Türklüğün Mukadderatı Üzerine

Mart 2011 - Yıl 100 - Sayı 283

        I          

         

                    1968-69 yıllarında rahmetli Zeki Velidi Togan’ın Küçükyalı semtindeki evlerinde kalmıştım. Rahmetli hocam ile adeta baba-oğul gibi bir hayatın içinde idim. Onun, kalmakta olduğum evinin alt katındaki kitaplarını karıştırıyor, çok dilli bu yayınları anlamak için yabancı dillerin önemini kavrıyordum. Bu arada hocamın eserlerinin ve yayınlarının bulunduğu yeri de görmüştüm. Orada, 7-8 raflı bir kitap dolabında en eskisinden itibaren numaralanmış eserlerinden örnekler bulunuyordu. Bunların bazılarının içi boştu, ama çoğunda gazete veya dergide çıkmış olsa bile, yazılarının bir veya iki örneği orada bulunuyordu.

         

                    Hocamın ilmî makalelerini herkes biliyor, kullanıyordu. Fakat bazı dergilerde ve gündelik gazetelerde devrin meseleleriyle ilgili yazıları da çıkmıştı. Onlar nedense bir kenarda kalmış gibiydiler. Aklıma bu türden makaleleri bir araya toplamak ve kitap olarak yayınlamak düşüncesi geldi. Onun talebesi olduğum 1963 sonrasında ve özellikle 1965 yılından sonra da gündelik gazetelere yazdığı bazı yazıları ben daktilo etmiştim. Bunların ağırlığı daha çok Türkistan sahası meseleleri ile ilgili olmakla birlikte Türkiye’mizin problemlerine de temas edenler vardı. Bunların gazete veya dergi köşelerinde kalması hiç de iyi olmazdı.

         

                    O yıllar Sovyet Rusya’nın, kendilerine göre Devrimin 50.yılına giden atılım yılları idi. Gerçi sonraki yıllarda bu atılım, adeta nihaî bütün gücünü kullanan bir canhıraş hamle olduğu, yirmi-yirmi beş yıl sonraki olaylarla ortaya çıkacaktı. Ama bu büyük atılım propagandasının etkisinde kalabilecek Türkler de olabilirdi. Bu sebeple Zeki Velidi hocamın izni ile bunları toplamış ve 1970 yılında, sade bir şekilde yayımlamış idim. Türklüğün Mukadderatı Üzerine, Kayı Yayınları, İstanbul 1970, 240 s. Daha sonra, iki yeni makalesinin eklenmesi ile bunun ikinci baskısı da, 1976 da Yağmur Yayınları arasında çıkmış, tükendikten sonra da yeni baskısı yapılamamıştır. Hocamın sağlığında onun izni ile bunları kitaplaştırmıştım; ancak vefatından sonra artık telif hakları hanımı ve evlâdına geçmişti. Bununla ilgili olarak, benim için tatsız olan bu konulara girmek istemiyorum. 

         

                    Hocam, büyük çoğunluğu Sovyetler Birliği içinde yer alan Türklerin meselelerini çok iyi biliyordu. Onların 1918 sonrası siyasi ve fikrî gelişmelerini, oralardan ayrıldıktan sonra dahi ayrıntılı şekilde takip ediyordu. Bunun neticelerini de zaman zaman kitap veya kitapçık olarak umumî efkâra arz ediyordu. Arap harfleriyle basılan Bugünkü Türkistan ve Yakın Mazisi adlı eseri bunun ilk örneğidir. Ancak Mısır’da Arap alfabesiyle basılan bu eserin, kitap olarak ortaya çıkması uzun sürmüş, Türkiye Cumhuriyeti Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın eserden 25 nüsha satın aldırıp parasını peşin olarak Mısır’a göndermesinden sonra mümkün olabilmiştir. Bu eserin Arap alfabesiyle basılmış olması, Sovyetler ve öteki Türk âlemince de rahatlıkla okunmasını temin içindir.

         

                    Zeki Velidi hocamın sonraki yayınlarında, çağdaş yorumlar azalmış olmakla birlikte İkinci Cihan Harbi sonrasındaki gelişmelerle ilgili makaleleri de çoktur. Bu yazılar arasında o zamanki deyimiyle ”Sovyet Mahkûmu Türklerin” kendi iç meseleleri ve komünizmin öteki özellikleri işlenmiştir. Burada Zeki Velidi hocamı en çok endişelendiren mesele, Rusça ve Rus kültürünün büyük etkisiyle Sovyet idaresindeki Türklerin kendi kimliklerini muhafaza edip edemeyecekleri hususu idi. Çünkü bu konuda Sovyetlerin etkili sayılabilecek girişimleri oluyormuş. Özellikle Asya ve Sibirya sahasındaki küçük kavimlerin zaman içinde kimliklerinin Rusluk içinde erimelerinin gelecekte Kırgız, Türkmen, Kazak ve hatta Özbekler için de gerçekleşebileceğini iddia ediyorlarmış. Bundan ürken ve gerçekleşmesine engel olmak için karşı tedbirlerin alınmasını isteyen Zeki Velidi Togan, yazılarında bu konulara temas ediyordu. Çeşitli tarihlerde yazdığı yazılardaki ana fikir hep bu esasa yönelik idi. Hatta bir gazetedeki dizi yazısındaki başlıklardan birisi “Türklüğün Mukadderatı Meselesi” adını taşıyordu. 1948-1969 yıllarına dağılan bu yazıların en yoğun olduğu yıl 1966’dır. Farklı gazetelerde 5 ayrı konuda 9 yazısı yayımlanmış ve artık umumî efkârın malı olmuştur. 

         

                    Zaman zaman bazı vesileler dolayısıyla yazdıklarının Sovyetler tarafından dikkatle takip edildiğini de öğrenmişti ki zaten aksi düşünülmezdi. Çünkü kazandıkları mevki ve güven sebebiyle oralı birçok Türk’ün bu yazıları okudukları kendisine iletilmişti. Elbette dağınık bazı gazetelerdeki yazıların Türk umumî efkârına etkisi sınırlı olabilirdi. Ama eğer bir kitap haline getirilirse, Türkiye Türkleri üzerindeki etkisi çok daha büyük olabilirdi. Benim bu yazıları toplamakta ve kendi cebimden para vererek ilk defa bastırmaktaki amacım buydu. İlk baskısının masraflarını dahi karşılayamamış idim, ama hocamın kaybolup gidecek, bir kısmı sadece o günleri ilgilendirmekle birlikte, bazılarının içinde Türklerin tarih ve kültürüne ait bilgiler de olduğundan kalıcı özellikte idiler.

         

                    Zeki Velidi hocamın XX. yüzyıl ortalarında İç Asya Türklüğünün mukadderatına dair duyduğu endişeler, çok şükür ki gerçekleşmedi. Sovyetler Birliği 1990’larda dağılınca Türkler, farklı isimlerde de olsa kendi idarelerini ve devletlerini kurdular. Bunların Türk ortak adını kullanmaları yolunca belirli bir süreç de başlamış oldu. Sadece Rusların değil, öteki Avrupa ve Amerika devletlerinin büyük endişeleri olan “Türk” ortak adlı idare veya teşkilatların kurulmaları, sanıyoruz ki bir gün muhakkak gerçekleşecektir. Türksoy bunun en erken olumlu örneklerinden birisidir.

         

         

                    II

         

                    Türklük İç Asya ve hatta Doğu Avrupa’da kendisini kurtarmış olmakla birlikte, doğrudan Türk adını taşıyan Türkiye Cumhuriyeti’ndeki gelişmeler kimi zaman bizleri endişelendirmektedir. Türkiye Cumhuriyetindeki “Türklük”, uzak ve yakın geçmişte çok yönlü saldırılara uğramış bulunmakta idi. Fakat dikkatimi çeken, bu saldırıların XX yüzyıl sonları ile XXI. yüzyıl başlarında hala devam etmekte olmasıdır.  Bu konuda bir Türkiye Cumhuriyeti insanı olarak bizzat kendimin telakkilerinde, son yirmi yılda önemli değişiklikler olmuştur.

         

        Zannederdim ki Atatürk’ün “Türk” kavramına büyük önem vermesi ve bunu öne çıkarmasından sonra Türklüğün, batı Türk âleminde herhangi bir büyük ve olumsuz meselesi kalmamıştır. Hatta bu sebepledir ki mesela 1908 sonrasının karma-karışık ortamının bir neticesi olan Türk Ocakları da işlevini artık bitirmiş midir diye düşünebiliyordum. Kendimde 1970’lerde hâkim olan bu düşüncemin, 2010 Türkiye’sinde artık geride kalmış ve geçerliliğini yitirmiş bir düşünce sayıyorum. Meğerse Türklük, Türkiye Cumhuriyetinde bütün etkili görünümüne ve sağlam özelliklerine rağmen, yine de,  çok yönlü olarak büyük bir tehdit altındaymış.

         

        Türklüğün, kim ne derse desin 70 milyonu aşkın bir Türk unsur barındıran batı Türklüğünde tehdit altında olması, kısa zaman süresinde elbette herhangi bir tehlike arz etmiyor. Fakat bir tarihçi olarak 1830-40’ların bazı meselelerinin yaklaşık bir seksen-yüz sene sonra olumsuz özelliklerinin çıkması dikkatimi çekiyordu.  Bugün bizleri endişelendiren bazı hususların Türklüğü doğrudan rahatsız etmesi söz konusu değildir. Ancak günümüzdeki olumsuzlukların yol açabileceği bu tehdidin uzun zaman süresi içinde Türklük ve Türkiye Cumhuriyeti açısından kötülüklere yol açabileceğini sanıyor ve hatta daha açık bir ifade ile seziyorum.

         

        Unutmamak gerekir ki İç ve Doğu Asya Türk âlemindeki yeni gelişmeler, Türklüğe genel olarak cihanşümul ölçüde önemli katkılar yapmıştır. Vaktiyle, Osmanlı Devleti’nde yaşayanların, kendilerine Türk demeseler ve hatta Türk’ü hakir görmelerine rağmen, onların isimden başka her şeylerinin Türk hususiyetleriyle dolu olduğu gerçeği vardı. Aynı hakikat, Asya’da isimlerinde “Türk” kelimesi yer almayan devletlerde de geçerlidir. Bütün bu devletlerin halkı (Tacikistan dahi), kültür açısından çok geniş ve anlamlı bir birliğin içindedirler. Bu büyük birliğin adı konmamış olmakla birlikte, iteleyici hâkim gücünün Türkiye Türklüğü olduğunu bilenler, hedeflerini bu defa batı Türklüğüne çevirmişlerdir. Mümkün olduğunca da Türkiye insanının, batı Türk’ünün zihnine bazı şüpheler sokmaya çabalamışlar ve bu amaçlarında kısmen de olsa başarıya ulaşmışlardır. Hemen bazı okuyanların “hayır başarıya ulaşamamışlardır” dediklerini duyar gibiyim ve buna canı gönülden “İnşallah” diyorum.

         

        Gerçi daha önceki dönemlerde de sadece Türkiye Türklerinin değil, Asya’daki öteki Türklerin zihnine de buna benzer olumsuz düşünceler sokuşturulmaya çalışılmış idi.  Zeki Velidi hocamın “etnogenez” diye andığı ve Türklüğün en büyük tehlikelerinden birisi saydığı bu görüş,  şimdilerde, Batı bilim âleminden yeniden etkili bir siyasi ve ilmî görüntülü destek de almış gibidir.

         

        Kişisel olarak benim siyasî akım ve hareketlerle merak ve ilgim sınırlıdır. Ancak ülkemizin yakın geçmişindeki bazı görüntüler, benzer bazı hususiyetlere fikir ve düşünce alanında dikkat etmemiz gerektiğini şiddetle hatırlatıyor. Bunlara fikir hürriyetinin bir unsuru ve gereği olarak hoşgörü ile yaklaşmakla birlikte, öteki olumsuz özelliklerine de bu ülke sahiplerinin dikkatini çekmek gerekiyor. 

         

         

                    III

         

                    Türklüğün en büyük kitlesi, halen batı Türklüğünün önderi Türkiye’de yaşamaktadır. Genelde Türklüğün ve ona bağlı olarak Türkiye’nin geleceğinin etkili ve parlak olması, ihtimali günümüzün büyük sayılan devletlerini ürkütmektedir. Onların kendilerinin durumunu devam ettirmek için yaptıkları büyük çabalar, her Türk aydınınca bilinmektedir. Buna bir de komşuların eskiden beri yürüttükleri kendi Türk düşmanı siyasetleri de eklenmektedir, Siyasetçilerin aksi yöndeki konuşmaları, gerçeğin sadece bir kısmını yansıtmaktadır. Son üç yüz yıllık tarihimiz, siyasetçilerin dediklerinin aksini göstermektedir. Biz bu gerçek ışığında burada devletimizin dayandığı “Türk” unsuru açısından bu büyük saldırıya dikkati çekmek istedik. Bunun tehlikesini ilk bakışta önemsemiyor görünüyoruz, ama yine de dikkatli olmakta sonsuz yarar vardır.

         

                    Burada bir husus da dikkati çekiyor. İç Asya ve batı Türklüğünün bir büyük fikir etrafında birleşmesi ihtimaline karşı, batı yeni bir tercihini, hem fikir hem de siyaset açısından batı Türklerinin önüne koymaktadır. O da, batı Türklüğünün, “Türk” özelliklerini bir kenara koyup, “İslam” özelliklerine sarılarak adeta eski Osmanlı Devleti’ni yeniden ihya etmeleridir. “Türk”e karşı olanların önemli bir kısmı, etle tırnak gibi iç içe olan Türk-Müslüman kavramlarını bilmez görünüp, İslam’a sarılmaktadırlar. Çünkü geçmiş yüzyılların ötesinden göze ve gönle hoş gelen eski Osmanlı hatıralarını yaşatmak istemektedirler. Oysa Türk özelliklerinin Osmanlı döneminde “Müslüman” ile özdeş olduğunu bilenler için bu sadece bir aldatmacadır.

         

        Batı Türklüğünün yüzünün İç Asya’daki büyük Türk kitlesinden ayrılması da vaktiyle tarihî devirlerde olumsuz özelliklerini göstermişti. Şimdi, mesafe ve zaman unsurunun iyice küçüldüğü bir ortamda, Türklüğün etkili görünümünün yerini “İslam”a ve hatta onun içindeki bazı “tarikat” türü inanışlara çevirmek de, başlı başına bir büyük olumsuzluktur.

         

                    Zeki Velidi hocam, İç Asya’da ‘Türk” adını kullanmayan güya yeni milletler yaratılırken, Türklüğün büyüklüğünün budanmak istendiğini açık olarak görmüş idi.  Türkçe konuşan insanların, ilerdeki on ve yüz yıllarda, kendilerini Türk sayabilme ihtimaline karşı, onların artık yepyeni milletler olduğunu iddia ediyorlardı. İç Asya’da bu tehlike şimdilik ortadan kalkmış gibidir; ancak batı Türklüğünde, bilimsellik kisvesi altında yaşatılmak istenmektedir. Ancak bize kalırsa tarihin oluşumuna ve gidişine karşı olan bu düşünce ve bağlı hareketler başarısız kalmaya mahkûmdur.

         

         

                    IV

         

                    Batı Türklüğüne günümüzde yönelik fiilî saldırıları, bütün olumsuzluklarına rağmen bir gerçek olarak görmek gerekir. Hatta bunları 1919’da İzmir’e çıkan Yunanlıların hareketine de benzetebiliriz. Nitekim vaktiyle Ziya Gökalp, Yunan birliklerinin İzmir’e çıkmaları üzerine, o günlerde şöyle demişti:

         

                    Vur eski kölesi uyandır onu,

                   Bırakma uyusun, uyandır onu.

         

        Kişisel olarak ben, bu hareketleri rehavet içinde olan batı Türk İnsanında, Türklüğü uyandıran dürtüklemeler olarak kabul etmek eğilimindeyim.

         

        Sonuç olarak, Tanrı’nın seçtiği ve en sevdiği bir kavim olan Türkler, bütün bu olumsuzluklara rağmen, yine Tanrı’nın himmetiyle daha iyiye, güzele ve mutluluğa doğru emin ve sağlam adımlarla ilerlemektedirler. Bunda elbette kendi alın terleri ve çabaları en büyük yer tutmaktadır.

         


Türk Yurdu Mart 2011
Türk Yurdu Mart 2011
Mart 2011 - Yıl 100 - Sayı 283

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele