Türk Yurdu’nda Medeniyet Tasavvuru

Şubat 2011 - Yıl 100 - Sayı 282

        İnsanoğlunun yeryüzündeki macerası, kültür ve medeniyetin oluşması ve inşa edilmesine bağlıdır. Hiçbir kavim, devlet ya da tarih kesiti, kültür ve medeniyetten bağımsız olarak tasavvur edilemez. İnsan olmak, bir anne ve babadan doğmak ve özel bir ihtimamla büyütülmekle başlar; ardından da aile ve toplumdan alınan dil ve değerlerle şekillenir. Kültür ve medeniyetin oluşması, gelişmesi, taşınması ve iletişim yoluyla aktarılması dil sayesinde mümkün olmaktadır.

         

        Tabiatta biyolojik süreçler neticesi dünyaya gelen insan, dil sayesinde ve dil ile biyolojik varlık düzeyinden insanî/beşerî varlık düzeyine yükselir. Dil ile insanı insan yapan değerler nesilden nesile aktarılır. Bu değerler dille kazanıldığı ve aktarıldığı gibi, her nesil de bu birikime kendi katkısını ilave eder. Böylece kültür ve medeniyet; dil ve değerlerle kurulan ilişki çerçevesinde kazanılır ve bu süreç bireyi bir kültürün, bir toplumun, bir milletin bir şahsiyetine dönüştürür. Şahsiyet kişiyi o kişi yapan özellikler ve benimsenen değerler bütünüdür. Şahsiyet varlığına dönüşmüş olan insan ferdi yegânedir, tek nüshadır. O artık sadece bir vatandaşlık numarası sahibi bir fert ya da numaraya indirgenebilecek biri değildir. O, yeri bir başkasıyla asla değiştirilemeyecek olandır. Bireyin şahsiyet varlığına dönüşmesi, adının konulması ile başlar. Ad koymak o bireyi diğerlerinden ayırmak ve kendisi olması için hazırlamak demektir. İnsanoğlu, seçimleri, eylemleri, ilkeleri, ülküleri ve tasavvurlarıyla kendi kendisini oluşturur, inşa eder. Medeniyetler de insanlar gibidir. Hedefi ve rotası olmayan bir geminin yol almasının düşünülemeyeceği gibi, insanlar ve medeniyetler de aynı şartlara tabidir.

         

        Elinizde bulunan Türk Yurdu dergisi de yüz yıldır Türk milletine kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini, tarihinin, dilinin, dininin, sanatının, tefekkürünün, hikmetinin ne olduğunu, kısacası kültürü ve içinde yer aldığı medeniyetinin ne olduğunu bir yandan anlatmaya, tanıtmaya bir yandan da anlamaya, tanımaya çalışan bir akademi kimliğindedir. Böylece Türk Yurdu hem medeniyetimizin mahiyetini incelemiş hem de o medeniyetin oluşturulması ve geliştirilmesinin yollarını aramıştır. Bu bakımdan bu makalede, Türk Yurdu dergisinin oluşturulmasına ve temellendirilip inşa edilmesine önderlik ettiği medeniyet tasavvuru, değişik kurucu unsurları bağlamında incelenmeye çalışılacaktır.

         

        İnsanlık tarihi boyunca medeniyet kavramı ile zıddı olduğu düşünülen barbarlık birlikte ele alınmıştır. Barbarlık, kaba kuvvet, yıkıcılık, istila, yerleşik düzen düşmanlığı, kabalık gibi anlamlar yüklenerek tarif edilmiştir. Medeniyet ise, yerleşik düzen kurabilmek, meslek ve sanat sahibi olmak, düzenli, yasalı, adil rejimler kurabilmek, ahlâk ve hukuk ile kayıtlı olmak, kültür, sanat, bilim ve felsefe ile uğraşıp nesilden nesile bu bilgi ve kabiliyetleri aktarabilmek gibi anlamlara gelmiştir.

         

        Medeniyetle çağrışım yapan ve ilk akla gelen kavramlardan biri de kültürdür. Kültür insan varlığı için tanımlanması ve betimlenmesi hem en kolay hem de en zor kavramdır. Zira bu durum bir balık için suyu veya denizi tarif etmek gibi bir şeydir. İnsanoğlu doğal çevre gibi aynı zamanda kültürel bir çevrede yaşamakta ve onu da neredeyse doğal bir durum gibi kabul etmektedir. Oysa kültür, tabiat gibi doğal bir çevre değildir ve insan eliyle, insani ihtiyaçlar, zevkler, hayaller, maksatlar ve ideallerle şekillenmiştir. Dolayısıyla tabiatta insanoğlunun olmadığı varsayılırsa kültürün de olmayacağı görülür. Öyleyse kültür hakkında herhangi bir ideoloji ya da doktrine yaslanmadan şu tanım verilebilir: “Kültür insanın doğuştan getirmediği fakat doğaya kattığı her şeydir”. Bu tanıma göre insanoğlu yeryüzünde hayatta kalmayı başardığı ilk günden bu yana geliştirdiği, kullandığı, icat ettiği ne kadar insanlık başarısı varsa kültüre dâhildir. Bir başka deyişle kültür, herhangi bir olumlu ya da olumsuz değer yüklemeden, insanla birlikte var olan alanı ve ürünleri kapsar. Bu durumda şu soru hemen akla gelecektir: Medeniyet nedir?

         

        Kültür ve medeniyet ilişkisi bütün dünyada ve Türkiye’de oldukça dikkat çekmiş, incelenmiş ve işlenmiş bir konudur. Başta antropologlar, sosyologlar ve etnologlar olmak üzere tarihçiler ve felsefecilerin de ilgilenmekten kendilerini alamadıkları bir problem sahasıdır. Kültür ve medeniyet ilişkileri söz konusu olduğunda geçici de olsa bir kavramsal belirlemede bulunmak gerekmektedir. Her ne kadar kültür ve medeniyeti birbirlerinden kesin sınırlarla ayırmak mümkün görünmese de tabiat karşısında insanın var olma mücadelesi ile ilişkili kavramlar oldukları açıktır. Bu anlamıyla medeniyetin temelinde kültür yatmaktadır. Kültürün gelişmesi, karmaşıklaşması ve oluştuğu tarih, coğrafya ve düzene göre kendisine özgü bir hal kazanması artık medeniyet aşamasına gelindiğinin göstergesi olmuştur. Böylece benzetmek caizse, kültür ruh ise medeniyet de bu ruha beden olmuştur.

         

        Medeniyet bir insanlık başarısıdır. İnsanoğlunun bir medeniyet kurabilmesi uzun ve yorucu hatta çoğunlukla ölüm pahasına elde ettiği tecrübelerin bir sonucudur. Bu bağlamda medeniyet, insanoğlunun hayatta kalmak ve neslini devam ettirebilmek için tabiatla giriştiği mücadelenin eseridir. İnsanoğlu tecrübe etme, sınama, öğrenme ve öğrendiğini yaşayarak, göstererek öğretme ve nesilden nesile aktarma kabiliyetine sahip bir varlıktır. Bu durum böyle olmasaydı ve her nesil her şeyi yeni baştan tecrübe ederek öğrenmek zorunda olsaydı insanlığın taş devrinden kurtulması ve bir medeniyet kurması tasavvur edilemezdi. Demek ki medeniyetin birinci ve en temel şartı bilgi, beceri ve tecrübelerin hem korunup saklanması, hem de öğrenilip, öğretilip geliştirilmesi ve aktarılabilmesidir. Eğitim, öğretim ve bilginin aktarılması dil ile mümkündür. Öyleyse medeniyetin kurulup gelişmesi dil sayesinde ve dil ile gerçekleşmiştir denilebilir.

         

        İnsanoğlunun evren içerisinde kendi yerini ve konumunu sorgulaması medeniyetlerin oluşumu açısından bir hareket noktası teşkil etmiştir. Ben kimim, burası neresi, ben burada ne arıyorum ve ne yapmalıyım soruları insanoğlunu pasif kalmaktan alıkoymuş ve harekete sevk etmiştir. Böylece yakın çevresinden başlayarak doğayı ve evreni tanımak, olaylar arasında bir düzen ve sıra olup olmadığını kavramaya çalışmak mecburiyeti hâsıl olmuştur. İnsanoğlunun içinde yer aldığı doğayı ve evreni gözlemlemesi olayların rastlantısal mı yoksa bir yasa veya düzen içinde mi geliştiklerini kavramasına sebep olmuştur. Çok geçmeden insanoğlu, hayvanları gözlemesi sonucu nasıl hayatta kaldıkları, nasıl beslendikleri, nasıl barındıkları ve nesillerini devam ettirdikleri hakkında gözlemleri neticesi bilgi sahibi olmayı başarmıştır. Evreni gözlemleyerek de gece ve gündüzün birbirini takip ettiğini, meteorolojik olayların varlığını ve bunların arasında da bir öncelik-sonralık münasebetinin olduğunu keşfetmiştir. Everenin gözlemlenmesi dünya ile ayın ve güneşin ilişkisini irdelemeyi, evrenin sonlu mu yoksa sonsuz mu olduğu sorularını sorabilmeyi ve doğal olarak da bütün bu olup bitenlerin bir sebebi, gayesi ve düzenleyicisinin kim ya da ne olduğu sorularını gündeme getirmiştir.

         

        Evrenin ve insanın dünya üzerindeki varlığının sebebi ve gayesi meselesi beraberinde aşkın varlık ve ona inanma, tapınma yani din olgusunu açığa çıkarmıştır. Böylece ister semavi isterse beşeri kökenli olsun her medeniyet kaçınılmaz bir biçimde din fenomeni ile tanışmış ve varlığını onunla ilişkili olarak sürdürmüştür. Metafizik plandan fizik plana geri dönmek gerekirse, medeniyetin kurucu unsurlarından birisinin rasyonel düşünce olduğu görülür. Bilim en temel ve basit ifadesiyle olaylar arasında sebep-sonuç ilişkisi kurmak, olayı olayla açıklamak ve aynı şartlar hazırlandığında aynı sebeplerin aynı sonuçları doğurduklarını gösterebilmek eylemidir. Bu uğraş, adına determinizm ve nedensellik denilen genel prensipler çerçevesinde yürütülür. Başka bir tanım ise bilimin, tasnif etmek eylemi olduğunu söylemektedir. Medeniyetin başlangıcında da tasnif fikrinin önemli olduğu tahmin edilebilir. Yazıyı icat eden ilk medeniyet yani Sümer ve Mezopotamya’da adına listeler ilmi denen bir ilim dalı, bütün varlığı sınıflandırmak suretiyle tanımayı esas almıştır. Bu sınıflandırma usulü daha sonra Yunan medeniyetinde Aristoteles’te biyolojinin temel yöntemi kabul edilecektir. Sümer medeniyeti yazıyı bulmanın dışında pek çok insanlık başarısına da imza atmıştır. Bugün modern medeniyetimizin temelinde bulunan ne kadar kurum varsa prototiplerini Sümer’de bulmak mümkündür. Rasyonel bir zihniyetle yürütülen bilim ve teknik Sümer’de karşımıza çıkar. Matematik ve astronominin yaygın olarak kullanılması, ziraatın alet kullanılarak ve mevsimler dikkate alınarak yapılması, hastalıkların ilaçla ve teknik aletler kullanılarak tedavisi, sosyal nizamın kurallara, kaidelere ve yasalara bağlı olarak tanzim edilmesi, iktisadi hayat ve ticaretin düzenlenmesi, kimin ne kadar vergi vereceği, mabette kimlerin nasıl görev yapacağı ve din adamlarının nasıl seçileceği ve yetiştirileceği, okulların nizamı, amacı ve hedefinin ne olacağı, hocaların vasıfları, öğrencilerin sorumlulukları, devlet idaresinde hak ve yetkilerin kaynağının ne olduğu, yasaların kapsayıcılığı ve ihlali durumunda hangi cezaların verileceği ve örneklerini çoğaltabileceğimiz pek çok durum yasalarla, toplumsal uzlaşıyla, örf ve adetlerle düzenlenmiştir. Böylece medeniyet denilince akla gelen ya da gelmesi gereken pek çok husus daha yazıyı bulan ilk medeniyette karşımıza çıkmaktadır. Sümerologlar bu yüzden olsa gerek; “tarih Sümer’de başlar” demektedirler.

         

        Medeniyetin bir insanlık başarısı olduğu tebarüz edince onun unsurlarını tahlil etmek bütünü kavrayabilmek açısından metodolojik bir tavır olarak kabul edilebilir. Medeniyet gibi bir konuyu ele almak, başlangıçta ne kadar tutarlı kalmak ve meseleyi enine boyuna incelemek amaç edinilse de eksik ve yetersiz kalınacağını bilmeyi gerektirir. Bu yüzden bu teşebbüs de iyi niyetli bir deneme olarak kendisini okuyucuya takdim etmektedir. Bu uzun sayılabilecek girişten sonra, medeniyetin kurucu unsurları yaklaşık olarak şöyle sıralanabilir: dil, din, sanat, bilim, felsefe, hukuk, iktisat, eğitim, askerlik, şehircilik, ahlâk, çevre…

         

        Yüz yıllık neşriyatı boyunca Türk Yurdu yukarıda saydığımız ve sayamadığımız bütün medeniyet alanlarında ilmi ağırlığı olan, akademik üslupla kaleme alınmış makaleler ve araştırmalar neşretmiştir. Bu çalışmalarda Türkiye’nin ihtiyaçları, toplumsal gerçekliği ve dünyanın içinde bulunduğu durumlar yansıtılmıştır. Dolayısıyla Türk Yurdu yazarlarının medeniyet problemlerine bakışları sosyal, siyasal, kültürel ve akademik geçmişimizle yüzleşmek ve günümüzü kıyaslamak açısından da anlamlıdır. Bu incelemede sergilemeye çalışacağımız tutum, Türk Yurdu yazarlarının seçilen konu ve probleme dair görüşlerinin bir seçkisini ve kesitini aktarmaktan ibaret olacaktır.

         

                    Türk Yurdu’nda medeniyet problemini irdeleyen düşünürlerden biri İsmail Hakkı Baltacıoğlu’dur. O, medeniyet konusunda özgün düşünceler geliştirmiştir. Bir sosyolog, eğitimci ve düşünür olarak görüşleri, insan, toplum ve millet hayatının bütün evrelerini kuşatan bir mahiyet arz eder. Baltacıoğlu’nun düşünceleri, kendi kültür ve medeniyetimizin sorunları üzerine odaklanmıştır. Onun düşünceleri soyut spekülasyonlardan ziyade hayata dönük, yaşanılan gerçek meselelere dairdir. Ona göre dil, din ve sanat medeniyetlerin en temel kurucu unsurlarıdır. Bu unsurlar hem ferdî insan varlığını şahsiyet olarak inşa etmekte hem de millet hayatında gelişimin sosyal ve manevî dinamiklerini teşkil etmektedir. İnsanoğlu, sosyal ve manevî bir varlık olarak kendisini kurmak ve gerçekleştirmek zorunda olan bir varlıktır. Bunu yaparken, maddî ve manevî şartlarla çevrili olan bir ortam içinde yer alır. Bu ortam, insanoğlunun içine doğduğu ve hazır bulduğu bir gerçekliktir. Buradan temel zihniyet ve davranış kalıpları edinilir. İşte Baltacıoğlu insanın, sorgulamadan, doğruluğu ve gerçekliği kontrol edilmeden, alışkanlıklar eseri değişik zihniyetleri benimsemesini son derece zararlı bulur. Ona göre dinî alanda doğru bir zihniyetin geliştirilmesi ve benimsenmesi; medeniyetimizin karşılaştığı bütün sorunların aşılmasında bir ivme kazandıracaktır. Dinî alandaki peşin hükümler hurafeler ve doğru zannedilen yanlışlar ancak doğru bir din algısıyla giderilebilir. Baltacıoğlu’na göre bunun tek yolu da dini gerçek kaynağından okumak ve öğrenmektir. O, bu amaçla Kur’an-ı Kerim’i Türkçeye tercüme etmiştir. Baltacıoğlu ile ortak bir medeniyet tasavvurunu paylaştığı görülen Mustafa Şekip Tunç da Türk Yurdu’nda medeniyeti konu edinen düşünürlerin başında gelir. Mustafa Şekip’e göre Baltacıoğlu, kalkınma meselesinde daha önce gerektiği kadar dikkat edilmemiş bir konuyu gündeme getirmiştir. Bu, din ile kalkınma arasında kurduğu ilişkidir. Mustafa Şekip, Baltacıoğlu’nun şu gerekçe ve argümanla konuya yaklaştığını bildirmektedir: “Mademki Türk’üz ve Müslümanız, dinimizi bilmeliyiz. Nasıl bileceğiz? Dinimizin bütün hakikatleri Kur’an’da toplandığına göre onu doğrudan doğruya anlamak imkân ve zarureti varken mahdut ve ehliyetleri meşkûk bir zümrenin vasiliği altında kalmak ne oluyor. [1]

         

         Mustafa Şekip, Baltacıoğlu’nun Türk eğitim ve düşünce tarihindeki özgün yerini de irdeler. Mustafa Şekip, Baltacıoğlu’nun giriştiği her işi başarıyla neticelendirdiğini belirterek giriştiği Kur’an-ı Kerim tercümesini de layıkıyla başaracağını ve bunun millet hayatında çok büyük bir hizmet olacağını savunur. Mustafa Şekip’e göre Baltacıoğlu, dinin millet hayatındaki gerçek yerini takdir edebilmiş ender aydınlardan birisidir. Bir milletin mensup olduğu dinin kutsal kitabını ana dilinde okuyup manasını kavrayamaması pek çok sorunlara gebedir. Baltacıoğlu’na göre din, manevi hayatın ve şahsiyetin ihmal edilemez bir parçasıdır. Hayatın motive edici bir kudretidir. Din ve Hayat adlı eserinde temel tezi; dinli bir hayat ve hayatlı bir dindir. Dinin hayatla buluşabilmesi için kutsal kitabın anlaşılması zorunludur. Bu yüzden Baltacıoğlu Kur’an-ı Kerim’i Türkçeye tercüme etmek ihtiyacı hissetmiş ve bu çabası değişik istikametlerde tenkit edilmiştir. Onu teşvik ve himaye edecek tarzda en yetkin şekilde tenkit edenlerin başında Mustafa Şekip Tunç gelmektedir. O, Türk düşünce tarihinde Baltacıoğlu’nun eğitim meselelerini sahiplenmiş ve sabırla tıpkı bir dantel işler gibi bütün meselelerini ele almış ender örneklerden biri olduğunu ifade etmektedir. Baltacıoğlu için, “1919’dan beri tanıdığım, on beş yılda Darülfünunun felsefe şubesindeki meslektaşları arasında mümtaz liyakat ve şahsiyetine şahit ve hürmetkâr olduğum Hakkı Bey, Tanzimat’tan bugüne kadar gelen terbiyecilerimiz arasında emsali gösterilemez bir terbiye babasıdır. O halde ki, terbiyeye ve bütün meselelerine onun kadar vefalı, aynı zamanda bu uğurda onun kadar mücadelede sebatlı olması anadan doğma büyük bir terbiyeci olduğuna şüphe bırakmamaktadır”[2] demektedir. Yine Mustafa Şekip’e göre Baltacıoğlu’nun “Talim ve Terbiye’de İnkılâp” eseri yeni mektepçilik idealinin tebşircisidir.[3] Orada bir terbiye mütefekkiri olarak terbiye meselesini içtimai, felsefi bakımlardan incelemiştir.[4]

         

        Mustafa Şekip bir kişiye terbiye mütefekkiri diyebilmek için onun bazı önemli vasıflara sahip olması gerektiğini söyler. “Terbiye deyip de geçmeyelim. Orijinal bir dünya ve insan görüşüne sahip olmadan modern mânâsıyla büyük bir terbiye sahibi olmak kabil değildir.”[5] Mustafa Şekip’e göre Baltacıoğlu, bu iki hususiyete de maliktir. “1934’ten itibaren yayımladığı Yeni Adam dergisiyle nasıl bir insan yaratmak lazım geldiği üzerindeki düşüncelerini aksettiriyor. Dünya görüşünde Bergson gibi yaratıcı bir tekâmüle mecluptur ve terbiyede inkılâbı yaratıcı bir tekâmül hamleleriyle gerçekleştirmek kanaatinde olduğu görülür.”[6] Mustafa Şekip, Baltacıoğlu’nun Türk’e Doğru eseriyle de insaniyet maskesi altında dünya emperyalizmini yürütmek isteyenlere karşı durabilecek gerçek yolu gösterdiği kanaatindedir.

         

        Mustafa Şekip’e göre Tanzimat’tan beri kalkınma yolunda çaba sarf edildiği halde bir türlü başarı sağlanamıyorsa bunun bir sebebinin olması gerekir. “Şimdiye kadar ortaya birçok sebepler atılmıştır: Kötü idare, cehalet, taassup, istibdat, uyanmada çok gecikme, hedefe götürecek bir planın devlet siyaseti olarak devamlı bir halde geliştirilememesi, son zamanlara kadar Orta Çağ skolastik kültürün devam etmesi… gibi bir çok sebepler gösterilmiştir.”[7] Mustafa Şekip, kalkınma meselesini ele alırken aslında medeniyet fikrini incelemektedir. Ona göre, din, dil ve sanatta yaratıcılık ve özgünlük medeniyetin temeli ve dinamosudur.

         

         Mustafa Şekip Tunç ve İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, ortak millî ve entelektüel kaygılarla memleket meselelerine bakmışlar ve benzer tavır alışlar sergilemişlerdir. Mesela memlekette yaşanan dinî hayat her ikisinin de ilgi alanına girmiş ve birbirlerini destekler mahiyette öneriler getirmişlerdir. Mustafa Şekip’e göre din hayatımızın önemli bir eksikliği “modern kültürle beslenmiş yeni din adamlarımızın, vaizlerin bulunmamasıdır. Bir asırdan beri bütün içtimaî müesseselerimizi yenileştirmeye çalıştığımız halde din hayatını yeni zaman kültürüne göre tazeleyecek ciddi ve devamlı bir çalışma olmadı olamadı.”[8] Ona göre bunun sebebi din hayatına medrese zihniyetinin hâkim olması ve medresenin Batı âleminde son dört asır içinde ilmin ne hale geldiğine kulaklarını tıkamış olmasıdır. Mustafa Şekip de Baltacıoğlu gibi dinin medeniyet yaratmadaki rolünü önemsemekte ve dinî hayatın canlılığı veya cansızlığının medeniyete sirayet edeceğini düşünmektedir. “Her hayat gibi din hayatı da bakımsız kalır, iyi beslenmezse cılızlaşır. Yine her hayat gibi din hayatı da içinde yaşadığı kültür ve medeniyete intibak ederek devam etmek zaruretindedir. Orta Çağ’da yaşanan din hayatı yeni zamanda da aynıyla tekrar edilemez.”[9]

         

        Türk Yurdu’nda medeniyet meselesini ele alan düşünürlerden Nurettin Topçu da bir medeniyet unsuru olarak dinin yenileşme hareketlerinden bahseder. Topçu, dini Rönesansların ortak noktasını “Âdem dininden İslam’a kadar vahye dayanan bütün dinlerde, sapkın irademizi Allah’a teslim ederek ebedileşmek ihtirası”[10] olarak tespit eder. Ayrıca insanlığın bütün Rönesanslarının “sanat Rönesansları, ahlâk ve din Rönesansları” diye iki gruba ayrılabileceği tezini irdeler. Ona göre “sanat da, ahlâk ve din gibi her cüzi bilgiyi aşan bir iman, lakin onlardaki gayesini bulan birlik imanı yerine, şuuru gayesiz temaşaya mahkûm eden bir, çokluk imanıdır.”[11] Böylece Topçu her Rönesans girişimini insanlığın yaptığı bir iman hamlesi olarak tefsir etmektedir. “Bu yaratıcı hamlelerin, doğuşlarının şartı ve yayılışlarının mahiyeti bakımından yani hem kaynakları hem de kendi yarattıkları ve insanlığa sundukları eser göz önünde tutulunca, hepsinde müşterek olan birtakım karakterler vardır. Bu karakterler, aklın saltanatı, hür düşünüş ve aşka teslim oluştur.”[12] Nurettin Topçu, bütün Rönesans hareketlerinin bazı ortak noktalarının çıkarılabileceği kanaatindedir. Ona göre değişik Rönesans hareketlerinin “her biri bir devirde kemal halini bulmuş sanat, ahlâk, ilim ve din ideal ve ihtiraslarından başka şeyler”[13] değildir. Zaten sanat, ahlâk, ilim ve din, medeniyetin birbirinden ayrılmaz temel unsurlarıdır.

         

        Mustafa Şekip’in de, bu açıdan din sahasındaki görüşlerinin benzerlerini, dil ve sanat için de ifade ettiği görülür. Ona göre “bütün bir ruhun, düşünce ve duyguların ifadesi olan dil, insanlıkla beraber doğmuş, beraber yaşamaktadır. Fakat hiçbir dil gösterilemez ki, zamanla değişmekte devam etmesin. Yalnız dil mi? Sanat da böyle. … Din, dil, sanat gibi iptidaî, ileri bütün cemiyetlerin bu ana fonksiyonları yalnız çağlara göre değil, çağlarda geçirilen devrelere göre değişmekle asıl mahiyetleri değişmiş olmuyor. Maruz kaldıkları içtimaî, medenî, tarihî hatta iklimî ahval ve şartlara göre ya serpilip gelişiyor ya da yerlerinde saymaya mecbur olmak yüzünden anormalleşiyor, kısırlaşıyor; din, dil, sanat buhranları da bu sebepten baş gösteriyor.”[14] Mustafa Şekip, medeniyet başlığı altında toparlanabilecek buhranlarımızı şöyle ifade etmektedir: “Bugün yalnız din hayatımız değil, dil ve sanat hayatımız da buhranlar geçiriyor. Din hayatımızı yeni zaman kültür ve yaşayışına göre nasıl geliştirmeli? Dilimizi yeni zaman kültüründe gelişmiş milletlerin seviyesine nasıl çıkarmalı? Sanatımızı taklitten, modalardan, heveslerden kurtararak kendine hâkim orijinal bir sanat payesine nasıl ulaştırmalı? Bu üç içtimaî ana fonksiyonda kalkınma umumî kalkınmanın temeli olacaktır.”[15]

         

        Mustafa Şekip’e göre III. Selim’in giriştiği yenilik hareketleri, Yeniçeri Ocağının kaldırılıp Nizam-ı Cedid’in kurulması, bütün medeniyet sahalarında modernleşme ihtiyacının bir göstergesidir. Ona göre “ilk modern ilim ve sanat hayatı da memlekete bunlarla (Nizam-ı Cedid) giriyor. Sonradan kurulan sivil mekteplerin fen ve sanat hocaları bunlar oluyor.”[16] Mustafa Şekip, eski eğitim kurumlarının da kaldırılan Yeniçeri Ocağı gibi devirlerini tamamladıkları ve günün ihtiyaçlarına cevap vermekten uzak olduklarını söylemektedir. “Eski düzen maarifimizi de mahalle mektepleriyle medreseler teşkil ediyordu. Orta Çağ’ın üniversiteleri demek olan medreselerin gençlere verdiği kültür zamanla aşına aşına hayatî kıymetini kaybettiği için bir maarif buhranı içinde kalmıştık. Eski askerlik düzeni gibi bu maarif düzeninde de sadre şifa verecek bir hal kalmamıştı.”[17] Medreseler 17. asrın sonlarına kadar en verimli devrelerini yaşadıktan sonra imparatorlukla birlikte inhitat etmişlerdi.[18] Buradan anlıyoruz ki medeniyetlerin gerileme ve çöküş dönemlerinde bütün kurumlar bileşik kaplardaki sıvıların hareketleri gibi birlikte hareket ediyorlar ve düşüş tek bir kurum veya unsurda değil topyekûn vücuda geliyor.

         

        Yine Türk Yurdu’nda medeniyet meselesini ele alan düşünürlerden Mümtaz Turhan da medeniyete bu açıdan yaklaşarak, medeniyet kavramının kendisi üzerinden incelenebileceği kurumlara bir örnek teşkil etmesi bakımından üniversiteyi inceler. O, medeniyet konusunu bir bütün olarak bilimsel zihniyetle irdelemekten yanadır. Ona göre medeniyetin temelinde akıl ve bilim yatmaktadır. Akıl ve bilimi buluşturan kurum ise üniversitedir. Mümtaz Turhan’ın düşünce dünyasını şekillendiren temel konu ve problemler medeniyet sorunuyla ilişkilidir. Garplılaşmak daima bir hedef olarak tespit edilmiş olmakla birlikte, “Ne kadar gerçekleştirilebilmiştir?” sorusu cevap beklemektedir. Mümtaz Turhan medeniyetin, bir zihniyetin eseri olduğunu ve bunun da bilim, teknik, yaratıcılık, organizasyon bağlamında ele alınması gerektiğini düşünür. Bütün bunların kalıcı ve sağlıklı bir şekilde var olabilmesi için de gerçek anlamıyla bilimsel zihniyetle kurulmuş ve çalışan bir üniversiteye ihtiyaç duyulduğunu söyler.[19] Böyle bir üniversitenin olabilmesi için de “üniversitenin modern bir cemiyetteki rolü hakkında sarih bir fikre”[20] sahip olunmasını şart görür. Ona göre üniversitelerin esas fonksiyonu ilmi geliştirmek ve bunu bir gelenek halinde devam ettirmektir. “Bir üniversiteyi hakiki üniversite yapan, onu diğer bütün müesseselerin üstüne çıkaran, herkese onsuz olunamayacağı kanaatini veren ilmî araştırmalarda bulunma ve ilim adamı yetiştirme fonksiyonu”[21]dur.

         

        Mümtaz Turhan, Batı’da ve bizde üniversitenin durumu karşılaştırıldığında bilim, teknik ve bilimsel zihniyetten nelerin anlaşıldığının aydınlanacağını ve bizim niçin Batı medeniyeti ile bütünleşmeyi istememize rağmen bir türlü bunu başaramamış olduğumuzun cevabının bulunabileceğini söyler. Bu noktada onu yönlendiren temel soru şudur: Bilimin modern bir toplumdaki fonksiyonu ve Batı medeniyetindeki yeri ve teknikle olan ilişkisi nedir?[22] Bilimin toplumsal fonksiyonu, bilimsel gelişmeye paralel olarak tedrici ve gözle görünmez bir şekilde olmuştur. “Artık ilim yalnız hal ve vakti yerinde olan mütecessis efendilerin, meczupların veya zengin patronların konaklarında beslediği dâhilerin bir meşgalesi olmaktan çıkmış, büyük endüstri veya devlet tarafından himaye edilen bizatihi bir endüstri olmuştur.”[23] Mümtaz Turhan, Batı medeniyetinin bilim ve tekniğin dayanışması ile bugünkü durumuna geldiğini ve bunların uzun ve meşakkatli çabaların ürünü olduklarını söyler. Dolayısıyla yapılması gereken şey Batı’nın şekilsel olarak taklit edilmesinden ziyade bilimlerin tarihi süreç içerisinde nasıl geliştiklerini, hangi şartlar ve zihniyetler içerisinde varlıklarını koruyup gelişebildiklerini fark etmektir. Ancak bu sayede bilim ve tekniğin dayanışma içerisinde gelişmeleri ve bilimsel zihniyetin yerleşip kökleşmesi sağlanabilir.

         

        Bu aynı gerekçe ile Mustafa Şekip de bilimin ve sistemli düşünmenin tarihini inceler. Ona göre insanoğlu mitolojik devirde sembollerle düşünme eğilimindedir. Daha sonraki devirlerde insan aklı tabiata ve kendi üzerine (insan âlemine) yönelmiştir. Mitolojik zihniyette tabiat olayları hayalî birtakım kudret ve sembollerle açıklanmaya çalışılır. Rasyonel zihniyette ise tabiat olayları yine aynı cinsten sebeplerle açıklanır. Mitolojik zihniyette, dünyada olup biten bütün olaylar mabutlaştırılmış sembollerin iradelerine tabi idi ve bütün olaylar bu mutlak iradelerin mahsulü olan (mukadderattan) ibaretti[24]. Mutlak olarak hüküm süren bir kadere inanıldıktan sonra akıldan bir şey beklenemez, sadece kadere boyun eğmek zarureti kalır.

         

        Mustafa Şekip burada tabiat olaylarının sebeplerinin tabiat dışı bir güç, kudret veya mekanizmaya bağlanarak izah edilmesinin akılsal ve bilimsel izahları gölgeleyeceği tezini işlemektedir. Tabiat olaylarının yine onunla aynı cinsten olaylardan ötürü meydana geldikleri tezi ise rasyonel düşünceyi ve bilimi doğurmuştur. Mustafa Şekip, eski Yunan’dan başlayarak insan aklının ve dolayısıyla felsefî düşüncenin geçirdiği evrimi genel hatlarıyla irdeler. Ona göre medeniyetlerin oluşumu ve gelişiminde toplumlara hâkim olan zihniyetlerin önemli rolü vardır. İnsanoğlunun mitolojik zihniyetten rasyonel zihniyete geçişi gerçek mânâsıyla bir devrim niteliğindedir. Mitolojik zihniyette henüz tabiat olaylarının gözlemlenebilir, ölçülebilir ve aralarında münasebetler kurulabilir, rasyonel hadiseler oldukları fikrine ulaşılamamış olduğu için olaylar tanrısallaştırılmış sembollerle izah edilmeye çalışılmaktaydı. Evrende ve tabiatta meydana gelen olaylar ve süreçlerin tabiat dışı güçler yoluyla değil yine tabiat içerisinde yer alan sebepler ve süreçler yoluyla meydana geldikleri tezi, bir zihniyet devrimi yaratmıştır. Bu zihniyet değişimi dünyayı neredeyse eski ve yeni dünya olmak üzere ikiye ayırmıştır. Felsefede, bilimde, sanatta, devlet telakkisinde ve hukukta önceden hesap edilemeyecek çapta değişiklikler meydana gelmiştir. Mitolojik zihniyet, dünyada olan biten ne varsa, mabutlaştırılmış sembollerin iradelerine tabi olarak açıklar. Bu duruma da mukadderat adını verir. Mutlak olarak her şeye hâkim olan bu mukadderat olunca akıl için tek seçenek ona boyun eğmek olacaktır. Mustafa Şekip’e göre eski Yunan’da kemalini bulan mitolojik devir müzik, trajedi ve plastik sanatlarıyla Perikles devrini yaratmıştır.[25] Mitolojik zihniyetten çıkabilmek için insanoğlunun aklına güvenmesi, onu bir değer olarak kavraması ve işletmesi gerekir. İşte Mustafa Şekip’e göre eski Yunan’da bu işi Sokrates başarmıştır. Onun tabiriyle bir akıl havarisi olan Sokrates, “sokak sokak dolaşarak rastgeldiği gençlere akıllarını uyandıracak, muhakemelerini işletecek sualler soruyor ve bu suretle hakikatleri doğurtmanın kabil olacağını göstermek istiyor. Geniş mânâsıyla felsefe ve diyalektiğin babası oluyor.”[26]

         

        Mustafa Şekip medeniyet alakası dediği bu yenilikçi ve hamleci zihniyetin her devirde her toplum için yol gösterici olduğunu savunur. “Nitekim bugün de her memleketin selameti medeniyet alakasında toplanıyor. Geri kalan memleketler bu alakanın hamlesiyle inkılâplar geçiriyor. III. Selim’den bugüne kadar geçirdiğimiz inkılâp hamleleri de yeni zaman medeniyetine katılmak içindir.[27]

         

        Ancak bu hamleler çoğunlukla başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Mümtaz Turhan, bizde medeniyet hamlelerine temel teşkil etmesi düşünülen girişimlerin niçin sonuçsuz kaldığına ilişkin çok çarpıcı örnekler verir: “Abdülmecit daha şehzadeliği zamanında Türkiye’yi İngiltere gibi sanayileştirmeyi kafasına koyuyor. Padişah olur olmaz, tatbikata geçiyor. Büyük bir azimle hemen her sahada fabrika kurmaya çalışıyor. Bununla da kalmıyor. Halkı, hususi sermayeyi teşvik ediyor, kolaylıklar gösteriyor. Bir an evvel emeline erişebilmek için bir padişahın elinde olan bütün kuvvet ve salahiyetleri kullanıyor. Netice bilindiği gibi hayal kırıklığı ve hüsran oldu.”[28] Turhan, o devirde açılan fabrikaların tam sayısı bilinmemekle beraber, yüz elli civarında olduklarını ve bunların çoğunun kapanmak zorunda kaldığını kaydeder. “Çünkü ne Abdülmecit, ne etrafındakiler ne de ondan sonrakiler hakikatte fabrikanın ne demek olduğunu, nasıl kurulabileceğini, ne gibi şartlara tabi olduğunu layıkıyla bilmiyorlardı. Onu sadece muhtelif makineleri ve büyük bir bacası olan bir binadan ibaret bir şey zannediyorlardı. Bunun da bir saray, bir cami, bir mescit veya çarşı gibi kolayca yaptırılabileceğine kani idiler. Fabrika binası yaptırılıp içine makineler konulunca da işin biteceğini vehmediyorlardı.”[29]

         

        Turhan, bu ilk sanayileşme hamlesinin başarısızlıkla sonuçlanmasını bilgi, tecrübe, altyapı ve zihniyet bakımlarından sanayileşmenin etüt edilmemiş olmasına bağlar. Çünkü bu girişimde bulunanların “memleketin ihtiyaçları, iktisadî imkânları, istihkak kabiliyeti, ham maddenin miktarı ve nevileri hakkında kâfi derecede malumatları yoktu. Daha garibi, elde yetebilecek miktarda ne mühendis, ne ustabaşı, ne de bozulacak makineleri tamir edecek teknisyenler ve usta işçiler vardı.”[30] Yine Turhan’a göre, bütün bunların yanı sıra sanayi ve teknolojinin bilime dayandığı ve bilimsel temeli, vasfı olmayan teknolojinin kendisini yenileyemeyeceği hakkında da bir bilinç bulunmuyordu. Oysa Batı’da sanayi, bilim ve bilime dayalı teknoloji üzerine kuruluyor ve üniversiteler sürekli olarak gerekli insan gücü ve yeni bilimsel bilgi üretiyorlardı. Turhan, bizdeki durumu şöyle betimliyor: “Tekniğin, ilmin bir tatbikatından başka bir şey olmadığını da bilmiyorlardı. Bir memlekette kâfi miktarda ilim ve teknik adamı yoksa, bunları yetiştirecek ve ilmi araştırmalar yapacak müesseseler mevcut değilse büyük sanayinin kurulamayacağından; farzımuhal olarak kurulsa bile bunun gelişemeyeceğinden de habersizdiler.”[31]

         

        Turhan, Batı medeniyetine bizimle hemen hemen aynı dönemlerde yönelmiş olan Japonya ve Rusya’da durumun bizdekinden niçin daha parlak olduğunu da şöyle inceler: Japonlar Batı’nın askeri teknolojisi karşısında direnebilmek için bu teknolojiyi çok kısa bir sürede almışlar ve bununla yetinmeyerek “ilim ve tekniği almakta da büyük bir sürati intikal göstermişlerdir. Gayet objektif ve rasyonel olan Japon kafası Garb’ın bu hudutsuz üstünlük ve kudretinin ilimden geldiğini ve bu sahada onu sadece taklit etmenin kendilerine ancak mahdut bir fayda temin edebileceğini aşikâr olarak”[32] görmüştürler.

         

        Turhan, Rusya’nın gelişiminde ideolojiden ziyade, Batı’daki bilimsel gelişmeleri takip ederek kavramış olmalarının etkili olduğunu söyler. Rusya bugünkü gelişimini “komünizme değil, Garp ilmini almak hususunda göstermiş olduğu cezri harekete borçludur. Bu noktanın gözden kaçırılmaması lazımdır.”[33] Mümtaz Turhan, Osmanlı, Japonya ve Rusya örneklerini vererek Batı medeniyetinin bilim ve bilime dayalı teknolojiye dayandığını, bunu fark edip gereklerini yerine getiren toplumların gelişme ve kalkınmalarının önünde hiçbir engelin bulunamayacağını ifade eder. O, bu karşılaştırmaları, zararın neresinden dönülürse kârdır mantığı çerçevesinde karamsarlığa düşmeden, kalkınmak ve gelişmek için gerekli adımları atmak için yapar. Onun teklif ettiği hareket tarzı şudur:

         

        “1- Bir memlekette ilim, ilim zihniyeti ve ilmi araştırma olmadıkça, bunları temsil edecek birinci sınıf ilim, fikir ve teknik adamları kâfi miktarda bulunmadıkça hakiki, şümullü ve devamlı bir kalkınma mümkün değildir. Zira ilimsiz bir memleketin bu asırda kalkınabildiği ne görülmüş ne de işitilmiştir.

         

        2- İstenildiği takdirde -cezri, sistemli ve şuurlu bir şekilde hareket etmek şartıyla- pek kısa bir zamanda bir memlekette ilim müesseseleri tesis edilebilir ve bu sayede büyük teknik başarılar temin edilebilir.

         

        3- Bu hakikatlerin en mühimi gerek Japonya’nın gerek diğer memleketlerin yapmış oldukları bu tecrübelerin Garp medeniyetine ait unsurların nelerden ibaret olduğunu bilfiil göstermiş olmasıdır.”[34]

         

        Nurettin Topçu da, tarih içerisinde değişik kültür ve medeniyetlerde, kendilerine mahsus uyanışların yaşandığını tespit ederek, önce bunların oluş şartlarını incelemekte ardından da kendi medeniyetimizde ihtiyaç duyulan Rönesans’ı ve onun doğuşu ve gelişiminin şartlarını göstermeye çalışmaktadır. Ona göre değişik çağlarda ve medeniyetlerde yaşanan “Rönesansların her birinde insanlığın aşkına ve dehasına sunulmuş bir irade barınmaktadır ve her biri, aşkımızın terkibine giren unsurlardan bir veya birkaçını yaşatır olmuştur. Çin’de hayat nizamı, eski Mısır’da fani varlıklara ebediliği kazıyan üslup ve ifade sanatı, Yunan’da an içinde yaşamak aşkı, İslam’da insanda temaşa edilen faniliğin Allah’a teslimi ideali, nihayet Batı’da on beşinci ve on altıncı asırlarda beliren ilkin sanatta, sonra her sahada yaratıcılık sevgisi, bu unsurların her biri, kendi Rönesans’ını aradı.”[35] Mesela “Çin’de ve İslam’da huzur ve nizam içinde ilahi iradeye uygun faziletli bir hayat ihtirası tekrarlanıyor; kısmen Mısır’da, Yunan’da ve on altıncı asır İtalya’sında sonsuz güzellik ve doymayan sanat aşkı yaşanıyor. Bu Rönesanslar, bu uyanışlar, hep birbirlerini veya daha doğrusu insanlığın ruhî oluşunu tamamlıyorlar ve her birinde esas olan aşk başka devirlerle başka Rönesanslarda tekrar tekrar yaşanıyor.”[36]

         

        Topçu’ya göre Rönesans hareketlerini doğuran amiller arasında aklın rolü de vurgulanmalıdır. “Çin’de olduğu kadar İtalya’da, Yunan’da olduğundan fazla İslam’da hâkim olan prensip, hikmet prensibidir. Hikmet, hareketlerimize aklın kaideler koymasıdır.”[37] Ona göre insanın kendisine yaraşır bir hayat ve medeniyeti kurmakta bocalaması; sebepleri ihmal, gayelerden habersizlik, tezatlara göz yummak yüzündendir. “Hadiseleri doğuran sebeplerin bilinmeyişi, insanlığı hakikatlere düşman, efsanelere esir etti. Gayelerden habersizlik idealler dünyasının esrarlı kapısına asılmış kilit arkasında, karanlıklarda bıraktı. Tezatlara göz yummaksa, ahlâkı felce uğrattı.”[38] Ona göre her Rönesans insanlığı bu sapkınlıklardan kurtararak hakikatlere yöneltmiştir. “Kâinatta her olayın sebeplerinin araştırılması, asırlık efsaneleri yıkmış, ilimlerle felsefeyi meydana çıkarmıştır. Varlığımızın her sahasında gayeler araştırma, alet yapıcı insanlığı idealist insanlık mertebesine yükseltti. Tezatlardan sıyrılma ise insanlığın kalbinin kurtuluşudur, ahlâki oluşun müjdesi olmuştur. Aklın bu üçlü saltanatı, her Rönesans devrinde kendi kahramanını dünyaya getirmiştir.”[39] Topçu’nun burada saydığı kahramanlar ilim, ahlâk ve insanlık idealinin kahramanlarıdır. O, hepsinde akıl ve hikmetin yansımalarını görmekte, aklın yükseliş devirlerini, insanlığın hidayet ve Rönesans devirleri olarak yorumlamaktadır. Yine ona göre aklın mağlup olduğu devirler, “ilmin de idealin de ahlâkın da uçurumlara yuvarlandığı karanlık devirlerdir.”[40] Topçu bu konudaki görüşlerini bir temenni ile bağlar: “Hakikatleri, idealleri ve kalbi yuvarlanmaktan koruyan tek kuvvete akla köle olmaktan asla korkmayalım.”[41]

         

        Mümtaz Turhan, Batı medeniyetinin dayandığı unsurların bilim ve tekniğin yanı sıra “ferdî hakları koruyan kanun ve ferdi mesuliyetin doğmasını temin eden hürriyet sistemi”[42] olduğunu söyler. Ona göre “Garplılaşma cehdi neticesinde henüz farkına varamadığımız sayısız denecek derecede yeni hukukî, içtimaî, iktisadî ve terbiyevî meseleler hal çareleri beklemektedir. Bunları vaktinde görebilmemiz, layıkıyla halledebilmemiz ancak ilimle mücehhez birinci sınıf mütehassıslara, hakiki ilim müesseselerine sahip olmamıza bağlı bulunmaktadır. Bundan da anlaşılıyor ki, bugün medeniyet demek ilimden ve ilmin tatbikatından ibaret olan teknikten başka bir şey değildir. Şu halde ilim, medeniyet ve teknik arasında bir fark gözetmek mümkün olmadığı gibi bunlardan birisini alıp diğerlerini bir tarafa bırakmak da mümkün değildir. Bunlar birbirleriyle iç içe geçerek, kaynaşarak bir bütün meydana getirmişlerdir.”[43]

         

        Mustafa Şekip de bu konuda benzer düşüncelere sahiptir. Ona göre de “yeni zaman medeniyetini memleketimizde temellendirmenin tek çaresi ilim şampiyonları yetiştirmek, tam bir hürriyetle çalışmalarını sağlamaktır. Bütün medeniyetlerin selameti bu yolda sağlanmıştır.”[44]

         

        Mustafa Şekip, içtimaî, siyasî mânâsıyla hürriyet mefhumunun Batı düşüncesinde mücerret bir fikir olmaktan çıktığını ruhî, manevî bir cevher mahiyeti kazandığını belirtir.[45] Ancak yine de hürriyetin yığınların bir talebi veya meselesi olup olmadığını sorgulama gereği duyar. Ona göre hürriyet talebi yığınların meselesi değildir. “Eğer böyle olsaydı hürriyet rejimlerinin doğması bu kadar geç ve güç olmazdı. Hürriyeti isteyenler, uğrunda kurban verenler, onsuz bir şey olamayanlardır ki her cemiyette kültür ve medeniyetin başlıca amili olan seçkin bir azınlık, her sahada türlü yenilikler yaratan kafalardır. Hürriyet de asıl bunlar için elzemdir. Çünkü hürriyet yoksa bunlar da yoktur. Hürriyetin ötesinde bir şey yoktur demek de bunlara düşer. Halk yığınlarının yaşayışlarında hassasiyet, heyecan, görenek, alışkanlık hâkimdir. Onlar için hürriyet zulme, haksızlığa uğramamak, gördüğü, alıştığı hayatı yaşamaktır.”[46]

         

        Mustafa Şekip, eski medeniyetle yeni medeniyetin, hürriyet kavramına yükledikleri anlam bakımından birbirlerinden ayrılabileceklerini savunur. Ona göre hürriyetin antitezi istibdattır. Birinde hayat ne kadar çeşitli, civcivli ise diğerinde o kadar yeknesak ve durgundur.[47] “Hürriyet havasının hâkim olduğu yerde efendisiniz, onun olmadığı yerde kulsunuz, kölesiniz; huzur ve emniyetten mahrumsunuz”[48] der. Mustafa Şekip, kültür ve medeniyetin, bir milletin özgür ve yaratıcı şahsiyetleriyle gelişip serpileceği ve idame ettirileceği kanısındadır. Dolayısıyla hürriyet en çok bir milletin aydınlarına, düşünür ve sanatçılarına lazımdır, der. Zira ancak hürriyet ortamında yaratıcı şahsiyetler arasında ahlâklı bir mücadele ve rekabet olabilir. Hürriyetin olmadığı yerde “samimiyetin yerini riya alır, dalkavukluk alır. Halk umumiyetle bezgindir, yılgındır. Hayat sevgisinden doğan neşeden eser yoktur.”[49] Medeniyetlerin yükselişleri ve düşüşleri Mustafa Şekip’e göre yaratıcı ve özgür şahsiyetlerin yetişmelerine, kendilerini ortaya koyup ifade edebilmelerine ve hepsinden önemlisi topluma etki edebilmelerine bağlıdır. Bütün bunların olabilmesi için açık bir toplum ve rejime ihtiyaç vardır. Aksi durumda yaratıcılık yerini taklitçiliğe, samimiyet riyakârlığa ve sahtekârlığa bırakmakta, bunun doğal bir sonucu olarak da kültür ve medeniyet gerilemektedir.

         

        Mustafa Şekip, medeniyet ve hürriyet ilişkisini ayrıca ahlâk açısından da irdeler. Ona göre ahlâk da ancak hürriyet ortamında samimi ve gerçek olabilir. Çünkü baskı rejimleri ve toplumlarında uyulması gereken kurallar, davranışlar ve tutumlar önceden otorite tarafından belirlendiği için seçme ve irade etme olamayacağından gerçek anlamda ahlâk da yoktur. Dolayısıyla ahlâk ve özgürlük birbirlerinin varlığını zorunlu olarak gerektiren kavram çiftleridir. Ahlâkın temelinde özgürlük, özgür seçim ve irade bulunur. Özgürlük; sorumlulukla beraber gelen bir ahlâkî eylemin özgürlüğüdür. Bu bağlamda ancak ahlâkî eylem özgür olabilir. Mustafa Şekip, ahlâk ve hürriyet ilişkisini toplumları daha iyiye götürecek olan seçkinleşme açısından da irdelemektedir. “Ahlâk istikametinde hareket sahasında genişleyen hürriyet aynı zamanda seçkinleşmeyi sağlamakla cemiyetin daha iyileşmesine yaramaktadır.” Mustafa Şekip, cemiyetlerin seçkinleşmesinin çok zaman ve emek istediğinin de farkındadır. Çünkü “hürriyet hayranları nadir zekâlardır; kalabalıklar ise sayıya, kuvvete, iktidara taparlar.”[50]

         

        Mustafa Şekip, ilim, ahlâk ve hukuk arasında da ilişki kurar. Doğru severlik, insanî bir erdem olarak bütün insanlık başarılarının temelinde bulunur. Ona göre “ilim, bir bakıma, doğru severlikten doğduğu gibi doğru severliği de doğurur. İlmî durum olmadan, ilmî düşünce ile tamamlanmadan hiçbir doğru severlik olmaz.”


Türk Yurdu Şubat 2011
Türk Yurdu Şubat 2011
Şubat 2011 - Yıl 100 - Sayı 282

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele