan Ziya Gökalp değerlendirmesi (13 Ağustos 1931), tarih tetkikleriyle yakından tanıdığımız Reşit Saffet Atabinen’le ilgili bir başka denemesi (Milliyet, 24 Mart 1931) önemle kaydedilmesi gereken yazılarıdır.

         

        Gene bu aralarda kaleme aldığı Klasikler Romantikler ve Hamdullah Suphi başlıklı bir başka yazısında, Hamdullah Suphi ve tefekkürü, onun yazış biçimi ve üslûbu noktasında Yusuf Akçura ile düştüğü bir ihtilâfı konu edinmektedir. Hisar’ın bu yazısını okuyanlar, Yusuf Akçura gibi bir üstad karşısında bile, onun ne kadar daha derin ve vukuflu bir tefekkür kabiliyetini haiz olduğunu fark etmekte gecikmezler. Bu yazıların hemen tamamı için Abdülhak Şinasi’nin, Kitaplar ve Muharrirler II / Edebiyat Üzerine Makaleler (1928-1936) adıyla yayıma hazırladığımız eserine bakılabilir (YKY, İstanbul, 2010, 471 s.).

         

         

                   

                    Hamdullah Suphi, Mehmet Akif ve Savaş Sonrası Yıllar

         

        Fakat Abdülhak Şinasi Hisar tam da bu yıllarda, Balkan Birliği genel sekreterliği gibi bir ayağı yurt dışında bir görevle meşgul iken; Kadro dergisinin kapatılmasının ardından Yakup Kadri’nin Tiran’a, aynı sıralarda Ruşen Eşref’in Atina’ya yarı sürgün büyükelçilik görevleriyle merkezden uzaklaştırılmaları gibi; Türk Ocaklarının feshi de Hamdullah Suphi için benzer bir sonuç doğurmuş, o da nihayetinde Bükreş’e gönderilmek durumunda kalmıştı. Dolayısıyla meydan artık Halkevleri’ne ve yeni tarih tezi’nin inşası yolunda da Türk Tarih Kurumuna tahsis edilmiş gibidir. Yani bu dönemler artık hem Hamdullah Suphi, hem de yakın arkadaşı Abdülhak Şinasi için tam bir suskunluk çağıdır denilebilir.

         

         

        Suskunluk çağı derken de, büsbütün sustuklarını kastetmiyoruz kuşkusuz. Meselâ Hamdullah Suphi’nin Bükreş büyükelçiliği yılları apayrı bir yazı konusudur. Fakat Madrid büyükelçiliğinden uzaklaştırılan ve Dış İşleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın fitne-fücur tutumu dolayısıyla (cezalandırma korkusu) yurduna dönemeyen Yahya Kemal’in, işte tam da bu sırada elinden tutarak onu Türkiye’ye Hamdullah Suphi getirmiş, Mustafa Kemal’in ön yargılarını da gene bizzat kendisi teskin ederek Yahya Kemal’in bağışlanmasını sağlayabilmiştir.[2] Böylece de Yahya Kemal’in edebiyatımızda, 1934-1935’lerden itibaren yeniden doğması mümkün olabilmiştir. Fakat her türlü resmi görevlerden de soyunmuş birisi olarak!..

         

         

        Abdülhak Şinasi Hisar’a gelince, o bu sıralarda kendisini tamamen edebiyata vererek, ileride 1954 ve 1956’da yayımlanacak olan Boğaziçi Yalıları ile Geçmiş Zaman Köşkleri’ni teşkil edecek yazılarını, Türk Müzeciliği hakkındaki denemelerini (YKY, İstanbul 2010, 184s.), Balkan Şehirleri ile ilgili seyahatlerini (Yaşar Nabi’nin Varlık ve Necip Fazıl’ın Ağaç dergisinde yayımlandı bunlar), Boğaziçi Mehtapları’nı ve CHP roman mükâfatı sırasında (1942) Halide Edib’in Sinekli Bakkal’ı ve Yakup Kadri’nin Yaban’ı yanında her nedense üçüncülüğe lâyık görülen, fakat onlarla mukayese bile edilmeye değmeyecek bir üstünlük arzeden Fahim Bey ve Biz romanını yazmakla meşgul olmuştur.

         

         

        Fakat bu arada zaman da geçmiş, İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru Hamdullah Suphi, uzaklaştırıldığı memleketine tekrar geri dönme imkânı bulabilmiştir (1944). Savaş sonrasında ortaya çıkan yeni şartlar dolayısıyla, yani bir nevi iâdei itibar düşüncesiyle de milletvekili yapılmıştır. Ancak 1950’lere doğru hızla evrilen Türkiye’de o, aynen Milli mücadele yıllarında olduğu gibi, yeni dönemin de bir nevi yıldızı olup çıkmıştır. Zira Memduh Şevket Esendal, Şevket Raşit Hatipoğlu, Reşat Şemsettin Sirer, Tahsin Banguoğlu, Mehmet Emin Erişirgil ve Şemsettin Günaltay gibi isimler, savaş şartlarında ne tür hizmetler yaparsa yapsınlar, Hamdullah Suphi’nin onlara göre gene de büyük bir ayrıcalığı söz konusudur. İlk öğretime din derslerinin konması, Kur’an kurslarının açılması, 1928’de kapatılan İlâhiyat fakültesinin yeniden tesisi ve inkılâp kanunları mucibince ziyarete kapatılmış bulunan türbe ve ziyaretgâhların açılması  hususunda (Osmanlı Sultanlarının türbeleri ve Mevlâna dergâhı dahil) CHP grubunun iknası ve TBMM’de ilgili tezin nezih, fakat son derecede vukuflu ve parlak bir hitabetle savunulmasında, yani Şemsettin Günaltay hükümetinin elinin rahatlatılmasında, Hamdullah Suphi’nin oynadığı tarihi rolün maalesef bugün kimseler farkında değil!..

         

         

        Hamdullah Suphi’nin 1946-1950 aralığında ülkenin kültür, eğitim, din ve politika tarihinde oynadığı rol o kadar önemlidir ki, bu da ancak onun Milli mücadele yıllarında, Maarif vekili olarak icra ettiği hizmetlerle mukayese edilebilir. Nitekim bugün İstiklâl Marşı gibi yeryüzünde yekta bir esere sahipsek; böyle büyük soluklu bir esere ilk ihtiyaç duyan ve Milli mücadelenin ruhunu teşkil etmek üzere yarışma açan ve lâyık bir eser ortaya çıkmayınca da o eseri kimin yazabileceğini yüksek sezgileriyle keşfederek Mehmet Akif’e müracaat eden, gene Hamdullah Suphi olmamış mıdır?

         

         

        Denilebilir ki Hamdullah Suphi Maarif vekili olmasa bile, İstiklâl Marşı veya milli marş konulu bir yarışma ileride muhakkak ki açılırdı. Fakat o yarışmaya veya her hangi bir yarışmaya Mehmet Akif iştirak etmeyeceği için, Türk milletinin zımnî mutabakat metni niteliğini haiz böyle bir eser gene de yazılmamış olarak kalırdı. Dolayısıyla ileriki yıllarda İstiklâl Marşı metninin yeniden yazdırılması ya da değiştirilmesi gibi teşebbüsler sırasında (meselâ 1926 ve 1937), Akif’in metni bir yana, TBMM salonlarında Hamdullah Suphi’nin yüksek bir talâkatla okuduğu İstiklâl Marşı seslendirmelerinin, bunda büyük bir rolü bulunduğu asla unutulamaz. Çünkü Hamdullah Suphi’nin okuması biçiminde bu şiir, hâlâ daha hafızalarda canlılığını muhafaza ediyor, hemen her değiştirme teşebbüsü sırasında da tahminlerin ötesinde bir caydırıcılık üretiyordu. Nitekim Mehmet Akif, Hamdullah Suphi’nin İstiklâl Marşı’nı mecliste okumasının hemen ardından, kendisine aynen şunları söylememiş miydi? “Ben biraz güzel yazdım mı bilmiyorum (okunan İstiklâl Marşı güftesini kastediyor). Fakat sen çok güzel okudun, onu bilirim!..” bkz. (Şair Mehmet Akif’in Sanatı, Türk Yurdu, Kasım 1954, nr.238, s.337-343)

         

         

        Bu inişli çıkışlı yıllar sırasında, daha doğrusu da Türkiye’nin yeni istikametlerinin belirginlik kazanmaya başladığı bir aşamada, Türk Ocaklarının yeniden açılması için ancak sıra gelebilmişti (1949). Fakat işte Türkiye de tekrar seçime gidiyordu. Tek parti iktidarı kalacak mı, gidecek mi belli değildi. Dolayısıyla böyle bir konu için yeni şartları kollamak gerekmez miydi? Nitekim Hamdullah Suphi’yi bu sefer de, Demokrat Parti listesinden meclise girmiş görüyoruz. Ortalıkta da bir huzur değil huzursuzluk, ferah değil karmaşa söz konusudur. Malatya suikastının ardından Türk Milliyetçiler Derneği’nin kapatılması (1952) gibi, buna benzer bin bir problem!.. Ancak henüz bir faaliyet içine de girilmediği için, Türk Ocakları kapatılan dernek ve cemiyetler arasında yer almamıştır.

         

         

         

        Yeni Dönem-Yeni Türk Yurdu ve Abdülhak Şinasi Hisar

         

        Tam tersine, Milliyetçiler Derneği’nin kapatılmasının doğurduğu bir müzayakayı telâfi sadedinde Menderes, Hamdullah Suphi’nin baskılarına da dayanamayarak Ankara’daki tarihî Türk Ocağı binasını, Ocaklara tekrar teslim etmek durumunda kalır. Böylece kapatılan Türk Milliyetçiler Derneği’nin doğurduğu boşluk telâfi edilebilir, tarihî Ocak geleneği de bu vesile ile yeni baştan tesis edilebilirdi. Öyleyse Türk Yurdu dergisinin, kaldığı noktadan yayımına başlamaktan başka bir çare bulunmuyordu. Nitekim 1954 Temmuzunda derginin, Ankara’da neşrine böylece başlandı. Başında da İzmir Demokrat Parti milletvekili Halûk Akören (imtiyaz sahibi) ile Aziz Ocakçıoğlu (yazı işleri müdürü) bulunuyordu. Fakat Ankara siyasetin merkezi olsa bile, fikir ve kültür hayatının nabzı gene de İstanbul’da atmıyor muydu? Hem bu imkânları nazarı itibara alarak, hem de Hamdullah Suphi’nin İstanbul’a çekilmesi dolayısıyla (Demokrat Parti’den istifa etmiş, Hürriyet Parti’sine geçmişti) derginin İstanbul’a nakli daha bir lüzumlu hale geldi.

         

         

        Peki Hamdullah Suphi, derginin yayın sorumluluğunu İstanbul’da kime emanet edecekti? İşte bu noktada Tanrıöver’in hatırına, Abdülhak Şinasi geldi. Galatasaray lisesinden ve eski Türk Ocağı yıllarından arkadaşı Abdülhak Şinasi Hisar!.. Nitekim bu ikili İstanbul’da sık sık bir araya geliyor, Ocak ve Türk Yurdu geleneğinin yeni baştan tesisi yolunda da çeşitli istişarelerden geri kalmıyordu. Aynı şekilde Abdülhak Şinasi adı bu yıllarda, parıltılı bir isim olup çıkmıştı.[3] İstanbul’un 500’üncü fetih yıldönümü etkinlikleri de onu büsbütün öne çıkarmıştı. Hisar bu sıralarda yeni yeni eserler yayımlıyor, dergilerde kendisi ile sık sık röportajlar yapılıyor, İstanbul Fetih Cemiyeti gibi kuruluşlar tarafından da devamlı görüşüne başvuruluyordu. Dolayısıyla Hamdullah Suphi’nin dergi yönetimi için, Abdülhak Şinasi gibi bir ismi hatırına getirmemesi mümkün olamazdı.

         

         


        

        Fakat Hamdullah Suphi nezdinde, Abdülhak Şinasi Hisar’ı lüzumlu kılan bir başka sebep daha vardı. O da, Temmuz 1954’ten itibaren yeniden çıkmaya başlayan Türk Yurdu sayılarında, Abdülhak Şinasi Hisar’ın yayımlamaya başladığı seri hatıra yazıları idi!.. Nitekim Hisar orada eski bir Türk Ocaklı olarak, Türk Ocağı Hatıraları’nı yazmaya başlamıştı. Daha ilk çıktığı andan itibaren yoğun bir ilgi ile karşılanan bu hatıralar, Ocak geleneğinin yeniden tesisi yolunda önemli bir rol oynayamaz mıydı? 1931’den beri unutulmuş, devre dışı kalmış bir geleneğin yeniden tesisi noktasında, bu tür bir perspektife ihtiyaç bulunmuyor muydu? Özellikle de İkinci Dünya Savaşı boyunca yaşanan, ileri-geri bir takım savrulmaların ardından? İşte buna benzer daha bin bir mülâhazanın ardından Hamdullah Suphi, dergi yönetimini doğrudan Abdülhak Şinasi Hisar’a teslim etmenin en iyi yol olduğuna karar verdi.

         

         

        Abdülhak Şinasi Hisar ile yeni bir hamle üreten dergi, bu bakımdan dönemin basın-yayın organları tarafından da yüksek bir ilgi ile karşılanır. Nitekim bu yoğun ilgi, Türk Yurdu sayfalarından rahatlıkla takip edilebiliyor. Türk Yurdu Hakkındaki Neşriyat başlıklı bu bölümlerde, dönemin gazete ve dergilerinde yer alan Türk Yurdu tanıtımlarına derginin temsil ettiği yeni anlayışın meydana getirdiği memnuniyete ilişkin değerlendirmelere geniş yer verilmektedir. Fakat burada dikkatimizi çekmesi gereken asıl husus, derginin kategorize edilmemesi; sağ sol veya liberal kesimler arasında geniş bir hüsnü kabul ile karşılanması hadisesidir. Kuşkusuz bunun altında yatan sebep de, yeni yayının doğrudan Abdülhak Şinasi adı ile özdeşleştirilmesinde toplanır. Yani onun politika dışı tartışmasız bir kişi olarak algılanmasının, otuz yıllık edebiyat hayatı boyunca da edindiği üstatlık payesinin ve sanatkâr kişiliğinin bunda büyük bir payı vardır.

         

        Fakat Türk Yurdu’nun gördüğü bu yaygın hüsnü kabulün ardında, daha başka sebeplerin de bulunabileceğini gene de düşünmek gerekir. Fakat bunlar neler olabilir?

         

         

        Türkçülükten Milliyetçiliğe Doğru Evrilme

         

        Bir defa mevcut Türk Yurdu, geçmiş dönemde yani İkinci Dünya Savaşı şartlarında oluşmuş ekstremist dil ve üslûbun tamamen dışında bir hava taşımakta idi. Bir defa 1942 yılı Türk Yurdu sayıları olsun, diğer bazı Türkçü dergiler olsun, onlar İkinci Dünya Savaşı şartlarının konjoktürüne uygun birer yayın organı idiler. Savaşta Almanlar galip geldiği takdirde, hemen bütün esir Türk illeri hürriyetine kavuşacakmış gibi bir ümit, bir hava söz konusu idi o sıralarda. İşte böyle bir stratejik temel üzerine oturan o yılların dergileri, ister istemez dış Türkler meselesini yayıncılığın temeli haline getirmiş, hemen bütün dikkatler de böyle bir konu üzerine kilitlenmişti. Bu yüzden de, orijini itibariyle dış Türklerden oluşan geniş bir yazıcı sınıf ortaya çıkmıştı. Çünkü o günün öncelikli ihtiyacı dış Türklere ait yeni, bakir bilgiler üretmekti. Fakat bu öncelik ne kadar önemli olursa olsun, öne çıkarılan tezler de ne kadar haklı bulunursa bulunsun, ilgili dergilerin kendini tek bir konu üzerine kilitlemesi, onları ister istemez daraltılmış bir alana hapsolmak durumunda bırakabiliyordu. Hatta daha ileri giderek şöyle söylemek bile mümkündür: İlgili Türkçü dergiler, muhaliflerini eleştirirken de aynı noktadan hareket ediyor, içi boş bir sol ile bitmez tükenmez gerginlikler arasında, ülkenin diğer sorunlarıyla yeteri kadar meşgul olmak fırsatı bulamıyorlardı. Bilim, kültür, sanat, önemli bir takım toplumsal meseleler!.. Yani ister istemez hep siyasi kalınıyor, konjonktürel kırılmalar da iyi hesap edilmediği için, bundan bir takım zararlara da uğranabiliyordu. Dolayısıyla dönem yönetiminin önde gelen isimleri hep milliyetçiler olduğu halde de, bu birbirini ters anlamalar trajik bazı sonuçlar doğurmaktan da geri kalmayabiliyordu.

         

         

        İşte yeni dönemde Türk Yurdu’nun, geride bırakılan bunca tecrübeden büyük dersler çıkardığı anlaşılmaktadır. Bu derslerden ilki de kültürü, düşünceyi ve sanatı, politik bir tutuma kurban etmeden, onu bir üst-dil olarak vâz etmek ve üretebilmekte toplanır. Nitekim Abdülhak Şinasi bu yaklaşımı ile dönem politikalarına büsbütün bigâne kalmış, Türk Yurdu’nu da böyle bir tehlikeden sürekli korumaya çalışmıştır. Hem de bu tutumundan, Türk Ocakları Genel Başkanı Hamdullah Suphi DP’de milletvekili iken de, DP’den ayrılıp Hürriyet Partisi’ne geçtikten sonra da asla taviz vermemiştir.

         

        Dahası kendisi şiddetli bir anti-komünist[4] olduğu halde de, Türk Yurdu’na asla böyle bir hava vermek istememiştir. Nitekim o bu yönüyle hem Peyami Safa’dan, hem de Türk Yurdu ile aynı sıralarda çıkardığı Türk Düşüncesi dergisinden farklı bir çizgi takip eder. Türk Düşüncesi başlangıçta bayağı başarılı bir dergi iken, gide gide anti-komünist tercüme metinlerle dolmaya başlamış, derginin fikri terkibi de ister istemez kuru bir muhalefet diline sıkışıp kalmıştır. İşte Hisar nasıl bir ön-sezi ile hareket etti ise, Türk Yurdu’nu Peyami Safa’nın düştüğü bu tür bir handikapla asla karşı karşıya getirmemiştir.

         

        Az çok bu konu ile ilgili olduğu için, burada bir hususa daha işaret edilmesi gerekiyor: Savaş şartlarında çıkan çoğu dergi ve yazıcıları, kendilerini tanımlama noktasında “Türkçülük” kavramını öne çıkarırken, yeni dönemin Türk Yurdu’nda bu kavramın giderek askıya alınmaya başladığına ve onun yerine de “milliyetçilik” kavramının öne çıkarıldığına şahit olmaktayız. Kuşkusuz hem önceki yıllarda “milliyetçilik”, hem de yeni dönemde “Türkçülük” kavramı hiç kullanılmıyordu demek istemiyoruz. Buradaki kastımız, ağırlıklı ve yaygın kullanıma işaret sadece. Fakat bu terminolojik istihalenin sırf Abdülhak Şinasi ile izahı sanırız ki yeterli olmaz. Çünkü bunda daha başka tesirler de söz konusudur. Türk Milliyetçiler Derneği’nin kuruluş çalışmaları sırasında, bu hususta canlı tartışmalar yaşanmış, sonuçta da “milliyetçilik” kavramının daha bir öne çıkarılması kararlaştırılmıştı.

         

        İşte böyle bir sürecin ardından çıkan yeni dönemin Türk Yurdu sayılarında, çeşitli düşünür ve sanatçıların kendilerini ifade ederken, spontane olarak “Türkçülük” yerine “milliyetçilik” kavramını öne çıkardıklarına şahit olunmaktadır. Dolayısıyla dönemin egemen dili “milliyetçilik”tir ve “Türkçülük” kavramını tercih eden sınıfların da giderek marjinalize olmaya başladığı görülmektedir. Nitekim ilgili sınıfların daha 1942 dönemi Türk Yurdu sayılarında, Hasan Ferit Cansever’i bile yalnız bıraktığı hatırlanacak olursa,[5] bu sonucu tabii karşılamak gerekebilir. Dolayısıyla tarihi Türk Yurdu geleneğinin, yani Hamdullah Suphi’nin kapsayıcı ve kuşatıcı rolünün hemen yanı başında; ayrı bir yan kol olarak değerlendirilebiliriz bu sınıfları!..

         

         

        Yeni Bir Tarih ve Medeniyet Tutumu

         

        Bu bakımdan Abdülhak Şinasi dönemi Türk Yurdu sayıları incelendiğinde, derginin ağırlık merkezinin, dış Türkler ve anti-komünizm meselesinden kademe kademe geriye çekildiği, bunun yerini de daha yerli mevzuların almaya başladığı görülür. Gene aynı şekilde İslâm öncesi Türk çağlarının yerini de, Osmanlı ve Selçuklu dönemine ilişkin yeni bir tarih tecessüsü doldurmaya başlar. Dergide bu konulara ilişkin yayınlar o kadar fazladır ki, sayfaları çevirirken bunu fark etmemek mümkün olmaz. Derginin tarih anlayışındaki bu evrilme, belki çokları açısından fazla bir önem arz etmeyebilir. Fakat buna ister bir kırılma, isterse normal bir istihale olarak bakılsın, gözlenen değişiklik Ocaklar ve Türk Yurdu tarihi bakımından sanılandan ziyade önemlidir. Bunu da kuşkusuz Hamdullah Suphi ile Abdülhak Şinasi’nin tarihî ferasetine borçluyuz. Zira her iki isim, cumhuriyet döneminde yaygınlık kazanan Osmanlı muhalefetine kendilerini kaptırmamış, buna da iştirak etmemişlerdir. Dolayısıyla böyle bir yayıncılık onlardan beklenen bir şey olmalıdır.

         

        Meselâ 1942 dönemi Türk Yurdu sayılarında Osmanlı dönemini, medeniyetini veya sanatını ele alan, yücelten makalelerle hiç mi hiç karşılaşmayız. Hatta dergi yöneticisi Hasan Ferit’in ağır bazı Osmanlı yargılamaları hatırlanacak olursa, ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır. Çünkü o sıralarda 1930’lardan kalma Osmanlı karşıtı bir tarih yorumu ile iktifa edildiği ve bu hususla ilgili henüz yeni bir tecessüsün gelişmediği anlaşılmaktadır. İşte 1942’den 1954’e gelinceye kadar Türk düşünce hayatında önemli bazı şoklar yaşanmış, resmi tarih tezinden ayrı olarak, Osmanlı gerçeği ile ilk defa yüzleşme imkânı elde edilmiştir. Bunda da kuşkusuz, İstanbul’un 500’üncü fetih yıldönümü etrafında üretilen tarihi romanların, şiirlerin, yenice gündeme gelen ve İstanbul’da konserler vermeye başlayan Mehter’in de büyük bir rolü bulunmalıdır. Osmanlı sultanları ile bazı din büyüklerinin türbelerinin açılması da ayrıca önemlidir. Zira bu tür yasakların kaldırılması, resmi tarih tezinin de değiştiği biçiminde yorumlanmıştı o sıralarda!..

         

        Fakat bunlara ne hacet!.. Yahya Kemal, Abdülhak Şinasi ve Tanpınar gibi nice isimlerin, tarihî kültür ve medeniyetimiz hakkında, daha baştan beri yüksek bir özgüven ile hareket ettiğini bilmiyor değiliz ki!.. İşte onların temsil ettiği bir tarih yorumu, Abdülhak Şinasi dönemi Türk Yurdu sayılarının belirgin tezlerinden biri kabul edilmelidir. Dolayısıyla Abdülhak Şinasi Hisar yaptığı yayın yönetmenliği ile Ocak geleneğinin tarih, kültür ve medeniyet algılaması üzerinde bayağı etkili olmuş birisidir dememiz gerekiyor.

         

         

        Hamdullah Suphi ile Abdülhak Şinasi Hisar ikilisinin tarihe bu derece önem vermelerinin bir örneğini, Türk Yurdu Müzeler Özel sayısında da görüyoruz. Derginin Ekim 1956 (Sayı 261) sayısı bu bakımdan son derece önemlidir. Abdülhak Şinasi’nin Hamit Zübeyir Koşay ile birlikte hazırladığı bu özel sayı gerçekten bir şaheserdir ve dönemi içinde yıldız gibi parlar. Oktay Aslanapa, Mithat Cemal Kuntay, A. Nihat Asya, Semavi Eyice, Z. F. Fındıkoğlu, A. H. Çelebi, Haydar Sanal gibi çeşitli şair ve yazarların katılımı ile dopdolu çıkan bu sayının behemehâl görülmesi gerekir.[6]

         

        Düşündükçe ve hatırlandıkça, bu istihale sürecini takip o kadar önemli hale geliyor. Meselâ eski yılların Türkçü dergileri kültürü öyle bir sınırlamaya tabi tutmuşlardı ki, dış Türkler ve anti-komünizm dışında o dergilerde sırf halk edebiyatı, folklor ve etnografya yazıları yer alırdı. Ayrıca klasik kültür ve medeniyetimize, sanatlarımıza hemen hiç itibar edilmezdi. Onlar bu çekincelerini Ziya Gökalp’in ortaya koyduğu ilkelere istinad ettirir gibi gözükseler bile, dönemin Halkevleri’nin takip ettiği kültür politikaları da bundan pek farklı değildi. Yani bu bakış açısını Gökalp’ten ziyade, dönemin resmi politikaları ile izah daha gerçekçi olur diye düşünüyoruz. İşte Abdülhak Şinasi Türk Ocağı geleneğinde bu noktada da bir rönesans gerçekleştirdi ve halk edebiyatı ve folklorun yanı sıra, Türk Yurdu’nda hemen bütün klasik sanatlarımıza geniş sayfalar ayırdı. Klasik Türk musikisi bestekârlarını ayrı ayrı yazdırmak (Hayri Yenigün ile Haydar Sanal’ın yazıları) ve Divan edebiyatına da yeni baştan önem vermek gibi!.. (Asaf Halet Çelebi ve daha başkalarının yazıları).

         

        Bu arada Hisar’ın kendisinin de 1955 yılında, bu yolda bir antoloji hazırladığı görüldü. Divan edebiyatının en güzel mısra ve beyitlerinden kendi zevkince yaptığı seçmeleri, Aşk İmiş Ne Var Âlemde adı ile neşreder (Doğan Kardeş Yayınları, İstanbul 1955, 105 s.).

         

         

         

        Yeni Türk Yurdu-Yeni Yazıcı Sınıf

         

        Türk Yurdu’nun yayımını yürüten Abdülhak Şinasi’nin dergiye yaptığı katkılardan bir başkası da, hiç kuşkusuz derginin yayın çerçevesini genişletmesi olmuştur. Dergiyi dar, lokal grupların tekeline teslim etmemek, yani bir nevi ekstremizm tesiri bırakmamak ve kendi adımıza düşünce üreten yerli ve milli sınıfların hemen bütününü dergi etrafında toplamak gibi!..

         

        Nitekim derginin Kasım 1954 sayısında (nr. 238, s.399) “Türk Yurdu’nu niçin İstanbul’a naklettik? başlıklı bir haberde, bu hususla ilgili atıflar yer almaktadır. Orada, “Mecmuamızın yeniden intişarında, son neslin yetiştirdiği kıymetli genç âlimlerimizin” çok faydalı katkılarından söz edilmektedir. Gene aynı metinde bu genç âlim sınıfa, bir kere daha vurgu yapılması dikkat çekiyor: “İsimleri ve kıymetleri çoktan dikkati celbetmiş olan genç âlimlerimize sevgilerimizi ve takdirlerimizi söylemeyi bir borç bildik. Biz ve onlar mecmuayı yine bundan evvelki nüshalarda olduğu gibi, birbirimize yardım ederek neşretmekte devam edeceğiz.”

         

        Hisar’ın kaleme aldığı, fakat söylediği hususun tesirini artırmak düşüncesiyle de altına, “Türk Ocakları Hars Heyeti” imzasını koyduğu bu haber metni bize ziyadesiyle önemli geldi. Çünkü bu metinde, yeni yayın döneminin bir nevi gizli şifreleri mevcut. Dergiyi yeni âlim/bilgin, mütefekkir sınıflara açmak, yayını da onlarla beraber yürütmek kararlılığı okunuyor bu satırlardan. Ayrıca da İkinci Dünya Savaşı sırasında üretilmiş, konjoktüre bağlı yaklaşımlarla iktifa etmemek gibi bir kararlılık!.. Gene bu hususta Hamdullah Suphi başta olmak üzere, dönemin Türk Ocakları Merkez Heyeti ile de mutabık kalarak!..[7]

         

        Hisar bu sınıfı “genç âlimlerimiz” biçiminde takdim ederken; sözünü ettiği “genç” nitelemesinin, kendine ve Hamdullah Suphi’ye nispetle yapıldığı meydandadır. Çünkü bu ikili o sıralarda yaşlı kuşağı, yani baştan sona geleneği temsil ediyor ve geleneğin yeni, birikimli bir sınıfla takviyesine de ihtiyaç duymuş oluyor. O zaman sormak gerekmez mi? Kimdir bu kıymetli, genç âlim sınıflar?

         

        İşte bu sınıfın tespiti için de, yine dönemin Türk Yurdu sayılarının gözden geçirilmesi gerekecektir. Bu sınıflar herhalde üniversiteye 1940’lar civarında intisap etmiş, savaş ve çok partili hayata geçiş yıllarında da doktora ve doçentliklerini tamamlamış, artık fark edilmeyi, keşfedilmeyi bekleyen istidatlı bir sınıf olmalıdır. Meselâ belki yaşı biraz eski ola bile bir Mümtaz Turhan, Hilmi Ziya’nın yanında yetişmiş sosyolog Cahit Tanyol, edebi tahlil ve eleştirileri, denemeciliği ile hızla temayüz eder bir Mehmet Kaplan, görüşlerini yüksek seviyeli tezlere dönüştürebilen bir Osman Turan, ayrıca Oktay Aslanapa, Süheyl Ünver, Semavi Eyice, Necati Akder (unutuldu gitti), Emin Bilgiç, Faruk Sümer, Mehmet Altay Köymen, dergiye önemli katkılarda bulunan eski nesilden Ziyaettin Fahri, sonra Tayyip Gökbilgin ve İbrahim Kafesoğlu, hatta hatta Hisar’ın yakın arkadaşı ve o sıralarda üniversiteden emekli olmuş bir Mustafa Şekip Tunç!..

         

        Bilimsel bilgiye ve buradan doğan bir tefekküre ziyadesiyle önem verdiği anlaşılan Abdülhak Şinasi Hisar, işte böyle bir sınıfla birlikte hareket etti ve bu sınıfın birikimini de Türk Yurdu’na transfer etti. Nitekim Mehmet Kaplan’ın eserlerine giren çoğu yazısını, bu dönemde kaleme aldığı unutulabilir mi? Aynı şekilde Mümtaz Turhan’ın, “Garplılaşmanın Neresindeyiz?” adlı çalışmasındaki düşünce temellerinin de, gene Türk Yurdu’nun bu döneminde atıldığını hatırlamak gerekmez mi?

         

        Benzer şekilde Osman Turan’ın da asıl karizmasını, Türk Yurdu’nun bu yeni döneminde kazandığı meydandadır. Daha da önemlisi Türk Yurdu bu döneminde, bir iç istihale olarak, kendi alternatifini kendi içinden üretti. Nitekim 1957 Haziranında Hisar’ın yaşlılığı yüzünden görevi bırakmasının ardından, Osman Turan’ın sorumluluğu üstlendiği hatırlanmalıdır (İki yıl aradan, Mart 1959’dan itibaren).

         

         

         

        Bir Yandan Fikir-Öbür Yandan Sanat

         

        Hisar’ın bu olumlu katkılarının ardından, dergiye verdiği bir başka hava daha vardır. O da dergiye kazandırdığı bu tefekkür zenginliğinin yanı sıra, Türk Yurdu’nu bir tür edebiyat/sanat dergisi havasına büründürmesidir. Ayrıca bu hususu ziyadesiyle önemsemek de gerekiyor. Zira savaş yıllarındaki Türkçü dergilersanata ve edebiyata gerekli önemi vermez, sanat ve edebiyata susamış nice ruhlar da ister istemez, başka kapıları çalmak durumunda kalırdı. Dolayısıyla ülkenin yetiştirdiği nice mütefekkir zihinlerin, sanata ve edebiyata ilgi duyan genç istidatların bir arada tatmini, dönemin Türk Yurdu’nun başta gelen özellikleri arasındadır.

         

        Bu açıdan mevcut Türk Yurdu sayılarından geriye kalan güzel çalışmalar arasında, en başta geleni, gene de Abdülhak Şinasi Hisar’ın Geçmiş Zaman Edipleri’nden başkası değildir. Hisar’ın, Türk Ocağı Hatıraları’nın ardından başladığı bu yeni dizi, zamanında önemli bazı yankılara neden olmuş, ayrıca kitap olarak da yayımlanacağı duyurulmuş fakat maalesef bunda muvaffak olunamamıştır.

         

        1954-1957 Türk Yurdu sayılarında bir yandan Türk Ocağı Hatıraları, öbür yandan Geçmiş Zaman Edipleri ayrı ayrı yayımlanırken, aynı zamanda Hisar’ın her sayı için ya bir deneme, ya da bir eleştiri yazısı kaleme aldığı görülmektedir. Eleştiri yazılarının genellikle, yeni yayınlar üzerine teksif edildiği de anlaşılabiliyor.

         

        Dergide Hisar’ın yanı sıra, edebî yazı ve incelemeleri ile bilhassa öne çıkan iki isim dikkatimizi çekmektedir. Bunlar da Mehmet Kaplan’la şair Asaf Halet Çelebi olmaktadır. Asaf Halet’in daha ziyade, divan edebiyatı ile ilgili yazılarıyla karşılaşma imkânı buluyoruz. Ayrıca artık şiiri bırakmış gibi bir hava veriyor Asaf Halet Çelebi!.. Sonra hem Peyami Safa’nın Türk Düşüncesi’nde, hem de Türk Yurdu’nda aynı anda karşımıza çıkan Elif Naci var. Genellikle resim ve müzecilik üzerinde duruyor, sergileri takip ediyor ve onları yazıyor. Bu arada, genç Mustafa Necati Sepetçioğlu ile karşılaşıyoruz dergi sayfalarında. O sıralarda Hamdi Olcay’la birlikte hikâyeler yayımlıyor Türk Yurdu’nda. Sepetçioğlu ise her sayı için “Geçen Ayın Dergileri”ni değerlendiriyor. Böyle bir takip ve değerlendirmeye şimdi de ihtiyaç bulunduğu ortadadır. Bütün bunlardan ayrı olarak, zaman zaman H. Fethi Gözler, İbrahim Zeki Burdurlu, Arif Nihat Asya(Kubbe-i Hadra şiiri ile), Osman Atilla, yenice ortaya çıkan bir isim olarak Çelik Gülersoy ve müstear bir isim olduğunu sandığımız ve bu açıdan bizim de merak ettiğimiz Ahmet Âti, ayrıca Midhat Cemal Kuntay ve Gökhan Evliyaoğlu!.. Bu arada zaman zaman bile olsa romancı Feridun Fazıl Tülbentçi ile edebiyat tarihçisi Vasfi Mahir Kocatürk de eksik olmuyorlar Türk Yurdu sayfalarında.

         

        İşte görülüyor ki dönemin Türk Yurdu sayıları, muhteva zenginliği bakımından bayağı bir seviye teşkil etmektedir. Bu haliyle de dergi, Hamdullah Suphi ve Abdülhak Şinasi gibi iki kültür ve sanat adamının öncülüğünde, önceki ve sonraki dönemler arasında bayağı bir zirve tesiri bırakmaktadır. Biz de hem bu tecrübenin hatırlanması, hem de kıymetinin takdiri için bu değerlendirmeyi kaleme almak mecburiyetinde kalıyoruz. Fakat unutulmamalıdır ki, nihayet bunlar bize ait bir kanaatlerdir. Dolayısıyla Türk Yurdu’nun her bir serisi ve dönemi, kendi şartları ile ilişkilendirilerek ele alınmalı ve değerlendirilmedir. Dönemler arasındaki farklar, öncelikler ya da konjoktürel kırılmaların doğurduğu sonuçlar ancak böyle kavranabilir diye düşünüyoruz. Aksi halde dönemlerin ruhu kavranamaz ve fikirler de istihalesi takip edilemez bir hal alır. Nitekim böyle bir yöntemle, Türk Yurdu’nun (1942) Hasan Ferit dönemi üzerinde de durmuş, gerekli bazı değerlendirilmelerde bulunmuştuk. İşte bu yazımız, o değerlendirmenin bir devamı niteliği arz etmektedir.

         

         

         

        

         

        

         

         

        

         

        

         


        


        

        [1] Türk Ocağı’nın daha ilk dönemlerinde cereyan eden bu ayrışmaya, zaman zaman bazı hatıralarda temas edilmekle beraber, genellikle üzeri hep örtük tutulmaya çalışılmaktadır. Türk Ocaklarının siyaset üstü bir kurum olması, milliyetçi bile olsalar siyasi partilere bağımlı kalınmaması noktasında ısrarlı olan Hasan Ferit Cansever, 1942 dönemi Türk Yurdu dergisinde bu yolda bir hatırayı yayımlamaktan geri kalmamıştır.  Eski Türk Yurdu sayılarından tanıdığımız Mazhar Akifoğlu, “İdealist Ziya Gökalp” başlıklı bir yazısında hadiseyi şöylece özetlemektedir:” Ziya Gökalp idare heyetine geçmek, reis olmak, bir kelime ile Türk Ocağı’nı İttihat Terakki’ye bağlamak ister bir vaziyette faaliyete geçmiş, taraftarlarıyla birlikte çalışıyordu. Ziya Bey altı kişiden ibaret İttihat Terakki Cemiyetinin Merkez-i Umumi azasından ve o merkezin ilim müşaviri diye tanınmış bir rüknü idi. Öte taraftan Türk Ocağı’nın reisi Hamdullah Suphi, genç Darülfünuncularla birlikte cephe almıştı. Gizli reyle yapılan intihapta, Ziya Gökalp ve arkadaşlarının yalnız yedi rey aldıklarını bugün olmuş gibi hatırlarım. Hamdullah Suphi ve arkadaşları bu küçük reye mukabil ya 186 ya da 196 rey almışlardı. Ocağın kurulmasında çok büyük payı olan genç Tıbbiyeliler, müesseselerinin bir nevi imtihan günü olan bu seçimde, Hamdullah Suphi Beyin cephesinde büyük bir inan ve salâbetle yer almışlar, mücadeleyi kati bir hararetle sona erdirmişlerdi.” Bkz. Türk Yurdu, 1-15 Son teşrin, nr. 5-6, s. 183-185.


        

        [2] Biraz da gizli-kapaklı kalmış, fakat edebiyat ve siyaset hayatımız bakımından da ziyadesiyle önem arz eden bu hadise için, Fuat Bayramoğlu’nun “Mustafa Kemal Atatürk ve Yahya Kemal Beyatlı” başlıklı yazısına bakılabilir. Doğumunun Yüzüncü Yılında Yahya Kemal Beyatlı, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara, 1994, s. 5-31.


        

        [3] 1937 yılında Dışişleri Bakanlığı müşaviri sıfatı ile Turing Kulübü Yönetim Kurulu üyeliği görevinde bulunan Abdülhak Şinasi Hisar’ın, 1946 yılında da yine Dışişleri Bakanlığı müşaviri/temsilcisi olarak Birleşmiş Milletler Türk Derneği’nin kurucuları arasında görüyoruz. Tespit edebildiğimiz kadarıyla Hisar, emekliliğini müteakip Ankara’dan İstanbul’a gelir ve bu tarihi şehirde onu önemli bazı kültür ve sanat faaliyetleri ile meşgul buluruz. Başkanlığını Reşit Saffet Atabinen’in yaptığı Türk-Fransız Cemiyeti üyeliği, 1950’de Turing Kulübü bünyesinde oluşturulan Pierre Loti Dostları Cemiyeti’nde kurucu üye, 1955’te kurulan Türk Edebiyatçılar Birliği’nde şeref üyeliği İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul Enstitüsü ve bilahare de Yahya Kemal Enstitüsü vs. üyelikleri gibi!.. Bu görev ve üyeliklerin yanı sıra Hisar’ın, aynı zamanda Türk Ocakları Hars Heyeti azası olduğunu da hatırlamak gerekir. Dolayısıyla Hisar, Türk Yurdu dergisinin yayın sorumluluğunu üstlenirken ya da Hamdullah Suphi ona böyle bir görev teklif ederken; haiz olduğu yüksek popülariteyi hiçbir zaman göz ardı etmemek gerekir. Bütün bu bilgiler için, Abdülhak Şinasi Hisar adlı eserimizin ilgili bölümlerine bakılabilir MEB Yayınları, İstanbul, 1988, 307 sayfa.


        

        [4] Abdülhak Şinasi Hisar, hayatı boyunca toplumcu politikalardan uzak durmuş, o tür fikirleri savunanlara karşı da daima soğuk davranmıştır. Ayrıca tek-partili sistemleri de, yerli veya yabancı, asla tasvip etmemiştir. Nitekim onun bu yönünün açığa vuran gizli notlarından bir bölümünü, vefatından sonra, Dünya gazetesinde yayımlanmış görüyoruz: bkz. Yangın Var/Bir Milliyetçinin Not Defteri, Dünya gazetesi, 31 Mart 1967-12 Nisan 1967. Gazete ilgili hatıraları, ayrı bir broşür olarak da yayımladı. Fakat Abdülhak Şinasi nefret derecesindeki bu Marksizm aleyhtarlığına rağmen, hiçbir zaman anti-komünistliğini öne çıkarmak taraftarı olmamıştır. Onun nazarında insanın bir şeye muhalefeti ile değil de, asıl fikirleri ne ise onunla temayüz etmesi icap eder. Böyle yapmayanların kaderi ise, genellikle kendilerini tüketmekten öteye geçmez.


        

        [5] Hasan Ferit Cansever, Abdülhak Şinasi’nin dergi yönetimini üstlenmesinden sonra biri biri peşi sıra yayımladığı Türk Ocağı Hatıraları’ndan o kadar memnundur ki tahmin ulunamaz. Kuşkusuz bu hatıralardan yola çıkarak, ayrıca Ocakların politika karşısında takındığı bu müstağni tutumu onaylayarak, o da “Türk Ocağını Meydana Getiren Ana Prensipleri ve Türk Ocaklarının Nasıl Kurulduğuna Dair” bazı hatıralarını kaleme almak lüzumunu duymuştur. İşte bu tür notlarını kaleme aldığı yazısının bir yerinde, sözü 1942’de çıkardığı Türk Yurdu’nagetirerek aynen şunları söylüyor: “Bir aralık Ocağımız kapalı iken, ben o mecmuayı bir arkadaşımızla beraber tekrar ihya etmek arzusuna kapıldım. Bazı mahfillerde, tamamen yanlış olan tefsirlere yol açtı ve ben bu görüşün ızdırabını daima çektim” bkz. Türk Yurdu Kasım 1954 sayı 238, s.350-355.

                        Hasan Ferit’in sözünü ettiği “bazı mahfiller”den kastı, kuşkusuz o dönemin Türkçü muhitleri olmaktadır. Orta yerde sayısız Türkçü dergi varken Türk Yurdu’nun tekrar çıkışını uygun bulmayan bu çevreler, dolayısıyla Hasan Ferit Beyi yalnız bıraktılar ve dergiyi yazılarıyla desteklemediler. Onun içindir ki ilgili dönemin Türk Yurdu sayılarında, ne Nihal Atsız’ın ne Reha Oğuz Türkkan’ın ne de emsali yazarların yazısı ile asla karşılaşılmaz.


        

        [6] Türk Yurdu’nun Müzeler Özel Sayısı, Uluslararası Müzeler Konseyi’nin 2-9 Temmuz 1956’da İsviçre’nin Basel, Zurich ve Cenevre kentlerinde toplanan dördüncü konferansı vesile kılınarak hazırlandı. İlgili konferansta Türkiye’yi Türk Ocakları Hars Heyeti azalarından Hamit Zübeyir Koşay başkanlığındaki bir heyet temsil etti. Hamit Zübeyir’le A. Şinasi Hisar 1933 yılında, İnkılâp Müzesi Komitesi’nde de beraber çalışmışlardı. İşte bu eski dostluk, böyle güzel bir sayıya vücut vermiştir denilebilir. Önemine binaen, ilgili özel sayının münderecatını buraya olduğu gibi aktarıyorum. Sırası ile:

                        H. Z. Koşay: Uluslararası Dördüncü Müzeler Konferansı, E. Yener: Uluslararası Müzeler Haftası Hakkında, O. Arslanapa: Dünya Müzeleri ve Bizim Müzeciliğimiz, G. Evliyaoğlu: Müzeler ve Milli Hayatımız, M. C. Kuntay: Topkapı Müzesinde (şiir), Melek Celal Sofu: Tarih Boyunca Türk İşlemeleri, Süheyl Ünver: Müzelerden Faydalanma Hakkında bir Sohbet, M. A. Köymen: Müzelerin Önemi, A. N. Asya: Kubbe-i Hadra (şiir), Semavi Eyice: Eski Abidelerde Kurulan Müzeler, Haydar Sanal: Musiki Müzesi, O. Arslanapa: Anadolu Şehirlerinin Gelişmesi ve Abidelerin Durumu, Z. F. Fındıkoğlu: Edirne Müzesi (seyahat intibaları), A. Ş. Hisar: Müzelerimizin İlk Zamanları, Halil Edhem Beyin bir Mektubu, Aziz Ogan: A. Gabriel ve Tarihi Abidelerimiz, N. R. Belger: A. Gabriel/Hayatı Yetişme Tarzı ve Eserleri, A. H. Çelebi: Beylerbeyi Sarayına Dair İntibalar, M. Reşit Ney: Müzeden Galeriye, Nesrin Ağış: Şehrimizin En Güzel Noktası, E. G:Türkiye Müzeleri, A. H. Çelebi: İstanbul Surları Hakkında İki Mühim Eser, Süleyman Tamer: Filmin Eğitim ve Müzecilikteki Rolü. Bu arada A. Ş. Hisar’ın hatıralarından öğreniyoruz ki Türk Ocağı geleneği arasında müzeciliğin ayrı bir önemi vardır. Hem de, daha ilk kurulduğu yıllardan itibaren!.. Kuşkusuz bu ilginin altında, H. Suphi’nin daha başından itibaren tarihe ve tarihi eserlere karşı beslediği hürmet yatmaktadır. Bkz. Türk Ocağı Hatıraları 4/Ocakta Tezyini Sanat Eserlerimiz Arasında (A. Ş. Hisar), Türk Yurdu, Ekim 1954, Sayı 237, S.249-252


        

        [7] İçinde A. Şinasi Hisar’ın da bulunduğu Türk Ocakları Hars Heyeti, şu isimlerden meydana gelmekte idi: Hamdullah Suphi Tanrıöver, Abdülhak Şinasi Hisar, Yahya Kemal Beyatlı, Sadri Maksudi Arsal, Zeki Velidi Togan, Fuat Köprülü, Ekrem Tok ve Osman Nuri Ergin!.. O gün için ülke kültür, düşünce ve sanat hayatının bu seçkin simalarının Hamdullah Suphi ve Abdülhak Şinasi’ye karşı beslenen yüksek bir itimadın karşılığı olarak bir araya geldikleri görülmektedir. Bilahare 1955 yılında Hars Heyeti, yeni bazı isimlerle daha bir zenginleştirildi. Heyete yeni katılan üyeler ise şunlardır: Kâzım İsmail Gürkan, Mehmet Kaplan, Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu, Hamit Zübeyir Koşay ve Cahit Tanyol. Bkz. Türk Yurdu, Ekim 1955, sayı 249, s.320.


Türk Yurdu Mart 2011
Türk Yurdu Mart 2011
Mart 2011 - Yıl 100 - Sayı 283

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele