1931 ile 1954 Arasında Türk Yurdu’nun Mutavassıt Dönemi

Ocak 2011 - Yıl 100 - Sayı 281

        On Nisan 1931’de ne olduysa olmuş, ani bir kararla Türk Ocakları kendi kendini feshetmek durumunda kalmıştı. Düşünün ki, Türkiye çapına dağılmış üç yüze yakın şubesi ile koca bir teşkilat kendi kendini feshediyor, varlık sebebini adeta inkâr eder gibi bir şey oluyordu. Dolayısıyla 10 Nisan 1931 Kongresi’nde alınan bu fesih kararı kimsenin içine sinmemiş, kimse de haklı ve makul bir izah geliştirememişti. Dahası, bir yıl evvel faaliyete geçen görkemli Türk Ocağı binasının açılışı sırasında ne hülyalar kurulmuş, Ocakların ve Türkiye’nin geleceği adına ne tür idealler geliştirilmişken, işte bir sam yeli esmiş ve tarihi Türk Ocağı da sanki bir hatıra olup çıkmıştı.

         

         

        Dolayısıyla aradan geçen on bir suskunluk yılının ardından, Türk Ocağı dergisinin yeniden çıkacak olması, neresinden bakılırsa bakılsın önemli bir hadise demektir. (İlk sayı: 1 Eylül 1942). İşte hem bir merak, hem de aradan geçen on bir yılın, Türk Ocağı geleneğinde meydana getirdiği boşluğun telâfisi yolunda atılmış bu adımın anlamını yakalamak ihtiyacı, 1942 yılının Türk Yurdu sayılarını okumaya, incelemeye sevk ediyor bizi. Aradan geçen bunca zamanın ardından ocaklılar acaba neler söyleyecekti? Geçmiş yılların irdelemesine, muhasebesine başvuracaklar mıydı? Ya da ne bileyim, o eski 10 Nisan 1931 emrivakisinin o zaman yapılmayan izahına, şimdi kalkışacaklar mıydı? İşte bu tür duygu ve meraklarla çeviriyoruz, yeni Türk Yurdu’nun sayfalarını.

         

         

        Bizi bu tür bir meraka sevk eden, daha bazı şeyler var ayrıca. O da gerek o eski, haşmetli Türk Ocağı binası yapılırken, gerekse de 10 Nisan 1931 Kongresi sırasında, Hasan Ferit Cansever’in Türk Ocağı genel sekreteri oluşudur. Yani o, Ocak’ın kendi kendini fesih travmasını doğrudan yaşayan kişilerden biri, belki de Hamdullah Suphi’den sonra gelen ikinci kişidir. İşte Hasan Ferit bu bakımdan hadiselerin birinci dereceden şahididir ve onun söyleyeceği muhakkak ki bir şeyler bulunabilirdi. Nitekim o, Ocakların 1926 Kongresi’nde de ön plandadır ve Haşim Nahid’in ifade ettiğine göre de “köy, köycülük” çalışmalarında ısrar eden, Ocakların dikkatini bu alana doğru yönlendiren aktörlerin başında gelmektedir. Haşim Nahit Erbil yazdığı bir yazıda, Ocak geleneği içinde böyle bir ayrışmaya işaret ediyor ki bana enteresan geldi doğrusu!.. (Bkn. Modern Türkçülük, nr. 4, s. 120-12).

         

         

        1942 Türk Yurdu sayılarının muhtevasına geçmeden, burada bir hususun daha aydınlığa çıkarılması gerekmez mi? Peki nerede Hamdullah Suphi? Hamdullah Suphi dururken, Türk Yurdu dergisinin yeniden çıkarılması işi, Hasan Ferit Cansever’e mi kalmıştı? Ya da eski Ocaklılar arasında bir ayrışma mı söz konusu idi? Hem ayrıca Türk Yurdu’nun 1942 sayıları neden Türk Ocakları’nın bir yayın organı olarak çıkmıyordu da, doğrudan böyle bir şahıs dergisi olarak arzı endam ediyordu? Nitekim ilgili sayıların hiç birinin künyesinde Türk Ocağına dair bir atıf bulunmamaktadır. Daha garibi bu sayıların hiç birinde, Hamdullah Suphi adına da tesadüf edilmiyor. O bu konuda ne düşünmüş, ne söylemiş ve hele Ocak tarihine denk düşen hatırası bakımından, Hamdullah Suphi’nin işaretleri, öncelikleri vs. hayır, yok böyle bir şey!.. Dolayısıyla yeni dönemin Türk Yurdu dergilerini, her bakımdan özel bir yayın olarak değerlendirmek yanlış olmamalıdır diye düşünüyoruz.

         

         

        Fakat burada Hamdullah Suphi’nin, 1931’den beri Romanya’da bulunduğu, Bükreş büyükelçiliği yaptığı kuşkusuz unutulamaz. Onun yokluğunda Türk Ocakları’nın yeniden açılmaması belki kabul edilebilir, fakat yeni dergi çıkarken, çıktığı sıralarda ondan, onun eserlerinden niçin hiç söz edilmez? Doğrusu bu ihmali izahta güçlük çektiğimizi söylememiz gerekmektedir.

         

         

        Dolayısıyla ilgili sayıların İstanbul’da çıkmaya başlamasından, Hamdullah Suphi nasıl haberdar oldu? Bunu bir emrivâki olarak mı değerlendirdi? Yoksa memnuniyet ve sevincini ifade eden mektuplar, telgraflar mı gönderdi, maalesef bunların hiç birini bilmiyoruz. Dolayısıyla dergi sayfalarından gideremediğimiz bu tür meraklarımızı, döneme ilişkin hatıralardan da aramaya kalkışmıyoruz. Çünkü o alanlara ilişkin hatıralar, hemen hemen yok mesabesinde. Var olanlar da hemen bütünüyle, 3 mayıs 1944 tutuklamalarının dışına taşmıyor çünkü.

         

         

        Bütün bunları düşünürken, bir başka husus daha zihnimizi kurcalamaktan geri kalmıyor. Atatürk’ün ölümü ve İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı oluşunun ardından, Türkiye’de az çok bir yumuşama havasına girilmiş görünür ve sayısız dergiler çıkmaya başlamışken, acaba Türk Yurdu dergisinin çıkışı niçin bu kadar gecikmiş olabilirdi? Nitekim yeni dönemin başlamasının üzerinden neredeyse üç-dört yıl geçiyor ve nihayet eylül 1942’de Türk Yurdu’nun ilk sayısı çıkabiliyordu.

         

         

        Bu arada türkçü-milliyetçi, islâmî, sol veya marksist sayısız dergiler çıkmış, fikir hürriyetinin önündeki bir takım engeller kaldırılmış, ayrıca yukarılara da bakınca bayağı toleranslı bir hava hakim olmuştu Türkiye’ye. İşte yeni Türkiye’nin içine girdiği bu olumlu havayı erken fark eden bazı sınıflar, süratle kendi dergilerini çıkarmaya girişmiş, bunun yanı sıra dinî-milli kitap neşriyatı da bir hayli artmıştı.

         

         

        Nitekim Hasan Ferit Cansever, Türk Yurdu dergisinin yayınına daha başlamamışken, 1938 kasımından itibaren çıkmaya başlamış dergileri burada hatırlamak icabeder: Nurettin Topçu’nun Hareket’i (şubat 1939), Hüseyin Sadettin Arel ile İsmail Hami Danişmend’in Türklük’ü (nisan 1939), Fethi Tevetoğlu’nun Kopuz’u (15 nisan 1939), Reha Oğuz Türkkan’ın Bozkurt’u (mayıs 1939), Ergenekon’u (10 ikinci teşrin 1938), A. Cemal Erksan’ın Yeni Mecmua’sı (5 mayıs 1939), Remzi Oğuz Arık’ın Millet’i (mayıs 1942), Rıza Nur’un Tanrıdağ’ı (8 mayıs 1942), Ahmet Caferoğlu’nun Türk Amacı (temmuz 1942), Orhan Seyfi’nin Çınaraltı’sı (9 ağustos 1941) ve Mehmet Akif’in yakın arkadaşı Eşref Edib’in İslâm-Türk Ansiklopedisi mecmuası (1940) bu arada zikredilebilir. Belki bunlara Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’sunu da eklemek gerekir. Fakat Büyük Doğu, Türk Yurdu’na göre biraz daha gecikmiş bir dergidir ve bu gecikme de ayrıca izaha muhtaç bir durum arzetmektedir.

         

         

        İlgili dönemde şahidi olunan bu dergi ve yayın patlaması, kuşkusuz sırf türkçü dergilerle de sınırlı bir hadise değildir. Sol kesimde de hayli yeni dergilerin çıktığı görülmektedir. Kendilerine sol olduğu isnad edilen fakat bu tür nitelemelerle de herhangi bir alâkası kurulamayan Hilmi Ziya’nın İnsan’ı (15 nisan 1938), Cahit Tanyol’un Aramak’ı ve Değirmen’i Abidin Nesimi’nin Yeni Yol’u, Yusuf Ahıskalı’nın Ses’i ve Yeni Ses’i, Pertev Naili ile Behice Boran’ın Yurt ve Dünya’sı (son kanun 1941) ayrıca Serteller’in çeşitli dergi ve gazeteleri!.. Dolayısıyla böylesi münbit bir ortamda Türk Yurdu dergisinin çıkışındaki gecikme bayağı manidardır.

         

         

        İşte Hasan Ferit Cansever, eylül 1942’den itibaren neşrine başladığı Türk Yurdu’nda, bu tür konulara da hemen hiç girmiyor. Fakat ister istemez de derginin çıkışının bu derecede gecikmesi zihinlerde bir soru işareti olarak kalmaya devam ediyor. Herkes bir yola koyulmuş da Türk Yurdu’nu, Türk Ocakları’nı hatırlayan mı kalmamıştı? Ocaklar açıklamayacak olduktan sonra, böyle bir dergiye de ihtiyaç mı bulunmamaktaydı?

         

         

        Yoksa artık Ocaklar’dan bağımsız, o eski gelenekle meşbû bulunmayan yeni yeni sınıflar mı ortaya çıkmıştı? Ayrıca bunlar, Ocaklar’da kıvamını bulmuş, efradını câmi-ağyârını mani milliyetçilik anlayışı ile iktifa etmek mi istemiyorlardı? İşte bu tür sorular bütünüyle boşlukta kalmaktadır.

         

         

        Nitekim yeni dönemin milliyetçilik söylemi eskisinden bir hayli farklılaşmış, nazi Almanya’sından yansıyan “üstün ırk” ya da “kan ırkçılığı” gibi yeni yeni kavramlar piyasada savrulmaya bile başlamıştı. Dolayısıyla 1940 sonrasının bu yeni havası, milliyetçilik söylemi bakımından eski yılların geleneğinden bayağı ayrılıyor, İkinci Dünya savaşının gergin şartlarında kendine mahsus bir atmosfer oluşturuyordu. Hele bir de Reha Oğuz Türkan gibi refleks bazı karakterlerin öne çıktığı böyle bir dönemde ne Türk Ocakları’nı, ne de Türk Yurdu’nu ele alacak, onunla meşgul olmayı deneyecek sabırlı, birikimli, ağırbaşlı kimseler de piyasada pek fazla göze çarpmıyordu. Dolayısıyla 1938 kasımından beri ortamı gözlediği anlaşılan Hasan Ferit Cansever’in, eski Türk Ocağı geleneğinin kendine yüklediği bir sorumluluk şuuruyla bu yeni işe giriştiğini düşünmek zorunda kalıyoruz. Hamdullah Suphi ile ama haberleşti, ama haberleşmedi, kuşkusuz bunları bilmiyoruz. Hele hele Türk Ocakları’nı yeniden açma gibi bir teşebbüsten hiç mi hiç haberimiz bulunmuyor. Bu noktada tek bildiğimiz, onun bu dergiyi herhangi bir tüzel kişilik adına değil de, doğrudan kendi sermayesi ile çıkarmaya başladığı gerçeğidir.

         

         

        Evet bu dönemin Türk Yurdu, Hasan Ferit Cansever’in şahsi sermayesi ile çıkardığı özel bir yayın!.. Fakat bu şahsiliğe rağmen de derginin, eski Türk Ocağı geleneğinin bir devamı olduğu duygusu gene de verilmek isteniyor. 1931’de son sayısını çıkarmış olan Türk Yurdu’nun cilt numarası esas alınarak, yeni dönem öylece başlatılmış oluyordu. Yani, yeni dönemin Türk Yurdu birinci cilt olarak değil de, kaldığı yerden, 26’ncı cilt olarak başlatılıyordu. Dolayısıyla, Hasan Ferit’in, eski dönemin Türk Ocağı geleneğine merbut bulunduğu bir kere daha anlaşılıyordu. Nitekim derginin ilk sayısında, geçmiş dönemlerin Türk Yurdu serileri hakkında bilgiler verilmesi ve bunların yeni dönemin yayın ilkeleri ile birleştirilerek verilmesi bayağı dikkati çekiyordu. Bkn. Türk Yurdu’nun Neşir Tekniğine Dair başlıklı iç kapak yazısı.

         

         

        Fakat bu tür teknik izahlardan ziyade, Türk Yurdu imzasıyla çıkan Önsöz, daha bir önem arzetmektedir. Zira Hasan Ferit bey tarafından kaleme alınmış olduğunu tahmin ettiğimiz bu kısa önsözde, “Türk milletini asırlardan beri ezen statuquo’ların yıkılmakta olduğu” gibi bir vurgu öne çıkıyor ve “Cihan tarihindeki en büyük inkılâp zamanlarından birini yaşamakta olduğumuzdan” söz ediliyor. Daha mühimi de, “Böyle bir zamanda Türk’ün yükselişine nasıl hizmet edeceğimizi, buna hangi yollardan yürüyerek erişeceğimizi” biçimindeki ifadelerdir ki, bütün bunlar bizi ikinci dünya savaşı yıllarında milliyetçi kesimlerin dünyaya ve emperyal statükolara bakış biçimini yansıtıyor. Her şeyden evvel de burada, Türkiye’nin geleceğine ilişkin büyük ümitler öne çıkıyor. Asırlardan beri devam eden, fakat özellikle de Birinci dünya savaşı sonunda teşekkül eden evrensel statükonun artık sonunun geldiği duygusu, ziyadesiyle belirginlik kazanıyor.

         

         

        Haliyle biz bunu, içinde bulunulan savaşı İngiliz-Rus cephesinin kaybedeceği beklentisi ile okuyoruz. Dolayısıyla savaşı Almanlar kazanacak, Rusya parçalanacak ve uluslar arası İngiliz sömürgeciliği böylece tasfiye olup gidecektir. Kuşkusuz böyle bir dönemin başlaması ile de Türkiye, bambaşka bir aşama kaydedecektir. Bu bakımdan “Böyle bir zamanda Türk’ün yükselişine nasıl hizmet edeceğimizi, buna hangi yollardan yürüyerek erişeceğimizi” biçimindeki ifadeler, savaş yılları boyunca türkçü kesimlerin ne tür bir psikoloji içinde yüzdüğünü ortaya koyması bakımından anlamlıdır. Fakat bu tür bir psikolojinin sırf türkçü kesimlerle sınırlı olmayıp, hemen bütün dinî-muhafazakâr camiaları da parantezi içine dahil ettiğini unutmamak gerekir.

         

         

        Peki böyle bir haleti ruhiye içinde Türk Yurdu iç politikaya, o dönemin hükümetine nasıl bakmaktadır dersiniz. Bu hususta açık hükümler vermemizi sağlayacak anekdotlar az değil dergi sayfalarında. Nitekim ilk sayıda “Türkçülük Haberleri” başlıklı bölümde, “Milli Şef’in Hitabesi”ne ilişkin bir haber değerlendirmesi bayağı dikkatimizi çekiyor. İnönü Samsun’a gitmiş, halkı savaş şartlarına hazırlamak amaçlı konuşmalar yapıyor. Köy Enstitüleri’nden vs. söz ediyor. İnönü’nün konuşması içten gelen bir destekle takdir ediliyor. Ayrıca ne Köy Enstitüleri, ne de Hasan Ali Yücel hiç mi hiç eleştiri konusu edilmiyor. Zaten bu sıralarda ve belki Atsız’ın Şükrü Saraçoğlu’na yönelik Açık Mektub’una kadar (mart 1944), ne muhtevası ne de amaçları bakımından Köy Enstitüleri’ne ilişkin herhangi bir eleştiri ile karşılaşmayız Türkiye’de.

         

         

        Gene Türkçülük Haberleri bölümünde, Şükrü Saraçoğlu’nun bir konuşmasına da yer verilir. O da aynı şekilde, yüksek takdir hisleri ile takviye edilerek verilmektedir.

         

         

        Hasan Ferit Cansever’in ikinci sayıda çıkan, “Cumhuriyet’in XX’inci Yılına Girerken” yazısında da İnönü yüceltmeleri dikkati çekmektedir. Dolayısıyla yerli veya yersiz daha başka yazılarda da, zamanın hükümetinin nasıl algılandığına dair ipuçları yakalanabilmektedir. Meselâ Ziya Gökalp Özel Sayısı’nda (nr. 5-6) M. Fahrettin Kırzıoğlu, “iş başındaki türkçü idare ve ülküdaşları”ndan söz etmektedir. Dolayısıyla bütün bunlardan çıkan bir sonuca göre, Türk Yurdu camiasının, dönemin hükümeti ile her hangi bir probleminin bulunmadığına rahatlıkla hükmedebiliriz. Bu destekçi tutumun, dönemin bütün Türkçü dergileri için de geçerli olduğunu ayrıca kaydedelim. Yaptığımız tespitler ayrıca şunun için önemli: İleride, yani 1944 baharında ortaya çıkacak sert muhalefet tutumunun ve ardından gelen tutuklamaların daha iyi kavranabilmesi için, bu izahları behemehal yapmak gerekmektedir de onun için!..

         

         

        İşte, eylül 1942’de yeni seri olarak çıkmaya başlayan Türk Yurdu kendisini, “Türklerin faydasına çalışır, 15 günde bir çıkar” spotu ile takdim ederken, dergi adını latin harfli Türk Ocağı başlığının altında, bir de Göktürkçe harflerle sunuyor ki, bu bayağı enteresan geldi bize. Dergi, ön ve arka iç kapakta çıkan “Eski Türk Yazısı” başlıklı yazıda, bu duruma açıklık getiriyor ve ilgili açıklamayı ayrı bir broşür olarak yayınlayacağını da duyuruyor. Ayrıca bir şey daha dikkati çekecek cinstendir. O da yerine göre, eski Osmanlıca harflerin, bu dönemde rahatlıkla kullanılabildiği gerçeğidir. Dolayısıyla yeni dönemin, yani İnönü’nün cumhurbaşkanlığı döneminin sağladığı bir yumuşama havası, burada bir kere daha karşımıza çıkmış olmaktadır.

         

         

        Belki ilk anda çok dıştan bir tesir bırakan, fakat Türk Yurdu’nun, çıktığı dönemin şartlarıyla irtibatını da kurmayı amaçlayan bu izahların ardından, şimdi bir yandan derginin yazı kadrosuna, öbür yandan da üzerine eğildiği önemli konulara doğru ilerleyebiliriz sanıyorum. Eğer yukarıdaki şekilde Türk Yurdu hakkında izahlara girişmese idik, dergi havada kalabilir, şartlarından soyutlanmış gibi bir hava doğardı. Dolayısıyla sözü, yazıyı ve fikri, kendi döneminin şartlarına oturtmak, arta kalan bir yanı ve tesiri varsa, bunu da ayrıca tebârüz ettirmek gerekir. Eğer öyle yapılmazsa hislerimizin ve fikirlerimizin tarihî seyrini, evirilme ve kırılma zamanlarını büsbütün kaybetmiş olmaz mıyız? Dolayısıyla burada söyleyeceklerimiz türkçülerin ve daha ziyade de Türk Yurdu yazarlarının, o zamana ait düşünceleri olacaktır.  Onun için bu tür fikir ve yorumları bütün zamanlara teşmil etmemek, doğuş şartları ile alâkalarını koparmamaya çalışmak gerekir.

         

         

        Burada ilk söylememiz gereken, Türk Yurdu yazarlarının ne savaş konjonktürüne, ne de iç politikaya ziyadesiyle teslim olmadıklarıdır. Fakat Türk Yurdu’nda bu tesir bilvesile gene de derinden derine hissedilmektedir. Nitekim Hasan Ferid’in ilk sayıda çıkan Milliyetçilik ve İnsaniyetçilik yazısı (s. 6-16) ile sekizinci sayıda çıkan Ümanistlerin Camiamızı Zehirlemek Teşebbüslerine Karşı (15 ilkkanun 1942) adlı makalesi bu cinstendir. Hasan Ferit bey savaş şartlarında, ümanizmin karşıt bir tez seviyesine yükseltilerek pazarlanmasından ziyadesiyle rahatsızdır. Fakat O, bu eleştirilerini, diğer bazı türkçülerde görüldüğü gibi, avamî bir dile asla dönüştürmüyor, dolayısıyla bizim üzerimizde de olgun bir tesir bırakıyor. Savaşta İngiliz-Rus cephesine destek veren, Türkiye’nin o cephe lehinde savaşa girmesi için de baskı oluşturan dönme-sol-liberal kesimlerin savunduğu bu fikir, Hasan Ferit Cansever’i ister istemez düşündürüyor ve kendisini yeni bir milliyet yorumuna adeta icbar ediyor. Cansever bu noktada doktorluk birikimini kullanıyor, insanın fizyolojik tekâmülü ile toplum/millet davranışları arasında alâkalar kurmaya çalışıyor. Fakat bu konular için lâzım gelen bir seviyede, sosyal bilimlerin imkânlarını kullanamadığı da bir gerçek.

         

         

        Nitekim Onun bu alanlara ilişkin noksanı, Ragıp Hulusi Özden’in dördüncü dil kurultayına sunduğu bir tebliğin yayını sırasında da kendisin hissettiriyor. Dil Onarımının Esasları Üzerine Bir Anlaşma Projesi (ilk sayı, s. 21-26) başlıklı bu tebliği, Hasan Ferit bey, “uğurlu bir tesadüf”, “en esaslı bir proje” biçiminde, âlâyı vâlâ ile dergi sayfalarına dercediyor. Fakat tebliği okuduğumuzda şaşıp kalıyoruz. Çünkü Ragıp Hulûsi, “inkilâp prensipleri”nin dilimize tatbik edilmesi gibi, garip bir tez geliştirmek peşindedir. Nitekim ona göre dilimizin laikleştirilmesi gerekmektedir. Bunun yolu da dinî kavramların dilden atılması, yerlerine de “garbın klasik (yunanca-latince) milletlerarası terimlerini koymaktadır” (s. 22). İlgili tebliğ bu hava içinde devam edip gidiyor: Dilimizi laikleştirmek, Dilimizin millileştirilmesi, Dili halklaştırmak, Dil ve inkılâpçılık vs. Hemen bütünü, garptan kelime ve kavram iktibasına varıp dayanan önermeler!..

         

         

        İlgili tebliğin, bir nevi derginin görüşü imiş gibi sunulması, her halde genç Osman Turan’ı rahatsız etmiş olmalıdır ki, Ragıp Hulusi’nin tebliğ metninin ardından, uzun uzun yazılar kaleme almak durumunda kalıyor. Istılahlar Meselesi başlık bu yazılardan ikisi (nr. 4, s. 111-115 ve nr. 7, s.214-218) çıkıyor. Nitekim genç doktor Osman Turan’ın vukuflu yazısının ardından, Ragıp Hulusi bir daha dergi sayfalarında görünmez hale geliyor. Dolayısıyla dil konusundaki fikirlerimizin ne tür istihalelerden geçerek, bugünlere ulaştığı sonucuna ulaşıyoruz buralardan.

         

         

        Bunun yanı sıra Hasan Ferit Cansever’in, o günlerde çok yaygın olduğu halde ayrıştıran, azaltan bir türkçülükten ziyade, “çoğaltan bir milliyetçilik” düşüncesine daha yakın düştüğü anlaşılmaktadır. Burada geçen “çoğaltan milliyetçilik” kavramına dikkatinizi çekmek isterim. Eski geleneği sürdüren, biraz daha sakin bakmayı becerebilen çevrelerle ve meselâ Başbakan Saraçoğlu gibi sorumlu kişilerin türkçülüğü böyle yorumlamak  istedikleri gözlerden kaçmamaktadır.

         

         

        Her halde böyle bir amaçla olmalıdır, Hasan Ferit Cansever Türk Yurdu’nun dördüncü sayısında (15 ilk teşrin 1942), özellikle bazı dergilerin takibini, okunmasını tavsiye ediyor. İlgili sayının arka kapağından yapılan duyuruda: “Sayın okuyucularımıza ve aydınlarımıza!.. Şu dergileri okumalarını tavsiye ederiz” deniliyor. Herhangi bir yoruma açık bulunmayan, fakat okumaya bir nevi sınırlar çizmek de isteyen bu ifade, bize biraz manidar gelmedi değil: Tavsiye edilen dergilerin adları da bunu ortaya koyuyor zaten. Nitekim o dergiler şunlar olmaktadır:

         

         

        Orhan Seyfi’nin Çınaraltı’sı, Remzi Oğuz Arık’ın Millet’i, Halkevleri’nin Ülkü’sü, Ahmet Caferoğlu’nun Türk Amacı, Hıfzı Oğuz Bekata’nın Çığır’ı ve Kara İnci adlı bir başka dergi!.. Ayrıca bu tavsiye Hasan Ferit Bey, diğer bazı sayılarda da tekrar ediyor.

         

         

        Dikkat edilirse bu dergiler, çok fazla siyasi ve çığırtkan bir dile sahip olmayan mecmualardır. Daha ziyade de düşünceye, kültür ve sanata ağırlık veren dergiler!.. Ayrıca da belki Caferoğlu’nun Türk Amacı hariç (ilmi, türkoloji dergisi bu), diğerleri düşüncelerini türkçülük kavramından ziyade, milliyetçilik kavramı ile izah eden, bu kavramı öne çıkaran dergilerdir. Daha ötede bu dergilerin, kısmen biraz da Anadoluculuk düşüncesi ile temayüz ettikleri unutulabilir mi? Öyleyse Hasan Ferit Cansever, orta yerde bir sürü türkçü dergiler bulunurken, niçin onları değil de bu dergileri tavsiye etmektedir?

         

         

        Bütün bunlardan çıkardığımız sonuç şudur: Hasan Ferit bey Anadolucu filân değil, doğrudan türkçü birisidir. Onun rahatsız olduğu durum, türkçülüğün, ayrıştırıcı bir tavır olarak vâzedilmesidir. O bunun yerine çoğaltan, kapsayıcı tutumlara daha bir prim vermek taraftarıdır. Ayrıca da o, daha ağır başlı fikir ve düşüncelere mütemayil görünmektedir.

         

         

        Dönemin Türk Yurdu sayılarında ziyadesiyle öne çıkan iki isim de, Zeki Velidi Togan ile Haşim Nahit Erbil olmaktadır. 1931’de geliştirilen Türk Tarih Tezi’ne açıktan karşı çıkan Togan, bildiğimiz gibi üniversiteden uzaklaştırılmış, ardından Avrupa’ya gitmiş, bilâhare de İnönü’nün cumhurbaşkanı olması ile üniversitedeki görevine geri dönme imkânı bulmuştu (1939). 1934 üniversite tasfiyeleri sırasında dışarıda bırakılan Ferit Kam ile İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun da, gene bu aşamada üniversiteye dönebildiklerini kaydedelim.

         

         

        İşte geride bıraktığı Sovyet tecrübesi, Avrupa tecrübesi ve inkılâp dönemi Türkiye tecrübesi sayesinde Zeki Velidi; hem dünya politikalarını iyi okuma, hem de bilimsel kapasitesi ile tarihi sağlıklı yorumlama imkânına kavuşmuş birisidir ki, ondaki bu yüksek vüs’at dikkati çekmekten geri kalmıyor. Bu haliyle Zeki Velidi bey tam bir mütefekkir tesiri bırakıyor ve Türk Yurdu’nun seviyesini de adeta yükseltiyor. Meselâ ocak/son kanun 1943 (nr.1-2, s. 1-8) sayısında çıkan, “Türk Tarihi’nde Milli Birlik Nasıl Husûle Geliyordu” makalesi buna bir örnektir. Gene onun bazı tarihî neşriyata ilişkin eleştirileri göze çarpıyor Türk Yurdu’nda. Dolayısıyla Zeki Velidi Beyin, sırf bu yıllara ilişkin tarihî veya değil, yazıları bir araya getirilebilse ne kadar isabetli olur. Çünkü bu yazılar, evrensel bakmayı bilen mütefekkir bir kafanın ürünü olarak her zaman okunabilecek tarihî/fikrî denemeler hüviyetindedir.

         

         

        Haşim Nahit Erbil’e (1880-1959) gelince, o şimdi adı bile hatırlanmayan düşünce adamlarımızdan biridir. Mütarekede otuzlu ve kırklı yıllarda yayın dünyasında hep vardır. Kendine mahsus düşünceleri ve yüksek birimi ile de dikkati çekmekten geri kalmamaktadır. “Kendine mahsus düşünceleri” derken, kuşkusuz bunu söylemiyoruz.

         

         

        Bakın nasıl? Haşim Nahit Erbil politik tavır olarak türkçü birisidir, fakat Ziya Gökalp geleneğine de oldukça mesafelidir. Bunun sebebi ise, Durgheim sosyolojisini yanlış ve hafif bulmasıdır. Bu fikirlerini açıkça söyler ve yazar. Nitekim 1942 Türk Yurtları’nda çıkan yazıları hep böyledir. Fakat o bunları son derece nezih, müeddep bir üslûpla ifade eder. Bunun yanı sıra Gökalp’i, şahsiyeti itibariyle çok sever. Meselâ Gökalp Mütareke döneminde tutuklandığında, işgal şartlarını zorlayarak onu ilk ziyarete gidenlerden biridir o!..

         

         

        Gene Haşim Nahid’in anlattığına göre, Türk Ocağı’nın 1926 Kongresi’nde önemli bir ayrışma yaşanmış, orada Gökalp çizgisinin devamından yana olanlarla, köycülük tezini öne çıkaranlar karşı karşıya gelmiştir. Bunu niçin anlatıyoruz? Çünkü orada, Haşim Nahit’le Hasan Ferit Cansever yan yanadır. Dolayısıyla Hasan Ferit Bey, Türk Yurdu’nu 1942’de çıkarmaya karar verdiğinde ve çıkarırken, onun en büyük destekçisinin Haşim Nahit Erbil olması buradan ileri gelmektedir diye düşünüyoruz. Gerçekten dergide en çok yazısı çıkan kişi Haşim Nahit’ten başkası değildir.

         

         

        Nitekim üçüncü sayıda çıkan İktisadi Sosyoloji ve Türkçülük yazısında, “Türk milletinin tekâmül etmesi sırrının anahtarı bugün türkçülerin avucu içinde bulunuyor” derken, öbür yandan da “iktisadi amillerin içtimai müesseseler üzerindeki tesirlerini fırsat buldukça yazacağım (…) Bu ilim klasik iktisada, Durghaym’ın hayali sosyolojisine benzemez” demekten geri kalmıyor (nr. 3, s.81-83). Haliyle Haşim Nahit, Durgheim sosyolojisini hayali bulmakla eleştirirken, bu eleştirinin kapsamına Gökalp’in de dahi edilmişliği unutulamaz.

         

         

        Gene Modern Türkçülük yazısında o (nr. 4, s.120-122), “fikirlerin de elbiseler gibi modası vardır” diyor. Nitekim romantizm, sembolizm, marksizm, sosyalizm, hümanizm gibi fikirlerin her biri bir devire aittir. Dolayısıyla devirlerin geçmesi ile onlar da eskimeye yüz tutarlar. Hal böyle olunca “türkçülüğün de, devirden devire değişen istihaleleri olması tabiidir.” Zira bir gün geldi ki bu sözün, yani “Türk’üm demenin, türkçü olmaya yetmediğini gördüler” diyor. Dolayısıyla Haşim Nahid’e göre milli ideal, milletin benliğini korumak ve onu kuvvetlendirmekten başka bir şey değildir. Bu da ancak iktisatla, ilimle, teknoloji ve iktisadi organizasyonlarla temin edilebilir.

         

         

        Bu arada Haşim Nahid Erbil’in “Ziya Gökalp’in Ölümünün 18’nci Yıldönümü” başlıklı yazısını, önemine binaen buraya kaydetmek istiyorum. Bkn. Türk Yurdu, 1-15 son teşrin 1942, nr. 5-6, s.173-176) Onun önemli bulduğumuz bir başka yazısı da, “Umanizma, Dil ve Kültür Münaşakaları” başlığını taşımaktadır. (1-15 son kanun 1943, nr. 1-2, s.13-16). Bu yazısında Hasan Ferit Cansever, Halim Sabit Şibay (derginin önemli yazarlarından) ve Zeki Velidi Togan’ın yazılarının genel bir değerlendirmesini yapıyor ve ardında da hümanizm eleştirilerine geçiyor. Dil Tekniği adlı eserinde yola çıkarak da, dilimizdeki dinî/islâmi kavramları tasfiye etmek isteyenlere karşı ağır eleştiriler gerçekleştiriyor. Onun bu yazısını okuyunca, Ragıp Hulusi Özden’e karşı, Cansever’i uyaranlardan birinin de Haşim Nahit olabileceğini düşünmeden yapamıyoruz.

         

         

        Gene bu arada Türk Yurdu’nda Haşim Nahid’in, bazı kitaplarının duyuruları da eksik olmamaktadır. Ayrıca bu duyuruların, geniş izahlarla takviye edildiği de dikkati çekiyor. Meselâ Türkiye’de Modern Teknik Nasıl Meydana Gelebilir? (nr. 3,4,5,6,7), Dil Tekniği (nr. 8, 1943 yılı nr. 1-2) gibi!.. Gene bu arada Zeki Velidi’nin Bugünkü Türkistan’ı (nr. 8), Halil Fikret Kanat’ın Milliyet ve İdeal’i ile Topyekûn Milli Terbiye’si (1943 nr. 1-2), ayrıca büyük düşünür Mehmet Ali Ayni’nin Milliyetçilik’i (1943 nr. 1-2) de duyurusu yapılan eserler arasındadır. Şimdi çokları tarafından bilinmez bir hale gelen Ayni’nin eserinin, çok vukuflu, enteresan bir deneme olduğunu burada kaydetmek isterim. Dolayısıyla Hasan Ferit beyin ruhunda, böylesi vukuflu yorumlara karşı derin bir iştiyak sezildiği anlaşılmaktadır. Türk Yurdu’nda yazmadığı halde, Ayni’nin eserinin duyurusuna ihtiyaç hissedilmesi, başka türlü nasıl izah edilebilir?

         

         

        Bu arada Türk Yurdu’nun 1-15 son teşrin 1942 sayısının (nr. 5 ve 6), Ziya Gökalp Özel Sayısı olarak hazırlandığını da ifade edelim. Ayrıca Gökalp üzerine çalışanların, bu sayıyı özellikle görmeleri gerektiğini de hatırlatalım. Bu özel sayıda, Eşref Edib’in Türk-İslâm Ansiklopedisi’ne maddeler yazan Halim Sabit Şibay’ın “Ziya Gökalp’e Ait Bazı Hatıralar”ı (s. 135-137), Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu’nun “Ziya Gökalp ve Aile Adları (s.138-147), Hakkı Süha Gezgin’in “Ziya Gökalp’in İki Enstantanesi” (s. 150-152), Şair Faruk Nafiz’in “Manevi Bünyemizin İlk Mimarı (s. 152-153), Haşim Nahid’in “Z. Gökalp’in 18’nci Ölüm Yıldönümü (s. 173-176), M. Fahrettin Kırzıoğlu’nun “Ziya Gökalp ve Onu Tanımayanlar”ı (s.185-192), ayrıca Z. Gökalp’in kızı Seniha Gökseloğlu’nun “Babama Ait Hatıralar”ı (s.147-150) gibi yazılar, Gökalp’in özel mektupları, şiirleri ve el yazısı örnekleri yer almaktadır. Ne var ki burada adı geçen Halim Sabit Şibay ile Haşim Nahit Erbil dışındaki yazıcılar, dergide misafir konumundadırlar ve bir defa görünür ve kaybolurlar. Fakat bu yazılar arasında Kırzıoğlu’nunki ayrı bir önemi haizdir. Çünkü onu yazısı, Türkiye’de mevcut olan Gökalp muhalefetini ele alması ve bunları irdelemeye kalkışması ile diğer yazılardan bayağı ayrılmaktadır.

         

         

        Özel sayıda bir de, Gökalp hakkında yazılmış yazılardan iktibaslar bölümü bulunmaktadır. Bunların içinde Peyami Safa’dan yapılan alıntı bayağı dikkati çekecek cinstendir. Gökalp’in ölümü ile 1939 yılı arasında, Ziya Gökalp’e karşı gösterilen ilgiyi/ilgisizliği özetleyen bu satırlar şöyledir:

         

         

        “Bugün Ziya Gökalp’in 15’nci ölüm yıldönümü. İstanbul Üniversitesi onu merasimle anacak. Hiç olmazsa 15 sene sonra en büyük hocasını hatırladığı için, üniversitenin hafızaya benzer bir fakülte sahibi olduğuna inanalım. (…) Bugün üniversiteli gençlerin yarısından fazlası Gökalp’i okumamıştır. Çünkü büyük Türk milliyetçisinin, en milliyetçi Türk aliminin kitaplarından hiç biri latin harflerine çevrilmediği gibi (…) daha üniversite de kılını ile kıpırdatmadı. Gençlik ve halk dediğimiz kitlenin şuurunda Ziya Gökalp, kemikleri toprak altında, yazıları mezar toprağından daha çürütücü ve paralayıcı bir ihmal altında kaybolmuş …” Bkn. (Türk Yurdu, 1-15 son teşrin 1942, nr. 5-6, s. 196)

         

         

        İşte Türkiye böyle bir dönem geçirmiş, 1939’dan itibaren de Gökalp’in eserleri ilk defa yayınlanma imkânı bulabilmişti. Gene İstiklâl Marşı şairi Mehmet Akif’in ve eseri Safahat’ın durumu da aynı değil midir? Ayrıca onun hakkında sayısız kitaplar da kaleme alınmaya başlamıştı. Nitekim bu özel sayı da bunun bir işareti değil midir?

         

         

        Türk Yurdu’nun bu döneminde katkı veren isimlerden biri de, Mütareke yıllarında Hilmi Ziya ile tarihçi Mükrimin Halil Yinanç’ın çıkardığı Anadolu dergisinden beri, folklor ve halk edebiyatı üzerine araştırmalar yapan Mehmet Halit Bayrı’dır. Dergide onun Dadaloğlu Hakkında Bibliyografya, Seher Abdal’a Dair yeni Araştırmalar, Türk Dili ve Sait Paşa, Ziya Gökalp ve Türk Folkloru gibi yazılarının çıktığı görülüyor. (Emin Ülgener, Niyazi Sabri Ergül vs.)

         

         

        Dergide birer ikişer yazısı yer alan diğer bazı isimler de şöyledir: Hüseyin Namık Orkun, Abdülkadir İnan, Ayaz İshaki, Hamit Zübeyir Koşay, Abdullah Taymas, Ali Genceli, Mazhar Akifoğlu, Mehmet Emin Yurdakul (2 şiiriyle), Hamza Sadi Özbek, vs. Bu arada yazı ve şiirlerinde müstear ad kullananlar da yok değil. Meselâ Palandökenli, Soğanlılı, Soğukçermikli gibi. Acaba kimlere ait olabilir bu müstearlar, bilmiyoruz.

         

         

        Fakat bu dönem Türk Yurdu sayılarının en zayıf tarafının sanat, edebiyat ve şiirlerde görüldüğünü söylememiz gerekmektedir. Son derece acemi birkaç şair ve bayağı kalitesiz şiirler!.. İnsanı adeta şaşırtan bir durum oluyor bu. Bunun sebebi kuşkusuz, aydınların aşırı derecede siyasallaşması, harple yatıp kalkmaları ve enerjilerin sırf bu alana teksif edilmesi olmalıdır. Bir de savaşa taalluk etmeyen ya da savaşla alâkası kurulamayan mevzûlarla meşgul olmaya insanların vakti yok gibi. Hal böyle olunca da, asıl sanatkâr ruhlu kişiler bu çevreden uzaklaşıyor ve daha başka muhitlerin peşine takılıyorlar demektir. Nitekim aynı zafiyete dönemin diğer türkçü dergilerinde de şahit olunca, ister istemez böyle düşünmek durumunda kalıyoruz.

         

         

        Ancak burada Niyazi Sabri Ergül isminin özellikle anılması gerekiyor. Onun bir eleştiri denemesi ziyadesiyle önemli çünkü. Kendi Edebi Mesleklerimiz ve Münekkitsizlik (nr. 2, s. 65-66) başlıklı yazısında Niyazi Sabri Ergül, Suut Kemal Yetkin’in 1941’de yayınlanan Edebi Meslekler Tarihi adlı eserini değerlendiriyor. Batıdaki edebi akımları anlatan Suut Kemal, eserinin girişinde, “bizde klasizm yoktur” hükmünü veriyor. Yani ona göre bizdeki divan edebiyatı klasik bir edebiyat değildir.

         

         

        İşte Gökalp’ten beri tekrar edilen ve ilgili edebiyatı, İran taklidi seviyesine indirgeyen bu tür görüşlere Niyazi Sabri göğüs geriyor, “bize mahsus klasikler ve klasizm” vardır diyor!.. Belki geniş, derin bir vukuf sergilemese bile, Niyazi Sabri’nin ancak sezgileriyle ulaşabildiği bu tesbit, bize ziyadesiyle önemli geliyor. Çünkü onun bu bakışı hem Ziya Gökalp’in, hem de nihayet ondan yola çıkan Suut Kemal’in tutumunu tesbit bakımından ayrı bir değer ifade ediyor. Ayrıca bu erken uyanışın hakkını vermek bakımından, onun burada zikrini lüzumlu buluyoruz.

         

         

        Dergide böyle bir tenkit örneği de Hikmet Dizdaroğlu’ya ait. Dizdaroğlu, Başlangıçtan Tanzimata Kadar Türk Edebiyatı (nr. 7, s. 225-228) başlıklı yazısında, Mustafa Nihat Özön’ün Metinlerle Muasır Türk Edebiyatı ve Başlangıçtan Tanzimata Kadar Türk Edebiyatı Tarihi (1941) kitaplarının genel bir değerlendirmesini yapıyor. Oldukça başarılı bu yazısında Dizdaroğlu, Nihat Özön’ün kronolojiyi esas alan çalışmalardan ayrılarak, edebi türler ve türlerin tekâmülünü merkeze almasını, edebiyat tarihçiliğimiz bakımından bir yenilik olarak değerlendiriyor.

         

         

        Şimdi yukarıdaki yazı kadrosuna bakacak olursanız, bir önceki dönemden şahidi olduğumuz nice yazarın, şairin, düşünürün, yeni seri Türk Yurt’larında yer almadığını fark edersiniz. Mustafa Şekip Tunç, Abdülhak Şinasi Hisar, bazı hikâyeciler, şairler vs. Yeni nesilden çoğu kişiler de, yeni yeni türkçü dergilerin cazibesine kapılınca, orta yerde işte böyle bir yazıcı kadro kalmış oluyor.

         

         

         

        Fakat bu böyle devam edip gitmeyecektir. Eylül 1942’de on beş günlük periyotlarla yayın hayatına başlayan dergi, aradan fazla bir zaman geçmeden, 13 son kanun/Ocak 1943’te yayın hayatına son vermek durumunda kalacaktır. Bunun sebebi de, savaş dolayısıyla yaşanan kâğıt darlığı ve yeterli kâğıt tahsisinin yapılamamasıdır.

         

         

        1931’de kapanan Türk Yurdu, aradan on bir yıl geçtikten sonra çıkmaya başladığı gibi, bu kapanışı tekrar bir on bir yıl takip edecek ve nihayet 1954’t, dergi yeni baştan yayınlanmaya başlanacaktır. Nitekim Türk Yurdu’nun en verimli, donanımlı dönemi de bu yıllar olacaktır.

         

         

        Dolayısıyla sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Türk Yurdu’nun 1942-1943 dönemi, 1931 öncesi ile 1954 sonrası dönemler arasında, mutavassıt bir özelliği haizdir.

         


Türk Yurdu Ocak 2011
Türk Yurdu Ocak 2011
Ocak 2011 - Yıl 100 - Sayı 281

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele