Zeki Velîdî Togan (1890-1970)

Ocak 2011 - Yıl 100 - Sayı 281

        Zeki Velîdî, bugünkü Rusya Federasyonu’na bağlı özerk Başkurt-eli’nde İsterlitamak kantonluğunda bulunan Küzen köyünde, 10 Aralık 1890 yılında dünyaya geldi. Babası Molla Ahmed-Şah çiftçilikle uğraşmakla beraber, kendi medresesinde dersler de veriyordu. Annesi Ümmül-hayat ise “muallime” diye anılmaktaydı. Zeki Velîdî’ye tarihi sevdiren iki kişi vardı. Bunlar amcası Veli Molla ve dayısı Saltıkoğlu Habib Neccar’dır. Zira Habib Neccar, Kazanlı Şehabeddin Mercani (öl. 1893)’nin talebelerindendi[1]. İlköğrenimi sırasında Arapça ve Farsça eğitim aldı, özel hocalardan da Rusça öğrendi. 1902 yılında bir nevi orta tahsil için dayısının Ütek’teki medresesine gitti[2]. 1906-1908 yılları arasında babasının yerine medresede dersler verdi. 1908 yılında ilim tahsili için köyünden ayrıldı ve önce Orenburg’a ve Astrahan’a, ardından da Kazan’a geldi ve buradaki Kasımiye Medresesi’ne başladı. 1909-1910 ders yılında burada “Türk Tarihi ve Arap Edebiyatı Tarihi” dersleri muallimliğine tayin edildi. Ders kitabı olarak yazdığı Türk ve Tatar Tarihi (Kazan, 1912), onun geniş çevrelerce tanınmasına imkân verdi. Kazan Üniversitesi’ndeki Şark dilleri filolojisi derslerine devam etti ve Rus şarkiyatçılarla tanıştı. Bunlardan en önemlisi W. Barthold(1869-1930)’dur.[3] Türk ve Tatar Tarihi adlı eseri sayesinde tanınan Velîdî, Kazan Üniversitesi Tarih ve Arkeoloji Cemiyeti’ne seçildi ve Fergane Vilayeti ile Buhara Hanlığı’na gönderildi. Bu seyahatler sayesinde çok sayıda yazma eseri görme imkânı buldu. Bunlardan en önemlisi Kutadgu Bilig’dir.

         

         

         

        Zeki Velîdî’nin Kazan’da tanıştığı önemli isimlerden birisi de Prof. N. F. Katanov’du. Katanov’un ellinci yaş günü için verilen ziyafette, kendisinden naklettiği bir hatırayı şöyle anlatır: “Yemek ve içki çoktu. Bilhassa Profesör’ün kendisi çok içmişti. Geç vakit misafirler dağılırken bana “sen biraz kal” dedi. Herkes gidince kütüphane odasında benimle tek başına kalıp çok konuştu ve şöyle dedi: “... Doğu Türk ve Moğollardan oryantalizm yoluna şimdiye kadar üç kişi; Dorji Banzarov, Çokan Velihanov ve ben (Katanov) intisab etmiştik. Biz hepimiz Rus kültürüne bütün varlığımızla kendimizi verdik. Ben şamanilikten ayrılıp Hıristiyan oldum. Dorji ve Çokan 35 yaşlarına gelmeden votkadan öldüler. Çünkü Rus arkadaşlarım onlara ve bana bundan başka bir şey öğretmediler. İmdi sen dördüncü oluyorsun. Bu muhitten kendini koru. Benim muhitim İslamiyet gibi kuvvetli bir kültüre mensup değildi. Bizim varlığımız kalmadı. Sen kuvvetli bir kültür muhitine mensup olduğunun ehemmiyetini müdrik olmalısın”. Katanov bunları söylerken durmadan votkasını içiyor ve ağlıyordu”.[4]

         

        1912-1913’den itibaren Velîdî bir taraftan Manas destanı ile ilgileniyor, diğer taraftan da İbn Haldun’u inceliyordu. Bu arada yazdığı İslam âleminde teokrasinin olumsuzlukları hakkındaki yazısı bir takım dikkatleri çekmiş hatta Mustafa Kemal de Bilgi Mecmuası’ndaki bu yazıyı okumuştu. 1914 yılında davet edildiği Ufa’da Türk Tarihi ve Türk Kavimleri Edebiyatı Tarihi dersleri verdi. Burada yapılan seçimlerde, Duma’da Müslümanları temsil etmek üzere mümessil seçildi ve 1915 sonlarında Petersburg’a geldi. 1917 yılı başlarında patlak veren İhtilalin ne getireceği müphem ve meçhuldü.

         

        1917-18 yıllarında Rusya Türklerinin siyasi ve sosyal kargaşa yaşadığı yıllardı. Bu ortamda Türkler başlıca iki ana gruba ayrılmıştı. 1- Yeni Rusya’nın da birlik olması ve Müslümanların bu birliğin içinde, eskisi gibi haklarının devamını isteyenler ki bu fikri önceki dönemde bu Müslüman Birliği’nde Kazan etkisi açık olduğundan Kazanlılar savunmaktaydı. 2-Türk ellerinin muhtar idareye kavuşması ve yeni Rusya’nın bir konfederasyon olması; bu fikirde olanlar belirli bir toprağı olan ve o toprağın üzerinde muhtar idare isterler ki Zeki Velîdî de bunlardandı.[5]  Ural dağlarında yer alan Başkurt ülkesi, Kazakistan sahası ile Kazan sahasının ortasında idi ve Kazanlılar Başkurtların kendileriyle birlik olmasını istiyorlardı. Oysa Z. Velîdî, Başkurtların kaderinin Orta Asya’daki diğer Türk ellerinden ayrı olamayacağını görüyor ve Başkurt-eli’nin Kazan’dan çok Kazakistan ve Türkistan ile birlikte ele alınması icap ettiğini düşünüyordu. Başkurtlar 19 Kasım 1918’de Milli Başkurt Hükümeti’ni kurdular ve Z. Velîdî bu hükümette Harbiye ve Dâhiliye işleri ile görevli idi. Aynı tarihlerde Kırım, Türkistan, Azerbaycan ve Kazakistan cumhuriyetleri de ilan edildi.  Ancak Ekim 1917 İhtilali’nin sonuçları değişik oldu. Yeni kurulan Rus Sovyet hükümeti,  18 Ocak 1918’de Orenburg’u işgal edince 3 Şubat akşamı Z. Velîdî tutuklandı. Bir ay hapishanede kaldıktan sonra kaçan Velîdî, Başkurtlar arasında çete teşkilatı kurmakla meşgul oldu. Mayıs 1918’de Çek lejyonlarının isyanı Sovyet ordularının zayıf düşmesine sebep olduğundan Haziran başlarında Başkurt Milli Hükümeti yeniden yönetimi ele aldı. Ancak şartlar kısa zamanda aleyhe döndü ve sonunda 18 Şubat 1919’da Sovyetlerle anlaşma sağlandı. Ancak Sovyetlerin anlaşma sırasında verdiği sözleri tutmaması ve şartların kötüye gitmesi üzerine yeniden mücadele başlatmak üzere Haziran 1920’de gizlice Türkistan’a geçti.[6] Zeki Velîdî’nin iki yıllık Türkistan hayatı durmadan seyahatlerle geçti. Bakü, Hive-Harezm, Taşkent, Buhara, Semerkand gibi önemli merkezleri dolaştı. 1921 yılı sonlarında Türkistan’a gelen Enver Paşa ile görüştü ve mücadelenin yöntemi ve seyri hakkında fikir alışverişinde bulundu. Enver Paşa Ağustos 1922’de şehit düştü. Bu arada Sovyetler de Lehistan cephesinde serbest kaldıkları için, Türkistan’a büyük kuvvetler gönderiyorlardı.[7] Sovyet işgali karşısında durumun daha da kötüleşmesi üzerine Velîdî, Şubat 1923’te yola çıkarak 12 Mart’ta İran’ın Meşhed şehrine ulaştı. Siyasi mücadeleler arasında Velîdî kütüphaneleri dolaşmayı da ihmal etmiyor, çok sayıda yazma eseri inceleme fırsatı buluyordu. Nisan’da geldiği Herat’ta ve Kabil’de (Afganistan) kütüphanelerdeki yazmaları inceledi. Eylül 1923’te Hindistan’a geçen Velîdî, İngiliz yönetiminin dikkatini çekmemeye çalıştı. Bu seyahatler sırasında yanında Abdulkadir (İnan) Bey vardı.  Hindistan’dan gemiyle İzmir’e ve İstanbul’a uğradıkları halde vizeleri olmadığından karaya çıkamadan Avrupa’ya yöneldiler. Paris’te kaldığı süre boyunca bilimsel faaliyetlere daha ağırlık veren Velîdî, burada P. Pelliot, J. Deny, W. Minorsky gibi önemli Türkologlarla tanıştı.[8] 1924 yılı şubat ayında Berlin’e geçti ve orda da T. Nöldeke, J. Mordtmann, W. K. Müller, von Le Coq gibi tarihçilerle temasta bulundu. 1925 Mart ayında Berlin’e gelen eski Maarif Vekili Dr. Rıza Nur ile görüşen Velîdî, Türkiye’ye gelmesi konusunda ikna oldu ve 1925 yılının 20 Mayıs gününde İstanbul’a ulaştı.

         

        İstanbul’a gelir gelmez ilk gittiği yer Fatih Kütüphanesi oldu. Aslında daha ilk günlerinden itibaren resmen Maarif Vekâleti Telif ve Tercüme Heyetinde görevlendirilmişti. İstanbul’da ilk konferansını verdikten sonra 1 Haziran günü Ankara’ya geldi. Ankara’da Maarif Vekâleti’ndeki görevi esnasında Türkistan Tarihi Coğrafyası adlı eserini yazmaya devam etti. 31 Temmuz 1925 tarihinde Kurban bayramı vesilesiyle Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı ziyaret etti. Barthold’un Türkiye’de Türkiyat Enstitüsü’nde verdiği konferanslarda kendisine eşlik etti ve tercümanlığını yaptı. Bu sırada İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı olan M. Fuad Köprülü kendisini “Türk tarihi muallimi” olarak üniversitede göreve davet etti. Bu daveti kabul eden Velîdî, 26 Ocak 1927 tarihinde İstanbul Üniversitesi’nde göreve başladı. Burada ders verdiği yıllarda İstanbul kütüphanelerinde çalışma fırsatı buldu. Nitekim 1946 yılında yayımlanan Umumi Türk Tarihine Giriş isimli kitabın ön sözünde, eserin hazırlıklarının 1927-28 yıllarında verdiği derslere dayandığını belirtir. Yaz tatillerinde de Avrupa kütüphanelerinde incelemeler yaptı.

         

        1930 yılında Atatürk önderliğinde başlatılan tarih araştırmaları sırasında, üniversite hocalarına da bazı sorular gönderilmiş ve cevaplar istenmişti. Aynı yıllarda kuruluş hazırlıklarını gördüğümüz Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti çevresinde yer almamıştır. Bunun muhtemel sebebi kendisinin yukarıda bahsi geçen sorulara verdiği farklı cevaplar olmalıdır.[9] Diğer bir ihtimal de Cemiyetin kuruluşunda ön planda olan Kazan kökenli diğer tarihçilerin etkisi olmasıdır. Bu sıralarda Türkiye’de bir taraftan devrimler hızla hayata geçirilmekte, diğer taraftan da Türk tarihindeki Osmanlı ve İslam unsurlarının etkisini ikinci planda tutacak çalışmalara öncelik verilmektedir. Buna mukabil Anadolu’nun en eski tarihine dair yapılmakta olan arkeolojik kazılarda “Türk izleri” aranmaktadır. Oysa Velîdî’ye göre Anadolu’nun Yunan öncesi tarihinde Türklerin izini arama ideolojisinin, Orta Asya Türk tarihine dair elde edilen bulgularla örtüşmesi mümkün gözükmemekteydi.[10] Bu tartışma ve görüş ayrılıklarının su yüzüne çıktığı yer Birinci Türk Tarih Kongresi oldu. 2 Temmuz 1932 Cumartesi günü çalışmalarına başlayan Kongre’de Zeki Velîdî konuşmasını ertesi gün yaptı. Ona göre, Orta Asya’da yaşandığı ifade edilen “kuraklık” meselesi aslında bahane teşkil ediyordu. Dr. Reşid Galip Bey ve Sadri Maksudî Bey’ler Zeki Velîdî’ye çok sert cevaplarla karşılık verince şimşekler Velîdî’ye çevrildi. Aslında suçlamaların kökeninde eski Kazan-Türkistan çekişmesi yatmaktaydı. Kongre’de Orta Asya’daki “kuraklık” meselesi üzerine genel kabul ortaya çıkınca Velîdî’nin dışlanması kaçınılmaz oldu. Oysa böyle bir “kuraklık” tezinin çürüklüğü çok geçmeden anlaşılacaktı.

         

        Birinci Türk Tarih Kongresi, siyaseti gözeten tarihçiler ile fikrî ve vicdanî salâbet sahibi tarihçiler arasında bir mihenk taşı olmuş; siyasetin bilime karışması ve kendi istediği neticeleri çıkarttırması konusunda bariz bir örnek teşkil etmişti. Nitekim “kuraklık” meselesinde ittifak edenler, “Atatürk de böyle düşünüyor” diyenler 1938 yılından sonra konuyu bir daha asla gündeme getirmeyeceklerdir. Karşılaştığı olumsuz tavra bir de “cahillik” suçlaması eklenen Zeki Velîdî, 8 Temmuz 1932 günü İstanbul Darülfünun’undan istifa etti ve çok fazla durmadan Viyana Üniversitesi’ne gitti. Netice itibariyle Zeki Velîdî, Birinci Türk Tarih Kongresi’nde değişik bir imtihan verdi. Karşısındaki usta siyasetçi hatipler, o günün geçerli siyasi eğilimlerini ve hükümlerini kabul edenler, buna karşı duran Velîdî’yi sindirmeye çalıştılar.[11] Oysa dönemin tarihçileri Atatürk’e onun hoşuna gidecek fikirleri değil, tarihi gerçekleri söyleselerdi elbette kısa süre zarfında eriyip gidecek olan bu türden tezler için bunca fırtına kopmazdı.

         

        Zeki Velîdî bundan sonra Avrupa’da tahsil ve ardından hocalık yaptı. Viyana Üniversitesi’nde hem yüksek öğrenim yaptı hem de doktorasının tamamladı. Doktora tezi İbn Fadlan’ın seyahatnamesi üzerine idi. Velîdî, Bonn Üniversitesi’nde de hocalık yaptı. Bu sırada çıkan soyadı kanunu ile vatandaşı olduğu Türkiye’de Togan soyadını aldı. Atatürk’ün ölümünden sonra gelişen olaylar ve İnönü’nün kırgınlıkları giderme çabası Avrupa’da yaklaşan savaş rüzgârları ile birleşince Zeki Velîdî’nin Türkiye’ye dönmesi ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Türk Tarihi Profesörü olarak tayin edilmesi mümkün oldu. 1 Eylül 1939 tarihinde başladığı bu görevi tutuklu olduğu dönem hariç uzun yıllar sürdürdü.[12] 1940 yılında evlendiği ikinci (Nazmiye Ungar) eşi akademik mesaisinde kendisine hep yardımcı oldu. Bu dönemde Tarih Metodbilgisi ve Umumî Türk Tarihine Medhal adlı kitapları yayımlandı. Başlayan İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’ya gidip geldi ve Rusya cephesinde esir edilen Türk asıllı askerlerin durumu ile ilgilendi. Savaşın kaderi de Almanya aleyhine gelişmeye başlamıştı. Bu arada Türkiye’de Sovyetler Birliği aleyhine olabilecek bazı faaliyetlere karşı da Türk Hükümeti’nin tavrı değişecek ve 1944 olayı yaşanacaktır. Bu süreçte “Turancılık namına Türkiye’de Sovyetler aleyhine harekette bulunmak” suçlamasıyla birçok kişi tutuklandı ve Togan da bunlar arasında yer aldı. Suçlama “Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerini ve iç düzenini bozmak” ve “milliyetçilik yapmak” şeklindeydi. Sıkıyönetim mahkemesindeki yargılamalar sonunda “hükümeti devirmeye teşebbüs” suçundan 10 yıl hapse mahkûm edildiyse de Askeri Yargıtay’ın kararı bozması üzerine 15 ay hapis yattıktan sonra serbest kaldı ve 1947 yılında da beraat etti.[13]

         

        1948 yılında yeniden döndüğü İstanbul Üniversitesi’ndeki göreviyle Togan’ın ikbal devri de başlamış oldu. Togan’ın bu tarihten itibaren 1970 yılına kadar geçen seneleri akademik anlamda en verimli dönem olarak nitelenebilir. Bu dönemde yaptığı faaliyetleri şu şekilde sıralamak mümkündür[14]:

         

        a-Yeni enstitüler kurma çabaları: İslâm Tetkikleri Enstitüsü ve Umumi Türk ve Asya Tarihi Enstitüsü. Bu tür çabaları aslında 1939 yılında sunduğu “Tarih Enstitüsü” projesinin devamı olarak ortaya çıkmıştır. İslam Tetkikleri Enstitüsü uzun çabalar sonunda kuruldu ve Togan müdürlük görevini üstlendi ancak Enstitüye uzunca bir süre tek asistan kadrosu dışında kadro verilmedi. Umumî Türk Tarihi Enstitüsü ise uzun çabalara rağmen kurulamadı. Togan’ın tarih araştırmalarını kurumsallaştırma çabaları çok sayıda engele takıldı ve bir türlü istediği ölçüye ulaşmadı.

         

        b-22.Müsteşrikler Kongresi: İlki 1873 yılında Paris’te yapılan Müsteşrikler Kongresi’nin 21.’si yine Paris’te toplanmış ve bir sonraki kongrenin İstanbul’da yapılması kararlaştırmıştı. Türkiye’deki kongreye İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü, Togan’ı “Kongre Başkanı” olarak tayin etmişti.  İstanbul’da yapılan bu kongrenin uzun hazırlık çalışmaları oldu ve Togan bunlara başkanlık etti. Nitekim 15 Eylül 1951’de İstanbul Üniversitesi’nde başlayan kongreye 38 ülkeden 524 kişi üye olarak katıldı. Sunulan 358 tebliğle birlikte Kongrede “Türk Dili ve Kültür Tarihine Dair El-Kitabı” vücuda getirmek için karar da alındı.

         

        c-Fundamenta meselesi: Togan’ın 22. Müsteşrikler Kongresinde basımı için karar aldırdığı Türk Dili ve Kültür Temel Kitabı, Türklük araştırmalarına çok büyük bir katkı sağlayacaktı. Bu bağlamda Türk Dili temel kitabı olarak Philologiae Turcica Fundamenta 1959 senesinde yayımlandı. Bu ciltte Türk dili ve öteki lehçeleri ile ilgili araştırmalar bir araya getirilmişti. Fundamenta’nın ikinci cildi Türk Edebiyatı cildi idi. Bu arada Fundamenta’nın yönetiminde de değişim olmuş ve L. Bazin idareye geçmişti (kendisinin Sovyet yanlısı fikirleri ve faaliyetleri herkesin malumuydu). Aynı şekilde Türkiye’den de Pertev Naili Boratav dizin işleriyle uğraşmış ve etkili olmaya başlamıştı. Togan’ın ikinci cilt için hazırladığı “Kazak Edebiyatı” kısmı bu yeni yönetim tarafından önemli ölçüde değiştirildi. Ayrıca üçüncü cildin taslağı da Togan’ın önerdiği şeklide değil, Bazin ve Boratav ikilisinin önerdiği içerikte tasarlandı. Bunun üzerine Togan, Fundamenta Komitesinden istifa etti.

         

        ç-Türk Kültür El-Kitabı: Fundamenta meselesinin Türklük için tehlikeli bir hal alması üzerine, Zeki Velîdî Togan konuyu 1964’te Delhi’de toplanan 26.  Müsteşrikler Kongresi’ne götürdü ve onun girişimleri ile Türk kültürünün filoloji mefhumu dışında kalan bütün sahalarını ihtiva edecek 9 ciltlik Türk Kültürü El-Kitabı yazılması kararı alındı. Kitabın hazırlıkları Türkiye’de yapıldı ve birinci cilt 1967 yılında yayımlandı. Diğer bölümler ise daha sonra neşredilecekti.

         

        Hayatının son dönemlerine kadar İstanbul Üniversitesi’nde çalışmaya devam eden Togan, yurt dışında da çok sayıda konferans verdi. 1970 yılının 26 Temmuz günü vefat etti.[15] Geriye çok sayıda kitap ve yüzlerce makale bırakan Togan, Türk tarihçiliğinin önde gelen isimlerinden biri oldu. O tam bir bilim adamı idi. Hayatının hiçbir safhasında, hatta Türkistan dağlarında elinde tüfeği ile mücahitlik ederken dahi bilim adamlığını, araştırmacı kimliğini bir tarafa bırakmadı. 1925 yılında daha İstanbul’a geldiğinin ilk gün doğruca gittiği yer Fatih Kütüphanesi oldu. O, kütüphanelerde araştırma yapmak suretiyle o güne kadar gün yüzüne çıkmamış çok sayıda eseri bilim âlemine kazandırmıştır. Kutadgu Bilig’in keşfi de böyle olmuştu. Bir diğer keşfi de İbn Fadlan Seyahatnamesi’dir. El-Biruni’nin eserlerinden bazıları ve daha birçok eser onun sayesinde bilim âleminin hizmetine sunuldu.[16]

         

        Zeki Velîdî’nin ilmindeki asıl dikkat çekici yön, onun bağımsızlık ve dürüstlük yönüdür. Türk alimlerin, bilimin metoduna uygun olarak bağımsız ve objektif hüküm vermesi gerektiğini hep vurgulamıştır. 1932 yılında yapılan Birinci Türk Tarih Kongresi’nde yaşanan “kuraklık” tartışmasındaki tutumu bunun apaçık kanıtıdır. Zeki Velîdî, burada Orta Asya’da M.Ö. bin yıllarında bulunan halkın Türk olduğu konusunda aksi bir fikir beyan etmemişti. Buna karşılık Orta Asya’da daha sonra meydana geldiği iddia edilen kuraklığın söz konusu olmadığı fikrini ifade eder. Oysa Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti önde gelenlerinin iddiası, o bölgede bir kuraklığın baş göstermesi sonucu burada yüksek bir medeniyet kuran Türklerin dünyanın dört bir yanına yayıldığı şeklinde bir tezdir. Bu tezin asıl amacı da, Milli Mücadele yıllarında Yunanlıların Anadolu’ya saldırma planlarının gerisinde bulunan “Anadolu’nun Yunanlığı” yolundaki propagandaya karşı durmaktı. Tez aslında, bu yıllarda Mustafa Kemal Atatürk’ün zihninde oluşan soruların cevabını bulmak üzere ortaya atılmış bir fikirdi. Buna göre Anadolu’nun İlkçağlardaki sakinleri Yunanlılar değil Türkler olmalıydı: kuraklık sebebiyle dağılan Türkler Millattan önceki asırlarda Anadolu’ya gelmişler ve Yunanlılardan önce buraya yerleşmişlerdi. Bu sırada hakkında tarihî bilgilerin ortaya çıkmaya başladığı “Hititler kimlerdi?” diye soruldu ve “bunlar neden Türk olmasın!” cevabı verildi. Böylece Yunan ve Batı dünyasında Türkler hakkındaki olumsuz yargılara karşı “Anadolu’nun kadimden beri Türklerce iskân edildiği” fikrinin araştırılması ve bu tezin kanıtlanması milli bir mesele halinde ele alınmaya başlamıştı. Siyaseten ortaya konan ve Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nce kanıtlanmasına çalışılan bu tezin dayanaklarından biri olarak sunulan “Orta Asya’daki kuraklık meselesi”ne Togan’ın karşı durması bilimin gereği olarak bir zorunluluktu. Zira ortada kanıtlanmış ya da rivayet edilmiş bir kuraklıktan bahsetmek mümkün değildi.[17] Yıllar geçip, Zeki Velîdî, kendi haklılığı ortaya çıktıktan sonra yazdığı Tarihte Usul adlı kitabında konuya şöyle temas etmekle yetinir: “Bence tarih gaye değil, ancak mensup olduğum muhiti onunla temaslarda bulunarak birlikte yaşayan muhitleri öğrenmek için vasıtadır. O cihetten bu tarihi, herhangi mukaddes emellere hizmet fikriyle tahrif etmem kendimi aldatmak demek olacağı gibi, eserlerimi bana karşı bir güven duyarak okuyan insanları da aldatmak demek olur. 1932 senesinde Ankara’da toplanan ilk Tarih Kongresinde müdafaa ettiğim tez bu idi. Bence hakikat ve hakiki tarih Türk milletinin de işine gelir, diğer milletlerin de işine gelir.”[18]  

         

        Zeki Velîdî Togan sağlam karakterli bir bilim adamı olmanın yanından aynı zamanda bir fikir ve mefkûre adamıydı.[19] O her şeyden önce köyünde, çevresinde yaşayan Türk töresinden etkilenmiş olarak yetişti ve bu gelenekten beslendi. Ahlaki yapısında da bu törenin etkisi büyüktü. İslâmiyet de Togan’ın ikinci büyük fikrî temelini oluşturmaktaydı. Zira onun yetiştiği çevrede namaz kılmak, oruç tutmak tabii bir şeydi ve bunlarsız bir hayatı tasavvur etmek mümkün değildi. Yaşının kemale erdiği yıllarda kaleme aldığı hatıralarında, doğduğu, İslâmiyet ve Türk örfü ile dolu çevreyi adeta idealize etmiştir. Onun fikrî temellerinden bir diğeri de milliyetçiliktir. Ona göre kişinin mensubu olduğu, aile, oba veya çevresini sevmesinden daha tabii bir duygu yoktur. Başka milletlere de saygı duyar ve onlardan da kendi millet ve milliyetine saygı duyulmasını beklerdi. Bu da onun, tüm konulara olduğu gibi milliyetçiliğe de gerçekçi bakışının bir başka kanıtı olsa gerekir.

         

         

        Kitapları

         

        -Türk ve Tatar Tarihi, Kazan, 1912.

        -Kısaca Türk ve Tatar Tarihi, Kazan, 1915.

        -Türk Tarihi- İslamiyet’ten Evvelki Devirlere Ait Dersler, İstanbul, 1928.

        -Türk Tarihinin Umumi Hatlarına Dair İlk Methal Dersi, İstanbul, 1928.

        -Türk İllerinin Tarihi Coğrafyasına Ait Derslere Methal, İstanbul, 1928.

        -Bugünkü Türkistan ve Yakın Mazisi, Kahire, 1928-40.

        -Die gegenwärtige Lage der Mohammedaner Russlands, Budapest, 1930.

        -Onyedi Kumaltı Şehri ve Sadri Maksudi Bey, İstanbul, 1934.

        -Ibn Fadlans Reisebericht, Leipzig, 1939.

        -Umumi Türk Tarihine Methal, İstanbul, 1940.

        -Biruni’s picture of the World, Yeni Delh, 1940.

        -1929-1940 Seneleri Arasında Türkistan’ın Vaziyeti, 1940.

        -Moğollar Cengiz ve Türklük, İstanbul, 1941.

        -Tarihte Usul, İstanbul, 1941 ve ayrıca 1950 ve ayrıca 1969.

        -10-15. Asır Asya Tarihi Haritası, İstanbul 1941-42.

        -Bugünkü Türkili (Türkistan) ve Yakın Tarihi, İstanbul, 1942 ve ayrıca 1947.

        -Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul, 1946 ve ayrıca 1970.

        -Horezmce Tercümeli Muqaddemat al-adab, İstanbul, 1951.

        -Türk-Türkistan, İstanbul, 1960.

        -X-XII. Asırlarda İç Asya Kabileleri, (Ders Notları) İstanbul,1962-63.

        -Temür ve Oğulları, (Ders Notları), İstanbul, 1964.

        -XVI. Asırdan Günümüze Kadar Müstemleke Devrinde Asya Tarihi (Ders Notları), İstanbul, 1965.

        -Karahanlılar, (Ders Notları) İstanbul, 1966.

        -Tuyuhunlar ve Başkurtlar, (Ders Notları), İstanbul, 1968.

        -Hatıralar, İstanbul,1969.

        -Asya Tarihi, (Ders Notları), İstanbul, 1968.

        -Cengiz Han, (Ders Notları), İstanbul, 1969.

        -Türklüğün Mukadderatı Üzerine, İstanbul,1970.

        -Kur’an ve Türkler, İstanbul,1971.

        -Oğuz Destanı, İstanbul, 1972.


        


        

        [1] Baykara, a.g.e., s.2


        

        [2]Baykara, a.g.e., s.4.


        

        [3] Baykara, a.g.e., s.6.


        

        [4] Baykara, a.g.e., s.7.


        

        [5] Baykara, a.g.e., s.9.


        

        [6] Baykara, a.g.e., s.11.


        

        [7] Baykara, a.g.e., s.12.


        

        [8] Baykara, a.g.e., s.14.


        

        [9] Baykara, a.g.e., s.19.


        

        [10] Baykara, a.g.e., s.20.


        

        [11]Baykara, a.g.e., s.24.


        

        [12] Baykara, a.g.e., s.27.


        

        [13] Baykara, a.g.e., s.31.


        

        [14] Baykara, a.g.e., s.33-40.


        

        [15] Baykara, a.g.e., s.40.


        

        [16] Baykara, a.g.e., s.56.


        

        [17] Baykara, a.g.e., s.58.


        

        [18] Zeki Velîdî Togan, Tarihte Usul, İstanbul, 1969, s. 118.


        

        [19] Baykara, a.g.e., s. 66-70.


Türk Yurdu Ocak 2011
Türk Yurdu Ocak 2011
Ocak 2011 - Yıl 100 - Sayı 281

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele