Çalıkuşu Nasıl Kurtulur?

Mart 2014 - Yıl 103 - Sayı 319

        Bedia, bir İstanbul kızı. İffetli namuslu ve gururlu. Aşkına sadık, ama “Âşık oldur kim cefâ-yı yâre sabretmek gerek” neslinden farklı. “Aşkta, hıyanetten gayrisi çekilir.” fikrinde. Eşinin ihanetinin yükünü taşıyamayınca kendi hikâyesini yaşamak için evinden ayrılır. Ud dersi vererek geçimini sağlar. Bu arada, Fatma Aliye’nin Udi romanına konu olur. Reşad Nuri adında 10-12 yaşlarında bir çocuğun hayal dünyasına girer.

         

        Bu arada, hayat çok hızlı ilerler. Savaşlar olur; devletler yıkılır. Osmanlı Devleti ortadan kalkar. Anadolu’da yeni bir devlet canlanırken artık bir yazar olan ve Batılı değerleri savunan Reşad Nuri, bu zarif, gururlu İstanbul kızına yeniden hayat verir. Adını Feride koyar. Annesini kaybedince onu, rahibelerin okuluna gönderir. Batılı bir terbiye almasını tercih eder. Hâlbuki aynı yıllarda, küçük kızın gidebileceği yerli, yatılı mektepler vardır. Sonra da genç kızı, Kamuran isimli çapkın, mirasyedi bir hariciyeciye âşık eder. Fakat romanın esas yazılma sebebi olan “Batılı değerleri halka öğretmek” nasıl olacaktır? Nasıl etmeli de genç kız Anadolu’ya gitmelidir? Madem aşkta hıyanet çekilmez, Kamuran’ın Feride’yi aldatması iyi bir fikirdir. Aldatılan genç kız, muallim olarak Anadolu’ya gider. Aslında, Anadolu diye bir hayali yoktur. Yazarının kurbanı olarak o köy senin bu kasaba benim dolaşır. Kurban diyorum, çünkü Feride, idealist bir öğretmen olarak kalmaz. Döner, dolaşır ve Kamuran gibi lüzumsuz bir adamla hayatını birleştirir. Öğretmenlik ise Bursa’dan öteye gidemez.

        

        Ne kadar çelişkili bir durum değil mi?

        Gerçi, İzmir Frerler mektebi ile St. Joseph mezunu olan ve Bursa’dan ötesini bilmeyen Reşad Nuri Güntekin’in, Feride’yi Fransız mektebinde okutması ve Bursa’dan öteye tayin edememesi, kendisi açısından normal bir durum. Ufku Bursa’dan öteye gidemeyen bir yazarın, Anadolu’yu kalkındıracak eğitim kadrosu kaygısı çekmesi pek inandırıcı değil. Üstelik modern Türk kadınına bir ideal aşılamak maksadıyla yazılan Çalıkuşu romanı, realizm ve romantizm arasında sıkışır kalır. Yazarın etkilendiği “Udi” romanında, Bedia, ihanete uğrar ve eşini sevmesine rağmen, evliliği bitirir. Hâlbuki Güntekin, Kamuran’ın ihanetine rağmen, Feride’yi, bedenen ve ruhen Kamuran’a mahkûm eder. Üstelik günahının bedelini ödeterek adeta Kamuran’ı aklar. Neticede kavuşurlar. Oysa Kamuran, bu sadakati hak eden biri değildir. Bu romantizm, son derece müzekker bir yaklaşım aslında. Erkek ihanet etse de bekle ve affet...

         

        Bunun ne zararı var, diye sorarsanız açıklayayım. Bu noktada, R. Nuri Güntekin, romantik ve santimantal genç kızları iflah olmaz bir yola iter. Hayat romanlardaki gibi değildir. Bu memleketin ümitsiz bir âşkla hain maşukların pençesinde kıvranan ve sonu gelmez bekleyişlere mahkûm olan kadınlara değil; güçlü ve iradeli annelere, eşlere ihtiyacı var. Feridelere “Aman başka hayat kurma. Otur, Kamuranları bekle” demek, romantik olarak hoş gelebilir ama reel olarak yanlış bir tavsiyedir.

         

        Feride’nin okuduğu mektep ise başlı başına bir sorun. Aynı dönemde İstanbul’da, bir sürü kız idadisi, sultanisi varken neden romanda, Fransız mektebi tercih edilmiştir? Hem de yatılı. Küçücük yaşta rahibelerin eline verilen kızların, mezun olunca ne hale gelecekleri ciddi bir soru işareti iken okul ortamı romanda müspet anlatılır. Oysa “Uzak Ülke” romanından hatırladığım kadarıyla, Fatma Aliye’nin kızlarından birisi rahibelerin kendilerine zorla ikonları öptürdüğünden şikâyetçidir. Bir diğeri ise rahibelerden etkilenmiş ve tanassur (Hristiyanlaşma) etmiştir. Yani bu mektepler, masum eğitim yuvaları değil, misyoner okullarıdır.

         

        Reşat Nuri Güntekin, yeni rejimin taraftarı bir yazardır. Feride’yi aşk acısı ile Anadolu’ya yollayarak, bu mekteplerde yetişen kızları, Batılı değerleri öğretmeleri için Anadolu’ya gitmeye teşvik eder aslında. Anadolu İslam yüzünden (!) geri kalmıştır çünkü.

         

        İşte bütün bu sorunlardan dolayı, Çalıkuşu›nu, Reşad Nuri Güntekin’in elinden kurtarmak lüzumuna inanan biriyim. Peki, bu nasıl olabilir? Günümüzün en tesirli dili sinema ile elbette. Ancak, romantizm ile realizm arasında sıkışmış ve milletine Fransız bir Feride’nin yıllarca prototip olarak sunulmasına karşı bir şey yapılmamışken önce Yeşilçam’a (1966), oradan ekranlara (1986) düşmesi sıkıntılı bir durum maalesef. Zira aslına sadık kalınarak Osman Seden tarafından bir kere sinema, bir kere de dizi olarak iki filmi çekilen Çalıkuşu iyice benimsenmiş durumda. Özellikle dizi versiyonu çok tutuldu. Esin Engin’in dizi için yaptığı beste akıllarda kaldı. Bu durumda Feride’nin tercüme-i halini değiştirmek neredeyse imkânsız oldu. Filmler ile şöhreti Türkiye sınırlarını aştı.

         

        Bu noktada, senaryosu Atilla İlhan’a ait olan 1987 yapımı “Yarın, Artık Bugündür” dizisinden bahsetmek yerinde olacak. İlhan, yeni bir Çalıkuşu sunmak gayreti ile mi yaptı bilemiyorum ama dizi, Feride’den daha iradeli bir genç kız modeli sundu. Aldatılınca Anadolu’ya giden ve Anadolu insanı ile kaynaşarak İstanbul’dan ruhen uzaklaşan Doktor Hanım’ın, yönünü idealist bir erkek arkadaşı ile Anadolu’ya çevirmesi son derece tesirliydi.

         

        Her ne kadar Fransız mektebinde okusa da iffetiyle, zarafetiyle ve tevazusuyla örnek bir Osmanlı kadını olan Feride’nin, sinema ve dizi uyarlaması ile daha milli ve dini değerleri olan bir kadına dönüşmesi fırsatı kaçırılmış iken bu sene yeniden dizi olarak çekimleri başladı. “Kanuni’yi yatak odasına hapseden bir yapımcı olan Timur Savcı’nın eline düşen Feride ne hale gelir?” merakına yenik düşerek seyretmeye başladım.

         

        İlk şaşkınlığım müzik hususunda oldu. Esin Engin’in nefis bestesi olan jenerik müziği için söylenecek bir söz yok. Ama dizi başladığında, 2011 yapımı Jane Eyre filmindeki Dario Marianelli’nin hüzünlü nağmelerini fark ettiğimde, ilk “yuh”umu çektim.

         

        İkinci ve en okkalı yuhum dizinin Türkçesi için. Hadi ödev kelimesini mazur görelim. Bir Fransız okulunda, öğretmenlerin birbirlerine sör (Fransızca soeur, kız kardeş hemşire demek) diye hitap etmesi kuralına rağmen, evli kadına hitap olan “Madam Beatris” gözden kaçan bir ayrıntı diyelim. Ama teyzesinin Feride’ye “suallerime samimiyetle yanıt vermeni istiyorum.” demesi, ara sıra kulaklarımı tırmalayan “anımsamak” kelimesi, düpedüz ayıptır. Mutfak çalışanlarından birinin “Yedi Kocalı Hürmüz” esprisi, bir hayli sırıtmış. Yedi Kocalı Hürmüz, 1962’de yazıldığına göre, Osmanlı dönemi esprisi olması mümkün değil.

         

        Kasten mi yapılmış yoksa cahillikten mi bilmiyorum, Osmanlı konak hayatını hafife alan bir çaba da esaslı bir “yuh”u hak ediyor. Bir kere konağın annesi, yani hanımefendisi, tuhaf bir kadın. Osmanlı konaklarındaki zarif ve müeddep (edepli) yaşam biçimi bilinmeyince (ya da bilerek,) komik bir dadı-kâhya tipinde anne ortaya çıkmış. Çocukları ile konuşurken “Etlerinizi çimdik çimdik yolarım” diyen, kızını terlikle kovalayan, çöpçatan edasıyla oğlunu ve yeğenini kenara çekip sıkıştıran, mutfaktaki hafif konuşmalara şahit olunca “çocukların yanında” diye bıyık altından gülerek uyaran bir konak hanımefendisi olmaz. Kaldı ki kitapta da böyle değil. Evin önergen kızının gece ıslattığı yorgan döşeğin konağın giriş kapısının üstündeki balkona asılması ise hepten aykırı. Yine, teyzenin okumaya karşı “elalem ne der” diye itiraz etmesi inandırıcı değil. Sütçü ile konağın hizmetçisinin cilveleşirken kullandıkları dil için bir şey diyemiyorum. O kadar bayağı!

         

        Kamuran’ın faytona binerken arabacıya “Göksu” ya demesi doğal. Zira, Göksu da konak da Anadolu yakasında. Ama Feride’nin - kitaba göre- Avrupa yakasındaki okuldan çıkınca arabacıya “Göksu’ya değil, “vapura” demesi gerekiyor.

         

        Çek uzasın gereği diziye yapılan eklemelerden en çok dikkatimi çeken, Keşanlı Ali dizisinden nakledilen Sinekli Dağ kadınları. Anlaşılan o ki aşağıdakiler- yukarıdakiler muhabbeti ile bir hayli vakit geçecek.

         

        Esasında, dizinin en dikkat çekici değişikliği, Kamuran’ın hariciyeciden, doktora terfi etmesi. Diziyi uzatmak adına, bol konu çıkarılabilecek bir meslek seçimi diyelim. Baba parası ve amca tavassutu ile hariciyede iş güç sahibi yapılan Kamuran’dan bir doktor çıkarmak çok iddialı bir durum. Hele hele onu, başını derde sokacak basın-yayın işleriyle uğraştırmak... Muhtemelen hürriyetçi, istibdat karşıtı bir Kamuran ve şürekası ile karşılaşacağız diye düşünürken “veba” kelimesi ile irkildim. O yıllarda İstanbul’da bir veba salgını yokken nereden çıkmıştı bu illet?

         

        İkinci bölümde, komplo teorim iyice şekillendi. Kamuran’ın niye doktor olduğunu da anladım. 

         

        Ben, Feride gibi bir kızı Kamuran’dan kurtarmak derdindeyken, şıpsevdi, sorumsuz ve aşkına hain bir adam olan Kamuran’dan, önde veba ile arka planda ümitsizlik, çaresizlik ve cehaletle savaşan bir Doktor Rieux çıkarmağa kalkmak; Feride’ye mi ayıp seyirciye mi ayıp yoksa Albert Camus’ye mi ayıp bilemedim.

         

        Reytinge kurban olmamak için entrikaya kurban edilen diziyi tahammülüm tükenince seyretmeyi bıraktım. Ara sıra baktığım fragmanlar bile yeterince can sıkıcı.

         

        Gelelim başlıktaki soruya. Çalıkuşu nasıl kurtulur? Benim reçetem şu:

         

        Birincisi, Feride Fransız mektebine değil Türkçe eğitim yapan bir kız lisesine gidecek. Çünkü o dönemin yerli okulları sultani kız liseleridir.

         

        İkincisi, aşk acısıyla değil vatan aşkıyla öğretmen olup Bursa’dan öteye, Ardahan’a, Urfa’ya gidecek. Ayakları Anadolu’ya basacak. Köylü ile kucaklaşacak. Anadolu insanı onu taşlamayacak, bağrına basacak.

         

        Arif olanlar anladı sanırım. Bu memleketin hakiki çalıkuşları olan Halide Nusretler’in romanı yazıldığında Çalıkuşu hürriyetine kavuşacak ve dahi Halide Nusretler öğretmenleri yazdığında.


Türk Yurdu Mart 2014
Türk Yurdu Mart 2014
Mart 2014 - Yıl 103 - Sayı 319

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele