Suriye Dipsiz Bir Kuyu - Üç Yeni Kitap Üzerine - Solcular Ne Zaman Normalleşecekler?

Ağustos 2012 - Yıl 101 - Sayı 300

SURİYE DİPSİZ BİR KUYU

 

 

        Suriye meselesinin görüneninden daha derin ve çok boyutlu bir problem olduğu uçağımızın düşürülmesi olayında bir kere daha görüldü. Türkiye başından beri elindeki bulgulara, radar görüntülerine dayanarak ve özellikle uçağın enkazının bulunduğu alanla Suriye kıyıları arasındaki mesafeyi vurgulayarak olayın anlık bir hata ve rastlantı olmadığını ortaya koydu.

         

        Şimdiye kadar denizin derinliklerinde bulunup çıkarılan bazı parçalardan ziyade, henüz ulaşılamayan ana gövdenin çıkarılmasından sonra yapılacak incelemeler, uçağımızın nasıl düşürüldüğüne ilişkin somut bilgilere ulaşılmasını sağlayacaktır. Ancak Genelkurmay’dan yapılan açıklamalarda düşürülme olayının uluslararası hava sahasında cereyan ettiği konusunda bir tereddütün olmadığını ortaya koyuyor.

         

        Türkiye soğukkanlı bir tutumla konuyu Suriye’yle arasında ikili bir hesaplaşma çerçevesinden çıkarmakla doğru bir tercih yapmıştır. Başbakanın ağzından bundan sonra çapı ve niteliği ne olursa olsun, Suriye’den gelebilecek herhangi bir hasmane davranışa anında en sert karşılığının verileceğinin açıklanması, meseleyi son derece hassas bir noktaya kilitlemiş bulunuyor. Bu saatten sonra bölgeyi ateşe verecek bir gelişmenin ortaya çıkma ihtimali, sadece Türkiye’nin değil, Ortadoğu’da iddiası olan, egemenlik mücadelesi yapan bütün uluslararası aktörlerin konuya bu yönüyle bakmalarını zaruri kılıyor.

         

        Türk uçağının birkaç dakikalık mevzi bir hava sahası ihlâlinin hemen ardından, merkezden aldığı uyarıyla bu alandan uzaklaşmaya çalışırken 17 dakikaya yakın bir zaman aralığı söz konusu. Bu süre, ateş emrinin mahalli bir komuta hatasından kaynaklanmadığını, olayın çok daha yukarıdan gelen, bilinçli bir talimatla gerçekleştiğini gösteriyor. Suriye yönetiminin uçağın kimliğinin bilinmediği ifadesi yalandır.

         

        Türkiye’nin Suriye politikasına tepkili olan Esat yönetimi, Türk uçağını füzeyle düşürürken hem iç kamuoyuna hem bölge halkına hem de Türkiye’ye çarpıcı bir mesaj vermek istedi. Bunu yaparken kendi gücüne güvenmekten ziyade, uzun süredir her türlü desteği aldığı Rusya ve İran’ın bir çatışma durumunda da arkasında olacağını bilmenin güveni içerisinden hareket etti. Nitekim bu iki ülkenin diplomatik temsilcilerinin olay üzerine yaptıkları açıklamalar, Esat’ın bu hususta yanılmadığını ortaya koydu. Beşar Esat bu desteklerinden dolayı duyduğu minnet ve şükranı açıklarken, İran’a “sadakatle bağlı” olduğunu açıkça söyledi.

         

         

        Gerek İran ve gerekse Rusya’nın Suriye ile karşılıklı çıkarlarının örtüşmesinden kaynaklanan kapsamlı ilişkileri bulunuyor. Hatta bu ilişkilerin “stratejik ortaklık” anlamına geldiğini söylemek mübalağa sayılmaz. Şu anda Suriye’nin en kritik güvenlik birimlerinde, istihbarat servislerinde kalabalık sayıda İranlı görev yapıyor. Mesela Şam Havaalanı onlardan soruluyor. Silah ve mühimmat ihtiyaçlarının tamamına yakını bu ülkelerden sağlanıyor. Rusya yıllarca önce, soğuk savaş döneminde yerleştiği bir Suriye limanını, Tartus’u bölgesel etkinliğe sahip, Karadeniz Askeri Donanması’nın ihtiyaçlarını karşılayacak, tam donanımlı bir üst hâline getirdi. Böylelikle asırlardır rüyasını gördüğü sıcak denizlere açılma amacına bir liman üzerinden bile olsa ulaşmış oluyor. Burayı en gelişmiş elektronik cihazlarla, radarlarla, füze sistemleriyle donatarak yüzlerce askeri ve teknik personelini yerleştirerek Doğu Akdeniz’i yakından kontrol edebiliyor. Sonuçta küresel güçlerin çok yoğun egemenlik yarışına girdiği Doğu Akdeniz’de “ben de varım” diyebiliyor.

         

        Batı dünyası, başından beri herhangi bir riske girmeden sonuç alıcı etkisi bulunmayan sözlerle, temennilerle meseleyi zamana yaymaya çalıştı. Başka bir ifadeyle Avrupa Birliği yaşadığı ekonomik krizle bunaldığından, Obama yönetimi birkaç ay sonra yapılacak Başkanlık seçimine odaklandığından Suriye konusuna bulaşmaktan özenle kaçınıyorlar. Şu sıralarda Türkiye askeri bir operasyona girişecek olsa muhtemelen derin bir memnuniyet duyacaklar. Çünkü kendilerine hiçbir külfete mal olmadan Suriye ateşindeki kestaneler, Türkiye’nin eliyle çıkarılmış olacak.

         

        Muhtemelen şöyle bir değerlendirme yapıyorlar: Türk Ordusu bir kaç gün içinde Suriye Silahlı Kuvvetleri’ni dağıtır; Esat görevini bırakmak zorunda kalır. Güvenlik Konseyi acilen toplantıya çağrılır. Şimdiye kadar Suriye konusunda uzlaşamayan ABD ile Rusya ve Çin tarafların derhal ateşkes ilan etmeleri hususunda anlaşarak bu yönde bir karar çıkarırlar. Ardından Esat rejiminin yerine nasıl bir düzen kurulacağı hususunda sıkı bir pazarlık başlar. Washington ve Moskova Suriye yüzünden kendilerinin de içinde bulunacağı daha geniş bir çatışmayı göze alamayacaklarından ortak bir noktada uzlaşma sağlarlar.

         

        Bütün bunlar olup biterken Türkiye’nin kayıplarına kimse dönüp bakmaz. Tam tersine çatışmanın faturası Ankara’ya kesilir. Sonuçta şimdiye kadar Avrupa’daki ekonomik krizden büyük çapta etkilenmemiş bulunan ekonomimiz, ister istemez derin bir yara alır. Göstergeler alt üst olur; Büyüme durur, millî gelir azalır, işsizlik artar. 2023’de dünyanın ilk 10 ekonomisi arasında yer alma, bölgesel bir aktör olma ümidi suya düşer. 30 yıldır PKK terörü ile çökertilemeyen Türkiye, bir anda kendisini ekonomik dar boğazın içinde bulur. 150 yıl önce Kırım Savaşı sırasında yaşanan ve sonrasında birkaç defa tekerrür eden çok ağır bedellerle dışarıya borçlanma mecburiyeti bir kere daha gündeme gelir.

         

        Bunların yaşanması durumunda dengeler tümüyle sarsılacağından terör derinleşerek toplumsal bir soruna, çatışmaya dönüşür. Türkiye’nin sosyal ve ekonomik alanlarda sıkıntıya girmesi, iç güvenlik sorununun genişleyerek toplumsal çözülme ve ayrışma tehlikesinin öne çıkması durumunda, şu sıralarda Yunanistan’ı, İspanya’yı ve İrlanda’yı kurtarmak üzere seferber olan Batılı güç merkezlerinin kılı bile kıpırdamaz. Meseleyi her zamanki pragmatik tavırlarıyla değerlendirirler; çıkarlarına en uygun pozisyonu sağlamak üzere girişimler başlatarak, bölgenin siyasi haritasını yeniden şekillendirmeye çalışırlar. Türkiye bu kritik süreçte son derece dikkatli ve uyanık olmak, olaylara olabildiğince rasyonel açıdan bakmak zorundadır.

         

        Suriye’deki gelişmeleri izlerken, dikkatimizi yoğunlaştıracağımız en önemli konu Güney hududumuzun bitişiğinde bir Kürt özerk bölgesinin kurulması çabalarıdır. Nitekim PKK’nın bu bölgede kontrolü eline almak üzere yoğun çaba gösterdiğine, Esat rejimine muhalif olan Kürt grupları sindirmek amacıyla şiddet kullandığına ilişkin haberler alınıyor. Ayrıca PKK propagandası yapan bir TV istasyonunun yayına başladığı bildiriliyor. Türkiye’nin güneyinden kuşatılması anlamına gelecek ve Birleşik Büyük Kürdistan’ı kurma plânının en önemli üç adımından birini oluşturacak bu tarz gelişmelere kesinlikle göz yumamayız.

         

        Türkiye Suriye’nin parçalanmaması için elinden gelenden daha fazlasını yapmalıdır. Irak’tan sonra burada da öne çıkan mezhep çatışmasının doğuracağı sonuçların bilinci içerisinde olmalıyız. Gerginliği azaltmak, uzlaşma zeminini hazırlayarak tarafları kavgaya değil, birlikte yaşamaya ikna etmek üzere bütün imkânlarımızı seferber etmeliyiz.

         

        İran geleneksel Fars milliyetçiliği ekseninde oluşturduğu bölgesel egemenlik projesini hayata geçirebilmek için Şiiliği etkili bir faktör olarak kullanıyor. Geniş kitleleri bu yolda motive ederek, Irak, Suriye ve Lübnan üzerinden mezhepsel bir ittifak kurmaya çalışıyor.

         

        Türkiye’nin Alevi, Nusayri kitlesiyle bir sorununun olmadığını, olmayacağını net biçimde anlatması gerekir. Aynı tavır Irak için de sergilenmelidir. İzledikleri politikalar nedeniyle Beşar Esat ve Maliki’yle sorunlar yaşanmasının Şii ve Nusayri halkına yönelik bir tavır olmadığını, mezhep çatışması istemediğimizi göstermeli, bu konuda taraf olmadığımızı anlatmalıyız.

         

        Türkiye’nin bu kaygan zemindeki en önemli kozu, uluslararası hak ve hukuku savunması, barıştan, istikrardan yana olması, terörün bölgenin tamamı için en büyük tehlike olduğu bilincini taşımasıdır.

         

        Birleşmiş Milletler ve Arap Birliği Temsilcisi Kofi Annan’ın Şam, Tahran ve Bağdat’la yaptığı temaslardan bir sonuç çıkar mı? Rusya’nın Suriye’ye silah satmayacağına ilişkin açıklaması doğru ve samimi midir? Bu karar Moskova’nın Esat’ı gözden çıkardığı anlamına gelir mi? Başbakan Erdoğan’ın Rusya ziyareti, Putin’le görüşmesi Moskova’nın Suriye politikasını etkileyebilir mi?

         

        Bu soruların cevabı muhtemelen kısa dönemde alınamayacak gibi görünüyor. Ancak bir ara formül olarak Esat’ın görevini bırakmaya ikna edilmesi, buna karşılık Nusayri iktidarının yeni bazı isimlerle makyajlanarak devamı hususunda bir gelişmenin ortaya çıkması şaşırtıcı olmayacaktır. Çünkü hem Rusya hem de İran bu rejimin devrilmesi durumunda bölgesel hesaplarının, jeopolitik ve ekonomik iddialarının büyük yara alacağını iyi biliyorlar. Esat yönetimi de dayandığı bu güçlerin geri adım atmayacaklarını bilmenin güvencesi içerisinde katliamlarını pervasızca sürdürüyor.

         

        Düşürülen uçağımıza karşı misilleme hakkımızı elbette kullanmalıyız. Maruz kaldığımız saldırıya misliyle cevap verilmemesi durumunda Türkiye telafisi imkânsız bir imaj kaybıyla karşı karşıya kalır. Reuters Ajansı’nın Mavi Marmara olayını da işaret ederek çok amiyane bir üslupla Türkiye’nin blöf yaptığını öne sürmesi karşılaşacağımız tepkilerin küçük bir örneği sayılabilir. Misillemenin yollarını ve yöntemini bilecek devlet tecrübesine, diplomatik ve askeri birikime sahip bir ülke olarak gerekenler yapılmalıdır. Ancak bunları yaparken küresel ve bölgesel hegemonya hesapları yapan merkezlerin bizi yönlendirmelerine, kullanmalarına asla izin vermemeliyiz.

         

***

 

ÜÇ YENİ KİTAP ÜZERİNE

 

        Necmeddin Sefercioğlu Türk milliyetçiliği tarihinin son 60 yılının, yaşayan hafızasıdır. Bu dönemdeki girişimlerinin pek çoğunun bizzat içerisinde bulunmuş, yönetimlerinde yer almış, hepsini en azından yakından izlemiştir. Bu nedenle onun yazdıkları birer belge niteliğindedir.

         

        Türk milliyetçilerinin kendileri ile ilgili konularda çoğu zaman sessiz kalmaları, yazmak ve anlatmak hususunda müzmin bir tembelliğin yaygın olması sonuçta özellikle yeni nesillerin bilgisiz kalmalarına yol açıyor. Oysa sol tam tersini yapıyor. 60’lı 70’li yıllarda yaşananları, ideolojik çatışmaları, olaylardaki rollerini sayısız neşriyatla, roman ve hikâyelerle, film ve dizilerle anlatırken doğal olarak kendi açılarından bakıyorlar, tek yanlı yansıtıyorlar. Bütün anlatımlarında kendilerinin farklı, mazlum ve mağdur olduğunu savunarak bir yandan ideolojik meşruiyet kazanmaya çalışıyorlar. Diğer yandan Denizler, Çayanlar vb. efsaneler, mitler idoller üreterek genç beyinleri işgal etmek, yönlendirmek, yeni ideolojik kavgalara, kamplaşmalara yöneltmek amacıyla taraftar kazanmak istiyorlar.

         

        Buna karşılık ülkücü-milliyetçi kesimlerden son 30-40 yıla ait neşriyat son derece az ve yetersiz. 1980’de doğan 30 yaş civarındaki gençlerin doğru değerlendirme yapıp hüküm verebilecekleri kaynaklar yok denecek kadar az. Mesela doğrudan Türk milliyetçiliği fikrinin yargılandığı “587 sanıklı Milliyetçi Hareket Partisi ve Ülkücü Kuruluşlar Davası” ile ilgili belgeleri bulmak neredeyse imkânsız. Oysa bu davayla 7 yıl müddetle en yakından ilgilenen, savunma görevini üstlenen Şerafettin Yılmaz ve Galip Erdem’in yönetimindeki avukatlık bürosunda, genç ve idealist bir grubun olağanüstü katkılarıyla, günün şatlarına göre en mükemmel şekilde yargılamanın bütün belgeleri en ince ayrıntılarıyla tasnif edilmiş, 200.000 sayfa civarında 3.000 klasörlük dev bir arşiv oluşturulmuştu.

         

        Ne yazık ki bu tarihî belgeler izahı imkânsız bir hoyratlıkla dağıtıldı. Oysa Mamak’taki dava nihayetlendiğinde bütün bu klasörler muhafaza edilmek ve bu camiadan araştırma yapmak isteyen herkesin rahatlıkla yararlanabilecekleri şekilde Ankara’nın Demetevler semtinde kiralanan bir daireye yerleştirilmiş ve bakımı için bir görevli tutulmuştu. Ancak 1989 yılında bu dairenin kapı kilidi kırılarak içeriye girilmiş, bütün klasörler bir kamyonete yüklenerek bilinmeyen bir yerlere alınıp götürülmüş.

         

        Şu anda bu belgeler nerededir, kimin elindedir; ne kadarı muhafaza edilmiştir; tam olarak bilinmese bile tahmin yapılabiliyor. Türk milliyetçiliğinin bu tarihî arşivinin araştırmacıların, yazarların yararlanmalarını imkânsız kılacak şekilde talan edilmesi çok düşündürücü ve hazin bir olaydır. Bunların en azından bir kısmını, şu yahut bu yolla elde etme imkânın bulan kimse, bunun manevi ve fikri vebalini düşünerek bir an önce camianın yararlanabileceği şekilde ortaya çıkarması gerekir.

         

        Mesela 1978 yılında CHP iktidarının devletin imkânlarını seferber ederek Avrupa’daki Türk Federasyonu eski Başkanı Lokman Kondakçı’dan temin ettiği 17 sayfalık bir ifade vardır. Tamamıyla psikolojik baskılarla sağlanan bu ifadede Türkeş ağır şekilde suçlanıyor, Ülkücü Hareket illegal bir görünüme sokulmaya çalışılıyordu. Dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş’in nezaretinde ve istihbaratın Çiftlik’teki merkezinde alınan ifadede yer alan iddialar iki yıl sonra MHP aleyhine açılan davanın omurgasını oluşturmuştu. Gerçi Lokman Kondakçı mahkemede verdiği ifadede önceki söylediklerini büyük ölçüde tekzip etti; ama bu durum davanın Marksist başsavcısı Nurettin Soyer’in soruşturmaları ve davayı dilediği şekilde yönlendirmesini engelleyemedi. Yüzlerce sanık bu yüzden bilahare beraat etmelerine rağmen yıllarca tutuklu kaldılar; mağdur edildiler. Derin bir komplonun varlığını ortaya koyan bu tarihi belgenin halen elde bulunmaması milliyetçi fikir ve hareket adına büyük bir talihsizliktir. Bu gibi belgelerin aslında var olmalarına rağmen ulaşılamayacak durumda olmalarının anlamı iyi düşünülmeli; bunları bir an önce ortaya çıkarmanın ahlâkî ve vicdani bir sorumluluk olduğu unutulmamalıdır.

         

        Necmeddin Sefercioğlu yazma ve anlatma konusundaki derin zaafımızın istisnalarından biridir. Bunun yeni bir örneğini Türk Milliyetçiler Derneği ve Kapatılma Davası”isimli kitabıyla bir kere daha verdi.

         

        Türk Milliyetçiler Derneği, çok partilik demokratik döneme geçildikten sonra, 1951 yılında kurulan, kısa zamanda 76 şubeye ulaşan ve ancak 2 yıl yaşamasına izin verildikten sonra, 1953’de son derece komik bir gerekçeyle kapatılan önemli bir kuruluştur.

         

        Derneğin önemi sıradan bir kuruluş olmaması, bu dönemde Türk toplumunun içerisinden yükselen, tam anlamıyla sivil karakterli milliyetçi bir dalgayı temsil etmesidir. Başka bir ifadeyle bu dernek, milletimizin o yıllardaki sosyal ve psikolojik atmosferini, fikir ve düşünce ortamını başarıyla hayata geçiren bir kuruluştur. İki yıl gibi kısa bir sürede milliyetçi camianın maddi imkânlarının her zamanki gibi son derece yetersiz olmasına rağmen, 76 şubeye ulaşılması önemli bir başarıdır.

         

        Milliyetçi aydınlar açısından bu derneğin hikâyesini bilmek kadar kapatılmasına yol açan olayları, dönemin iktidarının, Cumhurbaşkanı Bayar’ın ve ana muhalefet partisi lideri İnönü’nün konuya bakışlarını, basının tutumunu öğrenip değerlendirmek her açıdan gereklidir. Özellikle Derneğin varlığından ve milliyetçi toplumsal dalganın yükselişinden tedirgin olan çevrelere, aradıkları fırsatı sunan, Malatya suikastını, her yönüyle iyi düşünmek gerekir. Çok partili demokratik döneme geçildiği sırada milliyetçiliğin geniş toplum kesimlerinde heyecan uyandırması, benimsenmesi, Milliyetçiler Derneği’nin büyük maddî imkânsızlıklara rağmen kısa sürede yurt sathına yaygınlaşması son derece önemliydi. Bu gelişmeler normal mecrasında sürebilseydi sivil alandan kısa zamanda siyasî alana intikal edecek, muhtemelen milliyetçi bir iktidarın oluşumuna zemin hazırlayacaktı.

         

        Bir lise öğrencisi olan Hüseyin Üzmez aynı yaştaki birkaç arkadaşıyla kararlaştırarak Ahmet Emin Yalman’ı vururken, tıpkı Ogün Samas, Yasin Hayal gibi bunun nasıl bir lümpenlik, canilik, akılsızlık olduğunun farkında değildi. Sıktığı kurşunun aslında doğrudan Türk milliyetçiliği fikrine yönelik olduğunu düşünmeyecek derecede derin bir hamakat halindeydi.

         

        Milliyetçiliğin öncelikle fikri bir seviye, yüksek kültür ve idrak gerektirdiğinin farkında olmayanlar hemen her devirde görülmüştür. Günümüzde de bunların örneklerine bazı internet sitelerinde sıkça rastlayabiliyoruz. Yakın geçmişin olayları sonuçları, arka planları iyi bilinip değerlendirilirse, bu tiplerin, cehalet ve bağnazlıkla verdikleri zararın, tahribatın en koyu milliyetçilik düşmanlarından daha ilerde olduğu açıkça görülür.

         

        Necmeddin Ağabeyimin bu değerli belge-kitabının yayımlandığı günlerde, Erol Kılınç da gençlik ve mücadele günlerine ait hatıralarını yayımladı. Ötüken Yayınlarından çıkan bu kitapta, Milliyetçi Hareket’in ilk siyasi teşkilatlanma dönemine ait ilginç anekdotlar yer alıyor. Bunların yanı sıra özellikle toplumsal karmaşanın zirve yaptığı kaotik 70–80 yılları arasında yaşananlara ışık tutuluyor. Erol Kılınç’ın anlattıkları şahsi yaşantısının ötesinde çilekeş bir neslin acılarla, ümit ve heyecanlarla, bazen de hayal kırıklıklarıyla kararan çok düşündürücü, çoğu defa hüzünlü hikâyesidir. Üslûbunun son derece açık ve samimi olması, öz eleştiri yapılması, gerçekleri gizleme gereği duymadan aktarması kitabın ilgiyle okunmasını sağlıyor.

         

        Fahriye Emgili ve Mustafa Kahramanyol’un hazırladığı “Sırbistan’ın Osmanlı Topraklarındaki İstihbarat ve Teşkilatlanma Çalışmaları (1898-1912)” isimli kitap, çok değerli bir belge niteliğinde. Yazarlar bu eserin 14. yüzyıldan itibaren vatanlaştırılıp yüzyıllar boyunca üzerinde yaşadığımız topraklardan her türlü cebir ve şiddet kullanılarak, katliamlar yapılarak sökülüp atılışımızın son aşaması olan “Balkan Faciasının 100. Yılı” münasebetiyleyayımlandığını belirtiliyorlar ve “…. Başta Balkan kurbanları ve muhacirleri olmak üzere, dünyadaki bütün mazlumların ruhlarına ithaf” ediyorlar.

         

        Tarihini bilmeyenin coğrafyasını başkalarının belirleyeceği sözünün doğruluğunu kendi hayatımızda yaşamış bir millet olarak, özellikle 19. yüzyıl ve sonrasını tam ve doğru bilmek zorunda olduğumuzu artık idrak etmeliyiz. Yılın yarısına gelmiş olmamıza rağmen, Balkan faciası konusunda hüküm süren hareketsizlik, Türk Ocağı’nın birkaç şubesinin dışında özellikle üniversitelerin sessizliği millî meselelerdeki aymazlığın derecesini, aydın duyarsızlığını yansıtıyor. Fahriye Emgili ve Kahramanyol’u kutluyor, kendilerinden, geniş bilgi ve belgelere sahip oldukları Balkanlar konusunda, konuşmacı olarak da yararlanılmalarını bu vesileyle ilgililere hatırlatıyoruz.

         

        

         

        

         

        

         

SOLCULAR NE ZAMAN NORMALLEŞECEKLER?

         

         

        12 Temmuz 2012 tarihli Hürriyet gazetesinde şöyle bir haber vardı:

         

        Afyonkarahisar’da 4 kişiyi taammüden öldürmekten müebbet hapis cezasına çarptırılan Gökhan Armağan, 6 yıl cezaevinde kaldıktan sonra, son çıkan yargı paketi kapsamında mahkeme tarafından salıveriliyor. Ancak tahliyesinden birkaç gün sonra hasımları tarafından kurşunlanarak öldürülüyor.

         

        Bunun gibi son çıkan yargı paketindeki hükümler uygulanarak tahliye edilen onlarca insan var. Basınımız haber değeri görmediği için bunlara yer vermedi. Buna mukabil bazı gazeteler 12 Eylül öncesi olaylar nedeniyle yargılanıp mahkûm edilen ve yıllardır cezaevinde bulunan üç ülkücünün tahliyelerine büyük tepki gösterdiler. Bir anda 33 yıl öncesine dönerek konunun hukukî mahiyetini bir yana bırakarak, ideolojik bir şablon oluşturmaya çalıştılar. Olayda hayatını kaybeden 7 TİP’linin resimleriyle, yakınlarının sözleriyle, kendi yorumlarıyla ve kesin hükümleriyle duyguları köpürtmeyi amaçlayan bu üslûp, gazetecilik habercilikle ilgisi olmayan, 30 küsur yıldır içlerinde saklı tuttukları ideolojik saplantılardan kaynaklanan kin ve nefretin dışa yanmasıdır.

         

        Meselenin hukuki tarafını bilmeyen insanlar bu yazılardan doğal olarak etkilenebilirler. Nitekim kararı veren mahkemenin hâkimi bile, vicdanının rahat olmadığını söyleme gereği duydu.

         

        Oysa meselenin hukukî mahiyetinin bu dezenformasyon girişimleriyle ilgisi yok. Yıllardır sürüp gelen bir haksızlık yargı paketinde giderilmeye çalışıldı. Ceza ve usul kanunlarında günümüzde yeri olmayan bir uygulamayla, adeta özel hükümlü gibi cezaevinde tutulan üç ülkücünün de adaletten yararlanmalarına imkân tanınmış oldu; olay bu.

         

        7 TİP’liyi öldürmekten dolayı iki ülkücü için TCK’nın 450. maddesinden “taammüden, ayrı ayrı” idam cezası verilmişti.Böylececeza yediye katlanmıştı. 1991’de çıkarılan 3713 sayılı kanun, müebbet hapis cezasına çevrilen bütün idam cezalarını, 10 yıl hapse dönüştürürken o yıllarda idam cezası almış olan ve 10 yıl yatmış bulunan bütün solcu ve bölücü mahkûmlar serbest bırakıldı. Çünkü 12 Eylül’ün öncesi ve sonrasında solcu eylemcilerle bölücüler kaç kişi öldürmüş olurlarsa olsunlar, eski ceza kanuna göre 125 (bölücülük) ve 146 (Anayasa İhlâl) maddelerine göre yargılanıp hüküm giymişlerdi. Başka bir ifadeyle, sol ve bölücü eylemciler kaç kişiyi öldürmüş olurlarsa olsunlar, kaç eylemleri olursa olsun, yaptıkları “tek bir suç, anayasal düzeni değiştirmek ve cebren toprak bütünlüğünü bozmaya teşebbüs” sayıldığından sadece bir idam yahut müebbet cezası almışlardı. Böylece mesela, 6 ülkücü öğretmenin katilleri 20 yıl önce dışarı çıkarken ülkücü Ünal Osmanağaoğlu ve Bünyamin Adanalının cezaları 7x10=70 yıla indirilmek suretiyle infaz sürdürülmüş oldu.

         

        Basının malum kalemleri, solcuların tahliyelerine şimdi yaptıkları gibi “katiller salıveriliyor, caniler himaye ediliyor” diye tepki vermek yerine, tam tersine memnuniyetle karşıladılar. Çünkü onların eylemlerini, cinayetlerini kendilerinin de tahayyül ettikleri devrimin yapılması için başvurulan yöntem olarak görüyorlar, dirsek teması hâlinde oldukları bu eylemcileri ve örgütlerini halklı ve meşru göstermeye çalışıyorlardı.

         

        12 Eylül 1980’den önce binlerce insanın hayatını kaybettiği kaos ortamının oluşmasında basındaki imkânlarını ajitasyon amacıyla kullanan bu kalem sahiplerinin, gazeteci ve siyasetçilerin büyük payı vardır. Sırtlarını okşayarak, kışkırtarak sokağa çıkardıkları, çatışmaya yönlendirdikleri bu gençlerin ölümlerine yürekleri yanmadı; ikiyüzlü davrandılar. İçtenlikle üzülmek bir yana, akan kanları halk savaşının aşaması, devrimin habercisi saydılar.

         

        12 Eylül öncesinin gazetelerini taradığınızda, günümüzde liberal demokrasiyi, özgür düşünceyi kimseye bırakmayan bu yazarların solcu eylemcilerin yaptıklarını kınayan tek bir satırını bulamazsınız. Israrla sergiledikleri “yoldaşlık” dayanışması o günlerden bugüne hiç değişmedi. Hazırladıkları TV dizileri, filimler, yazdıkları roman ve hikâyeler tümüyle tek yanlıdır. Solcu-komünist eylemciler, bölücüler nazarlarında hep “iyi çocuklar”dır. Meşru ve haklı bir davanın, adil düzenin peşinde olan idealist insanlardır. Büyük paralarla hazırlanan “Hatırla Sevgili” dizisinde bu bakış tarzı yoğun şekilde yansıtılmıştır.

         

        Dev-Yol, Dev-Sol, “THKP-C vb. solcu cinayet örgütlerinin katlettiği ülkücü ve milliyetçiler bu kesimlerin nazarında sanki hiç yaşamamışlardır. Recep Haşatlı’dan Darendelioğlu’na, Gün Sazak’dan H. Cahit Aküzüm’e kadar 2.000 den fazla MHP’li ve ülkücünün şahadetlerini ısrarla, inatla görmezlikten gelirler. Aslında bu ölümlerin her birini devrimcilerin faşistleri cezalandırması olarak gördüklerinden içten içe sevinirler.

         

        7 TİP’linin öldürülmesi insanlık adına kabulü mümkün olmayan feci bir olaydır; vicdan ve aklıselim sahibi herkesin buna tepki duyması doğaldır. Ancak bazılarının hâlâ eski saplantılarından kurtulamamaları, kadavra hâline gelen ideolojilerinden sıyrılıp normalleşememeleri toplumun huzuru adına ciddi bir sorundur. Bu bağnazlık sonuçta genç nesilleri 80 öncesinden olduğu gibi, kavgaya yönlendirmek anlamına geliyor. Deniz Gezmiş’ler Mahir Çayanlar vb. gibi dönemin solcu eylemcileri her fırsatta yüceltilerek gençlere idol hâlinde sunuldukça üniversitelerde gerginlikler tırmanıyor. Öğrenci kolektifleri gibi oluşumlarla, bunlar adına düzenlenen eğitim kamplarıyla yeni çatışmaların fitili ateşleniyor.

         

        Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Avrupa solu ciddi bir eleştiri dönemi yaşadı. Değişen dünya şartlarını hesaba katarak, olabilirlik hesapları yaparak sosyal ve psikolojik tercihleri doğru okuyarak yeni bir yol haritası belirlediler; dönüşüm yaptılar. Buna karşılık Türkiye solu aynı çizgisini sürdürmekte ısrar etti. Kürtçülerle, PKK ile işbirliği yaparak, koalisyon kurarak varlığını sürdürmeye, bölücüler kanalıyla devleti yıkarak pay almaya çalıştılar. 80 öncesinde sol örgütlerde yer alan birçok militan bu yöntemle milletvekili oldu. Profesör sıfatına sahip bazı Marksist aydınlar KCK’nın gençlik örgütlerinde eğitim çalışmalarında yer aldılar; PKK’nın siyasî iz düşümü olan partiye katıldıklarını iftiharla ilan ettiler.

         

        PKK’nın özel propaganda vasıtaları aramasına gerek kalmadan, liberal ve demokratik makyajlı dünün solcu kalemleri bu misyonu fazlasıyla yerine getirebiliyorlar.

         

        Bizim solcular bugünkü ikiyüzlü, samimiyetten uzak tavırlarını sürdürdükçe inandırıcı olamayacaklar, itibar bulamayacaklardır. Çünkü milletimiz ferasetiyle, irfanıyla, aklıselimiyle sahtekârlıklarını kolaylıkla teşhis edebiliyor, yüz vermiyor. Toplumda karşılığı bulunmayan bu zihniyet sahipleri, medyadaki imkânlarını kullanarak huzursuzluk çıkarmak, yeni bir çatışma ortamı hazırlamak için elinden geleni fazlasıyla yapıyor.

         

        Üç ülkücünün tahliyesine gösterdikleri tepkinin asıl nedeni hukukî ve vicdani kriterler değil, ideolojik saplantılardır. Şiddet yöntemini devrimci ve karşı devrimci şeklinde ikili yorumlamaya tâbii tutup, solcularınınki meşru gördükleri sürece yazıp konuştuklarının değeri ve anlamı yoktur.

         


Türk Yurdu Ağustos 2012
Türk Yurdu Ağustos 2012
Ağustos 2012 - Yıl 101 - Sayı 300

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele