Dr. Hasan Ferit Cansever

Ocak 2011 - Yıl 100 - Sayı 281

                Dr. Hasan Ferit Cansever, Türk Ocaklarının ve Türkçülük tarihinin önemli isimlerinden biridir. Osmanlıdan cumhuriyete geçiş döneminde düşünceleri, teşkilatçılığı, seçkin kişiliği ile akranlarından bir adım daha öne çıkması sebebiyle hafızalarda silinmeyen bir iz bırakmıştır.

         

         

                                                             Ailesi ve Eğitim Hayatı

         

               1891 yılında İstanbul’da doğan Cansever’in babası Bahriye Vekâleti memurlarından Mehmet Ali Bey, annesi Lütfiye Hanım’dır. Babası ve annesi İstanbul’un tanınmış iki ailesine mensupturlar. Kasımpaşa’daki Hadikai Marifet ve dönemin meşhur eğitim kurumlarından Mercan İdadisi’nde okumuş ve 1908 yılında buradan mezun olmuştur. 1914 yılında Askeri Tıbbiye’yi bitirmiştir. Fransızca öğrenmiştir. 1898 doğumlu Saime Hanım ile evliliğinden ülkemizin tanınmış mimarlarından Turgut (1920-2009), Nilgün (Aydın-D.1921), Sevim (D.1923 İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Eski Çağ Kürsüsü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Adnan Pekman ile evlenmiştir), Gökçe(D.1925), Aydın(D.1926), Ayşe(D.1951) isimli çocukları olmuştur. 1960’lı yıllarda İstanbul’da Çengelköy Havuzbaşı Çakal Tepe Sok. Nu.10/1 adreste ikamet etmiş daha sonra İstanbul’un tarihi semtlerinden Osmanbey’e taşınmıştır.

         

         

                                                                 Meslek Hayatı

         

                 I. Dünya Savaşı’nın başladığı günlerde Süveyş İmdat Heyeti tabipliğine tayin edilmiştir. Dâhiliye mütehassısı olmuştur. Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı dönemlerinde önemli hizmetlerde bulunmuştur. Ordu mensubu bir başhekim olarak savaşın en kanlı mücadelelerinin yapıldığı Kanal ve Çöl Harekâtı’na katılmıştır. Sina cephesinde Hilal-i Ahmer Hastanesi’nde başhekimlik yapmıştır. Hilali Ahmer’de savaşın sonuna kadar Dr. Neşet Ömer İrdelp’e vekâlet etmiştir.[1]Hastane daha sonra Sina’dan Kudüs’e nakledildiğinde mesleki çalışmalarını burada sürdürmüş, Vadi-i Sarar’da 750 yataklı sahra hastanesi kurmuştur. Savaşın son yıllarında 1917’de İstanbul Haydarpaşa’da Darü’l-eytam Merkez Hastanesi’ni kurmuş ve başhekimliğini yapmıştır.[2]

         

              Mütarekeden sonra askeri görevden ayrılarak sivil olarak mesleğiyle ilgili çalışmalarını sürdürmüştür. Milli Mücadele’nin devam ettiği dönemde 1921’de bir buçuk yıl Antalya Sağlık Müdürlüğü görevinde bulunmuştur. Buradaki gözlemleri ile sıtma mücadelesinin elzemliği ve bir tecrübe mahiyetinde olmak üzere Antalya’ya münhasır olmak üzere tababetin devletleştirilmesini hedefleyen ve asırların köhne yadigârı olan sağlık teşkilatını kökünden değiştirmeye matuf bir yenileştirmenin yapılması gereğini ileri süren on altı raporu dönemin bakanlık teşkilatınca görmezlikten gelinmesine rağmen, bu çalışmasını Akşehir’de Batı Cephesi Karargâhı’nda sönük bir gaz lambasının ışığı altında İsmet İnönü’ye okumuş ve alaka ile dinlenmiştir.

         

               Anadolu’daki hizmetini 1923 yılında Kayseri Zincidere’de kurulan Darü’l-eytam müdürlüğü ile devam ettirdi. Bu kurum Amerikan Yakın Doğu Yardım Heyeti’nin desteği ile kurulmuştur. Yurt görkemli üç binada yerleşmiştir. Yurt 1915 yılında Kastamonu mebusu İsmail Mahir Efendi tarafından kurulmuştur. Çok geniş düşünen, çok ilginç ve özgün eğitim görüşlerine sahip bulunan bu aydın, müdürlüğünü yaptığı kurumda el sanatlarını ders olarak koymuştur. Bu okula 1925 yılında öğretmen olarak tayin edilen ve bir müddet çalışan eğitimci M. Rauf İnan’ın dikkat çekici gözlemleri bulunmaktadır.[3] Cansever,1923 yılı içinde Adana’da önce serbest hekim olarak bir müddet çalıştıktan sonra 1926 yılında Adana Hastanesi’nde Bulaşıcı Hastalıklar ve Sıtma Hekimliği yapmıştır.  Bu kurumda laboratuvar şefliği ve Sıtma Dispanseri Başhekimliği görevleri yapmıştır. Adana, Seyhan nehrinin taşkınları sebebi ve henüz etkili bir ilacının bulunamamasından dolayı sıtma hastalığının en etkili olduğu bölgelerin başında gelmekte idi. Çalışma ortamı ve hastalığın yaygınlığı sebebiyle ülke çapında sıtma hastalığıyla etkin mücadele yönteminin bulunmasına gayret etmiştir. Adana’da ki görevi sırasında merkeze yirmi beş km uzaklıkta bulunan Kürkçüler’de o zamana kadar örneği görülmeyen bir ölü yıkama yeri kurmuştur. Sıtma hastalığıyla ilgili mücadeleyi yürütmek üzere merkezi bir teşkilatlanmanın gerektiğinin anlaşılması üzerine Ankara’ya tayin edilmiş, Sağlık Bakanlığı bünyesinde Sıtma Savaş Teşkilatı’nı kurmuştur. Cumhuriyet hükümetlerinin toplum sağlığının korunması yolunda yürüttüğü iki temel programdan, veremle birlikte sıtma ile mücadelenin başarılı olmasında büyük hizmetleri görüldü.

         

               Taşradaki bu görevlerini tamamladıktan sonra 1935 yılında devlet memuriyetinden istifa ederek bir süre Bursa ve memleketi İstanbul’da serbest hekim olarak çalışmıştır. Bursa’da bulunduğu yıllarda Serbest Fırka’dan milletvekili adayı olması teklifini kabul etmemiştir. 1944 başından itibaren İstanbul’da Tramvay İdaresi’nin Şişli’deki deposunda doktorluğa başlamıştır. 1946’da Elektrik Tramvay İdaresi Başhekimi olmuştur. Sular İdaresi Hekimliği yaptı. Ek görev olarak İETT İdaresi’nde hekimlik yaptı. Hususi muayenehanesinde yoksul hastaları ücretsiz muayene etmesiyle tanındı. Cansever, İstanbul’da 20 Haziran 1969 tarihinde vefat etmiştir.

         

         

                                                            Toplum Hayatında Cansever

         

               Askeri Tıbbiye öğrencisi iken dağılma süreci içine giren Osmanlının son döneminde yaşanan sıkıntıların etkisiyle Türkçülük fikrine gönül vermiş ve Türk Ocağı’nı kuran öğrenciler arasında yerini almıştır. Türkçü bir derneğin kurulmasını teklif eden, dönemin tanınmış fikir adamlarına gönderilen 11 Mayıs 1911 tarihli mektubu imzalayan 190 Tıbbiyeli öğrenciden biri de odur.[4] Ocağın 1913 ve 1918 yılındaki yönetim kurullarında görev almıştır. 1944 Milliyetçilik Olayı sebebiyle tutuklanıp yargılandığında sorgusunda, 1910 yılından itibaren Türkçülük çalışmalarına katıldığını ve Türk Ocağı’nın ilk kuruluş döneminde Tıbbiye içinde öğrencileri Türkçülük hususunda ikaz ettiğini ifade etmiştir.[5] Hapishane arkadaşı Atsız’ın tanımıyla Türkçülük davasının karşılık beklemeden çalışan fertlerinden biri olmuştur.[6]

         

               Cansever, Ocağın ilk kuruluş dönemlerinde etkili olan Köycülük hareketinin önderliğini daha 1914 yılında yapmış ve bizzat uygulamasını gerçekleştirmiştir. Türk Ocaklarının halka doğru şiarının önemli uygulamalarından biri olarak, köycülük çalışmaları üyelerden bir kısmı 25 Ekim 1918 tarihinde fiilen, 18 Mart 1919 tarihinde ise resmen Köycüler Cemiyeti’ni kurmuşlardır. İdare heyeti başkanı Halide Edip, genel sekreteri ve muhasibi Ragıp Nurettin (Ege), mesul murahhası Dr. Şemseddin’dir. Mensuplarından Dr. Fazıl Doğan, Dr. Mustafa, Dr. Hasan Ferit ve Dr. Reşit Galip ilk kafile olarak Tavşanlı’ya gitmişlerdir.[7]Öncülük şuuruyla İstanbul’daki görevinden ayrılarak Kütahya’nın Tavşanlı ilçesine gidip bir Köy Sağlık Merkezi’nin kurulmasına çalışmıştır. Bu teşebbüsü Yunan saldırısından dolayı başarılı olamadı.

         

           Bu düşüncesini Adana’da görevli olduğu sırada Kürkçüler’de Türk Ocağı’na bağlı olarak kurduğu dispanserle gerçekleştirdi. Türk Ocağı şubeleri Cumhuriyetin ilk yıllarında toplum kalkınması ile ilgili her türlü sosyal faaliyeti gerçekleştirmekte idiler. Anadolu’nun muhtelif yerlerindeki ocak şubeleri bünyelerinde spor kulüpleri, anaokulları, çeşitli meslek kursları (biçki-dikiş, ticaret, dil kursları),sağlık dispanserleri açmışlardır.

         

               Türk Ocağı’nın cumhuriyetten sonra ki çalışma döneminde 1926-1929 yılları arasında, Türk Ocakları Genel Merkez Heyeti’nde Umumi Kâtip olarak değerli hizmetlerde bulunmuştur. Görev dönemi Türk Ocakları merkez binasının inşaatının sürdüğü ve iş yoğunluğunun yüksek olduğu bir süreyi ihtiva etmektedir. Türk Ocağı merkez heyeti inşaatın devamını sağlamak üzere yetersiz mali imkânlarını güçlendirmek için yoğun bir mesai yürütmüştür. İnşaat ile birlikte ocağın dergi ve kitap yayınlarının yapılmasını kolaylaştırmak gayesiyle özel bir basımevi tesis edilmiştir. Her yıl yapılan kurultayın düzenlenmesi ve şubeler ile ilgili işlemlerin yürütülmesinde gayretli olmuştur. 1929-1931 yılları arasında Türk Ocakları genel merkezinin Batı Anadolu müfettişliğini yapmıştır.

         

               1931 yılında Türk Ocağı’nın kendisini feshederek CHP’ye katılmak mecburiyetinde bırakılmasından sonra, 1939 yılına kadar resmi özelliği olanların dışında herhangi bir sivil toplum kuruluşuna çalışma imkânı verilmemiştir. 1939 yılından itibaren yeni siyasi kadronun dergi neşriyatına ve derneklerin faaliyetlerine belirli ölçüde kolaylık getirmesiyle bu sahada belirli bir canlılık yaşanmıştır. Bu rahatlığın verilmesi üzerine Cansever, Türk Ocağı’nın münfesih durumda kalmasından dolayı tarihi Türk Yurdu dergisini kendi adına çıkarmak düşüncesini fiiliyata geçirmiştir. Derginin yeni neşriyatında sahip ve sorumluluğu Cansever’e aittir ve idarehane olarak muayenehanesinin bulunduğu -‘Üniversite Caddesi Nu:7 Bayezit-İstanbul’- bina gösterilmiştir. Sağlığında yaptığımız bir görüşmede, aslında derginin sahibi Cansever görülmekle birlikte, yazıların toplanması ve yönlendirilmesinde Prof. Dr. Zeki Velidi Togan’ın yetkili olduğu, Togan’ın fakülteden öğrencisi olan ve derginin basımı ve tashih çalışmalarına katılan Prof. Dr. M. Fahrettin Kırzıoğlu tarafından ifade edilmiştir.

         

                Bu yayın döneminin ilk sayısında Türk Yurdu imzası ile kuvvetle muhtemel Cansever’in kaleminden çıkan önsözde yayın gayelerinin çerçevesi çizilmiştir: ‘Ülkümüz, Türklüğe hizmet etmektir. Kuvvet kaynağımız da. Türk milletinin parlak mazisinden mülhem olarak onun parlak istikbaline inanımız; onun binlerce yıllar boyunca bazen vartalar içinden geçtiği hallerde bile, istiklalini elinden çıkarmadığını; eski dünyanın kıt’aları ve milletleri arasında normal rabıtaları kurduğunu ve onu sağladığını; medeniyetleri medeniyetlere kattığını ve bunlar arasından da kendisine en münasib olanlarını benimsiyerek kendi harsiyle birleştirdiğini; cihan tarihine mümtaz simalar verdiğini; cihana nizam ve disiplin hususunda örnek olduğunu görmemizdir. Biz, ancak Türk milletinin kendisinin yarattığı yahut tarihi seyrinde benimsemiş olduğu akideleri, milli akidemiz olarak tanırız; haris milletlerin, kendi kurbanlarını iğfal maksadiyle, yahud başkalarının hesabına yaşamağa alışmış oldukları halde, kendilerini korumaktan aciz bazı milletlerin, diğer milletleri uyuşturmak, hiç olmazsa yumuşatmak niyetiyle uydurdukları akidelere kapılmaktan Türk milletini korumayı en büyük ve başlıca vazife biliriz… Böyle bir zamanda Türk’ün yükselişine nasıl hizmet edeceğimizi, buna hangi yollardan yürüyerek erişeceğimizi, genç olmakla beraber artık bir tarih yapmış ve an’aneler yaratmış olan TÜRKÇÜLÜK HAREKETİ KENDİSİ GÖSTERİR. Tanrı yardımcımız olsun’[8]

         

           Dergi gerçekten önsözdeki ilkelere uygun hareket ettiğini birinci sayının son sayfasında yeni yayınlardan Çınaraltı, Tanrıdağ ve Türk Amacı dergilerini tanıtmak suretiyle göstermiştir. Dergi on beş günde bir çıkarılmıştır. Ancak dokuz sayı çıkmış, savaş döneminin darlığı sebebiyle piyasadan kâğıt temin edilememesi ve resmi kurumların tahsis yapmamasından dolayı Ocak 1943 tarihinde çıkan nüshadan sonra yayın hayatı sona ermiştir. Aslında derginin yayınını sona erdirmesine kâğıt darlığı bahanesi tam olarak doğru değildir. 1942 yılında, yani Almanların Stalingrad önüne geldikleri ve durdukları bir sırada kuvvetli bir milliyetçi derginin Ankara’da hoş görülmediğini Türkçüler arasında kimse düşünemezdi. Fakat devlet teşkilatında yüksek mevki işgal eden birisi, aziz dostu Cansever’e bu sırrı ifşa etti. Hükümetin, Türk Yurdu’nu hoş karşılamadığını, bunu kapatmanın kendi menfaati açısından iyi olacağını ona bildirdi. Cansever, kendisine yardımcı olan Togan ile görüştükten sonra 1943 başında dergiyi kapatmıştır.[9]

         

                    Cansever, çok partili siyasi hayata girilmesi ve toplum hayatında derneklerin çalışmalarına bazı kolaylıklar getirilmesi üzerine Hamdullah Suphi Tanrıöver’in gayretleriyle Türk Ocağı’nın 1949 yılında yeniden açılmasında kurucular heyeti arasında yer almıştır. 1957-1959 yılları çalışma döneminde Merkez ve Hars Heyetleri’nde görevler almayı sürdürmüştür. Onun bu çalışmaları ve hizmetleri üzerine ölümünden sonra Türk Ocakları merkez heyeti hatırasına izafeten iki yılda bir verilmek üzere ‘Hasan Ferit Cansever-Türk Ocağı’na Hizmet Armağanı’ tesis etmiş bulunmaktadır.

         

         

                                                             Cansever ile İlgili Tespitler

         

              Yeni yetişen gençlere örnek olarak gönül rahatlığı ile gösterilebilecek, sağlam ahlaklı, olgun ve faziletli kişiler için ‘insan-ı kâmil’ deyimi kullanılırdı. Cansever, hiç abartılmadan böyle vasfı olan bir insandır. Onun ruhunda, günlük hayatında, bencilliğin, kin ve nefretin, hırs ve tahakkümün asla yeri olmamıştır.[10]Türk Ocağı yanında Hijyeni Vejetaryenler Derneği üyeliği yapmıştır. Çıplak, açık havada yaşamayı, toprak işleriyle uğraşmayı ve yürüyüşü sevdiği belirtilmiştir. Uzun boylu ve yakışıklı fiziğiyle, ileri yaşlarında bile dinçliğini muhafaza etmiştir. Oldukça kibar bir İstanbul beyefendisi olarak tanınmıştır. Gıda bahsine ait eserler okumayı ve Vejetaryenliğe meraklıdır. Mücadele arkadaşı Atsız, Türkçülük anlayışı açısından aralarında belki nesil ve yetişme tarzı bakımından az çok ayrılık olmasına rağmen kendisiyle hiçbir zaman ihtilafa düşmediklerini, at ve ot meselesinden başka hiçbir konuda aralarında tartışma olmadığını vurgulamıştır.[11] Cansever’in, et ve ot tartışmasını bıkmadan, usanmadan yaptığı, bir kişiyi kazanmak için günlerce anlatmaktan, açıklama yapmaktan, deliller göstermekten bezmediği bilinmektedir. Onun telkinleri Hüseyin Namık Orkun müstesna, hapis arkadaşları üzerinde etkili olmuş, o zamandan beri Hikmet Tanyu, et yememiş, Nejdet Sançar pek az yemiş, Atsız’da birkaç ay et yiyememiştir.[12]Seyahat etmekten hoşlanmış, Fransa, İtalya ve İsviçre’ye gitmiştir.

         

               Çok merhametli, eli açık bir insan olduğu, İstanbul’daki muayenehanesinde her sabah 25 kuruş(eski liranın dörtte biri) tutarında çok sembolik bir ücret karşılığında yoksul hastaları muayene ettiği, çoğunun ilaçlarını da kendisinin temin ettiği belirtilmiştir.[13]Diploma alırken ettiği yemine ömür boyu sadık kalan nadir hekimlerden biri olduğu için kimseye düşman olmamış, yargılandığı davadan beraat ettikten sonra, kendisine müracaat eden duruşma hâkimi Cevdet Erkut’u bile tedavi etmiş, Masonluk kurumuna şiddetle tepki göstermiştir. Bu akımın Türk milletine ve milliyetçilere zarar verebileceklerini belirtmiştir. 1944 yargılamaları sırasında kendisine masonlukla ilgili sorular da yöneltilmiştir. Bu hareketi takip edip öğrendiğini, gizli bir teşekkül olduğunu ve kendisinin gizli her şeyden korktuğunu ve nefret ettiğini, onların eserlerini okuyarak içyüzlerini öğrendiğini, fikirlerini benimsemediğini, onların milletin yok edilmesine taraftar olduklarını, masonlara düşman olmadığını, fikre düşman olduğunu belirtmiştir.[14]Hapishanede arkadaşlarına ancak peygamberlerde bulunabilecek bir sabırla masonluğun insanlar için nasıl bir tehlike arz ettiğini anlatmış durmuştur.[15]

         

                Onunla aynı Askeri Cezaevinde kalan Alparslan Türkeş’e göre Cansever, ülkücü şahsiyetiyle üç önemli mesele üzerinde durmuştur: ‘Birincisi insan sağlığı ile ilgili görüşleridir. Üzerinde önemle durduğu ikinci husus ülkücü Türk milliyetçilerinin siyasi iktidarı elde etmek için çalışmaları yerine önce kendi aralarında içtimaileşmeleridir. O’na göre her şeyden önce Türkçülük ülküsü ve Türk milliyetçiliği görüşü, bir doktrin haline getirilerek yayılmalı ve bu ülküye inananlar çoğaltılmalıydı. Türk milliyetçileri her hususta birbirleriyle işbirliği yapan ve birbirleriyle tam dayanışma halinde bulunan toplumlar teşkil etmeliydiler. Onun titizlikle dikkat çektiği meselelerden biri de kökü dışarıda olan yabancı faaliyetlerdi. Masonlukla komünizmi aynı kategoride mütalaa ederdi. Konuşmalarında her zaman: ‘Komünizm masonluğun gayri meşru çocuğudur’ derdi.’[16]

         

                1969 yılında İstanbul’da haftalık olarak Türk Yolu isimli Türkçü bir gazete neşredilmiştir. Gazetenin çok fazla uzun ömürlü olmayan yayın hayatı süresince Atsız’a da bir köşe tahsis edilmiştir. Gazetede 1944 olayında tutuklanmış olanlarla yüz yüze görüşmeler yapılarak yayınlanmıştır. Bu görüşmeleri yapan Erhan Demirutku önceden randevu almak suretiyle 13 Ocak 1969 günü Cansever’i, Osmanbey’deki evinde ziyaret etmiştir. Görüşmenin 45. Dakikasında büyük kızı odaya girerek babasının rahatsızlığı bulunduğunu ileri sürüp onu uzun konuşturmamasını ve heyecanlandırmamasını istemiştir. Bir müddet sonra tekrar içeri girerek görüşmeleri not etmekte olan Demirutku’ya konuşmanın kesilmesini ihtar etmiştir. Durumun tatsızlaşması üzerine evden ayrılmak üzere harekete geçen Demirutku ile kızı ve oğlu bir görüşme yaparak yazdıklarını ve babasının verdiği resmi geri istemişlerdir. Uzun tartışmalardan sonra Demirutku, Cansever’e duyduğu saygıdan dolayı çantasında bulunan notlarını ve resmi geri verip evden ayrılmıştır. Gazetede ki yazı dizisini hafızasında kalanlar ve arşivden çıkarılan resimlerle hazırlamıştır.[17]Cansever aynı yıl içinde vefat etmiştir. Bu hadise Cansever’in gösterdiği bütün özene rağmen çocuklarının onun fikri çizgisini takip etmediklerini göstermiştir. Cansever’in fikirlerinden özetler iki Türkçü dergideki yazılarda özetlenmiştir. Cansever, fikri çizgisini 1944 tutuklamalarında yaptığı savunmada ve 1927 yılında Türk Ocakları kurultayında yaptığı konuşmada ki görüşlerini özetleyerek açıklamıştır: ‘Türk’ün tarihini araştırırken karşımıza milyonlarca nüfuslu bir Türk kitlesi çıkmış ve bu Türk kitlesi ile harsî münasebet esasatı maatteessüf bu güne dair bir program vücuda getirmek hususundaki lüzumu hey’eti aliyenizin nazar’ı dikkatlerine arz eylerim. Yalnız bu temas ve münasebetimiz hiç şüphesiz ne idari ne de siyasi hiçbir galeyi istihdaf etmemelidir. Almanya’da, Rusya’da, İngiltere’de, Fransa’da herhangi bir cemiyet-i ilmiye sırf ilmi nokta-i nazarından birçok meçhulleri hal için nasıl çalışıyor ve muhtelif akvamın tarih, lisan vs. gibi ilmi mesailini tetkik ediyorsa bizim de harsan bizimle alakadar olan ve fakat milli hudutlarımızın haricinde asırlardan beri yaşayan aslımıza mensup muhtelif unsurların dil, tarih, din, edebiyat, içtimaiyat, atikiyat gibi mesailini tetkik edebilmek imkânına malik olmamız ve bunu salim bir esasa raptetmemiz elzemdir. Netice olarak şunu arz edeceğim ki Pantürkist değiliz. Fakat kendimizi öğrenmek için arkamızda bizden ne kaldığını tetkik etmeye muhtacız. Buna muhtacız; çünkü milli mevcudiyetimizin milli tarihimize, milli mevcudiyetimize istinat edeceğine inanıyoruz.’[18]

         

                Türkçülüğün eğitim yoluyla gençlere kazandırılabileceğine inanmakta idi. Bu düşüncesini şöyle ifade etmiştir: ‘Türk Çocuğu’nun yetiştiği okul, ona Türk’ü sevmeyi, Türklük için hayatını vermeyi öğretmeyecek ise, o okul Türk okulu değildir’

         

         

                                               Cansever ve 1944 Yılı Tutuklamaları

         

               Cansever’in 1944 tutuklamalarına giden yolda suçlu(!) görülmesini temin eden hareketlerinden biri Türkçüler arasında ortaya çıkan klikleşmeye bir hal çaresi bulmak üzere 7 Mart 1944 tarihinde Zeki Velidi Togan’ın evinde taraflarında iştirak ettiği toplantıya katılması gösterilebilir. Toplantıya İsmet Tümtürk, Zeki Sofuoğlu, Atsız, Mehmet Külahlıoğlu, Necdet Özgelen, Reha Oğuz Türkkan, Cihat Savaş Fer, Muzaffer Eriş katılmışlardır. Toplantıda herkes düşüncelerini açıklamış ve sonuçta bir anlaşma sağlanmıştır.[19]

         

                1944 hadiseleri başladığında Cansever, bunun sonunda birtakım şeylerin olacağını kestirdiği için yapılacaklara karşı manen hazırlıklı bulunmakta idi. Togan’ın evindeki toplantıya katılması bahane edilerek ve 7 Mayıs 1944 tarihinde evinde bir arama yapılmıştır. 15 Mayıs 1944 akşamı bir inzibat subayı gelerek onu tevkif etmiştir. Cansever, 1944 tutuklamaları başladığında yedek subay olarak ordu saflarında bulunduğu için tevkif edildiğinde kendisi gibi silah altında bulunan diğer zanlılarla birlikte İstanbul Tophane’de bulunan Askeri Cezaevinde başkalarıyla görüşmesine mani olmak için bir hücreye kapatılmıştır. Bu bina şimdi endüstri meslek lisesi olarak kullanılmaktadır. Cansever, Merkez Komutanlığı’ndaki subayın talimatı üzerine hapishanenin orta katındaki gayet pis ve berbat bir arka odaya kapatılmıştır. Odada arkalıksız bir iskemle, pis bir yatak ve rengi kalmamış bir ot yastık bulunuyordu ve duvarın yukarısında bulunan küçük pencere yüksek olduğu için erişmek mümkün değildi.[20] 16 Mayıs gününü yine bu odada geçirmiştir. Kendisine tıraş takımı ve kâğıt kalem verilmemiştir. Karnını doyurmak için kantine gitmesine izin vermemişlerdir. Bunun üzerine çiğ olarak yenebilecek salata kabilinden kantinde ne varsa getirterek karnını doyurmuştur. Cezaevi müdürü onun bu hafif gıdalarla iktifa etmesini bir nevi açlık grevi yaptığını sanarak korkmuştur. Onu pastırma yemeğe zorlamıştır.[21]Hapishanedeki ilk üç gecesini mundar ve karanlık bir odada arkalıksız iskemle üzerinde geçirmiştir. Hapishane idaresi tıraş takımı vermemekte direnmiştir.[22]Ancak 18 Mayıs 1944 tarihinde rahata kavuşmuş, dördüncü günü ailesinin nerede bulunduğu öğrenip bir yatak getirmelerinden sonra bu yere serip uyuma imkânı bulmuştur. Şiltenin üzerini silme naftalinle doldurarak beş ay kalacağı hücrede o gece rahatça uyumuştur.[23]Cansever, helâya gitmek için bahçeden geçerken ip örmekle meşgul olan şişman bir adam dikkatini çekmiştir. Suduri Hersek isimli ve şantajcılar ismiyle tanınan bu mahkûm, tanımadığı Cansever’in ‘ne yapıyorsunuz’ sorusuna, ‘Turancılar için ip hazırlıyorum’ diye cevap vermiştir. Mahkûm, İnönü’nün 19 Mayıs’ta okuduğu nutkundaki suçlamalardan, Turancılara ağır cezaların verileceğini tahmin ettiği için soruya böyle cevap vermiştir.[24]

         

              Cansever, tutuklanan sanıklar arasında en yaşlı olandır. Tutuklu kaldığı bir buçuk yıllık sürenin son yedi sekiz ayını bütün tutuklular birlikte geçirmişler ve birbirlerini daha yakından tanımışlardır. 1944 yargılamaları sırasında savunmaların son günü olan 2 Şubat 1945 akşamı askeri cezaevinde bir müsabaka tertip olunmuştur. Karar gününü bilene verilmek üzere Cansever ortaya bir portakal koymuştur. Kendisi 25 Mart gününü tahmin etmiş, kararın 29 Mart’ta açıklanacağı belli olduğunda kimsenin doğru bir tahminde bulamadığı anlaşılmakla birlikte 28 Mart’ı söyleyen Cihat Savaş Fer, en yakın tahminde bulunduğu için portakalı afiyetle yemiştir.[25]Cezaevinde arkadaşlarına 19 Kasım 1944 akşamı nebati bir ziyafet çekmiştir. Hayvani gıdalara ait bir gram yiyecek bulunmayan sofradan kalktıktan sonra yapılan dua faslında İsmet Tümtürk (Nebati gıdaların faydasını kabul ettiği halde külbastıyı çok sevmesinden ve külbastıdan vazgeçememesinden dolayı ve buna telmihen),Allah külbastı lezzetinde bir nebat halk eyleye!, demiştir.[26]

         

                 1944 yargılamaları sırasında askeri mahkeme savcısı Kazım Alöç, zanlılara gösterdiği tavır ve baskısı sebebiyle duruşmalarda karşılıklı itişip durmaya sebep olmuş ve bazı zanlılar duruşmalardan atılmıştır. Zanlılardan aldığı susturucu cevaplar sonucu mahcup kızlar gibi kızarıp yerine oturmak mecburiyetinde kaldığında Cansever arkadaşlarına: ‘Adamı havuç gibi kızartıyorsunuz, yapmayın’ diye ricada bulunduğu için savcının adı Kazım Havuç kalmıştır.[27]

         

                 1944 yargılamalarında askeri savcı topladığı deliller ve sorgulamalar sonucunda hazırladığı iddianamede Cansever hakkında, Türk Ceza Kanunu’nun 142 maddesine göre altı aydan iki yıla kadar hapis cezası talebinde bulunmuştur.[28]Cansever, yargılamalar sırasında gazetelerde çıkan resimlerde zanlılar arasında uzun boyu, üniforması ve beyaz sakalı ile dikkati çekmiştir.

         

                Savcı iddianamesinde Cansever hakkında,7 Mart 1944 tarihinde Togan’ın evinde sulh toplantısı yapılmasına tavassut etmesi, üzerinde Tutsak Türk İlleri İcra Komitesi programının bulunmuş olmasından dolayı suçlu olduğunu ileri sürmüştür. Mahkemede yaptığı savunmasında hakkındaki iddialarının mesnetsizliğini ve varit olmadığını açıklamıştır. Uzun ve kendi içinde tutarlı bir savunma hazırlamıştır. Savunmasındaki bilgilerden Atsız-Reha Oğuz Türkkan grupları arasındaki anlaşmazlıktan dönemin bütün milliyetçi düşünceye sahip insanların rahatsız oldukları ve bu tartışmayı bitirmek üzere birçok kişinin gayret gösterdiği anlaşılıyor. Remzi Oğuz Arık, Hüseyin Namık Orkun, Besim Atalay, Hayrettin Karan gibi isimler bu konuda bir şeyler yapılmasının gerekliliğini belirtmişlerdir. Savunmasından Cansever’in Türk Yurdu dergisini çıkardığı sırada yazı temin edebilmek gayesiyle birçok kişiyle temas kurmak mecburiyetinde kaldığı görülüyor. Bu ilişkileri savcılıkça onun suç hanesine ilave edilmiştir. Zeki Velidi ile ilişkilerinin Türk Yurdu’nun neşri münasebetiyle geliştiğini, tanışmalarına Halim Sabit Şibay’ın vesile olduğunu, Türkistanlıların içişlerine karışmadığını belirterek iddiaların doğru olmadığını ifade etmiştir.[29]

         

              Hiçbir suçu olmadığı halde haksız yere tutuklanan ve işkence görenlerden biri olan Cansever, Bir Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından beraat ettirilmiş ve bu hüküm Askeri Temyiz Mahkemesi tarafından tasdik edilerek kesinleşmiştir.

         

         

                                                                                Eserleri

         

                Cansever’in yazılarının ağırlığı Türk Ocağı’nın kuruluş dönemiyle ilgilidir. Bu yazıları Türk Yurdu ve Kızılelma dergilerinde çıkmıştır. Hatıra-i İnkılab (1910) Sarı Tehlike (1924-Sıtma tehlikesi ile ilgilidir),Tevrat’a Nazaran Yakın Şarkta Yamyamlık (1926,1952), Ocak Mesai Hakkında 1927 Kurultayına Arz Edilen Tekliflerim (1927), Kabızlık Tedavisinde En Son Usul (1935), Türk Halkında Demir Azlığı, İstanbul 1958, 26 s. (30.5.1958 tarihinde İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Prof. Dr. Reimann tarafından verilen raporun tenkididir), Türkçülük Nedir? (1959),Türk Ocağı’nın Doğuşundaki Sebep ve Saikler (1983), Türk Ocakları ve Hizmet Anlayışımız (1995). Basılacak eserleri arasında gösterilen 6 ciltlik Gıda Tarihi ve Modern Gıda Bilgisi isimli çalışmasını sağlığında neşretme imkânı bulamamıştır.[30]Onun ayrıca Masonlar üzerine bin yüz sayfalık bir eser yazdığı, fakat yayımlayamadığı bilinmektedir.[31]

         

         

              


        


        

        [1] Dr. Osman Nebioğlu, Türkiye’de Kim Kimdir, İstanbul 1961-1962,s.719


        

        [2] Necmeddin Sefercioğlu,Türk Ocağı’na Hizmet Edenler Ocak’ta Kim  Kimdi?,Ankara 2004,Türk Yurdu Yayınları,s.15.Dr.Fethi Tevetoğlu,Bindokuzyüzkırkdörtlüler/13,Yeni Orkun,sayı 18,Eylül 1989,s.14


        

        [3] M.Rauf İnan, Bir Ömrün Öyküsü I,Ankara 1986,s.70-84


        

        [4] Necmeddin Sefercioğlu, Tanıdığım Türkçüler, İstanbul 2005,s.27


        

        [5] Yavuz Bülent Bakiler,1944-1945 Irkçılık-Turancılık Davasında Sorgular Savunmalar, İstanbul 2010,s.520


        

        [6] Atsız, Dr. Hasan Ferit Cansever, Ötüken, sayı 78,Haziran 1970,s.3


        

        [7] Füsun Üstel, İmparatorluktan Ulus-Devlete Türk Milliyetçiliği: Türk Ocakları (1912-1931),İstanbul 1997,s.115


        

        [8] Türk Yurdu, sayı 1,1 Eylül 1942,s.2,3


        

        [9] 1944-1945 Irkçılık-Turancılık Davası, Orkun, sayı,46,17.8.1952,s.15


        

        [10] Ziya Aydınoğlu, Yaşayan Türk Milliyetçileri: Dr. Hasan Ferit Cansever, Orkun, sayı 1,Ankara, Şubat 1962,s.20.Ziya Aydınoğlu, M. Zeki Sofuoğlu’nun kullandığı bir müsteardır.


        

        [11] Atsız,a.g.m.,s.3


        

        [12] Atsız,a.g.m.,s.3


        

        [13] Fethi Tevetoğlu, Ocağımızın Değerli Evladı: Dr. Hasan Ferid Cansever, Türk Yurdu, sayı 348,Mart 1987,s.36-38


        

        [14] Bakiler,a.g.e.,s.522-523


        

        [15] Orkun’dan Sesler, Orkun, sayı 9,1.12.1950,s.8


        

        [16] Alparslan Türkeş, Büyük Türkçü Hasan Ferit Cansever, Ötüken, sayı 78,Haziran 1970,s.4


        

        [17] Erhan Demirutku, Dr. Cansever’in Son Günleri, Ötüken, sayı 78,Haziran 1970,s.6-7


        

        [18] Bakiler,a.g.e., s.547-548


        

        [19] 1944-1945 Irkçılık-Turancılık Davası, Orkun, sayı 22,2.3.1951,s.10


        

        [20] 1944-1945 Irkçılık-Turancılık Davası, Orkun, sayı 46,17.8.1951


        

        [21] 1944-1945 Irkçılık-Turancılık Davası, Orkun, sayı 48,31.8.1951,s.


        

        [22] 1944-1945 Irkçılık-Turancılık Davası, Orkun, sayı 51,21.9.1951,s.15-16+


        

        [23] 1944-1945 Irkçılık-Turancılık Davası, Orkun, sayı 53,5.10.1951,s.14


        

        [24] Orkun’dan Sesler:1944 Davasından Hatıralar, Orkun, sayı 1,6.10.1950,s.8


        

        [25] Orkun’dan Sesler, Orkun, sayı 8, 24, 11, 1950,s.9


        

        [26] Orkun’dan Sesler, Orkun, sayı 9, 1, 12, 1950,s.9


        

        [27] Nejdet Sançar, Dr. Cansever’e Ait Hatıralar, Ötüken, sayı 73,Haziran 1970,s.8


        

        [28] Cumhuriyet,3.2.1945,s.4


        

        [29] Bakiler,a.g.e.,s.511-566


        

        [30] Nebioğlu,a.g.e.,s.720


        

        [31]Tevetoğlu,a.g.m.,s.36-38


Türk Yurdu Ocak 2011
Türk Yurdu Ocak 2011
Ocak 2011 - Yıl 100 - Sayı 281

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele