Yücel Hacaloğlu İle 1960 Öncesi Türk Yurdu Hakkında Sohbet

Şubat 2011 - Yıl 100 - Sayı 282

        - Yücel Hacaloğlu kimdir?

        YÜCEL HACALOĞLU: 1936 yılında, Rize ilinin Fındıklı ilçesinin Çağlayan Köyü’nde doğdum. İlkokul üçüncü sınıfa kadar köyde okudum. Ondan sonra babamın memuriyeti sebebiyle gittiğimiz Kars’ta ilkokul 4-5, Orta 1 ve 2’yi okudum; sonra nakil sebebiyle gittiğimiz Trabzon’da liseyi bitirdim. Lisede edebiyat hocam Kemal Or’du. Sonra milletvekili oldu. Yine Kaya Bilgegil lisede edebiyat hocam idi. Bilgegil, birkaç yıl sonra Atatürk Üniversitesinde edebiyat profesörü oldu. 1955 yılında, İstanbul’a yükseköğrenim için gittiğimde, okulla birlikte 1957’de gazeteciliğe başladım.

         

        - Türkçü çevre ile tanışmanız, düşünce çizginizin netleşmesinde etkisi olan kişiler, öğretmenleriniz kimlerdir?    

         

        -Ben, Orta birinci sınıfta iken 1948-49 yılında, rahmetli Fahrettin Kırzıoğlu tarih hocamdı. O da diğer hocalarım gibi üniversiteye intisap etti. Türkçe hocam da sonradan aynı yolu takip ederek Hacettepe Üniversitesi Eğitim bölümünde profesör olan Hocaoğlu Selahattin Ertürk idi. Aynı zamanda iyi bir şair olan Selahattin Ertürk’ün Kükreyiş isimli kitabı yeni çıkmıştı.  Kitabını sınıfa getirir, oradan bazı şiirlerini okurdu. Ayrıca bize Orta ikinci sınıfta Atsız’ın Bozkurtların Ölümü’nü tavsiye etmişti. Ben Orta ikinci sınıfta bu romanı okudum. Fahrettin Kırzıoğlu da bize iyi bir tarih şuuru verdi; kendilerini rahmetle anıyorum. Ben o zaman 13-14 yaşlarındaydım. Şimdi Kız Enstitüsü olan binada halkevi vardı. Halkevinde her hafta cumartesi akşamları geceler yapılırdı. Selahattin Ertürk, bu toplantılarda çok güzel şiirler okurdu. Selahattin Ertürk, Kars’ta çok sayıda milliyetçi insan yetiştirdi. Bunların içinde sonradan milletvekili, senatör seçilenler oldu.

        Selahaddin Ertürk hakkında ayrıca biraz bilgi vereyim.

         

        - Evet, iyi olur. Çünkü daha sonraki hayatında dönüşümler olacaktır.

         

        -Selahattin Ertürk, aslen Eskişehir’in Mihalıççık ilçesinden. Babası Mecid Bey orada uzun yıllar -30 yıl kadar- belediye başkanlığı yapmış bir zat. Selahattin Ertürk Ankara Üniversitesi Dil-Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe bölümünden mezun olmuştur. Sonraki yıllarda TİP Genel Başkanı olan Behice Boran, Niyazi Berkes, Muzaffer Başoğlu bölümün hocalarıdır. Bölümde Osman Yüksel Serdengeçti, Prof. Dr. Mübeccel Kıray ile birlikte okudular. O gençliğinde arkadaşı Serdengeçti ile beraber şiir kitapları çıkardı. Mezun olduktan sonra ilk görevi Kars’ta, Türkçe hocalığı idi. Orada iki sene kadar görev yapmış bilahare 1950 yılında Konya’ya gitti. Konya’da, Türk Milliyetçiler Derneğinde çalıştı ve Türkçülük Nedir isimli broşürü derneğin yayını olarak basıldı. Sonradan bir şiir kitabı daha çıktı. 1952’nin sonunda gittiği Amerika’da kaç yıl kaldı tam hatırlamıyorum. Döndükten sonra Gazi Eğitim Enstitüsünde hocalığa başladı. Burada 3-4 yıl hocalık yaptıktan sonra tekrar Amerika’ya gitti. Selahattin Ertürk, Türkiye’ye ikinci dönüşünde, Hacettepe’ye hoca oldu. İstanbul Üniversitesine müracaat ettiğinde, Profesör Dr. Mümtaz Turhan pek ilgi göstermemiş. Hacettepe’de sonradan profesör oldu. Selahattin Bey,  son yıllarında Türkçe bakımından biraz uydurmacılığa kaçan bir tavır içine girdi. Mesela ben birkaç kitabını gördüm; anlamak mümkün değil. Talebeliğinden beri dine karşı biraz lakayt bir tavrı vardı. Ama milliyetçi, çok güzel konuşan, çok güzel şiir okuyan bir hocamdı, 1986 yılında öldü. Allah rahmet eylesin.

         

        - Milliyetçilikten uzaklaştığını da biliyoruz.

         

        - Bir gün, Kayserili bir mühendis arkadaşına: “Milliyetçiler beni arayıp sormuyor. Bana konuşma imkânı vermiyor!” diye şikâyette bulunmuş. Arkadaşı da: “Sen de milliyetçilikten uzaklaştın!” demiş. Hatta onun bir kitabı var. Galiba yeni çıkmıştı. İsmi: Diktacı Tutum ve Demokrasi. Kitabındaki birtakım düşüncelerinin biraz aykırı olduğu belirtildi. Ben kitabı okumadım, bilmiyorum. Ama hanımı da benim hocamdı. Tabiat Bilgisi hocamızdı. İki çocuğu var; ikisi de profesör galiba. Hacettepe’de mi, ODTÜ’de mi? Nerede bilmiyorum.

         

        - Öğretmenlerinizin, üzerinizdeki etkisini çok güzel örneklendirdiniz. Kırzıoğlu hakkında da bilgi vermeden önce ailenizin sizin üzerinizdeki etkisi var mı?

         

        - Yok, ailemin, üzerimde etkisi olmadı.

         

        - Peki, şehir olarak Kars’ın var mı?

         

        - Var. O yıllarda Kars’ta okuyup da tesir altında kalmayan olmamıştır. Mesela benim o zaman arkadaşlarım vardı. Bunlar, milliyetçi arkadaşlar oldu. Neden?  İsimlerini zikrettiğim hocaların sayesinde.  Fahrettin Kırzıoğlu aslen Karslıdır. Kaleiçi Mahallesi’nde doğmuş, Erzurum Lisesinde okumuş. Sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin tarih bölümünden Zeki Velidi’nin talebesi. Birinci eşi Nebahat Hanım coğrafya hocamızdı. Fahrettin Kırzıoğlu çok çalışkan bir adamdı, çok! Epey kitabı var. Tarihçilerimiz nedense Kırzıoğlu’nu fazla beğenmezler. Pek çok tarihçi, Kırzıoğlu hakkında “hayal hanesi biraz geniş, ilmî temelleri az” der. Ama son derece milliyetçi, çalışkan, dürüst, namuslu bir adamdı; Allah rahmet eylesin. Sanıyorum 2005 yılında vefat etti. Çocukları var. Biri profesör, Süleyman Demirel Üniversitesinde. Biri Ziraat Mühendisi, küçük oğlu Kürşad da İngilizce mütercimi.

         

        Diyebilirim ki, Fahrettin Kırzıoğlu’nun, bize, tarih dersinde verdiği şuur milliyetçi olmamızın esas unsurlarından biridir.

         

        - Anlıyoruz ki, İstanbul’a geldiğiniz zaman milliyetçi bir donanıma, bir alt yapıya sahipsiniz. Türk Ocağı çevresiyle ve özellikle Hamdullah Suphi ile tanışmanız nasıl oldu? O dönem, kitap boyundaki Türk Yurdu dergisi, İstanbul’da çıkarılıyor; bu hususlardaki gözlemleriniz nedir?

         

        - 1955 yılında, İstanbul’a geldiğimde önce Galip Erdem’i tanıdım. Beyazıt’ta, Karadeniz Kıraathanesi vardı. Galip Erdem’le orada tanıştık. Ömer Öztürkmen’le tanıştım. Ömer Öztürkmen İngiltere’de bir gazetede staj yapmış, İstanbul’a yeni gelmişti.  Öztürkmen’le de o zaman tanıştık. Türk Ocağı genel merkezi Aksaray’daydı. Şimdi o bina yıkıldı. Oraya giderek, Mümtaz Turhan’ın, Mehmet Kaplan’ın konferanslarını dinlerdim. Hamdullah Suphi Tanrıöver’i orada gördüm. Abdülhak Şinasi Hisar,  1955-56-57 yılları Türk Yurdu dergisini çıkarıyordu. Meşhur romancımız Hisar, derginin yazı işleri müdürüydü. Sonraki yılların romancısı Mustafa Necati Sepetçioğlu,  Türk Yurdu’nda çalışıyor,  derginin haberlerini yazıyordu. Gazeteci ve milletvekili Gökhan Evliyaoğlu da dergide görevliydi. Sonra oraya gelenlerden bir tanesi de, -müstakbel genelkurmay başkanı-  Orgeneral Cemal Tural’ın eşi, Öğretmen Suna Hanım’dı.  O zamanki soyadıyla Suna Gerçek de gelirdi. Çok güzel, alımlı bir kadındı. Hamdullah Suphi’nin dedesinden miras kalan Abdüllatif Paşa Konağı’na gittik. Orada kaç defa kendisinden Millî Mücadele ile ilgili birtakım hatıralarını dinledim. Bizim kafamızdaki bazı târihî bilgilerin gerçekle ilgisi olmadığını Hamdullah Suphi’den bizzat dinledim. 1957 yılında ise, Türkiye Spor gazetesinde çalışmaya başladım. Tarık Buğra da o gazetenin yazı işleri müdürüydü.

         

        - Türkiye Spor gazetesinin sahibi kimdi?

         

        - Halil Edip Törehan’dı.

         

        - Doğru!  Yeni İstanbul’un da sahibi.

         

        - Evet.

         

        - Onun ikinci gazetesi gibi Şişhane’deki binada çıkıyordu o da değil mi?

         

        - Evet. Orada iki üç sene kadar çalıştım. Sonra oradan ayrılarak, Havadis gazetesine geçtim. Oradan da ayrıldım, Son Havadis’e geçtim ve nihayet Yeni İstanbul’la anlaştım. Sözün kısası gazetecilik serüvenim böyle devam etti. Tabii bu arada İstanbul’daki milliyetçileri tanımaya başladım. 1952 yahut 1953 yılı idi. Nihal Atsız’a bir mektup yazarak fotoğrafını istedim. Atsız isteğimi kırmayarak güzel bir fotoğrafını gönderdi. Yıllar sonra, gönderdiği fotoğrafını büyüterek Türk Ocakları Genel Merkezine astırdım. Nihal Atsız’ı da tanımamın kapısı böylece aralandı. Görevli bulunduğu Süleymaniye Kütüphanesine, bilahare evine gittim. Atsız Bey’le aşağı yukarı 15 yıl boyunca, bazen haftada bir gün, bazen de iki gün görüştüğümüz oldu. Kendisinin benim üzerimde çok tesiri oldu. Doğrusu çok insan tanıdım. Ama diyebilirim ki, böyle karakterli, seciyeli, düşündüğünü açıkça söyleyen insan az tanıdım. Nihal Atsız bunların başında gelir.

         

        Bu arada şunu da söyleyeyim: Ben, İsmail Hami Danişmend’in her hafta cumartesi akşamları evindeki toplantılara da katıldım. Sanıyorum 1956, 57, 58 yıllarında. O toplantılara birçok tanınmış kültür adamı gelirdi.

         

        - Yılmaz Öztuna da katılıyor muydu?

         

        - Yılmaz Öztuna henüz yoktu, Paris’teydi. Yılmaz Öztuna, 1957 yılında, Paris’ten yeni dönmüştü.  Nihal Atsız’ı ziyaretimde,  Öztuna da gelmişti. Bizi, bu vesileyle Atsız tanıştırdı. Yılmaz Öztuna’dan ötürü Atsız: “İşte şöyle tarihçi, böyle bilgili adam,  bunun gibi hafızası olan yok” şeklinde konuştu. O zaman dostluğumuz gelişti. 1966 yılında, Yeni İstanbul’un yazı işleri müdürü ve genel yayın müdürü olduğum zaman kendisine mektup yazdım. Fıkra yaz diye! Bana gönderdiği mektupları var. Şöyle ki:  “Benim başka yere sözüm var, işlerim fazla” diye mazereti oldu. İlk tanıştığımız günden beri sağlam bir dostluğumuz var. Halen bu dostluğumuz devam ediyor.

         

        İsmail Hami’nin evinde çok adam tanıdım. Yazar M. Raif Ogan’ı o toplantıların birinde tanıdım. Eşref Edip Fergan, Mehmet Âkif’in yakın dostu. Peyami Safa’yı da ilk defa orada gördüm. Sonra neşretmekte olduğu Türk Düşüncesi dergisinin idarehânesine giderek yüz yüze konuştum. İsmail Hami’nin ve Nihal Atsız’ın evinde devrin kalburüstü adamlarını tanıma imkânım oldu ki, bir diğeri de Orhan Şaik Gökyay idi. Ahbaplığımız oldu, Tabii ben yaş itibariyle onlardan çok küçüktüm; doğrusu daha ziyade dinleyici durumundaydım.

         

        - Atsız’ın evine gelenler, dergide yazanların dışında, tanınmış isim var mıydı yani kalem sahibi olmamasına rağmen onunla dostluğu olan?

         

        - Bazen emekli bir paşa gelirdi, adını şimdi hatırlamıyorum. Paşa’yı birkaç defa gördüm. Nihal Atsız bazı kişilerle dostluk kurmuştu; ama evinde görmedim. Kendisini birkaç defa dışarıda gördüm; mesela Agâh Sırrı Levend. Nihal Atsız, Cumhuriyet Halk Partisine şiddetle karşı bir adam olmasına rağmen Agâh Sırrı Levend’i hakkında “ilim adamı, çalışkan adam” der,  beğenirdi. Üstelik Agâh Sırrı da kitaplarını Atsız’a gönderirdi. O da Türk Dil Kurumu yazmanı idi. Böyle şeyler de vardı.

         

        - Genel olarak şöyle soralım; 1957’de dergi kapandıktan sonra…

         

        - Türk Yurdu dergisi 1954’te yeniden çıkmaya başladı. Ne yazık ki, ufak boydaki o dergi 1957 yılında kapandı.

         

        - Osman Turan’ın Türk Ocakları Genel Başkan olması nasıl oldu?

         

        - Şimdi şöyle, Osman Turan…

         

        - 1954’de milletvekili oldu.

         

        - Milletvekili oldu ama bir ara Ankara şubesi başkanı oldu. Türk Ocakları Ankara şubesi başkanı.1954-58’in sonunda, 59 yılında Türk Ocakları kurultayı yapıldı. O kurultayda, Osman Turan Türk Ocakları Genel Başkanı seçildi ve Türk Ocağı Genel Merkezinin İstanbul’dan Ankara’ya nakline karar verildi. O yıllarda Türk Ocağı devletten yardım alıyordu. Ayrıca binada bir nikâh salonu vardı; o da kiraya verilmişti. Bir başka bölüm de Devlet Tiyatrolarına kiralanmıştı. Türk Ocağının maddî bakımdan bir sıkıntısı yoktu. Çalışanlarının hepsi maaşlı insanlardı. Mesela Saadettin Bilgiç, Ocak müdürüydü ve maaşlıydı. Şadi Pehlivanoğlu ocak müdürüydü, maaşlıydı. Türk Yurdu dergisinin yeniden çıkmasına karar verilmesinden sonra, hazırlıklar yapıldı.

         

        - Dergi 1959 Mart’ında çıkmaya başlamış. Mart 59’dan itibaren kendinden çizgili güzel sayılar yayımlandı...

         

        -  O zamanlar dergide Ömer Rasih Öztürkmen, Erdoğan Cemil Okçu yüksek mimardı. İsmini zikrettiklerim derginin daha çok mizanpajıyla meşguldüler. Siyasî tarafıyla ilgilenmiyorlardı.

         

        - Şadi Pehlivanoğlu…

         

        - Şadi Pehlivanoğlu idare işleriyle ilgileniyordu. O zaman Nevzat Yalçıntaş’ın ağabeyi, Elektrik Teknisyeni Avni Yalçıntaş’ın Ulus’ta bir dükkânı vardı. Ama Türk Yurdu’na şiir de yazardı. Eski boksörlerden, halen sağ imiş, o da çalışırdı.

         

        - Ali İhsan Ulubahşi…

         

        - Ali İhsan Ulubahşi, Sandıklılı. Sonradan Afyon milletvekili oldu. Nevzat Yalçıntaş vardı.

         

        - Mehmet Genç…

         

        - Mehmet Genç vardı.

         

        - Mehmet Çavuşoğlu…

         

        - Mehmet Çavuşoğlu, bendenizin kayınbiraderi.

         

        - İbrahim Metin…

         

        - Erol Güngör vardı, o da rahmetli. Biz Erol’la bir sene üç ay aynı evde kaldık.

         

        - Öyle mi? Onu bilmiyorduk! Biraz da Erol Güngör’den bahsediniz?

         

        - Erol Güngör’den bahsedileceği kadar edildi, fazlasıyla.

         

        - Hayır hayır, size dönük mü yani.

         

        - Erol’la ilgili bir şey anlatayım ama…

         

        - Buyurun…

         

         - Bir gün,  Faruk K. Timurtaş’ın fakültedeki odasında oturuyoruz. Bir elifba metin geldi. El yazması, 300 sene evveline ait. Faruk Kadri Timurtaş, eski Türk edebiyatı doçenti. Metni aldı. İlkokul birinci sınıf talebesinin alfabeyi söke söke okuması gibi okumaya başladı. Erol Güngör metni teklemeden, sular seller gibi okudu. Dikkat buyurunuz Erol o zaman daha talebe!

         

        - Derginin künyesinde, Genel Yayın Müdürü Emin Bilgiç de görünüyor. Ama onun ötesinde, yeni neslin tanıması gerektiğini düşündüğümüz isimler var. Rahmetli Galip Erdem Bey, Mehmet Galip adıyla görünüyor. Sebep?

         

        - Galip Erdem’in “Mehmet” diye bir ismi aslında yok; ama Ömer Öztürkmen: “Büyük adamlar üç isimli olur, sana da Mehmet’i ilave edelim” demiş. Mehmet Galip Erdem ismi buradan geliyor.

         

        - Mehmet Genç var, iktisat tarihi hocası.

         

        - Mehmet Genç, Mülkiye mezunu. Aslında Arhavili. Artvin Arhavi ilçesinden, Gençoğul-larından. Ömer Lütfü Barkan’ın asistanı oldu. Yıllarca asistanlık yaptı ve emekli oldu. Çok iyi Osmanlıca, Arapça, Fransızca, İngilizce bilir. İktisat tarihi konusunda son derece büyük uzman.  

         

        - Oktay Evinç var.

         

        - Oktay Evinç birkaç sene evvel öldü. Tiyatrocu aslında. Evinç, dergide idare müdürü gibi bir pozisyondaydı.  Onu çok fazla tanımıyorum. İstanbul’dan Ankara’ya geldikçe görürdüm.

         

        - Kerim Aydın Erdem...

         

        - Kerim Aydın Erdem birkaç sene önce öldü. Şimdi, adamın aleyhinde konuşmakta…

         

        - Yok, aleyhinde değil ama bir tespit yapıyoruz…

         

        - Ben bir şey sorabilir miyim? Yine mademki bizim hemşeriden söz edildi. Bir de dergide yurt dışındaki temsilci olarak görünen Hüseyin Yılmaz var, benim bildiğim kadarıyla … mahalleden. Tanıdınız mı onu?

         

        - Hayır, tanımadım.

         

        - Naci Yılmaz diye bir isim var. Onu tanıdınız mı?

         

         

        - Naci Yılmaz Mülkiyelidir. Siyasal Bilgiler de okudu ama çok zor mezun oldu. Bir takım yazılarından dolayı takibata uğradı. Şu anda sağdır, ama nerede bilmiyorum.

         

        - Mülkî idare amirliği yahut kaymakamlık yaptı mı?

         

        - Yaptı. Ama nerede yaptı bilmiyorum.

         

        - Peki, Uğur Yüksel.

         

        - Uğur Yüksel, Türk Kadınları Kültür Derneği Başkanı Emine Bağlum’un ağabeyidir. Osman Yüksel Serdengeçti’nin ağabeyi Selami’nin oğlu. Selami, Melami tarikatına girmişti. Osman Yüksel: “Gitti Selâmi geldi, Melami” derdi.

         

        - Derginin temsilcilerinden Oktay Aslanapa dışında olanlar vefat etmiş. Diğerleri de ilginç isimler…

         

        - Oktay Aslanapa 97 yaşına girdi. Sağ şuanda.

         

        - Sabahattin Zaim...

         

        - Evet, Sabahattin Zaim, -benim bildiğim kadarıyla- Şadi Pehlivanoğlu’nun arkadaşıydı, o getirdi. O zaman Sabahattin Bey kaymakamlık yapıyordu. Akademisyenliğe iktisat fakültesinde başladı, sonra Sabahattin Bey tarikatçı falan oldu.

         

        - Uzaklaştı yani milliyetçilikten, Türk Ocağından.

         

        - Biraz öyle oldu.

         

        - Selahattin Ertürk gibi mi?

         

        - Sabahattin Zaim Balkanlıdır, göçmen. Gazeteci Ahmet Vardar yakın akrabası, halasının oğludur.

         

        - İrfan Atagün gazeteci olan. Biraz da ondan bahseder misiniz? Çok fazla bilinmiyor; ama millî kültür mücadelesinde çok emeği geçti.

         

        - Aslen Edremitli, 1927 doğumludur. Hukuk Fakültesi mezunu. 8-10 yaşlarında iken çocuk felci geçirmiş. Bu yüzden yürüme güçlüğü çekiyor ve bastonla geziyordu. Süleyman İrfan Atagün…

         

        - O pek kullanılmıyor. Var, evet. Gazeteci kökenli mi?

         

        - Hep gazetecilik yaptı o zaten. 10 seneye yakın da felçli yaşadı. 3-4 sene evvel vefat etti.

         

        - Türk Yurdu’nun yurt dışı temsilcilerinden Hikmet Okuyar’ı tanıdınız mı?

         

        - Onu tanımıyorum.

         

        - Almanya temsilcisi olan Neriman Öztürkmen. Bu Ömer Bey’in o zamanki hanımı herhalde.

         

        - Neriman Malkoç Öztürkmen’in Mehmet Âkif’te Mekân isimli eserini başkası yazdı, ancak onun imzasıyla çıktı. Fakat yazarının kim olduğu bende kalsın!

         

        - İtalya temsilcisi Gencay Okçu kimdi?

         

        - Gencay Okçu, Erdoğan Okçu’nun ilk hanımı. Ressamdır. İtalya’da sergi açmış bir hanım. Ben kendisini görmedim hiç.

         

        - İç haberler bölümünde sizinle beraber, Dr. Fethi Tevetoğlu ve Feyzi Halıcı var.

         

        - Feyzi Halıcı’yı biliyorsun; Konyalı. Aslı Erzurumlu Kürt Sabri’nin oğlu, isterseniz… Milliyetçi bir insandır. Çok güzel şiirleri var.

         

        - Şimdi Mehdi Halıcı kardeşinin takma adı Cemşit Bender imzasıyla Kürtleri savunan kitapları çıkıyor.

         

         

        - Kardeşi uzun yıllar Norveç’te kaldı. Hikâye kitapları falan var, Kürtçülük yaptı. 

         

         -Evet, halen de yapıyor zaten.

         

         - Gökhan Evliyaoğlu ve Mesut Bilgin de var.

         

        - Mesut Yavuz Bilgin. Yavuz’u da var onun. Hâkimlik yaptı uzun yıllar. Malatyalı, şair, çok güzel şiirleri var. Sanıyorum vefat etti.

         

        - Peki Ergun Göze?

         

        - Ergun Göze’yi biliyorsunuz Sivaslı. Uzun yıllar avukatlık ve çeşitli gazetelerde fıkra yazarlığı yaptı.

         

        - O da konjonktüre göre milliyetçiliğe biraz yakın biraz uzak durdu...

         

        - Ne yazık ki, evet.

         

        - Osman Yalın.

         

        - Osman Yalın’ı ben tanımadım.

         

        - Mehmet Gökalp

         

        - Mehmet Gökalp arkadaşımdı. Şu anda 82-83 yaşlarında olması lâzım. Aslen Artvin’in Yusufeli ilçesinin Ersis Köyü’nden. Folklorla uğraştı. Ayrıca folklorla ilgili kitapları var. Uzun süre savcılık yaptı, emekli oldu. Şimdi İstanbul’da yaşıyor. Şabanoğlu Mehmet Gökalp imzasıyla yazıları da var.

         

        - Celalettin Ataman.

         

        - Atamanalp.

         

        - Atamanalp. Alp’i sonradan koydu galiba.

         

        - O Erzurumlu. Onu tanımadım.

         

        - Galiba sonraki yıllar Erzurum Atatürk Üniversitesinde görev aldı.

         

        - Sanıyorum Erzurum Atatürk Üniversitesinde sekreterdi. Çünkü ben onun imzasına Mehmet Şevket Eygi’nin haftalık Yeni İstiklal gazetesinde rastladım.

         

         - Talat Efendioğlu.

         

        - Talat Efendioğlu’nu ben de gördüm. Vaktiyle o İrfan Atagün, Ömer Öztürkmen, Galip Erdem Kara Kedi isimli bir mizah gazetesi çıkardılar. Gazetede yazanlardan biri Talat Efendioğlu’dur. Ama kendisi ne iş yapar, sağ mı ölü mü bilmiyorum.

         

        - Mehmet Oruç

         

        - Mehmet Oruç öğretmendi. Rize’nin Fındıklı ilçesinden. 10 sene evvel öldü. Çok milliyetçi bir arkadaşımızdı.

         

        - Sizin kayınbiraderiniz Mehmet Çavuşoğlu?

         

        - Mehmet Çavuşoğlu 1987’de bir trafik kazasında öldüğünde profesördü.

         

        - İbrahim Metin Bey var.

         

        - İbrahim Metin’i hepiniz biliyorsunuz.

         

        - Biliyoruz ama hakkında bilgi verirseniz memnun oluruz. Gençliğinde nasıldı, heyecanlı mıydı? Aynı heyecanı taşıyor mu?

         

         

        - İbrahim Metin şuanda 71 yaşında. Şu yaştaki heyecanı o zaman da vardı, hiç değişmedi. O kadar fedakâr, dürüst, çalışkan, insan ayarlamakta birebir arkadaşımızdı. Bunları milliyetçi yapan da şair Ayhan İnal’dır. Bunlar Ankara Ticaret Lisesinde öğrenciydi. Sadi Somuncuoğlu ile İbrahim Metin’in okudukları Ticaret Lisesi, Türk Ocağının karşısındaydı. Bunlara Türk Ocağından bahsetmiş, oraya yönlendirmiş.    

         

        - Bir de Metin Ersan var.  

         

        - Metin Ersan uzun yıllar Türk Ocağında çalıştı. Ocak’ta yatıp kalkıyordu. Sonradan Mimarlık fakültesini bitirip mimar oldu. Halen Ankara’da mermercilikle uğraşıyor. Şu anda herhalde 65 yaşındadır.

         

        - Oktay Güner. Agâh’ı yok o zaman.

         

        - Avukat oldu Oktay. Hatırlarsanız Ömer Öztürkmen’in: “Büyük adamlar üç isimli olur” dediğini nakletmiştim. Agâh da adını sonradan aldı. Kendisiyle Ankara’da talebeyken tanıştım. Oktay Güner diye biliyordum. Bir gün baktık ki, herkes Agâh diyor! Yahu bu Agâh da kim? Meğer bizim Agâh Oktay Güner’miş. Büyük adamlar üç isimli olur unutmayın! Doktorasını Paris’te yaptı. Ticaret Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı yaptı. Kendisi milliyetçi ve kültürlü bir arkadaşımızdır.

         

        - Evet, evet. İzzettin Kerkük!

         

        - İzzettin Kerkük şimdiki Kerkük Vakfının başkanı. Kerküklü. O zaman Mülkiye’de talebeydi. Şu anda 82-85 yaşlarında. Suphi Saatçi ile Kerkük Vakfını idare ediyor. Çoluğu çocuğu yok. Bu bakımdan bütün mal varlığını vakfa bağışladı. Kerkük dergisini çıkarıyor. Kitaplar çıkarıyor, hizmet ediyor.

         

        - Evet, bir isim daha: Emin Özgümüş.

         

        - Emin Özgümüş Ankara’da. Kendisi Amasyalı. Ziraat yüksek mühendisi. O zamandan beri Türk Ocağına gelir gider. Emin Özgümüş müteahhitlik işleriyle uğraşıyor.

         

        - Bir başka isim var, Mustafa Polat, Erzurumlu.

         

        - Mustafa Polat’ın o zamanlar Erzurum’da çıkan Hürsöz gazetesinde yazıları yayımlanıyordu. Daha sonra İstanbul’a gelerek haftalık İttihat gazetesini çıkardı. Bekir Berk ile beraber Alparslan Türkeş’in, MHP’nin aleyhinde, 1969 Genel Seçimleri arifesinde bir broşür yayınladılar: “İslami Hareket ve Türkeş” diye. Risalede, Türkeş’in Kemalist olduğunu, Atatürkçü olduğunu iddia ettiler. Mustafa Polat ve Bekir Berk ikisi beraber. Sonradan Milliyetçi Hareket Partisi de cevabî bir risale yayınladı. O broşürü de Kadir Mısıroğlu yazdı, imzasız olarak çıktı. Polat, daha sonra genç yaşında trafik kazasında öldü.  

         

        - Gerçekten çalıştığınız dönemin yazar kadrosu çok zengin. Türk kültürünün önemli temsilcileri orada yazmış.

         

        - Ben şunu da söyleyeyim. Biz o zaman Türk Yurdu için İstanbul’da ne yapıyorduk? Bize şu şu… adamlardan yazı alıp gelin deniyordu. Mesela ben Ali Fuat Başgil’den, Nurettin Topçu’dan, Nihal Atsız’dan gidip yazı alıyordum. Bazısı “şu gün gel” diyordu, gidiyordum. Böyle bir görevim de oldu. Nurettin Topçu bütün yazılarını eski harflerle yazardı. Bunlar yakın zamana kadar bende kaldı; sonra yeğeni Tuncer Enginertan’a verdim.  

         

        -Yazar kadrosunda baktığımız zaman çok değişik kesimlerden isimleri görüyoruz. Türk Ocağının yapısı belli. Türkçü, Turancı insanların toplandığı bir camia. Ama Anadolu’cular da var. Mesela, Nurettin Topçu, Cahit Okurer, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Şevket Raşit Hatipoğlu gibi. Z. Fahri Fındıkoğlu bir ara Türk Yurdu dergisinin sahibi de oldu. Şevket Raşit Hatipoğlu, Ali Fuat Başgil hatta Mehmet Kaplan ki, bunlardan Anadoluculuk bakımından en keskini Kaplan Hoca’dır.  

         

        - Şimdi o zaman Türk Yurdu, Türk düşünce hayatının bütün kesimlerini birleştirdi. Ali Fuat Başgil de, Nihal Atsız da, Nurettin Topçu da, Mehmet Kaplan da yazıyor. Mesela, Mehmet Kaplan Turancılığa karşı bir adamdı; ama yazıyordu. Nihal Atsız ile bacanaktı biliyorsunuz.

         

        - Peki, bu birleşmede Osman Turan’ın tesiri var mı?

         

        - Olmaz olur mu? Elbette var! Osman Turan bu konularda birleştirici bir unsurdu. Osman Turan’ı evlendiren Nihal Atsız’dır biliyorsunuz. Ondan iki talebi olmuştu. Birincisi Cengiz’in ve İlhanlıların Türk olduğunu yazması.  Araları çok iyiydi, Osman Turan’ın büyük rolü oldu o işte. 

         

        - Yazarlar arasında mesela CHP’li olanlar da var. CHP’de politika yapanlar, mesela Hıfzı Oğuz Bekata, Ahmet Kutsi Tecer, Nurettin Özdemir, Sadi Irmak.

         

         

        - Nurettin Özdemir şimdi Ankara’dadır. Gümüşhaneli bir şairdir. Babasını, Demokratlar öldürdü. Nurettin Özdemir de gitti CHP’li oldu. Hüseyinbeyoğlu Tanrıdağlı, Nurettin Özdemir imzasıyla diye şiirler yayınlayan bir insan. CHP kontenjanından Gümüşhane milletvekilliği de yaptı. Çok güzel şiirleri var. Bir ara Kızılay genel başkan yardımcılığı yaptı. Ankara’da yaşıyor. Şevket Raşit Hatipoğlu’nu ben Galip Erdem’in yanında gördüm. Son derece milliyetçi bir adam ama CHP’liydi.

         

         - Bu da çok dikkat çekici. 27 Mayıs’tan önce çeşitli kesimlere mensup öğretim üyeleri ve diğer meslek kuruluşlarına mensup kişiler Türk Yurdu’nda yazmışlar. Üstelik o dönem gerilimli bir dönem. Demek ki, Türk Ocakları ve Türk Yurdu bu konuda yayın politikası olarak başarılı bir uygulama yapmış.

         

        - Şimdi Türk Ocağı, Türkiye dışından gelmiş,  tanınmış ilim adamlarını bünyesine nasıl almışsa Sait Ali, Hamit Zübeyr Koşay, Abdülkadir İnan,  Zeki Velidi Togan’dan, Sabri Maksudi Arsal gibi hepsinin yazıları var. Osman Turan, onların hepsini bir araya getirdi. Bunlar sıradan adamlar değil.  

         

        - Yazarlar arasında Cumhuriyetçi Millet Partisinin müntesipleri de var. Mesela Hakkı Kamil Beşe, Cezmi Türk, Şevket Arı gibi.

         

        - Onu tanımadım. Ama Cezmi Türk’ü tanıdım.

         

        - Onların yazıları var. Adanalı zaten değil mi?

         

        - Cezmi Bey Adanalı. Askerî doktor.

         

        - Bizim gibi biraz sonra gelen neslin çok fazla tanımadığı isimler de var. Onları da sormak istiyorum? Mesela Profesör Osman Yahya.

         

        - Onu bilmiyorum…  

         

        - Zübeyir Bensan…

         

        - Onu da tanımıyorum.

         

        - Muhittin İnözü…

         

        - Muhittin İnözü, ben görmedim onu da.

         

        - Orhan Ulukan

         

        - Orhan Ulukan şairdir. Benden bir, iki yaş büyük.

         

        - Gültekin K. Suvarlı…

         

        - O da şair.

         

        - Evet, o da şairdi değil mi?

         

        - Evet, gördüm onu da. 50 yaşına gelen insanlar hemen şiir yazar; bu da onlardan.

         

        - Derginin yazar kadrosunda İslâmî duyarlılığı olanlar da var. Mesela Ayverdi kardeşler, Samiha Ayverdi, Ekrem Hakkı Ayverdi, Profesör Muhammed Hamidullah.

         

        - Hamidullah’ı tanıdım.

         

        - M. Sabri Sözeri

         

        - Sabri Sözeri Tekirdağlı idi. Bir ara milletvekili de oldu.

         

        - Müstear imzalarda var. Mesela Arif Çivicioğlu rahmetli Hikmet Tanyu’ya aittir.

         

        - Profesör Dr. Hikmet Tanyu. Kayserili Çivicioğulları ailesinden.

         

        - Belki gerçek isim olabilir, bilmediğimiz için size soruyorum. Orhan Turan Kültekin.

         

        - Onu bilmiyorum.

         

        - MGE baş harfleri.

         

        - Mehmet Galip Erdem

         

        - Ahmet Halil?

         

        -Ahmet Halil, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nun takma adıdır.  

         

        - Gençliğinde komünizme temayül etmiş hatta o eski Aydınlık’ta yazıları çıkan Mülkiye’de iktisadi coğrafya hocası Prof. Hamit Sadi Selen’dir.

         

        - Onu tanımadım. İsmen biliyorum da hiç kendileriyle karşılaşmadık.

         

        - Mesela biraz önce isminden bahsettiniz, İsmail Hami Dânişmend’in yazıları var.

         

        - Var. İsmail Hami Danişmend’ten yazılarını ben alırdım.

         

        - İzzeddin Şadan sizin tanıdığınız. Çok fazla bilinmeyenlerden, kamuoyumuzun tanımadığı bir isim.

         

        - İzzeddin Şadan hekimdir. 1932 yılında hazırladığı tezi, Freud’e vermiş. Tezin konusu Merkez Efendi Efsanesinin Tahliline Dair’dir ve Freud tarafından kabul edilen tek Türk’ün tezi. İzzeddin Bey’in çok yazıları var, tercüme kitapları var. Birsam-ı Saadet diye kitabı var. 1950-51 yıllarındaki Orkun’da inkılâp mevzuu adı altında yazıları var. Gazi Terbiye mensubu.

         

        - Sultan Abdülhamid ile ilgili kitabı olan M. Raif Ogan peki?

         

        -M. Raif Ogan’ı ben İsmail Hami Bey’in evinde tanıdım. Sonra kendisiyle ahbaplığımız oldu. Bana göre değil -herkese göre- Türkiye’de tarikatlar konusunda en bilgili adamdır. Hukuk Fakültesi mezunu ve çok güzel giyinirdi. Yani bir mavi cekete nasıl bir fular takılır, baston hangi elde taşınır gibi bunları çok iyi bilirdi. Ben ondan çok şeyler öğrendim ve dinledim.

         

        - Yine sanat tarihiyle ilgili yazıları olan M. Zeki Oral…

         

        - Bu M. Zeki Oral Niğdeli. Niğde müzesi müdürüydü. M. Zeki Oral âlim, bilgili bir adamdı. Onun oğlu Baha TRT’de çalışıyordu, emekli oldu. Oğlu benden epeyce büyüktür.  M. Zeki Oral’ın eski mecmualarda imzasına rastlanır. Çok güzel araştırma yazıları var.

         

        - Sofi Huri.

         

        - Samiha Ayverdi, Sofi Huri, Safiye Erol, Nezihe Araz bu dört tane kadın. Samiha Ayverdi sonradan şeyhinin yerine geçen bir kadın. Çok güzel romanları var. Türkçesi nefistir. Nezihe Araz, Ankara’nın Bulgurlu ailesindendir. Bulgurlular çok zengin ve eski bir aile. Dil Tarih’te talebeyken komünist olmuş -solcu değil, komünist olmuş- fakat şeyhi bunu kurtarmış. Bilahare gazetecilik yaptı. Kitapları da var. Hiç evlenmedi. İki sene evvel öldü, 1922 doğumlu olmalıdır. Safiye Erol romancı. Ciğerdelen romanını yazdı. Aslen Balkanlıdır. Kocası büyükelçi imiş, ben tanımadım kocasını. Masondu falan diye de kendisi anlattı. Safiye Erol ile yakın dostluğumuz oldu. Sofi Huri’yi ben hiç tanımadım. Hıristiyan. Amerikan Bord Neşriyat Dairesinde çalışıyordu. O da ölmüş şimdi. Bunların dördü bir araya gelip bir kitap yazdılar. Ken’an Rifai ve 20. Asır Işığında Müslümanlık çok güzel bir kitaptır. O kadını ben görmedim. Bunların içinde dostluğum olan Safiye Erol idi.

         

        - İsmet Kür. Halide Nusret Zorlutuna kız kardeşi… Peki Bu isimler?

         

        - İsmet Kür, Halide Nusret Zorlutuna kız kardeşi evet. Sonradan solcu falan oldu. İsmet Hanım’ı ben tanıdım. Halide Hanım’ın evinde gördüm.

         

        - Halen sağ kendisi.

         

        -  Halide Hanım’a, rahmetli Galip ağabey çok takılırdı: “Şiir yazıyorsun ama ablasının şiirleri de iyi değil” diye takılırdı. “Galip yapma” derdi. O zaman İsmet Kür’ü birkaç defa gördüm orada.

         

        - Mehmet Fenk…

         

        - Mehmet Fenk Tarsuslu. Heyecanlı, milliyetçi bir genç arkadaşımızdı. Hatta bir ara Tarsus’ta dergi de çıkardı.

         

        - Ruhi Çelebi

         

        - Onu tanımıyorum.

         

        - Gündoğu Oyrakoğlu.

         

        - Gündoğu Oyrakoğlu Çin ile ilgili yazılar yazdı. Ben de merak ettim, “bu adam Doğu Türkistanlı mı diye.” Hiç ilgisi yok! Burada Sosyal Sigortalar da memur olarak çalışıyordu. Kendisiyle birkaç kez konuştum. Ama bu işe meraklı. Türk Yurdu’nda benim hatırladığım kadarıyla 6-7 tane Çin ile ilgili yazıları çıktı. Gündoğu Oyrakoğlu. Gündoğdu değil, Gündoğu.

         

        - Amatör bir yazardı.

         

        - Evet, evet.

         

        - Peki, Tekin Büyükutku diye bir isim daha var.

         

        - Ben onu sendikacı diye biliyorum.

         

        - 27 Mayıs Darbesi, Türk Ocağında ve Türk Yurdu’nda ne gibi değişikliklere sebeb oldu?

         

        - 27 Mayıs olduğunda Türk Ocakları Genel Başkanı Profesör Dr. Osman Turan Trabzon milletvekiliydi ve tevkif edildi. Yassıada’ya gönderildi. Ocak’ta bir dalgalanma oldu. Kerim Aydın Erdem başta olmak üzere bazıları yönetimin aleyhinde propaganda yapmaya başladılar. Oktay Evinç, Kerim Aydın Erdem kendilerine yakışmayacak birtakım tavırlara girdiler. Yönetim kurulu toplandı. O zaman Dil-Tarih’te profesör olan Necati Akder’i kanunsuz olarak Türk Ocakları genel başkanı yaptılar. Tabii devletin verdiği para kesilince Ocak maddi sıkıntı içerisine girdi.  Nihayet dergi de eski havasını ve hüviyetini kaybetti.

         

        -Dernek dergiciliği yapmak biliyorsunuz çok zor. Bu 27 Mayıs Darbesi’ne giden süreçte Türk Ocakları ve dolayısıyla Türk Yurdu siyasetle ilişkilerini nasıl tanzim etti, ne tür sıkıntılar yaşandı?

         

        - 27 Mayıs’tan sonra mı?

         

         - Hayır, öncesini soruyorum.

         

        - Şimdi 27 Mayıs’tan önce Türk Ocaklarının devletten aldığı para var. Belli bir para alıyor. Şimdi resim galerisi olan yer nikâh salonuydu. O nikâh salonundan kira geliri vardı. Sonradan paralar kesilmeye başladı. Yeni askerî yönetim Türk Ocağına iyi bakmadı.

         

         - Ben onu sormuyorum. Öncesinde mesela siz Demokrat Partiye dayandığınız şeklinde suçlamalar var mıydı Türk Yurdu’nun veya Türk Ocaklarının?

         

        - Yok. Şimdi hatırladığım kadarıyla Demokrat Parti Erzurum mebusu  Bahadır Dülger, Türk Ocaklarına gelir giderdi.   

         

        - Mehmet Dülger’in babası.

         

        - Evet, Mehmet Dülger’in babası milliyetçi bir adamdı yani demokrattı. Yine başka böyle Demokrat Partili milletvekilleri var yani Ocak’a gelen üye olan.  

         

        - Yandaşlık suçlaması var mıydı?

         

        - Hayır hayır, yok.  

         

        - Derginin 27 Mayıs’tan sonraki yazarlarına baktığımızda biraz solda görünen imzalar da var yazı heyetinde. Mesela, Turgut Özakman, Ergun Sav, Selahattin Batu. 

         

         

        - Selahattin Batu, İnal Batu’nun babası. Veteriner Fakültesinde profesördü, şair. Şimdi bu tiyatrocuları, tiyatro yazarlarını yani Turgut Özakman’ı, Ergun Sav’ı getiren Oktay Evinç’tir. Tiyatrocu olduğu için onların yazılarına ağırlık verdi.

         

        - İstanbul’daki gözlemleriniz, o zaman ki Ocak’ın kadrolarından mesela Muzaffer İrdem, Dr. Fethi Erden hakkındaki gözlemleriniz nelerdir?

         

        - Türk Ocağının üç tane şubesi vardı. Bunlardan bir tanesi Tekirdağ’da, bir tanesi, Karadeniz Ereğlisi’nde, bir tanesi de Aydın’daydı. Hatta İsmet Sezgin, Aydın şube başkanlığı yaptı. Evet, bilahare Aydın’da belediye başkanı oldu. Muzaffer İrdem o zaman merkez yönetiminde bulundu. Aslen İstanbullu. Şu anda 95 yaşlarında olması lazım. Belediyede iktisat müfettişi, bekâr bir adamdı. Sonra İstanbul şubesi başkanlığı yaptı 15 sene kadar Muzaffer İrdem. Kendisine çalışmalarından dolayı 1993 yılında Türk Ocağı armağanı verdik. İyi bir adamdı. Fethi Erdem doktordu, uzun yıllar Türk Ocağı genel sekreterliği yaptı. Mason bir vatandaştı.

         

         - Mason bir insan Türk Ocağına yakışıyor muydu?

         

        - Yakışmaması lazım ama onun da çok hizmetleri oldu. Mesela Hasan Ferit Cansever’in çok büyük hizmetleri var Ocak’ta. Genel sekreter olarak Hasan Ferit de 1927 yıllarında genel sekreterlik yapmış Ocak’ta. Bunlar hiç bir şey beklemeden Kütahya’nın Tavşanlı’nın köylerine gitmişler, ücretsiz hasta muayene etmişler. Kim yapar şimdi? Şimdi millet paradan bahsediyor, başka bir şey yok. Bu insanlar idealist insanlarmış. Şimdi Fethi Erden de köye gitmiş, muayeneler falan yapmış, ilaç götürmüş Türk Ocağı adına.  

         

        - Belki bu durum Hamdullah Suphi’nin kişiliğinden kaynaklanabilir. Ocak yöneticileri görüntü olarak zadegân pozisyonunda. Ama mesela Atsız Bey gibi Türkçüler pek Ocak’a yakın durmamışlar!

         

        - Atsız’ın mizacı dernek faaliyetlerine müsait değildi. Dernek çalışmalarında uyum sağlayacak bir karaktere sahip değildi. Öyle bir tavrı vardı. Hamdullah Suphi zadegânlıktan gelen bir etkinliği olmadı. Hamdullah Suphi ölünceye kadar başkanlığı bırakmadı. Öyle bir tavrı vardı, yaşlanmıştı. Çocuğunun biri intihar etti. Onun da verdiği birtakım sebeplerle Türk Ocağı o dönemlerde etkin bir faaliyet gösteremedi.

         

        - Türk Yurdu 1960’tan 2010’a kadar kesintilerle geldi. Bugün de yayın hayatına devam ediyor. Son olarak Türk Yurdu hakkında bize bir şeyler söyler misiniz?

         

         

        - 1954’ten beri Türk Yurdu dergilerini okudum. Kendi kanaatimi söylüyorum: 1987’de kaldığı yerden çıkmaya başlayan ve halen devam eden Türk Yurdu, bugünün şartlarına göre iyi bir kültür dergisidir. Bir kere birleştirici bir unsuru var. Yani kimseyi dışlamıyor. Anadolu’cuydu, İslamcıydı… böyle bir düşünceye sahip değil. Türk milliyetçiliği fikri etrafında birleştirici, bütünleştirici bir rol oynadı. Bu, bana göre çok önemlidir. Birleştirici olması yeterlidir; ben böyle düşünüyorum.

         

        - Teşekkür ederiz.

         

        - Ben teşekkür ederim.

         

         

         

         

         

        


Türk Yurdu Şubat 2011
Türk Yurdu Şubat 2011
Şubat 2011 - Yıl 100 - Sayı 282

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele