İnkılâbın Stabilizasyon Denemeleri ve Savaşın Savurduğu Türkiye Manzaraları

Ocak 2011 - Yıl 100 - Sayı 281

        Cumhuriyet tarihini bir bütün olarak çalışan araştırmacılar, onu daha ziyade tek parti yılları ve çok partili dönem olmak üzere ikiye bölerler. Bu bölümleme temelde doğru olmakla beraber, 1938 ile 1950 arasındaki kırılgan yıllar, ilgili çalışmalarda yeterince iyi izah edilmez. Daha doğrusu da 1938 öncesinin parıltılı takdimleri ile çok partili hayata geçiş döneminde şahidi olduğumuz karalama kampanyaları arasında, İnönü dönemi adeta kaybolur gider. Yani bu dönemin ne kültür ve düşünce hayatı, ne de sanat ve edebiyat hayatına ilişkin gelişmeler sâlim bir bakış açısı ile ele alınmaz. Daha ziyade de liberal-demokrat, sol-Marksist, Türkçü veya İslâmcı muhafazakâr kesimlerin, aşırı yargılamacı tutumlarına bağlı bir algılama hep ön plana çıkar. Yani hemen her çevre ilgili döneme eleştirel yaklaşır, parça parça kişi ve tutumları öne çıkarır, ya da yerin dibine geçirmekle iktifa ederler.

         

         

        Dolayısıyla ilgili dönemin, daha salim bir bakış açısı ile ele alınması lüzumu ortadadır. Eğer bunu yapamazsak, düşünce ve kültür hayatımızı bir istihale olarak kavrama imkânını da kaybederiz. Kuşkusuz İnönü dönemi, yekpare bir tek parti iktidarı olarak devam ediyor gözükse bile, onun da kendi içinde engebeleri, kırılmaları, çelişkileri ve paradoksları söz konusudur. İşte yüksek tansiyonlu hastalar gibi, kendi içinde kırılmalarla devam eden dönemin algılanması da öyle olmuş ve bir bütün halinde kavranması mümkün olamamıştır.

         

         

        Nitekim dönem algılamasında yaşanan güçlükleri artıran üç önemli gelişme söz konusudur: İnönü’nün bir nevi darbe suretinde gerçekleşen cumhurbaşkanlığı görevine başlaması, beklenmedik tasfiye savaşlarına yol açmış, İkinci Dünya Savaşı da aydınları ve toplumu adeta ikiye bölmüştür. Bir de bunlara çok partili hayata geçiş sancıları, yani ilk defa yaşanan demokratik mücadeleler eklenince, ister istemez zihinler karışmış ve hemen her çevre oradan oraya savrulup durmuştur.

         

         

        Ancak 1938 sonbaharında yaşanan iktidar değişikliği her bakımdan önemlidir. Nitekim dönemin başbakanı Çankırılı Refik Saydam’ın ilk demeçlerinden biri, “Bu memlekette A’dan Z’ye her şey bozuk ve yeniden kurulmaya muhtaç” biçimindedir. Bu sözlerin o yıllarda uyandırdığı yankıyı ve şaşkınlığı tahmin edebilir misiniz, bilmem! Bunun ardından, cumhurbaşkanı İnönü’nün verdiği bir resepsiyona Ali Fuat Cebesoy, Kâzım Karabekir ve Refet Bele gibi isimlerin, yani gözden düşürülmüş Milli Mücadele komutanlarının da davet edildiğini düşünün!.. Sonra birbirinin peşi sıra, 150’likler de yurda dönmeye başlıyor. Refik Halit, Refi Cevat Ulunay, Rıza Nur ve bunlara ilâve olarak Halide Edip, Adnan Adıvar ve Zeki Velidi Togan gibi isimlerin önü büsbütün açılıyor ve kimisi dergiler çıkarmaya girişiyor, kimileri de gazetelerin başköşesine yerleşiyor. Yani onlara hiç bir engel çıkarılmadığı gibi, belki teşvik de ediliyorlar. Bütün bu denemeler, son beş yıllık siyasi tasfiye savaşlarına son verildiği ve ülkenin ihtiyacını duyduğu bir iç barışa doğru taşınmak istendiği sonucunu doğurmuyor mu? Hele bir de bunlara, Enver Paşa’nın oğlunun Harbiye’ye öğrenci olarak alınmasını eklerseniz!..

         

         

        Gene bu aralarda Türk siyasetinin öncü kadroları da büsbütün değişmiş, Esendal yurt dışından getirilerek CHP Genel Sekreterliği ona emanet edilmiş; Hilmi Uran, Mehmet Emin Erişirgil, Hasan Ali Yücel, Şükrü Saraçoğlu gibi isimler de ziyadesiyle ön plana çıkarılmıştı.

         

         

         

        Dolayısıyla buradan, kültür ve düşünce hayatının önünü açan gelişmelere doğru kademe kademe ilerleyebiliriz. Fakat biz burada daha ziyade eğitim, kültür, basın-yayın ve üniversiteye dönük alanlara kendimizi sınırlamak durumundayız. Mesela bunlardan ilki, 1935’te Kültür Bakanlığı olarak adı değiştirilen bakanlığın, tekrar Maarif Vekâleti’ne döndürülmesidir. Daha böyle sayısız kavram ve kurum adı, eski şekline döndürülmeye kalkışılacaktır. Bunu dilde bir istikrar arayışı biçiminde yorumlamak sanırım yanlış olmaz.

         

         

        Bu arada 1939’da iki şûra denemesi ile karşılaşıyoruz: İlki Maarif Şûrası (ilk defa yapılıyor), ikincisi de Neşriyat Kongresi’dir. Maarif Şûrası’nın önemli sonucu, eğitim müfredatının yenilenmesi ve yeni ders kitaplarının hazırlanması kararıdır. Gene Köy Enstitüleri ile ilgili karar da bu şûrada alınmıştır. Sonuçları ne kadar eleştirilirse eleştirilsin, bu okullar köyü ortaya çıkarmış, köye ilk defa devlet himmeti uzanmış ve aynen 1950’li yılların İmam Hatipleri gibi, köy çocuklarını meydana çıkarmıştır. Bu iki denemenin, millet hayatımız bakımından önemli sonuçlar doğurduğunu kabul etmek gerekir.

         

         

        Neşriyat Kongresi’nde de benzer kararlar alındı. Bildiğimiz Batı Klasiklerinin, Şark ve İslâm klasikleri’nin yayını, ilk devlet ansiklopedisi olmak üzere İnönü Ansiklopedisi (bilâhare Türk Ansiklopedisi olarak yayınına devam etti) ve ayrıca meşhur İslam Ansiklopedisi’nin çıkarılması bu kongrede karar altına alındı. Bu kararların, Başbakan Refik Saydam’ın da Neşriyat Kongresi’ne katılımı ile bir devlet politikası olduğu duygusu kamuoyuna bilhassa verilmeye çalışıldı.

         

         

        Sonra bunları, radyo yayınına ilişkin yeni dönem politikaları izledi. Müzik programları yeniden düzenlenerek, Türk müziği yavaş yavaş bu dönemde öne çıkarıldı. Mesut Cemil sanat müziği, Nurettin Sarısözen de halk müziği programlarının başına getirildi. Başında Vedat Nedim bulunsa bile radyonun, doğrudan başbakanlıkla yani önce Refik Saydam, sonra Şükrü Saraçoğlu ile ilgili olduğu unutulmamalıdır. Yani müşahede edilen yenilikler, bir devlet politikası olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yıllarda radyo toplum hayatına çokça girmeye başladığı için, Feridun Fazıl’ın Geçmişte Bugün ve Kahramanlar Saati (hep Türk kahramanları anlatılır), Adnan Ötüken’in Kitap Saati, Ahmet Muhip Dranas’ın Şiir Saati (genelde epik/kahramanlık şiirleri), Geçmişte Türk Zevki, Mesut Cemil’in Bir Marş Öğreniyoruz ve Muzaffer Sarısözen’in Bir Halk Türküsü Öğreniyoruz programları, yeni dönemin kültür politikasını yansıtan göstergeler olarak özellikle dikkati çekerler.

         

         

        Bu arada önemli bir gelişme daha yaşanır ve Halkevleri’nin dergisi Ülkü’nün başına Ahmet Kutsi Tecer getirilir. Tanpınar’ın Beş Şehir’i de böylece, yeni dönemin Ülkü’lerinde yayınlanır. Tabiî bu arada Esendal ve Refik Saydam’ın gayretiyle, Tanpınar gibi yirmi civarında kişinin milletvekili yapıldığını, Beş Şehir’in de Tanpınar’ın milletvekilliği sırasında kaleme alındığını kaydedelim.

         

         

        Fakat Tanpınar’ın daha 1939’da Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki görevinden alınarak, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne öğretim üyesi olarak atandığı, ondan boşalan kadroya da şair Necip Fazıl’ın tayin edildiği unutulmamalıdır. Gene bu sıralarda, Güzel Sanatlar Akademisi yönetiminin başında, 1937’de Din ve Sanat’ı yayınlayan Burhan Toprak’ın bulunduğunu da unutmayalım.

         

         

        Nitekim yeni döneme ilişkin kültür, sanat ve bilim politikaları az çok bu çizgide devam edip gitmektedir. Meselâ Darülfünun tasfiyeleri sırasında üniversite dışına atılan İsmail Hakkı Baltacıoğlu ve Ferit Kam gibi nice isim, bu yeni dönemde görevlerine dönebilmişlerdir. Baltacıoğlu’nun İçtimai Mektep’inin devlet yayınları arasına dâhil edilmesi (1942), bu bakımdan manidardır. 1930’larda ortaya atılan yeni tarih tezine açıktan açığa karşı çıkan ve dolayısıyla zülfü yâre de dokunan Zeki Velidi Togan, ayrıldığı Türkiye’ye gene bu sıralarda dönmüş ve eski kürsüsüne iâde edilivermişti (1939). Bu arada Hilmi Ziya dönemin en popüler ismi haline gelmiş, cumhuriyet döneminde ilk defa Mustafa Şekip için bir jübile yapılmıştır. Hasan Ali’nin hocası için düzenlediği bu jübile programı bütün üniversite kadrolarını memnun etmiş, bilime ve üniversiteye verilen değerin bir nişanesi olarak değerlendirilmiştir.

         

         

        İlgili dönemin önemli göstergelerinden biri de, Ziya Gökalp’in eserlerinin yeniden yayınlanmaya başlamasıdır. Unutulmamalı ki, ölümünden sonra Gökalp’in herhangi bir eseri Latin harfleri ile yayınlanmamış, yayınlanamamıştı. Bu engeli ilk olarak, Reha Oğuz’un başında bulunduğu Kitap Sevenler Kurumu (Ocak 1940) aşabildi ve ilk olarak Ziya Gökalp’in Türkçülüğün Esasları ile Ahmet Hikmet’in Çağlayanlar’ını yayınladılar. Bu yayınlar bilâhare bir modaya dönüştü ve Ziya Gökalp hakkındaki eserlerde önemli patlamalara şahit olundu. Nitekim aynı ihmal İstiklâl Marşı şairi Mehmet Akif için de söz konusu idi. Onun Safahat adlı kitabı da Latin harfleri ile hiç yayınlanmamıştı. Dolayısıyla bu da gerçekleşti ve Safahat ilk defa Latin harfleri ile basılabildi (1943).

         

         

        Bütün bu gelişmelerin genel bir değerlendirmesini yapmadan önce, matbuat hayatında gözlenen diğer bir değişmeye, açılmaya da bakmak gerekir. Nitekim 1939’dan itibaren kademe kademe, daha önceden alışık olmadığımız bir biçimde dinî, millî, Türkçü, sosyalist dergilerin çıkmaya başladığı görülmektedir.

         

         

        Hilmi Ziya’nın İnsan’ı, Nurettin Topçu’nun Hareket’i, Cahit Tanyol’un Aramak ve Değirmen’i, Hüseyin Sadettin Arel ile İsmail Hâmi Danişmend’in Türklük’ü, Nihal Atsız’ın Orkun’u, Ahmet Caferoğlu’nun Türk Amacı, Reha Oğuz Türkkan’ın Gökbörü’sü, Rıza Nur’un Tanrı Dağ’ı, Remzi Oğuz Arık’ın Millet’i, Fethi Tevetoğlu’nun Kopuz’u, Orhan Seyfi Orhon’un Çınaraltı’sı, Necip Fazıl Kısakürek’in Büyük Doğu’su, Abidin Nesimi’nin Yeni Yol’u, Yusuf Ahıskalı’nın Ses’i ve Yeni Ses’i, Pertev Naili ile Behice Boran’ın Yurt ve Dünya’sı, Eşref Edib’in Türk-İslâm Ansiklopedisi Mecmuası (1940) bu arada zikredilebilir.

         

         

        Tabiî, bu listede adını vermediğimiz bir dergi daha yayınlanır o sıralarda. O da 10 Nisan 1931’de kapatılan Türk Ocakları’nın, tarihi dergisi Türk Yurdu’ndan başkası değildir. 1 Eylül 1942’de yayınlanmaya başlanan Türk Yurdu’nu bu dönemde Hasan Ferit Cansever yönetir. Eski ağırbaşlı havasını aynen sürdüren Türk Yurdu’nda kültür ve sanata, bilimsel araştırmalara geniş yer verilir. Fakat bu yayın fazla uzun süremez ve dergi on sayı çıktıktan sonra kapanmak durumunda kalır.

         

         

        Aynen Türk Yurdu’nda olduğu gibi, yukarıdaki dergilerin çoğu fazla uzun ömürlü olmamış; kimi sekiz-on sayı, kimisi de bir-iki yıl çıktıktan sonra kapanmak durumunda kalmıştır. Kuşkusuz bu kapanışların çoğuna ekonomik darlıklar, özellikle de kâğıt ticaretindeki aşırı fiyat yüksekliği sebep olmuş olmalıdır. Çünkü savaşa girilmese bile, ülkede doğrudan savaş ekonomisi uygulandığını, kâğıt ithalindeki güçlüğün de karaborsaya neden olduğunu hatırlamak icap eder. Nitekim Türk Yurdu dergisi kâğıt tahsisi yapılamadığı için kapanmıştır.

         

         

        Fakat burada asıl üzerinde durulması ve tahlili gereken husus, yukarıdan beri özetlemeye çalıştığımız gelişmelerin nasıl izah edilmesi gerektiğidir. 1938 öncesine göre bayağı farklılaşan Türkiye, bu tür uygulamalarla acaba nereye vardırılmak istenebilirdi? Zira Türkiye’nin yeni havası bazı çevreleri rahatsız ettiği kadar, çoğu çevreler de sistemin içine girdiği bu yönelimden dolayı bayağı memnun vaziyette idi.

         

         

        Ortadaki durumu savaşa bağlamak belki mümkündür. Ancak daha savaş başlamadan 1938 Aralık’ında, Mehmet Akif’in ölüm yıldönümü anmalarına izin verildiği, bazı dini-milli-sol dergilerin çıkışına ve Kitap Sevenler Kurumu’nun faaliyetlerine tolerans gösterildiği hatırlanacak olursa, bu gelişmenin doğrudan savaşla izahı pek de mümkün görünmemektedir. Kuşkusuz savaş konjonktürünün de bunda bir payı bulunabilir. Fakat özellikle ilk yıllar için bu ihtimal, bayağı zayıf görünmektedir.

         

         

        Burada bir başka ihtimal daha hatıra gelmelidir. Acaba, Serbest Fırka’nın açılıp-kapanması sırasında toplumun nabzının test edilmek istendiği gibi, yönetimin böyle bir düşüncesi bulunabilir miydi? Belki o günkü aydınların ve toplumun böyle bir endişesi ve ihtiyatı bulunsa bile, bugünden geriye baktığımızda, bu ihtimal de bayağı zayıf düşüyor. Çünkü idarenin kendisi, doğrudan İslâm Ansiklopedisi gibi yayınlara kalkışmıyor, İsmet Paşa da tasfiye edilmiş paşalara iade-i itibarda bulunmuyor muydu? Nitekim Kâzım Karabekir’in meclis başkanlığı, bu bakımdan bir gösterge teşkil etmez mi?

         

         

        Dolayısıyla kültür ve düşünce hayatımız açısından önem arz eden bu gelişmeleri hafife almamak ve onları sağlam bir mantıkla da değerlendirmek gerekmektedir.

         

         

        İşte bu noktada biz, mevcut açılım denemelerini suni bulmuyor, cumhuriyet dönemindeki on beş yıllık uygulamanın, yeni yönetim tarafından yapılmış bir muhasebesi ile izah etmek istiyoruz. Kuşkusuz bu izahımızla da, on beş yıllık inkılâplar döneminin tekzip edilmek istendiği şeklinde bir sonuca ulaşmıyoruz. Dolayısıyla yorgun toplumun biraz önünün açılması; Türkçü, solcu, dinî-millî fikirlerin üzerindeki baskının biraz olsun hafifletilmesi ile bir nevi tek parti demokrasisi havasının yaratılmak istendiğinden kuşku bulunmamaktadır. Kaldı ki bu kanaatimizi, yüksek sınıflar arasındaki barış havası da doğrular niteliktedir.

         

         

        Öyleyse buradan bir adım daha atarak, şunları da söylemek mümkündür: Artık inkılâpların sonu alınmış olup, batılılaşma adına da daha yeni inkılâp denemelerine girişilmeyecek demektir. İkincisi de kuvvetle muhtemel, bir nevi “sürekli devrim” politikalarının sonunun gelmesiyle, yeni bir istikrar dönemine de kapı aralanmak istenmektedir. İşte, felsefeci Mehmet İzzet’in, daha 1927’de aradığı cevaplardan biri bu değil miydi? Fikir hayatımızın gelişmesi, canlanması için inkılâp heyecanlarının sona ermesi ve genç istidatların dikkatinin bilime ve düşünceye çevrilmesi, dolayısıyla Türkiye’nin içine girdiği yeni süreci, hem siyasal hem de toplumsal bir stabilizasyon denemesi/arayışı olarak okumak mümkündür diye düşünüyoruz.

         

         

        Fakat bu deneme ilânihaye sürüp gitmedi, gidemedi. 1944 başlarında, Müttefikler’in savaşı kazanacağının kesinleşmesi üzerine Türkiye, aşırı depresyonlu bir döneme girdi ve kırılgan politikalar uygulamaya mecbur kaldı. Nitekim Nihal Atsız’ın Mart 1944’te yayınladığı  “Açık Mektub”u üzerine, kendisinin ve arkadaşlarının topluca hapse atılması, dergilerinin kapatılması bunun ilk işaretlerinden biridir.

         

         

        Nedense bu olay Türkiye’de çok sınırlı değerlendirmelere tâbi tutulmuş, hatta lokalize bile edilmiştir denilebilir. Nihal Atsız ve arkadaşları problemi, İsmet Paşa ve Hasan Ali Yücel’in sol kesimleri kollaması biçiminde izah etmiş, yönetimi de bu noktada adeta ikaza kalkışmışlardır. Sol-liberal kesimler ise, ırkçılığın ülkede katettiği mesafenin dizginlenmesi biçiminde bir değerlendirme geliştirmişlerdir. Nitekim yıllardan beri de bu tür saçma sapan değerlendirmeler sürüp gitmektedir.

         

         

        Fakat Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’sunun aynı hafta içinde 5 Mayıs 1944’de, Remzi Oğuz Arık’ın Millet’inin bir önceki nisan ayında, Orhan Seyfi’nin Çınaraltı’sının da 15 Temmuz 1944’de kapatılmış olduğunu hatırlayan bile bulunmamaktadır. Hemen hemen aynı aylarda, daha nice dergilerin kapandığı hatırlanacak olursa, mevcut kapanma ve tutuklamaların lokal bir hadise olmayıp, dönem politikalarını anlamamıza imkân veren daha geniş, külli bir kırılmanın işaretleri olduğu anlaşılmakta gecikmez. Dolayısıyla Türkçü aydınlar gibi, diğer bazı dergi yöneticileri tutuklanıp içeri atılmamış olsalar bile, mevcut kapatmaların daha toplu bir değerlendirmeyi hak ettiği meydandadır. Haliyle konuya böyle yaklaşınca da, problemi lokalize etmekten kurtulur, kişisel değerlendirmelerin daha ötesine yükselme imkânı buluruz.

         

         

        Bu sıralarda kuşkusuz içeride veya dışarıda, önemli bir takım gelişmelerin vuku bulmuş olması iktiza eder. Yoksa durduk yerde, bir ülkede böyle kırılmalar yaşanmaz. İşte asıl kavranması, nüfuz edilmesi gereken husus burada yatmaktadır. Eğer bu tespit edilebilirse, ilgili politik kırılma da sağlam bir zemine oturtulmuş olur.

         

         

        Bu noktada bizim tespitlerimiz, savaşın sonuna yaklaşıldığı bir sırada Türkiye’nin, genel bir durum değerlendirmesi yaptığı ve müttefiklerin savaşı kazanmasının an meselesi olduğudur. Belki de bilmediğimiz biçimde Türkiye, müttefik baskılarına maruz kalmış da olabilir. İşte bu gelişmenin ışığında Türkiye, savaşta Almanya’yı destekleyen veya desteklediği varsayılan yayın organlarını kapatarak Sovyet, İngiliz, Fransız ve ABD ittifakı ile arasındaki mevcut açı farkını azaltmayı denemektedir. Yani dergi kapatmaları ile içeriden ziyade dışarıya bir mesaj verilmek istendiği meydandadır. Ve hükümet demek istemektedir ki, ben Alman yanlısı politikalar izlemiyorum. Velev ki izlemiş olsam bile, bunu terk ediyorum!.. Kaldı ki işte, Almanya yanlısı kesimleri hizaya getiriyor, hapse atıyor, dergilerini de kapatıyorum!..

         

         

        Nitekim bu tür bir sıkıntının tazyiki dolayısıyla İsmet Paşa, Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ı bile emekliye sevk etmekten geri kalmamıştır (12 Ocak 1944). Dolayısıyla, dergilerin kapatılmasından daha önemli olan hadise budur. Türkiye adına yaşanan asıl stratejik kırılma yani!.. Kaldı ki yaşanan kabine veya bakan değişiklikleri ile de Türkiye’nin müttefiklere doğru hızla yer değiştirmeye başladığını gözleyebilmekteyiz.

         

         

        İşte 1944 başından (12 Ocak) Missuri zırhlısının İstanbul ve İzmir limanlarını ziyaretine kadar geçen süre içinde, Türkiye karanlık, kaygan, oradan oraya savrulan bir ara dönem yaşadı. Bu ara dönemde hükümet bile-isteye sol kesimleri öne çıkardı, dahası arkaladı. Köy Enstitüleri’ni, sol kesimlerin adeta çiftliğine çevirdi, buna bir nevi göz de yumdu. Millî-dinî kesimler üzerindeki baskıları ise artırdı da artırdı. Dolayısıyla bu ara dönemin rengi, havası büsbütün farklıdır.

         

         

        Ayrıca yönetim 1945 yılında, Türkçülük adıyla resmi bir kitap yayınladı. Bu kitap bütünüyle Türkçülüğün yargılanması, tel’in edilmesi esasına dayanır. Türkiye devletinin bundan böyle resmi jargondan Türkçülük kavramını arındırması başlayacaktır ki, Türkiye’nin ödediği savaş diyetlerinden birini bu teşkil eder. İkincisi de, 1945’de gerçekleştirilen Dil Kurultayı ile yeni bir öz-Türkçecilik histerisinin baş göstermesidir. Asıl kalıcı dil devrimi politikalarının bu kurultayla ortaya çıktığını, anayasa dilinin de bu aşamada değiştirildiğini ve bu politikanın müttefiklere bir nevi yaranma aracı olarak kullanıldığını bu vesile ile kaydedelim.

         

         

        Dolayısıyla bütün bu izahların ardından şöyle bir tablo ortaya çıkmaktadır. Dıştan bakınca bir bütün gözüken, fakat kendi içinde ayrışan ve birbirini tekzip eden üç ayrı İnönü dönemi ile karşı karşıyayız demektir:

         

         

         

        1. Kasım 1938’den 1944 yılı başlarına kadar devam eden birinci dönem!.. Bu dönemde Türkiye’nin sürekli devrim politikalarını askıya alarak, toplumsal barışı amaçlayan bir tutum içine girdiği ortadadır.

         

         

        2. Savaşın bitmesine yakın fakat bitmeden önce; ocak 1944 ile Missuri zırhlısının Türkiye limanlarını ziyaretine kadar geçen süre!.. Yani bir nevi ara dönem!.. Belki de eski Mütareke zamanlarını hatırlatan bulanık, karanlık bir zaman dilimi!.. Türkiye bu ara dönemde, Sovyetler’in nüfuz alanına gireceği şeklinde korkular yaşamış ve buna göre politikalar izlemiştir. Sovyet korkusunun şiddeti Türkiye’yi, ABD-İngiliz yanlısı politikalara icbar etmiş, dahası üstü örtülü bir hayli tavizler de verilmiştir. Bu sürece müttefiklerin, henüz daha ABD ve Sovyet Rusya bloklaşmasını yaşamadıkları bir dönem olarak da bakılabilir.

         

         

        3. Üçüncü dönemin özelliği, Türkiye adına Sovyet tehdidinin bertaraf edilmesinde toplanır. Türkiye bundan böyle ABD-İngiliz nüfuz bölgesine düşecek, bunun verdiği bir imkânla da sol karşıtı politikalara hız verecektir. Nitekim bu ara dönemde, aşırı derecede şımaran sol kesimlerin tedip edilmesi bunun açık bir işaretidir. İkinci bir gelişme ise, Türkiye’nin bundan böyle çok partili sisteme geçme kararıdır.

         

         

        Dolayısıyla dönemin kültür, sanat ve düşünce faaliyetlerini, bu kırılmaları nazar-ı itibara alarak değerlendirmek yerinde bir davranış olur.

         


Türk Yurdu Ocak 2011
Türk Yurdu Ocak 2011
Ocak 2011 - Yıl 100 - Sayı 281

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele