Elif Naci

Ocak 2011 - Yıl 100 - Sayı 281

Son Yazıları

 “Türk resmi, Türk sanatı Alplerin ötesinde değil,

Torosların eteklerindedir.”[1]

E.Naci

 

                    Cumhuriyet'in ilk kuşak ressamları arasında olan Elif Naci, nüktedan kişiliği, entelektüel zekâsı, cesareti ve sanat anlayışı ile hep ayrıcalıklı bir yere sahip olmuştur. Dönemin karışık sanat ortamında D grubu kurucuları arasında yer almasına rağmen, kendi kuşağının kalıplaşmış biçim ve içerik anlayışının dışında kalarak kendine özgü bir resim dili yaratmış, entelektüel bir Türk sanatçısıdır. Akademide Çallı’nın öğrencisi olmuş, başlangıçta hocasının da etkisiyle sürdürdüğü izlenimci resim anlayışından uzaklaşarak Türk sanatlarının karakteristik özelliği olan soyut-geometrik düzenlemelere yönelmiştir. Geçmiş-gelecek, eski-yeni, modern-klasik, gelenek ve çağdaşlık çelişkilerinin yoğun yaşandığı bir dönemde geçmişinden gelen bir duyarlılıkla Anadolu’ya özgü resimler yapmış, çağdaşları Batıya koşullanmışken, o, Türk resminin karakteristik özünü yansıtmaya çalışan, milli ve yerel değerleri bünyesinde barındıran resimler yapmıştır. Özellikle Türk hat sanatının soyut karakterlerinden faydalanarak, onları tablolarına birer plastik eleman olarak yansıtmıştır. Batı hayranlığını bir kenara iterek, Türk resminin yaratılması adına önemli çabalar göstermiştir. Ressamlığının yanında yazarlık, öğretmenlik, müzecilik ve sanat organizatörlüğü de yapan Naci, Türk resminin özgün dilinin yaratılmasında önemli katkıları olan bir ressam, bir yazar(gazeteci), bir müzeci, aynı zamanda Türk sanatının gelişimi için kafa yoran bir mütefekkirdir.

         

        10 Ağustos 1898’de Gelibolu’da dünyaya gelen Elif Naci, daha bir yaşını doldurmadan babası Miralay (Albay) Hacı Hüseyin Hüsnü Bey’in askerlik görevi nedeniyle çocukluk dönemlerini geçireceği Edirne’ye yerleşir. Eğitim hayatına ilk adımını 1905 senesinde Edirne’de Dar-ül İrfan Okulu’nda atar. Elif Naci Edirne’de geçirdiği yıllar için, “Ondokuzuncu asrı Edirne’de bitirip yirminci asra İstanbul’da girdim. Yirminci asrın İstanbul’unda ressam olmaya karar verdim”[2]  ifadesini kullanır.1908 senesinde İstanbul Ayasofya Rüştüyesi’ne, 1912 yılında da Vefa İdadisi (Lisesi)’ne devam eder. Elif Naci’nin hayatında önemli bir yere sahip olan Vefa, her şeyden evvel Fatih Sultan Mehmet’in hocası Şeyh Ebu’l-Vefa’nın Konya’dan İstanbul’a gelerek yerleştiği bir yerdir. Vefa Lisesi, ismini bulunduğu semtten, dolayısıyla Hoca’dan almaktadır.

         

        “Vefalı olmak” der Elif Naci, “mutluluğun ilk öğelerinden biri”dir. Vefa Lisesi’nde okuduğu yılları ve arkadaşlarını kaleme alırken, bunun “küçük bir vefa örneği” olduğunu söyler. Onun her biri farklı rüştiyelerden gelmiş, ikişer kişilik sıralarda oturdukları sınıf arkadaşları arasında Türk kültür ve sanat dünyasına, eğitim, sağlık, bilim ve siyaset hayatına damgasını vurmuş kimler yok ki: Hasan Ali Yücel (Milli Eğitim Bakanı), Peyami Safa (Yazar), Yusuf Ziya Ortaç (Şair), Ertuğrul Sadi Tek (Aktör), Sıddık Sami Onar (Hukuk Profesörü-Rektör), Süheyl Ünver (Doktor-Profesör), Rıza Ünver (Doktor), Ali Nihat Tarlan (Profesör), Ekrem Hakkı Ayverdi (Yük. Mühendis), Hayri Muhittin Dalkılıç (Gazeteci-Yazar), Salim Ahmet Çalışkan (Doktor) ve 227 İbrahim Naci Elif (Ressam).[3]

         

        Elif Naci, 1914’de Sanayi-i Nefîse Mekteb-i Âlîsi (Güzel Sanatlar Akademisi)’ne girer.[4] O dönem her öğrenci gibi bir yıllık hazırlık sınıfı olan Hikmet Onat atölyesinden karakalem desen dersleri alır. İbrahim Çallı’nın yağlıboya atölyesinde resim eğitimine devam eder. Onun resim anlayışı Hikmet Onat’la başlayıp İbrahim Çallı’nın güçlü kimliği ve sanatçı yetileriyle biçimlenir.[5] Birinci Dünya Savaşı yıllarında askere alınan Elif Naci, akademiye ara vermek zorunda kalır. Askerlikten döndükten sonra ara verdiği akademiye devam eder ve 1928 yılında mezun olur. 1916 yılında ‘İkdam’ gazetesinde gazetecilik hayatına başlar.[6]

         

        Osmanlı Ressamlar Cemiyeti içinde yer alan Şeref Akdik, Saim Özveren, Refik Epikman, Muhittin Sebati, Cevat Dereli ve Elif Naci 1923 yılında ‘Yeni Resim Cemiyeti’ni kurarlar. Fakat yeni kurdukları birlik ‘Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nden farklı bir çizgide olmadığından dolayı bir yıl sonra, 1924’te kapanır. [7] 

         

        1925 senesinde “benim her şeyim” dediği ve “bugün bir Elif Naci’den söz ediliyorsa bu onun eseridir” diye bahsettiği Makbule Hanım’la evlenir[8].

         

        Elif Naci 1916 yılında ‘İkdam’ gazetesinde başlamış olduğu gazetecilik yaşamına 1922’de ‘İleri’, 1925’te ‘Milliyet’, 1934’te ‘Tan’ ve 1937’de ‘Tan’ ve ‘Cumhuriyet’ gazetelerinde devam eder.[9]

         

        İlk kişisel sergisini Alay Köşkü’nde açan Elif Naci, 1938 senesi Mayıs’ının birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü günleri açık kalmak kaydıyla bir sergi düzenler. Galatasaray sergilerinde ve Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği sergilerinde görülür.[10] Elif Naci, 1933 senesine kadar olan resim sergilerini niteliksiz bulmaktadır. Ona göre Türk resim sanatının gelişim tarihi 1933 yılından başlamaktadır. “Bu tarihe kadar İstanbul’da Galatasaray Lisesi salonlarında senede bir sergi açılır ve miktarı mahdut ressam bu sergilerde birbirine pek benzeyen, aynı edada, aynı çeşniyi tekrarlayan tuvaller teşhir ederlerdi.”[11]

         

        Elif Naci, Türk resmi açısından oldukça önemli bir yere sahip olan “D” Grubu’nun kuruluşunda yer alır ve tüm faaliyetlerinde bulunarak, basında ve aydın çevrelerde tanıtımını yapar. “D” Grubu hareketi onun için ve ona göre Türk resminin gelişimi açısından çok önemli bir harekettir.

         

        “D” Grubu’nun kuruluşunu Naci bize şu şekilde anlatmaktadır:

         

        “Efendim, bir akşam, Cihangirde Yavuz apartmanı vardır, Zeki Faik İzer, bunun beşinci katında otururdu. Ben Tophanede oturduğum için Cihangir’den geçerdim evime gitmek için. Cemal Tollu, Anadolu’da öğretmenliği vardır, geldikçe Zeki Faik’te kalırdı. Nurullah Berk’le sık sık görüşürdük. Ara sıra bir araya gelir, efendim memleketin bu durgun sanat havası hakkında sohbet ederdik. Bir akşam Abidin Dino da vardı, yine böyle memleketin durgun havasından şikâyetçi olduğumuz bir akşam bir araya gelip de şöyle bir grup teşkil etsek ve resim sergileri açsak, resim yazıları yazsak, konferanslar versek, polemikler yapsak, yani mevcudiyetimizi göstersek, bu durgun sanat havası içinde bir hareket vücuda getirsek diye düşündük. “D” Grubunu kurduk.”[12]

         

        Elif Naci başka bir makalesinde bu kuruluşla ilgili bilgi verirken, evde toplanan sanatçıların, halkın, resme karşı olan alakasızlığından şikâyet ettiklerini senede bir serginin az olduğunu, kötü ve akademik resimlerin resim sevgi ve anlayışını baltaladığını bu nedenle, sık sık sergilerin açılarak, halka halis resim sevgi ve anlayışının aktarılması gerektiği düşüncesiyle işe başladıklarını[13] yazar. Aynı yıl (1933) içerisinde “On Yılda Resim, 1923-1933” adlı kitabı yayımlanır. Bedri Rahmi, Elif Naci’nin 1954 yılında Galatasaray Lisesi’nde açmış olduğu sergi münasebetiyle kaleme aldığı yazıda Naci’nin, “D” Grubu için ne kadar önemli bir şahsiyet ve sorumluluk sahibi bir kişi olduğunu şu sözlerle anlatır: “Grubun en güzel sergilerinin açılmasına ön ayak olan ekseriya Elif Naci olmuştur. Serginin birçok güçlüklerini üstüne aldığı zamanlar bir taraftan birkaç mektepte hocalığı vardı. Mektepten kurtulup gazetede çalışmağa mecbur oluyordu. Bu şartlar içerisinde bir mesleğe bağlanmak, resim yapmağa vakit bulmak her babayiğidin başaracağı işlerden değildi.”[14]

         

        Naci, “D” Grubuyla ilgili kaleme aldığı yazılarında, övgü dolu sözlerden sonra, öz eleştiride de bulunarak, sergilerde teşhir edilen resimlerle ilgili şu sözleri sarf etmektedir:

         

        “D Grubunun ilk sergilerinde teşhir edilen resimler ananelerimize, zevklerimize uygunsuzluk arz eder mahiyette idi. Salondan içeri girenler kendilerini Montparnasse’ın herhangi bir resim sergisinde sanabilirlerdi. Açıkça bir garp tesirinin altında ezilmiş gibi bir haldi bu.”[15]

         

        Öğrencilik dönemlerinde hocası İbrahim Çallı’nın etkisiyle izlenimci tarzda resimler yapan Elif Naci “D” Grubu içerisinde, ilk zamanlarında, “entimist” (eviçi) resimleri yaparken[16] zaman içerisinde geleneksel Türk sanatlarının etkisiyle soyut anlayışlara yönelir. Bu döneminde Yakut-el-Müsta’sami, Hafız Osman, Yahya-es-Sofi ve Es’ad-ül Yesari gibi hat ustalarından da etkilenir[17].

         

        Elif Naci, Türk ve İslâm Eserleri Müzesi ile Evkaf Müzesi'nde yöneticilik görevlerinde bulunduğu dönemlerde Osmanlı hat, tezhip ve minyatürleriyle Selçuklu halı ve kilimlerinin soyut-geometrik kompozisyonları ile karşılaşır. Türk sanatının bu eşsiz ve köklü eserlerinin etkisiyle kendi klasiğini aramaya başlar. Türk sanatının öz’ünü teşkil eden “abstre”(soyut) sanattan habersiz Picasso, Andre Lhote “müritlerine”, bu güzelliği keşfetmeleri için çağrıda bulunur. O, Türkçe konuşan, orijinal bir Türk resminin hayalini kurmaktadır. Bu hayalinin gerçekleşmesi için gerekli olan adresi göstererek, artık slogan halini almış meşhur cümlesini kurar: “Türk resmi, Türk sanatı Alplerin ötesinde değil, Torosların eteklerindedir.[18]

         

        Elif Naci ilk devlet sergisine 1939 yılında Atatürk portresiyle katılır, hükümet komiseri olarak Malatya-Aslantepe arkeoloji kazılarında görev yapar. 1940 yılında düzenlenen yurt gezisine katılarak Samsun’a gider ve ikinci devlet sergisine Samsun’dan yaptığı resimlerle katılır[19]. İkinci kişisel sergisini, İkinci Dünya Savaşı’nın yoğunlaştığı bir dönemde askerlik görevi için gittiği Balıkesir’de açar. 1944-1949 yılları arasında resim sergileri devam eder. Elif Naci’nin resimleri arasında suluboya önemli bir yere sahiptir[20].

         

        1953 yılında Fatih Müzesi’ne atanan Naci, 1954 yılında Topkapı Sarayı’nda müzecilik görevine devam ederken, Galatasaray Lisesi’nde beşinci kişisel sergisini açar. Kültür anlaşması gereği gittiği Bağdat’da resimlerini sergiler.[21]

         

        1963 senesinde müzecilik görevinden emekliye ayrılan Elif Naci, 1965’de bütün dönemlerini içine alan detaylı bir sergi düzenler ve 1970’li yıllarla birlikte sergi çalışmalarına yoğun bir şekilde devam eder. Elif Naci 1965 Kasım’ında, Galatasaray Türkiye Ticaret Bankası Resim Galerisi’nde açmış olduğu bu sergisinde, sanat anlayışını ve sağlam ruh yapısını ortaya koyan şu sözleri sarf eder:

         

         “Türk’ün dünü, büyük ve haşmetli aynı zamanda renkli resim sanatı dehaya ulaşmış örneklerle doludur. Selçuk çağından başlayan abstre’yi, biz müzelerimizde bırakır da, her hangi ün yapmış batılı bir ressamın etkisinde kalırsak, bu bize uygun düşmez tabii. Matisse’in İslam estetiği kaynağından faydalandığını bilirsiniz her halde. Biz ise, onu doğuran anayı bırakır ve Matisse’e tapmaya kalkarız. Bence bu yanlıştır. Bir yazı sanatımız var, halımız var, çinimiz var ne yok ki dostum?! Yıllarca ben bu güzelliklerle kucaklaştım. Onun için benim resimlerim terebentinden çok küf kokar.”[22]

         

        Elif Naci Türk Yurdu dergisinde, özellikle, 1950’li yıllarda sürekli makaleler yazar. Türkiye’deki sanat hareketlerini izleyerek ele aldığı konuların yanı sıra, geleneksel Türk sanatlarının farklı türleriyle, Türk resminin içinde bulunduğu durumu ele alan konulara yer verir. Gerek yurt içinde, gerekse yurt dışında açılan resim sergilerini takip eder, eleştiri yazıları yazar. Müzeler ve Türk resmine dönük fikirlerini, Türk Yurdu dergisinde, uzunca bir süre kaleme alır.

         

        Elif Naci, Türk resminin öteden beri Batı kopyacılığı yaptığını ve bunun milli bünyeyle uyuşmadığını söyler. Bunun nedenini sanatçılarımızın, bir türlü Batı kopyacılığından kurtulamamasına bağlar. Ona göre Türk ressamları yerel sanatın tezahürleriyle ilgilenmezler ve “kökleri asırların koynunda ve Anadolu kızlarının sandıklarında saklı olan öz Türk zevkine” karşı kayıtsızdırlar. Naci, Türk ressamlarının “halkın zevkine, Türk milletinin asırlar boyunca devam etmiş asil ve özel estetiğine uygun eserler” ortaya koyamamış olmalarının, sanatçıyla millet arasındaki uçurumu daha da açmış olduğunu savunur.[23]Ona göre “modadan bahsedilen ve bezik oynanan salonlarda artık resim münakaşaları” da yapılmaktadır ve bu durum bir “inkılap”tır. Naci’nin ülkedeki resim tartışmalarını izlerken yazılarında kullandığı üslup oldukça serttir. Halk, resmi tartışmaya başlamış, sanat sohbetlerini gündelik hayatının içine sokmuştur. Aynı zamanda, yeni resmi züppelik olsun diye kabul edenlerle, kuru bir akademizme hayran olanlar arasında bir çekişmenin olduğunu ve bu acıklı durumun ülkede, resim yapan ve resimden anlayan insanların suskunluğundan kaynaklandığını düşünür[24].

         

        Elif Naci, Türk Yurdu dergisinde “Kurtuluş Yolu” başlığıyla ele aldığı makalesinde, Türk resminin “kimliği”yle ilgili endişelerini dile getirir. Ona göre son yıllarda resim dünyası, o ana kadar görülmedik bir aşama kaydetmekte ve ressamlar galerilerde sıra almak için kuyruğa girmektedir. Açılan resim sergilerinde teşhir edilen resimler birçok ekolü temsil etmekte, “her biri bir başka dilden konuşmaktadır”. Naci’ye göre bu durum bir “dejenerasyon”dur ve “aslını inkâr etme”dir. Bu düşüncesini şöyle özetler: “...bizde bugünkü resim sanatı’nın dejenerasyonu, maili inhidam mimarimiz ve hatta rotasını ve notasını kaybeden musikimiz, hep bu aslını inkâr etmenin feci akıbetine sürükleniyor. Bu facia ne vakte kadar devam edecek?” Bu sorusuna cevabı ise; “Ne vakit şu türedi, melez mimariye gözlerimizi yumarak, dünkü mimarimizin mihrabı önünde secdeye varırsak, ne zaman Hotanto kokulu tangolara kulaklarımızı tıkayıp, en aşağı çiftetelliye tempomuzu uydurmaya çalışırsak, ne zaman Fernand Leger’in ustalığına hayranlığımızı ibadet derecesinden çıkararak, bizim o ilahi çinilerimiz üzerinde dikkatimizi teksif edersek”[25] diyerek kendisi verir.

         

        Naci, bazı resim ve kompozisyonlarında Arap harflerini kullanmaya başladıktan sonra gerek gazete köşelerinde, gerekse dedikodu şeklinde eleştirilere maruz kalır. Yapılan bu eleştiri ve dedikodular karşısında, kendini savunmaktan çok Türk hat(yazı) sanatının ve Arap harflerinin ruhunda bıraktığı estetik zevki büyük bir keyifle anlatmaktadır. Naci’ye göre bütün dünyaca kabul edilmiş bir gerçek vardır: “... Türk hattatlarının elinde son ve mükemmel şeklini bulan Arap yazısı, harflerin birbirleriyle sarmaş dolaş olduklarında büyük bir estetik, muazzam bir muvazene, sihirli bir ahenk...” ortaya çıkarmaktadır. Naci, Türk hattatlarının başarısını “harf estetiğinin sırrına varmış olmalarına” bağlar ve Türklerin harfleri konuşturma sanatını iyi bildiklerini ifade eder[26]

         

        Sanat dünyasındaki eski ve yeni kavgasının başlangıç tarihini 1923 olarak belirleyen Naci, “Cumhuriyet devrine kadar Türkiye’de plastik sanatların mukadderatı hazin bir hikâyedir” der. Türk plastik sanatlarının tarihinde 1923 yılının bir Rönesans olduğu düşüncesini savunan Naci: “Bir gün Türk resminin mukadderatını çizen eller, fırçalarını Cumhuriyetle beraber harekete geçirdiler. O zaman her biri Sanayii Nefise talebesi olarak çalışan bu çocukları, 1923’te taze bir enerji ile cesaretlenmiş, eskilerin karşısında cephe almış olarak görüyoruz.”[27]

         

        Naci’nin Türk Yurdu dergisinde kaleme aldığı makale sayısı otuz beştir. Makalelerinin konu başlıkları ise şunlardır:

         

        “Ölüler Konuşmaya Başladı(1946), Bizde Resim Hareketleri(1954), Türk Resmi(1954), Hereke(1955), Süleymaniye(1955), Mezarlıklar(1955), Türk ve İslam Müzesi(1955), Sanat Hareketleri: Resim Müzesi(1955), Sanat Hareketleri: Tezatlar Âlemi(1955), Sanattan Anlamak(1955), Irak’tan Çizgiler(1955), Muzahrafat(1955), Hırdavat(1955), Hazinelere Doğru(1955), Resimde Türk’e Doğru(1955), Cemal Nadir(1956), Bizde Resmin Kaderi(1956), Resim Müzesi ve Bir Resim Sergisi(1956), Azra İnal ve Çekmece Sergileri(1956), Perde Kapanırken(1956), Minyatürcü, Minyatür, Ressam(1956), Müstehcen(1956), Kırk Yıllık Sergi(1956), Fatih Müzesi(1956), Dört Ölü, Binlerce Yaralı Var(1956), Halının Kaderi(1957), Asri Mozayikler ve Bir Antoloji(1957), Türk Ressamlar Cemiyeti(1957), Brüksel Sergisi(1957), Edinburg Festivalinde Türk Ressamları(1957), Kur’anın Tercümesi(1957), Resim ve Yazı (1959), Kurtuluş Yolu (1959), D Grubu (1960) ve Ölüler Konuşmaya Başladı (1987). [28]

         

        Elif Naci “Asri Mozayikler ve Bir Antoloji” başlıklı makalesinin hemen ardından bir “Ressamlar Antolojisi”nin hazırlığı içinde olduğundan bahseder. O ana kadar resim sergilerine katılmış ve hayatta olan iki yüz altmış beş ressam tespit eder.[29] Ancak bu çalışmasını kitaba dönüştüremez.

         

        Türk resim tarihi’nde çok saygın ve önemli bir yere sahip; sohbeti tatlı, nüktedan, zarif; elleri arkasına bağlı, kalın çerçeveli gözlükleriyle mutlu bir insan olan Elif Naci, 8 Mayıs 1987’de Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur, ruhu şad olsun.

         

         


        


        

                [1] Kıymet Giray, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi Koleksiyonundan Örneklerle Manzara, Türkiye İş 

                 Bankası Sanat Yayınları, s.366. 

        [2] Elif NACİ, Anılardan Damlalar, Karacan Yayınları, 1981, s.117.

        [3] Elif NACİ, a.g.e. s.116-117.

                        [4] Kıymet Giray, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi Koleksiyonundan Örneklerle Manzara, Türkiye İş 

                         Bankası Sanat Yayınları, s.366. 

                        [5] Kıymet Giray, Çallı ve Atölyesi, Türkiye İş  Bankası Kültür Yayınları, 2000, İstanbul, s137.

                        [6] Kıymet Giray, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi Koleksiyonundan Örneklerle Manzara, Türkiye İş 

                         Bankası Sanat Yayınları, s.366.  

                        [7] Seyfi Başkan, Osmanlı ressamlar Cemiyeti, Çardaş Basım Yayın Ltd. Şti. Ankara, 1994. S.37

        [8] Elif NACİ, Anılardan Damlalar, Karacan Yayınları, 1981, s.122.

                        [9] Kıymet Giray, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi koleksiyonundan Örneklerle Manzara, Türkiye İş 

                         Bankası Sanat Yayınları, s.366. 

                       [10] Elif NACİ, Anılardan Damlalar, Karacan Yayınları, 1981, s.122.

                       [11] Elif Naci, “D Grubu”, Türk Yurdu, C:2, nr.2 (284), Mayıs 1960, Ankara, s.47.

                       [12] Elif NACİ, Anılardan Damlalar, Karacan Yayınları, 1981, s.122.

        [13] Elif Naci, “D Grubu”, Türk Yurdu, C:2, nr.2 (284), Mayıs 1960,  Ankara, s.47.

        [14] Nurullah Berk-Hüseyin Gezer, 50 Yılın Türk Resmi Ve Heykeli,Türkiye İş Bankası  Kültür Yayınları, II.Baskı, İstanbul, 1973, s.65.

        [15] Elif Naci, “D Grubu”, Türk Yurdu, C:2, nr.2 (284), Mayıs 1960,  Ankara, s.47.

        [16] Nurullah Berk-Hüseyin Gezer, 50 Yılın Türk Resmi Ve Heykeli,Türkiye İş Bankası  Kültür Yayınları, II.Baskı, İstanbul, 1973, s.64.

           [17] Elif NACİ, Anılardan Damlalar, Karacan Yayınları, 1981, s.117-118.

        [18] Kıymet Giray, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi Koleksiyonundan Örneklerle Manzara, Türkiye İş       Bankası Sanat Yayınları, s.366. 

                        [19] Kıymet Giray, a.g.e., s.366. 

                  [20] Kaya Özsezgin-Mustafa Aslıer, Başlangıcından Bugüne Çağdaş Türk Resim Tarihi, Tiglat    Yayınları,1989, İstanbul, 112.

        [21] Erişim: http://:edebiyatsanat.com/turk-ressamlari/1237-elif naci.html+elif+naci&cd=15&hl=tr&ct=clnk&gl= tr‎‎. Erişim tarihi. 03.12. ‎2010.

        [22] Nüzhet İSLİMYELİ; Sanat Terimleri Ansiklopedisi, Ankara Sanat Yayınları, Doğuş Limited Şirketi  Matbaası, 1.Cilt A-L, 1973, Ankara, s.168-169.

         

        [23] Elif Naci, Resimde Türke Doğru, Türk Yurdu, nr.248, Eylül, 1955, s.234

        [24] Elif Naci, Bizde Resmin Kaderi, Türk Yurdu,  nr.254, Mart 1956, Ankara, s.716.

                        [25] Elif Naci, Kurtuluş Yolu, C:1, Türk Yurdu,  nr.5(275), Temmuz 1959, Ankara, s.61.

                        [26] Elif Naci, Resim ve Yazı, C:1, Türk Yurdu,  nr.2(272), Nisan 1959, Ankara, s.55.

                        [27] Sezer Tansuğ, Çağdaş Türk Sanatı, Remzi Kitabevi, Eylül 1993, İstanbul, s.187.

        [28] Hüseyin Tuncer, 90. Yıl Türk Yurdu Bibliyografyası, Türk Yurdu Yayınları, Ankara, 2002.


        

                [29] Elif Naci, Asri Mozayikler ve Bir Antoloji, Türk Yurdu, nr.264, Ocak 1957, Ankara, s.552-553.


Türk Yurdu Ocak 2011
Türk Yurdu Ocak 2011
Ocak 2011 - Yıl 100 - Sayı 281

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele