PKK’nın Stratejik Atağı: Açlık Grevleri / Aşamalı Bir Projenin İlk Ayağı: Büyükşehir Belediyesi Kanunu

Aralık 2012 - Yıl 101 - Sayı 304

        Cezaevlerindeki tutuklu ve yükümlü PKK’lı ve KCK’lıların siyasi isteklerinin yerine getirilmesini sağlamak amacıyla başlattıkları açlık grevi, 67 günlük eylemin ardından, Abdullah Öcalan’ın isteğiyle sona erdirildi.

         

        BDP’lilerin ve eyleme destek veren solcu ve liberallerin ısrarla inkâr etmelerine rağmen bu eylem tutukluların kendi karar iradeleriyle değil, doğrudan Kandil’deki elebaşılarının talimatlarıyla düzenlenmiştir. PKK silah gücüyle elde edemediği isteklerini, militanlarının hayatlarını acımasızca masaya sürerek, tehdit ve şantaj yöntemiyle gerçekleştirmek, içeride ve dışarıda sansasyonel bir hava oluşturarak gündeme oturmak, dünya kamuoyunun dikkatini bu yolla çekmeyi planlamıştı. Kendilerini “aydın” diye tanımlayan sempatizanlarının, bilinen solcu ve liberal çevrelerin her zamanki gibi azami desteği vereceklerini biliyorlardı. Nitekim bu çevreler insan hayatı üzerinde acımasızca kumar oynanması girişimini görmezlikten geldiler; buna mukabil yazılarıyla, konuşmalarıyla eylemin meşru ve haklı olduğunu, devletin “tutsakların” isteklerini anlayışla karşılayıp yerine getirmesi gerektiğini sürekli öne sürdüler. BDP’li milletvekilleri ise sıfatlarının altındaki militan kimliklerini ortaya koyarak içeriden bir cenazenin çıkması halinde “her şeyi yapacaklarını, kendilerini kimsenin durduramayacağını” pervasızca tekrarlayarak devleti açıkça tehdit ettiler.

         

        Terör örgütünün cezaevlerindeki yüzlerce elemanını bu tarz bir eyleme sevk etmek kararı stratejik bir tercih şeklinde değerlendirilebilir. Çünkü iki yıldır “devrimci halk savaşı” dedikleri terör eylemleriyle kesin sonuca ulaşacaklarını umarken, başlattıkları saldırılarda başarısız oldular. Genelkurmay’ın açıkladığı rakamlara göre 2012 yılının ilk 9 ayında 1.000’e yakın PKK’lı öldürüldü; 100’den fazlası teslim oldu. Bu aylarda yaralı yahut ölü olarak alıp götürdükleri militanlar bu rakamlara dâhil değil. Güvenlik güçlerimizin başarıyla yürüttükleri operasyonlar sırasında, örgütün kışın barınak olarak kullanacağı pek çok mağara içindeki malzemelerle birlikte kullanılamaz hale getirildi. Suriye’deki gelişmelerden cesaret alarak, Güneydoğu bölgemizde kitlesel hareketler, halk ayaklanmaları yaratmak planları da tutmadı. Okullar açılırken eğitimi durdurmak niyetiyle ilan ettikleri boykot girişimlerinden sonuç alamayınca, okullara saldırıp yakmaya, öğretmenleri kaçırarak yılgınlık oluşturmaya çalıştılar. Ama bu eylemleri kendilerinin dışında herkesten tepki gördü. Çocuklarını okutmak isteyen, boykot çağrılarına uymayan bölge halkı, örgütten korktuğu için tavrını açıktan seslendiremese bile, yapılanlara rıza göstermediğini ortaya koydu.

         

        Kış mevsimine girilirken PKK’lılar ciddi bir barınma sıkıntısıyla karşı karşıyalar. Diğer taraftan büyük iddialarla ilan ettikleri hedeflerin hiçbirine ulaşamamaları, bu sırada ağır kayıplar vermeleri, örgütü zor durumda bıraktı. PKK üst yönetimi bu şartları dikkate alarak açlık grevlerini bir çıkış yolu olarak belirledi. Kitlesel ve sivil bir kalkışma modelini uygulamaya koyunca bilinen destekçilerinden, solcu, liberal ve bazı siyasal İslamcı çevrelerden destek alacaklarını, hep birlikte güçlü bir baskı ortamı oluşturacaklarını, hükümeti taleplerini kabule zorlayacaklarını hesapladılar.

         

        İşbirliği şeklinde, organize olarak yürütülen bu girişimler sürerken, Abdullah Öcalan’ın kardeşi vasıtasıyla ve kendi el yazısıyla hazırladığı mesaj açıklandı. Öcalan mesajında, açlık grevini yöntem olarak onaylamadığını, amaçlarına ulaştıklarını, eğer yapacaklarsa bunu dışarıdakilerin yapması gerektiğini belirterek, eylemin sonlandırılmasını istiyordu. Eylemciler bu isteği vakit geçirmeden yerine getirdiler.

         

         

        Bu olay PKK ile mücadelede yeni bir tablonun ortaya çıktığı anlamına geliyor. Aylardır tecrit altında olan ve örgütü üzerindeki etkinliği tartışılmaya başlanan Öcalan bir anda yeniden örgütünü sevk ve idare eden lider konumuna geldi. Terör örgütüyle onu haklı ve meşru gören sempatizanları her zaman yaptıkları gibi gelişmeleri kendi lehlerinde yorumlamak, devleti sıkıştırmak, Türk kamuoyunu uyuşturarak kazanım sağlamak için vakit geçirmeden harekete geçtiler.

         

        Son ana kadar insan hayatının siyasi amaçlara alet edilmesini normal sayanlar, cezaevlerindeki eylemcileri “tutsaklar” olarak tanımlayanlar, her vesileyle devleti zalim ve uzlaşmaz ilan edenler şimdi de Öcalan’ı Mandela ilan ederek kendisiyle görüşmeler başlatılması, isteklerinin yerine getirilerek anlaşma yapılması için yoğun bir kampanya başlattılar. “Artık Öcalan’ı aşağılamaya, kendi halkı önünde küçük düşürmeye uğraşmaya, ona sürekli hakaret etmeye Türk tarafı son verse iyi olacak. Belli ki bir barış olacaksa onun altında Öcalan’ın imzası bulunacak ve eninde sonunda aynı Mandela’nın macerasında olduğu gibi Öcalan ev hapsine çıkacak” (Ahmet Altan - Taraf, 20.11.2012)

         

        Hükümet çevrelerinden “gerekirse Öcalan ile görüşülebilir” şeklinde yapılan açıklamaları, Oslo’da yapıldığı gibi, İmralı ile temasların yürütüldüğü, bundan sonra da sürdürüleceği anlamında yorumlamak gerekiyor. İmralı’ya gidecek yeni bir deniz aracının hazırlandığı haberi de geçen temmuz ayından beri uygulanan tecritin kaldırılacağını, işaret ediyor.

         

        Öcalan’ın aniden anlaşma sağlanacak bir muhatap, barışa açılan kapı olarak sunulması, yetkilileri Türk halkına bazı soruların cevabını verme mecburiyetiyle karşı karşıya getiriyor. Çünkü Oslo sürecinde neler görüşüldüğünü, terör örgütünün sızdırdığı açıklanan protokollerin içeriğinin tam olarak ne olduğunu bilmek hakkımızdır. Silvan saldırısından hemen önce, Öcalan’ın örgütüne ilettiği mesajın aslında barışa teşvik değil, tam tersine “yapabiliyorsanız silahlı mücadeleyi hakkıyla yapın, sözde kalmayın” ifadesiyle terörü tırmandırmaya teşvik anlamında olduğunu, kimse inkâr edemez. Kaldı ki Öcalan’ın avukatları üzerinden yıllar boyunca terör örgütünü yönetip yönlendirdiği resmi beyan ve belgelerle sabittir. Temmuz’dan beri avukatlarıyla görüştürülmemesinin sebebi bu ilişkinin çok gecikilerek de olsa kesilme kararıdır. On üç yıl devletin denetim ve gözetiminde bulunan, her görüşmesi yakından izlenip bilinmesi gereken, ağırlaştırılmış müebbet cezalı bir mahkûmun nasıl olup da örgütünü sevk ve idare edebildiğinin cevabını umarız bir gün veren çıkacaktır.

         

        Öcalan İmralı’da ihtida etmediğine göre, onun talimatıyla terör örgütünün silah bırakacağını düşünmek, bir barış güvercini muamelesi yapmak 2009’daki “açılım” macerasında olduğu gibi gerçekçi bir karşılığı olmayan zanların, hayalperestliğin tekrarı olur.

         

        Herkesin gerçekleri görerek, son 30 yılın tecrübe ve birikimlerinden yararlanarak adım atması gerekir. Ne Öcalan, ne PKK, ne de örgütün Kandil ve Avrupa’daki yöneticileri talepleri karşılanmadan silah bırakmaz. Bunu yakın zamanda Leyla Zana “Silah Kürtlerin güvencesidir” sözüyle açıklamıştı. Hükümet Öcalan ve terör örgütünü silah bırakmaya razı etmenin hangi şartlarda mümkün olabileceğini doğru hesaplamadan beklenti içerisine girerse, girişimler yaparsa sonuç “Habur”dan farklı olmaz. Türkiye bugün dünyada benzeri olmayan, küresel güç merkezlerinden destek bulan, bölgesel konjonktürden yararlanan tarihi bir sorunla, çok yönlü, çok kapsamlı, büyük bir etnik kalkışmayla karşı karşıyadır. Bunun bilincinde olarak sorunun mahiyetiyle, çapıyla orantılı kapsamlı bir politika belirleyip, etkili bir şekilde uygulamaya koyamadığımız sürece, PKK asla silah bırakmaya yönelmez. Öcalan ise ustalıkla yürüttüğü psikolojik ve politik hamlelerle kontrolü elinde tutmak, narsist ve megaloman kişiliğini rahatça sergileyeceği şartlara sahip olmak, kısacası özgürlüğüne kavuşup tebaasına hükmetmek amacıyla manevralarını sürdürür.

         

         AŞAMALI BİR PROJENİN İLK AYAĞI: BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ KANUNU

         

         

        Geçen ay hükümetin büyük bir hızla TBMM’den geçirerek çıkardığı “Büyükşehir Belediyesi Kanunu” sıradan bir idari reform anlamına gelmiyor. Takriben 150 yıl kadar önce oluşturulmaya başlanan, çeşitli dönemlerde yapılan değişikliklerle belirli bir çizgiye oturtulan geleneksel mülkî idari sistemimiz il idaresine dayalı yönetim tarzı, kökünden değiştiriliyor. Tasarıya göre bu kanunla 13 il daha büyükşehir oluyor. Böylece toplam 29 büyükşehir belediyesinin yetki alanları illerin mülkî sınırları şeklinde genişletiliyor. İl sınırları içerisinde herkes büyükşehir belediye başkanı için oy kullanabilecek.

         

        29 il özel idaresi 1591 belde belediyesi, 16.082 köyün tüzel kişilikleri sona eriyor. Nüfus sayım sonuçlarına göre nüfusu 2.000’in altındaki 509 belediye ilk yerel seçimlerden itibaren kaldırılıyor. Bu arada kaldırılan il özel idaresi yerine, yatırımların denetimleri ve gözetimlerini yapmak maksadıyla valinin kontrolünde kurulması düşünülen “Yatırım İzleme ve Koordinasyon Merkezi” son dakikada yapılan değişiklikle mali yetkileri kısıtlanarak etki alanı daraltıldı. Böylece denetim anlamında çok önemli bir boşluk oluşmuş oldu.

         

        Başbakan ve hükümet temsilcileri, bu yasayla hizmetlerin daha etkili ve hızlı şekilde sunulacağını, küçük belediyelerin mahalli imkânsızlıkları nedeniyle yerine getiremedikleri işlevlerini büyükşehir belediyelerinin üstleneceğini söyleyerek tasarıyı savundular. Örnek olarak sık sık İstanbul ve Kocaeli belediyelerini gösterdiler.

         

        Oysa bu iki belediyenin performanslarını, ekonomik ve coğrafi durumları nedeniyle, diğer belediyeler için emsal göstermek doğru değildir. Çünkü bu şehirlerin il merkezleri ile ilçeleri neredeyse iç içe geçmiştir. Coğrafi alanları ve mesafeleri ise mesela Konya, Antalya yahut Şanlıurfa ile kıyaslanmayacak derecede dardır. Dolayısıyla merkezden uzak olan ilçelere, mahalleye dönüştürülen köylere götürülecek hizmetlerin ciddi şekilde aksaması kaçınılmazdır. Diğer taraftan mülki idarenin temel esası olan “ihtiyaçların en yakın yönetim birimlerinden karşılanması” (subsidiarite) ilkesi ortadan kaldırılmakta, toplum yapımızın geleneksel unsurlarından olan köy hükmi şahsiyeti sona ermektedir.

         

        Merkez nüfusları 100.000’in altında olan Muğla ve Mardin’in büyükşehir olması uygun görülürken, bunlardan birkaç misli fazla nüfusa sahip Sivas ve Elazığ’ın bu statüye uygun görülmemesi tam bir çelişkidir.

         

        Toplam il nüfusunun 750.000 olması esas alınırken, siyasi mülahazalarla hareket edildiği anlaşılıyor. Kırsaldan devşirilecek oylarla halen AKP’nin elinde olmayan belediyelere yönelik bir operasyon amaçlanıyor. Ancak siyasi hesaplarla il idaresi sistemi ortadan kaldırılınca, doğal olarak merkezi idarenin taşradaki etkinliği azalıyor. Vali ve kaymakam seramonik birer figür haline getiriliyor. Buna mukabil büyükşehir belediye başkanları yetkilerinin genişlemesi, mali imkânlarının büyümesi, bunları doğrudan kendi karar ve iradeleriyle kullanabilir duruma gelmeleri sonucu çok büyük güç kazanıyorlar. Başka bir ifadeyle, yerelde çok güçlü merkezler ihdas ediliyor.

         

        Devletin yerelde temsilcisi olan, geleneksel yönetim sistemimizin kilit unsuru konumunda bulunan vali ve kaymakamı il yönetiminde devreden çıkarmak demokratik bir tercih olarak görünse bile, Türkiye’nin geleneksel idari teşkilat yapısının altüst edilerek bölgesel yönetim esasına geçilmesi sadece hizmet ve idari sıkıntılar değil, üniter devlet yapımızla ilgili ağır sonuçlar doğuracaktır.

         

        Ortaya çıkacak geniş rant alanları, merkezi idarenin kontrolü ortadan kalkıp ciddi bir denetim mekanizması da oluşturulmadığından, yerel iktidarların inisiyatifine bırakılmış oluyor.

         

        Şurasını da önemle belirtmekte yarar var; bu kanun iktidarca belirlenen siyasi ve idari hedefler için önemli bir adım olmakla beraber, “henüz tamamlanmamış” bir girişimdir. Tıpkı yargı reformu konusunda yapıldığı gibi, bu kanunun çıkarılmasından kısa bir süre sonra, yeni “reform paketlerinin” art arda Meclis gündemine taşınması sürpriz olmayacaktır. Çünkü AK Parti Genel Merkezi’nde oluşturulan “Yerel Yönetimler Çalışma Komisyonu”nun hazırladığı raporda çok daha radikal adımlar öngörülüyor:

         

        “1- İl düzeyinde doğrudan seçilen tek bir yerel meclis olmalı, İl Meclis Üyeleri dar bölgeli, iki turlu, doğrudan seçimle göreve gelmelidir. Tek bir belediye başkanı ve vali olmalı, valilik devletin ve hükümetin ildeki tek temsilcisi olarak yeniden tanımlanmalıdır.

         

        2- Ödenekleri merkezi bütçeden gönderilen öğretmenlerin, Bakanlığın kriterleriyle belirlenerek listeye konulan öğretmenlerin yerel yönetimlerce işe alınması sağlanmalıdır. Bu yöntem, ülkedeki öğretmen açığı ve tayin problemini çözecektir. Aynı uygulama doktor ve sağlık çalışanlarına da yayılarak ülkemizin iki kanayan yarası kesin olarak çözülür.

         

        3- Kültür-Turizm, Gençlik-Spor, Huzurevleri-Çocuk Esirgeme Kurumu, Bayındırlık hizmetleri gibi daha birçok hizmet usul ve esasları Bakanlıklarca belirlenerek, denetimleri bakanlıklar tarafından yapılarak yerel yönetimlere devredilmeli.

         

        4- Yerel Meclislerin, sınırları kanunla belirlenmek şartıyla vergi ve harç koyma yetkileri olmalı.

         

        5- İçişleri Bakanı’nın görevden alma yetkisi kaldırılarak bu yetkinin mahkeme ve seçimlerle yerel halkın iradesine bırakılması gereklidir.”

         

        Görüldüğü gibi Parti Genel Merkezi’nde hazırlanan raporda öğretmen ve doktor tayinleri ile birçok hizmetlerde eleman tercihleri belediyelere bırakılıyor. Ayrıca belediyelere vergi koyma imkânı sunuluyor. PKK’nın silahlı baskısı altında olan Güneydoğu’da, başta Diyarbakır olmak üzere, örgütün siyasi kanadının elinde bulunan belediyelerin ne yapmakta oldukları ortadadır. Dağda çocuğu olan ailelere sosyal yardım adı altında buralardan destek sağlanıyor. Ölen PKK’lıların yakınları öncelikli şekilde işe alınıyor. Kürtçülük bilincinin yerleştirilmesi için sosyal ve kültürel faaliyetler adı altında özel programlar düzenleniyor. Terör örgütü belediyelerin araç ve gereçlerinden dilediği şekilde yararlanıyor. KCK yapılanmasının kurumsal merkezleri bu belediyelerdir. Söz konusu kanunla birer fitne merkezi olarak işlev yapan bu belediyeler çok daha etkili ve imkânlı hale getirilmiş oluyor.

         

        Amaç PKK ve uzantılarının “demokratik özerklik” adıyla talep ettikleri, HAKPAR gibi marjinal Kürtçü kesimler tarafından “federatif yapı” olarak dile getirilen istekleri, bu tarz idari reform adıyla cevaplandırmak ve ayrılıkçı girişimlerle frenlemekse, bu tam bir hayalperestlik anlamına gelir.

         

        Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın 5 Ekim 2012 tarihli makalesinde AK Parti Genel Merkezi’nin idari reform hazırlıklarıyla ilgili önemli tespitleri var: “AKP Kongresi’nin en önemli boyutunu gelecek 10 yılda hedeflenen reformlar ile ilgili 63 maddenin bazıları oluşturmaktadır.  Erdoğan’ın bir kısmını okuduğu, bir kısmını okumadığı 2023 manifestosunda 63 maddelik reformdan bahsedilmektedir. Bunlardan bazıları doğrudan PKK-Kürt açılımıyla ilgilidir. Bu maddelerin gösterişsiz bir şekilde yazıldığı, adeta önemsizleştirildiği ve değişik bölümlere dağıtıldığı görülmektedir. Adeta bu maddeler kurultayda gözden kaçırılmak istenmiştir. Ancak bu maddeler gerçekleştirildiği zaman 1923’de İstiklal Savaşı ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti sona ermiş olacaktır. Yerine çok milletli, federal, özerk bir devlet oluşacaktır.”

         

        Özetleyecek olursak;

         

        1-Bu yasa tasarısı idari ve teknik açıdan son derece hatalı hazırlanmıştır; büyük boşluklar ve çelişkiler içermektedir. Hizmetlerin vatandaşlara daha verimli, etkili ve süratli intikal edeceği iddiaları gerçekçi değildir. Mesela 2004 yılında benzer bakış açısıyla düzenlenen “Pergel Yasası” ile Ankara ve Erzurum’da belediye sınırları sırasıyla 50 km. ve 30 km. yarıçap alanında genişletilmiş, ancak uygulamada kırsal alanlara yeterli hizmetin götürülmediği görülmüştür.

         

        2- Bu tasarıyla amaçlanan hedeflere ulaşılamayacağı için bir süre sonra AK Parti Genel Merkezi’nde hazırlanan Yerel Yönetimler Raporu çerçevesinde yeni düzenlemelere gidilecek, idari sistemimiz merkezi idarenin yetkilerinin en aza indirildiği, belediye başkanlarının tek söz sahibi kılındığı federatif bir yapıya dönüştürülmeye çalışılacaktır.

         

        3- Türkiye’de egemenliğin paylaşılması, iki milletli ortak bir devlet yapılanmasına geçilmesi için PKK üzerinden yürütülen etnik-bölücü hareketin hedefleri, ne yapılmak istendiği görmezlikten gelinerek, yerel yönetimlerin yetkilerinin olabildiğince güçlendirilmesi suretiyle bu girişimlerin durdurulacağını düşünenler garip bir aymazlık içerisinde hayal kuruyorlar. Dünyada etnik taleplerin etnik ödünler verilerek durdurulduğuna ilişkin bir tek örnek bile gösterilemez. Bölgede sadece büyükşehir haline getirilen coğrafi alanlardakiler değil, halen terör örgütünün kontrolündeki diğer belediyeler de bunu üç yıldır dillerinden düşmeyen bölgesel özerkliğe, yani eyalet sistemine geçiş şeklinde kullanacaklardır.

         

        19. yüzyılın son çeyreğinde ve 20. yüzyılın başlarında Bulgaristan’da, Makedonya’da, Girit’de yaşananları, buraların benzer reform girişimleriyle Devlet-i Âliye’den nasıl koparılıp alındığını herkes hatırlamalıdır. Bugün benzer senaryoların tekrarı tehlikesiyle karşı karşıyayız. Kademe kademe önce yerel yönetimlerin yetkili kılınması, ardından şeklen merkezi idareye bağlı görünen yerel otonomiler kurulması ve nihayet ilk fırsatta bağımsızlığın ilanı. Vaktiyle bu senaryo oynanırken Osmanlı çaresiz durumdaydı. Büyük devletlerin baskılarına direnecek durumda değildi. Bugün gücü ve imkânları ortada olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni 100 yıl sonra benzer bir tuzağa itelemenin vicdani, haklı ve mantıki bir gerekçesi yoktur.

         

        Bu kanunun çıkması için iktidar kanadından olumlu oy kullanan pek çok milletvekilinin aslında kanunu içlerine sindiremediklerini biliyoruz. Ancak ülkemizdeki siyasi sistem, partiler ve seçim yasaları maalesef milletvekillerini kendi iradeleriyle, siyasi gelecekleri arasında tercih yapmakla karşı karşıya bırakıyor. Dolayısıyla gerçek anlamda demokratik kuralların işlediği bir sistem değil, oligarşik bir yapı ortaya çıkıyor. Sonuçta Türkiye Devleti’nin varlığıyla, geleceğiyle ilgili olan çok önemli bir konuda bile iradelerin özgürce kullanılması mümkün olamıyor.

         


Türk Yurdu Aralık  2012
Türk Yurdu Aralık 2012
Aralık 2012 - Yıl 101 - Sayı 304

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele