Geçen Yüzyıldan Yansımalar

Şubat 2011 - Yıl 100 - Sayı 282

                    1911’de yayımlanmaya başlayan ve Türk Ocaklarının yayın organı olan Türk Yurdu dergisi bu yıl “100. yılını” tamamlamış bulunuyor. Türk Ocakları da önümüzdeki yıl aynı süreci tamamlayarak “asırlık hizmet çınarı” olmanın onuruyla taçlanacak. Bunlar kuşkusuz sıradan olaylar değildir. Türkiye’de 100 yıl boyunca çizgisini ve ilkelerini özenle koruyarak varlığını sürdüren başka bir dernek yahut dergi yoktur. Dünyada da bu başarıya ulaşanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Bu onur Türk milliyetçiliği düşüncesini benimseyen camiamızındır; milletimize sevdalı, ona hizmeti amaç edinen bütün Türk Ocaklarınındır. Bu çok anlamlı başarıyı doya doya içimize sindirmeli, bir daha yaşanması çok zor görünen bu tarihi eserlerin kıymetini bilmeli, bunları hazırlayanlar olarak coşkuyla kutlamalıyız.

         

         

                    Derginin ve Ocağın 100. yıllarını idrak etmeleri dolayısıyla Genel Merkezimiz, şubelerimiz ve çalışma kurullarımızla birlikte kapsamlı bir kutlama programını uygulamaya koymuş bulunuyoruz. Bunun ilk kademesi olarak Türk Yurdu dergisi 2011’de “anıt sayı” olarak çıkıyor. Türkiye’nin temel meselelerini, en önemli tarihî, kültürel, siyasal ve sosyal olaylarının 400’e yakın konu başlığı altında inceleneceği yazıların değerli bir kültür hazinesi olacağına inanıyoruz. Böylelikle gelecekteki Türk Ocaklı nesillere “100.yıl armağanı” sunmuş olacağımızı düşünerek, bundan büyük heyecan duyuyoruz.

         

                    Türk Yurdu’nun 24 yıldır kalite ve içeriğini özenle koruyarak, seviyeli bir yayın olarak çıkmasında en büyük pay, yazı kurulu olarak görev yapan arkadaşlarımızla birlikte 1992’den bu yana derginin sorumlu müdürlüğünü yürüten Prof. Dr. M. Çağatay Özdemir’indir. Çok yönlü ve çeşitli güçlüklere rağmen zamanının önemli bölümünü ayırarak bu başarıyı sağlamıştır. Kendisine bu vesileyle şahsım ve camiamız adına teşekkürlerimi sunuyorum.

         

         

         

                    Türk Ocakları Yakın Tarihimizin Aynasıdır

         

         

                    Türk Ocaklarının amacını, ilkelerini, çalışma yöntemini kuruluş dönemindeki siyasal ve sosyal ortamı da dikkate alarak etraflı şekilde düşünmek, değerlendirmek, bunlardan dersler çıkarmak bugün karşı karşıya bulunduğumuz meseleler karşısında sağlam ve etkili bir duruş sergilemek, çözüm yolları aramak açısından zaruridir. Çünkü tarihin sürekliliği ve olayların birbirleriyle ilişkileri ve etkileşimleri düşünüldüğünde, günümüzün meselelerinin tümünün geçmişle bağlantılarının bulunduğunu görürüz. Başka bir ifadeyle gök kubbe altında yepyeni şeyler zuhur etmiyor; günümüzde yaşadıklarımızı şu yahut bu nispette geçmişten devralıyoruz.

         

         

                    Türk Ocağı’ndan önce kurulan milliyetçi derneklerin olduğunu biliyoruz. Bunlardan ön plâna çıkanlar 1909’da kurulan Türk Derneği ile 1911’de kurulup daha kısa ömürlü olan Türk Yurdu Derneği’dir. Her ikisi de kurucularının büyük kısmının Türk Ocağı’na geçmesiyle faaliyetlerine son verdiler. Bunun yanı sıra Türk Yurdu Derneği’nin aynı adla birkaç sayı yayınladıktan sonra Türk YurduDerneği kurucularının Ocağa katılmaları sonucu Türk Ocağı’nın yayın organı oldu ve bir asırdır bu hüviyetiyle yayımlanıyor.

         

         

                    Türk Ocaklarının faaliyete geçmesi kolay olmadı. Çünkü her ne kadar Türk milliyetçiliği fikri 19. asır ortalarından sonra Osmanlı münevverinin gündemindeyse de, devletin genel politikası ve hâkim zihniyet “ittihad-ı anasır” yahut “Osmanlıcılık” görüşü istikametinde şekilleniyordu.

         

         

                    Osmanlı ricali ve çoğu aydınlar, tıpkı bugünkü anayasal vatandaşlık kavramının bölücülüğü önleyeceğini, toplumsal bütünlüğü sağlayacağını savunanlar gibi “Osmanlı üst kimliğinin” ayrılıkçı girişimleri engelleyeceğine inanıyorlardı.

         

         

                    Bir tıbbiye öğrencisi olarak Türk Ocağı’nın kuruluşunda yer alan ve ömrünün sonuna kadar Ocağa büyük bir muhabbet ve sadakatle bağlı kalan Hasan Ferit Cansever bu ortamı şöyle anlatıyor:

         

         

         

                    “İlk zamanlarda bu teşebbüse iki nokta-i nazardan itiraz edilmeye başlandı:

         

         

        1-     Bunlardan biri bu fikrin Osmanlı camiasını teşkil eden çeşitli millî unsurlar arasındaki birliği ihlal edeceği fikriydi.

         

        2-     İkincisi ise Türk Milliyetçiliği davasının Müslüman olan unsurlar arasındaki birliği ihlal edeceği fikriydi. Oysa onlar asırlardan beri bizden ayrılmak için çalışmakta olduklarından Türklerin de pek çok geç kalmış olmalarına rağmen Türk Milliyetçiliği idealini yaymaya teşebbüs etmeleri, onlar üzerinde hiçbir tesir yapmaya sebep olmazdı.”

         

         

         

                    Tıbbiye Öğrencilerinin Türk Milletine Yaptığı Tarihî Çağrının Anlamı

         

         

                    Türk Ocağı’nın kuruluşundaki en önemli özelliklerden birisi, bir gençlik hareketi olarak ortaya çıkmasıdır. Milliyetçi bir kuruluş oluşturma fikri ve Türk milliyetçiliği düşüncesi önce Askerî Tıbbiyeli öğrenciler arasında konuşulup tartışılmaya başlandı. Kısa sürede Darülfünun’un diğer birimlerine de intikal etti. Türk tarihinin ve millî kimliğimizin araştırılması, sahiplenilmesi ve millî varlığımızı tehdit eden tehlikelere karşı çareler düşünülmesi hususunda Askerî Tıbbiye öğrencileri çok zor şartlara rağmen yoğun bir faaliyet sürdürdüler. Sonuçta ne düşündüklerini içeren bir mektubu, payitahttaki millî hassasiyetleri yüksek belirli isimlere sunmayı kararlaştırdılar.

         

         

                    Türk milletine ve millî şuur sahibi aydınlara bir çağrı ve uyarı anlamına gelen mektupta ülkenin içinde bulunduğu şartlara değiniliyor ve girişimlerin gerekçesi şöyle ifade ediliyordu: “Türk kavmi hayatı inkıraz yaşıyor. Biz buna seleflerimiz gibi lâkayt kalmayacağız. Çünkü hayat ebedî bir mücadeledir. Bu mücadelenin en büyük şartı maarif ve mekteplerin talebesidir.”

         

                    Tıbbiye öğrencilerinin tespitlerinden "maarif ve mektepleri” meselenin özü olarak görmeleri çok önemli bir tercihtir. Milletlerin varlıklarını korumaları hususunda bilginin, bilimin, teknolojinin önemsenmesi, ön plâna çıkarılması bu genç insanların girişimlerinin anlık ve fevri bir çıkış olmadığını, konuyu çok ciddiye aldıklarını, üzerinde aylarca düşünüp yorumlar yaptıklarını gösteriyor. Mektuplarının bir diğer yerinde “ziraat, ticaret, sanayi ile kazanılmış bir hâkimiyeti içtimaiyeyi, kuru bir hâkimiyeti siyasiye tercih ettiklerini” belirterek görüşlerini pekiştiriyorlar.

         

         

                    Türk Ocağı’nın temelini atan tıbbiye öğrencilerinin 100 yıl önce büyük bir ferasetle yaptıkları tespitin doğruluğu özellikle 20. asrın ortalarından sonra açıkça ortaya çıktı. 20. yüzyıl henüz bitmeden yaşanılan döneme “bilgi çağı” denildi. Kaliteli eğitim veren, bilimi ve teknolojiyi, yeni buluşları sahiplenen, ARGE’yi önemseyen milletler birer küresel güç olarak ortaya çıktılar, Dünyadaki dengeleri belirlediler.

         

         

         

                    Türk Ocakları Her Zaman Birer “Millî Mektep” Olmuştur

         

         

                    Türk Ocağı’nı kuran ecdadımız burasını millî hars (kültür) merkezi ve bununla ilgili fikrî faaliyetlerin öğretildiği bir “millî mektep” olarak düşündüler. Bu dönemin canlı tanıklarından Abdülhak Şinasi Hisar şunları söylüyor: “…Türk Ocağı genç kafalarımızda kıymet ölçülerimizi yeniden ayarlayan ve her şeyi yeniden kıymetlendiren bir millî hars bulunduğunu bizlere haber veriyor ve bu harsın mektebi oluyordu. … Her Türk, Dünyada hakikatlerin ancak nispî olduğunu ve bunların kendi millî ölçü ve ayarlarına göre ölçülüp tartılması lazım geldiğini, millî şahsiyet ve selamete ihtiyacı olduğunu bilmelidir. … Türk Ocağı ilk kurulduğu zamanlar fikir sahasında böyle bir ihtiyaca cevap veriyor, bu lüzumu kabul ediyor ve vaziyeti izah etmekle Türk zekâsına mühim bir terakki hamlesi yaptırmış oluyordu. Ocak sayesinde milliyetçilik millî bir cereyan, zihinlerimizi aydınlatan bir ışık haline geliyor, Türk Ocağı’nda biz milliyetçiler milletimizin varlığı, eskiliği, büyüklüğü hissiyle kendi faniliğimizi onun müebbet tarafında bir müddet aksettirmiş oluyorduk. … O zamana kadar Türk tarihini, Türk medeniyetini iyi bilmemekle ne ziyanlar etmiş olduğumuzu anladık.”

         

         

                    Türk Ocaklarının günümüzdeki faaliyetleri de, kuruluş yıllarında olduğu gibi millî kültürümüzle, tarihimizle, temel millî meselelerimizle ilgili konulara ağırlık verilmesi, bunların sürekli işlenip değerlendirilmesi ekseninde sürdürülüyor.  Bu tarz yıllardır uygulanan geleneksel bir tavırdır. 1912 tarihli kuruluş nizamnamesinin (tüzüğünün) ikinci maddesinde derneğin amacı şöyle ifade edilmektedir: “Cemiyetin maksadı Akvam-ı İslâmiye’nin bir rük-nü mühimi olan Türklerin millî terbiye ve ilmî, içtimai, iktisadi seviyelerinin terakki ve ilâsıyla Türk ırk ve dilinin kemaline çalışmaktır.”

         

         

                    1918 kongresinde bu maddenin değiştirilmesi hususunda uzun tartışmalar yapılmış; sonuçta Hamdullah Suphi Bey’in teklifi kabul görmüştür: “Ocağın maksadı, Türklerin harsi birliğine ve medeni kemaline çalışmaktır.”

         

         

                    Burada ırk deyiminin kullanılması o dönemde bu kavramların yerine oturmamasından kaynaklanmaktadır; Ocağın bütün faaliyet ve neşriyatında açıkça görüldüğü gibi, aslında ırk millet kavramı anlamında kullanılmıştır.

         

         

         

                    Türk Ocaklarının Siyasetle İlgisi

         

         

                    Keza aynı nizamnamede (tüzükte) bir başka önemli hususa vurgu yapılmıştır: “Ocak maksadını tahsile çalışırken sırf millî ve içtimai bir vaziyette kalacak, asla siyasetle uğraşmayacaktır ve hiçbir vakit siyasî fırkalara hadim olmayacaktır.”

         

         

                    Ancak bu ilkenin uygulanması kolay olmadı. Ocak ile iktidardaki İttihat ve Terakki ilişkileri hassasiyetini sürekli korudu. Kendisi de bir İttihatçı olan Kazım Nami bunu şöyle anlatıyor: “… Biz genç ittihatçıların çoğu Türk Ocağını baba ocağından daha yüksek tutuyor, orada parti ayrılığını çok uzakta tutarak, elele gönül gönüle birleşiyorduk.”

         

         

                    Ne var ki yaşanılan karmaşık ve bunalımlı ortamda İttihatçı yönetimin Türk Ocağı’nın bağımsızlığını önemseyen duruşundan hoşnut olması mümkün değildi. Her iktidar ve siyasî parti gibi, bütün güçlerin kendi çevresinde toplanması, merkeze biat edilmesi arzu ediliyordu.

         

         

                    Aslında Ocak ile İttihat ve Terakki arasında köprü işlevi gören Ziya Gökalp, Hüseyinzade Ali Bey gibi isimler iktidarın güçlü temsilcisiydiler. Üstelik Ziya Bey hem “Merkez-i Umûmi” üyesiydi ve aynı zamanda Ocak Yönetim Kurulu’nun itibarlı ve etkili bir mensubuydu.

         

         

                    Türk Ocağı’nın İttihat ve Terakki’nin bir yan kuruluşu haline gelmemesinde gençlerin aklıselimi büyük rol oynadı. Onların çabasıyla önce Hamdullah Suphi Bey başkan oldu. 1918 kongresinde ise kritik bir durum vardı. İttihatçılar Ziya Bey’i başkan yapmak istiyorlardı. Cephelerden dönen genç Ocaklıların tercihi Hamdullah Suphi’den yana oldu ve başkanlığı devam etti.

         

         

         

                    Türk Ocaklarıyla Özdeşleşen İsim: Hamdullah Suphi (Tanrıöver)

         

         

                    Hamdullah Suphi (Tanrıöver) 1913 yılında Ocağın çok sıkışık bir durumunda başkan oldu. İlk kuruluş aylarından sonra Türk Ocağı ciddi bir sarsıntı geçirmiş, Ahmet Ferit (Tek)’in görevden ayrılmasından sonra ciddi bir boşluk oluşmuştu. Tıbbiyeli gençler bazı isimlerle görüşmeler yaptıktan sonra Hamdullah Suphi’de karar kıldılar. Bunun son derece isabetli bir tercih olduğu zamanla görüldü. Çünkü Hamdullah Suphi Bey, görevinin bilincinde olan, sorumluluğunu ciddiye alan, hitabeti güçlü, girişken ve üretici bir insandı. Ocağa derin bir muhabbetle bağlandı; bu duygusu ömrü boyunca hiç değişmedi. Türk Ocağı ve Hamdullah Suphi adeta “ruh ikizi” halindeydiler. Onun şahsi çabasıyla ve sağladığı imkânlarla Türk Ocağı Beyazıt’ta Soğanağa Sokağı’nda güzel bir lokale sahip oldu. Burada 700 kişilik konferans ve sinema salonu yapıldı. Düzenlenen toplantılarda çoğu zaman salonda oturacak yer kalmıyordu. Burası konuşmacıların dikkatle dinlendiği, tüzükteki “millî mektep”in fiilen oluştuğu etkili bir kültür merkezi halinde yıllarca hizmet verdi. Cihan savaşında ve millî mücadelede canları pahasına yer alan genç nesillerin eğitilip yetiştirildiği bir mekân oldu. Hamdullah Suphi’nin görev bilinci, engin Ocak sevgisi ve çalışkanlığı Türk Ocağı’nı diri ve canlı tutan önemli bir faktördü.

         

         

                    Türk Yurdu dergisinin başında Yusuf Akçura’nın olması da önemli bir şanstır. Çünkü mükemmel bir eğitime ve bilimsel kariyere sahip olan Akçura, derginin yayın düzeyinin yüksek tutulmasına, konuların ve yazı kadrosunun zenginleştirilmesine büyük katkı yaptı. Ayrıca Ocağın ve derginin İttihatçıların kontrolüne girmemesini sağlayanlardan biriydi. Türk Yurdu onun yönetiminde sadece Osmanlı coğrafyasında değil, Bakü’de, Kazan’da ve Kırım’da da ilgiyle izlenip, okundu. Türk dünyası ile ilişkilerde güçlü bir köprü işlevi yaptı.

         

         

         

                    Türk Ocaklarının Savaşlarda ve Millî Mücadeledeki Yeri

         

         

                    Bu dönemde subayların da derneğe üye olmaları mümkündü. Ocak hızla gelişiyordu. Birinci Cihan Savaşı sırasında şube sayısı 28’e ulaşmıştı. Başta İsmet İnönü olmak üzere, Millî Mücadeleyi yapan komutanların ekserisi Ocak mensubuydu. Savaş sırasında Türk Ocaklı subayların cesaret ve gayretini müşahede eden komutanlar Erkan-ı Harbiye’ye yazı göndererek Ocak’lı subay talebinde bulundukları biliniyor.

         

         

                    İngilizler cephede bu durumu tespit ettiklerinden, İstanbul’u işgal ettiklerinde ilk yaptıkları şey Ocak binasını basıp eşyalarının tümünü ve çok zengin kütüphanesini dağıtmak olmuştu. İki defa yer değiştirdikten sonra İstanbul’da çalışma imkânının bulunmadığını gören Ocak’lılar, başta Hamdullah Suphi Bey olmak üzere Anadolu’ya geçip mücadelede yerlerini aldılar.

         

         

                    Millî mücadele başından itibaren Türk Ocaklarında hazırlanan fikir ve düşünce zemininde gelişti. İmparatorluktan millî devlete geçiş sürecinde benimsenen ve uygulamaya konulan millet, milliyet, millî kültür ve Türklük tarifi gibi temel kavramlar Ocağın bütün faaliyetlerinde ve Türk Yurdu dergisinde yıllardır en fazla ele alınıp işlenen konulardır.

         

         

         

                    Atatürk ve Türk Ocakları

         

         

                    Mustafa Kemal Paşa Türk Ocağı’nın misyonunu ve çalışmalarını yakından biliyor ve takdir ediyordu. Nitekim zaferi takiben henüz Ankara’ya dönmeden İzmir’den Hamdullah Suphi’ye talimat vererek, Türk Ocağı’nın yeniden faaliyete geçirilmesini istedi. Ocak kısa zamanda Ankara ve Bursa’da açılarak çalışmalarına başladı.

         

         

                    Gazi, Türk Ocağı’nın yeni Devlet’in kültürel alandaki icraatının taşıyıcısı olmasını istiyordu. Onun büyük desteğiyle art arda şubeler açıldı ve Ocak Türkiye sathına yayıldı. Kapandığı sırada şube sayısı 276’yı bulmuştu. 1925 kurultayında eşi Latife Hanım’ın Türk Ocağı’na onursal başkan yapılmasına izin vermesi Atatürk’ün bu desteğinin somut örneğidir.

         

         

                    Ancak parti-Ocak ilişkileri siyasetin doğası sonucu İttihatçıların döneminde olduğu gibi problemliydi. CHP yönetimi Türk Ocağı’nı partinin kültür şubesi olarak görüyor ve kendine bağımlı olmasını istiyordu. Dönemin şartları ve yönetim anlayışı Türk Ocağı’nın daha bağımsız olabilmesini imkânsız kılıyordu. Bu durum özellikle 1928 kurultayında açık şekilde görüldü. Ocağın Yönetim Kurulu CHP tarafından Meclis Başkanı, yardımcıları ve Parti Genel Sekreteri eliyle belirlendi. Hamdullah Suphi’nin Başkan kalmasına izin verilmekle beraber, heyetin çoğunluğu CHP mebuslarından oluşturuldu.

         

         

         

                    Türk Ocaklarının Kapatılmasının Arka Planı

         

         

                    Türkiye zor bir dönemden geçiyordu. 1929’da bütün dünyayı sarsan malî kriz Türkiye ekonomisini de büyük çapta etkiledi. Zaten yoksulluk içinde bunalan, savaşların yıkımlarını ve yorgunluğunu giderememiş olan Türk halkı, bir anda daha büyük sıkıntılarla karşı karşıya kaldı. 1931’de girişilen birkaç aylık “Serbest Fırka” denemesi halkın CHP iktidarına karşı öfkesini, tepkilerini açıkça ortaya koymuştu. Atatürk bu sıkıntılı dönemde sık sık yurt seyahatine çıkıyor, toplumun nabzını tutmaya çalışıyordu. Bu gezileri sırasında gittiği hemen her yerde Türk Ocağı şubelerine de uğruyor, üyelerle sohbet ediyor ve onlara şöyle diyordu: “… Ocaklar CHF’nin programını vatandaşa icra etmekle asıl vazifelerini yapmış, mefkûrelerine en büyük hizmeti yapmış olurlar.” Balıkesir seyahatinde ise öğretmenlerden oluşan bir grupla konuşurken, aralarında birlik oluşturma isteklerini duyunca, ayrı bir örgüt oluşturmamalarını, aynı amaca hizmet eden Türk Ocağı ile birleşmelerini ve boş zamanlarını buraya tahsis etmelerini söyledi.

         

         

                    Atatürk bu seyahatleri sırasında ziyaret ettiği Türk Ocaklarındaki havayı CHF’nin durumuyla kıyasladığında farkı tespit etti. Parti teşkilatları halktan uzaklaşmış, topluma yabancılaşmış, çıkar gruplarının aralarında yarıştığı birer hantal bürokratik mekanizmadan ibaretti. Ocaklarda ise tam tersine genç, dinamik, soru soran, meselelerle ilgilenen insanlar vardı. Bu durumdan rahatsız olan ve üzülen Atatürk parti yöneticilerini ağır şekilde eleştirdi ve azarladı; kendilerine çeki düzen vermelerini istedi.

         

         

                    Ankara’ya dönüşünde Türk Ocaklarındaki olumlu atmosferden, genç ve dinamik kadrolardan yararlanmak kararındaydı. Bunu sağlamak için iskeletini Ocaklıların oluşturduğu yeni bir siyasî parti kurmayı, Hamdullah Suphi’yi buraya Genel Sekreter yapmayı düşündü. Ancak yakın çevre buna karşıydı. Bunun yerine Türk Ocağı’nın kapatılarak kadrolarının partiye kaydırılmasının daha uygun olacağını telkine çalıştılar. Ocağın yerine ise çoktandır telaffuz edilen “Halkevleri” kurulmasının uygun olacağını, böylece güçlerin aynı çatı altında toparlanacağı görüşündeydiler.

         

         

                    Bu fikri savunanların başında kendisi de bir Ocaklı olan Dr. Reşit Galip geliyordu. Çok hırslı ve iddialı bir yapıya sahip olan Reşit Galip, Ocak Genel Başkanlığı’nı arzulamasına rağmen Hamdullah Suphi’yi aşamamıştı ve bundan dolayı muğberdi. O sırada İtalya, Almanya ve Sovyetler Birliği gibi ülkelerde uygulanan gençlik örgütlenmeleri, özellikle “kara gömlekliler örgütü” Doktor’un ilham kaynağıydı. Bu görüşünü Hamdullah Suphi’ye de açmış ve : “Türk Ocaklarındaki gençliğin her bakımdan eğitilip, disiplin altında yetiştirilmesini, bu arada askerî eğitim de verilmesini ve böylece memleketin kaderinde söz sahibi bir güç haline getirilmesini” teklif etmişti.

         

         

                    Hamdullah Bey bu teklifi reddetti. Konu 1930 kurultayında da gündeme geldi. Umumi Reis (Genel Başkan) ’in tepkisi çok sert oldu: “Bu zat Ocakları kendi ihtirasına alet etmek istiyor. Bu zat Ocakları bir siyaset yuvası haline getirmek sevdasındadır; bu zat Ocaklar vasıtasıyla memlekette kara gömlekliler kurmak iddiasındadır.”

         

         

                    Gerek Hamdullah Suphi’nin gerekse delegelerin çoğunluğunun tepkileri Dr. Reşit Galip’i şiddetli bir Ocak hasmı haline getirdi; ortadan kaldırılması için bütün gücüyle çalışmaya başladı.

         

         

                    Bu arada Hamdullah Suphi’nin 25 Eylül 1930’da CHF grup toplantısındaki konuşması partinin Türk Ocaklarına ve gençlik kuruluşlarına yaptığı müdahaleden duyduğu rahatsızlığı açıkça ifade etmesi iktidar çevrelerinde tepkiyle karşılandı. O sıralarda kurulan Serbest Fırka’nın hızla geliştiği gözlemleniyordu. Hamdullah Bey iktidar çevrelerinden büyük tepki alan ve yeni oluşuma sempati anlamına gelen ifadelerinin yer aldığı bir yazı yazdı. Akşam gazetesinde yayınlanan ve başka gazetelerinde iktibas ettiği yazısında Hamdullah Suphi şöyle diyordu: “Bu muhalefet sesi yükseldiğinden beri kalbinin içinden ferahlık duymayan kaç samimi vatansever vardır? Değil garbın eski milletleri nezdinde, hatta dünkü Balkan memleketlerinde bile barınan hürriyeti Türk vatanında yaşamazsak bunda bizim için hicap mevzuu yok mudur? İçinden muhalefet sesi yükselmeyen bir Cumhuriyete biz inanabilir miyiz ki ona başkalarını inandıralım?

         

         

                    Ey Türk münevveri, ufak ihtirasların, menfaat korkuların kulakları tıkamak isteyen gürültüsü fevkinde sen vatanından yükselen bu murakabe sesini koruyacaksın.

         

         

                    Istırabı meydana çıkaran odur, tehlikeleri işaret eden odur. Hâkimiyet-i milliyenin ilk ve son şartı odur! Ey Türk genci, memleketin gibi, millî izzet-i nefsin gibi vatan toprakları üzerinde yükselen bu yeni mübarek ikaz sedasını koruyacaksın!”

         

         

                    Büyük yankı yapan bu yazının yanı sıra, başta İstanbul ve İzmir olmak üzere, bazı şube yöneticilerinin Serbest Fırka’da yer almaları iktidar için kabul edilir bir durum değildir. Oluşan öfke ve tepkiler Ocak muhaliflerine aradıkları fırsatı fazlasıyla sunuyordu. CHF çevrelerinde ve basında bütün il ve ilçelerde birer “Halkevi” kurulmasının çok yararlı olacağına ilişkin haberler giderek yoğunlaşmıştı. Kısacası Türk Ocakları hakkında hüküm verilmek üzereydi, karar anı yaklaşmıştı.

         

         

                    1931 yılının Nisan ayında yapılması kararlaştırılan Türk Ocağı kurultayının hazırlıkları sürerken, Atatürk bu konuyla ilgili olarak belirlediği isimlerle Çankaya’da bir toplantı yaptı. Çağrılanların tamamı eskiden beri Türk Ocağı üyesiydiler; Celal (Bayar), Sadri Maksudi, Siirt Mebusu Mahmud, Cemal (Ubaydın), Hamdullah Suphi, Dr. Reşit Galip ve Vasıf Çınar’ın bulunduğu heyete konuyu açtı ve görüşlerini kesin olarak belirlemelerini istedi. Vasıf Çınar “Türk Ocaklarının tarihî görevini tamamladıklarını, Cumhuriyet’ten önce uzun süre temsil ettikleri fikirlerin artık bütün millete ve devlete mal olmuş bulunduğunu, zamanlarını doldurmuş olmaları nedenleriyle kapatılmalarında bir mahsur kalmadığını” söyledi. Aslında bu görüş Reşit Galip’e aitti ve Vasıf Çınar’a telkin edilmişti. Doktor’da ona destek oldu. Fakat bu görüşler toplantıdaki diğer kimseler tarafından desteklenmedi. Atatürk bunun üzerine aralarından bir komisyon kurarak görüşlerini yazıya dökmelerini istedi. Komisyondakiler kapanma fikrinin aslında Atatürk’e ait olduğunu tespit edince görüşlerini değiştirdiler; “Ocakların kapatılmasının zamanı geldiğini” belirten bir rapor yazdılar. Bu kararı Hamdullah Suphi Bey imzalamadı. Bunun üzerine Atatürk kararı yırtıp attı ve yeniden yazmalarını istedi.

         

         

                    Hamdullah Bey üzerinde yoğun bir baskı kuruldu; direnmesinin sakıncaları anlatıldı. Bunun üzerine “Türk Ocakları Umumi Reisî” kararı içi sızlayarak da olsa imzaladı, ancak bunu hiçbir zaman içine sindiremedi. 10 Nisan 1931 tarihinde Türk Ocaklarının Olağanüstü Kurultayı toplandı; işlemler tamamlanarak fesih kararı alındı ve çok büyük yekûn tutan mal varlığı, başta o dönemde Ankara’nın göz bebeği olan muhteşem tarihi bina olmak üzere Cumhuriyet Halk Fırkası’na devredildi. Hamdullah Suphi’nin bu karardan duyduğu acıyı gözlemleyen Atatürk onu çevresinden uzaklaştırmanın yararlı olacağını düşünerek 13 yıl kalacağı Bükreş Elçiliği’ne gönderdi.

         

         

         

                    Türk Ocakları Yeniden Açılıyor

         

         

                    Hamdullah Suphi Tanrıöver, 1946’dan başlayan çok partili dönemde baskıların hafiflemesiyle birlikte Türk Ocaklarının tekrar açılmasını düşünmeye başladı. Eski Ocaklı arkadaşlarıyla konuyu müzakere ettiler ve hazırlığa başladılar. Eski Ocaklı yöneticilerin hepsi de kapatılmaktan müteessir olmuşlardı ve hiç biri kurulan Halk Evlerinde görev almamışlardı. 10 Mayıs 1949’da işlemler tamamlanarak Hamdullah Suphi Bey’in başkanlığında Türk Ocağı törenle yeniden açıldı.

         

         

                    1950’de iktidar olan DP, 8 Ağustos 1951’de “Halk Evleri’ne Ait Malların Hazineye Devri”ne ilişkin bir kanun çıkardı. Ocaklı milletvekilleri tarihî Türk Ocağı binasının esas sahibine verilmesi için girişim yaptılar; ancak Hazine bazı hukuki sebepler öne sürerek bu görüşe karşı çıktı. Sonuçta bütün Ocaklılar için anlamı ve değeri çok yüksek olan tarihî binanın intifa (kullanım) hakkı verilmek suretiyle bir ara formül uygulandı. Türk Ocağı yönetiminin Bakanlar Kurulu’nun bu kararını tapuda tescil ettirmeyerek yaptığı ihmal çok pahalıya mal oldu, ileriki yıllarda intifa hakkı kararının kaldırılmasına imkân hazırladı.

         

         

                    Hamdullah Suphi Bey, geçmişte yaşananların tekrarlanmaması ve siyasî bir hedef haline gelmeme mülahazasıyla Ocak sayısını çok sınırlı tuttu. Böylece Kurultaylar 3-4 şubenin katılımıyla yapıldı. Ocak önceki dönemlerde özellikle kuruluş yıllarındaki canlılığına ulaşamadı. Türk Yurdu’nun 1954’de yeniden yayımlanmaya başlaması belki de en önemli faaliyetiydi. Bu atalet dönemi Prof. Osman Turan’ın Ankara Şubesi Başkanı olmasına kadar sürdü. Prof. Turan Ankara’daki milliyetçi aydınlarla faal bir yönetim oluşturdu ve tarihî binada canlı bir faaliyet dönemi başladı. Hamdullah Suphi Bey aklıselim sahibi bir insandı. Ocağın menfaati açısından Genel Merkez’in Ankara’ya taşınma talebine itiraz etmedi. DP Trabzon milletvekili olan Osman Turan 1959 kurultayında Genel Başkan oldu. Türk Ocağı onun uzun sürmeyen bu ilk Genel Başkanlık döneminde eski günleri hatırlatan yoğun bir çalışma ortamına girdi. Tarihî bina çok iyi değerlendirildi. “Hisarcılar” olarak adlandırılan edebiyatçıların katılımı, gençlik kolunun oluşturulması, düzenli şekilde yapılan toplantı ve konferansların yanı sıra Türk Yurdu dergisi basın hayatımızda örnek gösterilebilecek büyük bir hamle yaptı. Dergi kapağından sayfa düzenine kadar hem görünümü hem de yazıların içeriğine kadar pek çok “ilk”leri temsil ediyordu. Bu başarının mimarı birkaç ay önce kaybettiğimiz rahmetli Ömer Öztürkmen’dir. Öztürkmen gazetecilikte tam bir “üstat” idi. Mesleğini iyi biliyordu, yurt dışında kalıp tecrübe kazanmıştı. Birikimini Türk Yurdu’nda mükemmel şekilde sergiledi. Onun baş yardımcısı derginin neşriyat müdürlüğü görevini yürüten, rahmetli Galip Ağabey’di.

         

         

                    Türk Ocağı’nın yeniden doğuşu anlamına gelen bu canlanma 27 Mayıs askerî müdahalesiyle birlikte ne yazık ki son buldu. Genel Başkan Prof. Osman Turan Yassıada’ya götürüldü. Hamdullah Suphi Tanrıöver yeniden Başkan oldu. Ülkede siyasî istikrar bozulmuş, çalkantılı bir döneme girilmişti. Prof. Turan döneminde yönetimlerde bulunan Ocaklılardan birçoğu yeni kurulan partilerde görev almak için Ocak’tan kopmuşlardı.

         

         

                    Türk Ocağı tarihi binasında faaliyetlerini sürdürse bile, 27 Mayıs öncesi atmosferi bir türlü yakalayamadı. Adı ve şahsiyeti Türk Ocaklarıyla bütünleşmiş olan Hamdullah Suphi Bey, 1966’da vefat ettikten sonra görevi yeniden üstlenen Prof. Osman Turan ve Prof. Emin Bilgiç’in dönemlerinde de durumda değişiklik olmadı. Üstelik Türkiye’de sosyal ve siyasal karmaşa giderek artıyor, üniversitelerde başlayan öğrenci olayları sol örgütler tarafından ideolojik kavgaya dönüştürülüyordu. Bu durum doğal olarak Türk Ocağı’nı olumsuz şekilde etkiledi. Alışılagelen kültürel faaliyetlere ilgi azaldı. Milliyetçi gençlerin büyük çoğunluğu Ülkü Ocaklarını tercih edip, buralarda toplandılar.

         

         

         

                    Tarihî Binanın Alınması “Tarihî Bir Haksızlıktır”

         

         

                    Her şeye rağmen tarihî bina açıktı ve Ocağın hukuki varlığı sürüyordu. Ancak 1970’in son aylarında Ocak binası yaşanan bir olay vesile yapılarak polis marifetiyle boşaltıldı. Erkek Teknik Öğretmen Okulu’nda Dursun Önkuzu ülkücü olması nedeniyle bir grup solcu öğrenci tarafından ağır işkence yapıldıktan sonra okulun dördüncü kat penceresinden atılıp katledilmişti. Cenazesi memleketi olan Tokat’a götürülürken, Türk Ocağı binasından çıkan gençler cenazeyi selamladılar ve Demirel Hükümeti’nin tutumunu kınadılar. Bunun karşılığı olarak Başbakan’ın talimatıyla bina boşaltılıp kapıları kapatıldı. Kısa bir süre sonra 12 Mart muhtırasıyla asker kontrolünde kurulan Erim Hükümeti döneminde, 26 Temmuz 1971’de bir kararname hazırlanarak Ocağın intifa hakkı iptal edildi; bina Millî Savunma Bakanlığı’na verildi. İntifa hakkını geri almak için başlatılan hukukî girişimlerden sonuç alınamadı. Bina aynı dönemde Bakanlar Kurulu kararıyla ve bütün eşyalarıyla ve zengin kütüphanesiyle birlikte Millî Eğitim Bakanlığı’na devredildi.

         

         

                    Binası elinden alınan bu dar dönemde Prof. Orhan Düzgüneş yapılan teklifi kabul ederek Genel Başkanlık görevini üstlendi. Onun milliyetçi camiayla irtibatı oldukça yeniydi. Ancak çok çabuk intibak etti ve kritik dönemlerde büyük sorumlulukları hiç çekinmeden yüklendi. İnançlı, cesur, milli şuur sahibi büyük bir vatansever olmasının yanında tevazu sahibiydi; tam bir gönül adamıydı. O sıralarda yeni kurulan Ülkücü Öğretmenler Derneği (Ülkü-Bir)’nin başkanlığını da üstlendi ve 1978 yılına kadar görevini başarıyla sürdürdü.

         

         

                    Türk Ocağı (Çelikkale, Adem Yavuz) Sokağında milliyetçi çalışmalara hayatı boyunca müzahir olan İdris Yamantürk’ün tahsis ettiği apartman dairesinde hukuki varlığını 12 Eylül’e kadar devam ettirse bile etkili bir faaliyet yapılamadı. Darbe döneminde diğer dernek ve vakıflarla birlikte Ocağın faaliyetleri de durduruldu. Seçimler yapılıp normal düzene geçildikten sonra Türk Ocağı’nın yeniden faaliyete geçmesi için girişimler başlatıldı. 15 Nisan 1984’de Olağanüstü Kurultay yapılarak Prof. Düzgüneş’in başkanlığında yeni bir yönetim oluşturuldu. 1986 yılında çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu bir grup Ocak’lı Türkiye’nin içinde bulunduğu şartların yeni bir atılım yapılmasının gerekli kıldığını belirterek bu işi üstlendiler. 6 Mart 1986’da yapılan kurultayda yurt sathında yeni bir örgütlenmeye gidilmesi kararlaştırıldı. Prof. Orhan Düzgüneş yeniden Genel Başkan oldu. Bu kurultayı takiben milliyetçi camianın ve bütün Ocaklıların ortak arzusuna uygun olarak canlı bir faaliyet dönemi başlatıldı. Arka arkaya şubeler açıldı. Türk Yurdu Dergisi 1987’de İstanbul’da Dr. Cezmi Bayram’ın yönetiminde yeniden yayımlanmaya başladı. İki yıl sonra Merkez Heyet kararıyla Ankara’ya alındı. Dergi 24 yıldır kesintisiz yayınlanıyor; bu yıl milliyetçi dergiler bağlamında övünülecek bir rekordur.

         

         

         

                    Yeniden Doğuş: Dördüncü Faaliyet Dönemi,  Sorular,  Sorunlar ve Cevap Arayışları

         

         

                    Türk Ocaklarının 1986’da başlayan bu “dördüncü dönem” faaliyetleri ayrı bir yazı konusudur. Soğuk savaş sonrasında değişen Türkiye ve dünya şartları, küreselleşme olgusundan kaynaklanan siyasal, sosyal ve kültürel problemler, Türk dünyasının büyük ölçüde hürriyetine kavuşmasını sağladığı yeni ortam… Bütün bu gelişmeler karşısında Türk milliyetçileri ne yapıyorlar, ne düşünüyorlar, nasıl bir duruş sergiliyorlar, genel bir heyecan azalması yaşanıyor mu, genellikle hem fikir olunan atalet hâli bir iman zaafı anlamına geliyor mu? 12 Eylül’ün Türk Milliyetçileri üzerindeki travmatik etkileri giderilebildi mi?  Türk Milliyetçiliği fikrinin sivil toplum alanında dün olduğu gibi bugün de en güçlü ve örgütlü sesi olan Türk Ocaklarının durumu nedir; sorumluluğunu ne ölçüde yerine getirebiliyor? Bütün bu soruları etraflı bir şekilde ve serinkanlılıkla irdeleyerek objektif bir durum değerlendirmesi ve “iç muhasebe” yapma zamanıdır.

         

         

                    Bunun önemli bir adımı olarak Türk Ocakları Genel Merkezi haziranın ilk haftası içinde şube yöneticilerimiz ve kurullarımızın temsilcileriyle üç günlük özel bir toplantı düzenledi. Umarız maksat hâsıl olur, buradan “yeni yüzyıla girerken nasıl bir Türk Ocağı?” sorusuna cevap alınır.

         

         

                    Türk milliyetçileri ve Türk Ocaklılar için haklı bir gurur ve övünç tablosu olan yüz hizmet yılını tamamlamış olmanın mutluluğu içerisinde bu başarının sahibi olan bütün ülküdaşlarımızı, camiamızı candan kutluyor, nice yüzyıllara ulaşmayı diliyorum.

         

         

         

         


Türk Yurdu Şubat 2011
Türk Yurdu Şubat 2011
Şubat 2011 - Yıl 100 - Sayı 282

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele