Milliyetçiliği Doğru Anlamak / Kritik Dönemeçte Türk Milliyetçileri

Ekim 2012 - Yıl 101 - Sayı 302

        Milliyetçiliği Doğru Anlamak

         

        Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun 17 Eylül 2012 günü Hürriyet gazetesinde yayımlanan mülakatı “Ulusçulukla hesaplaşma zamanı geldi” başlığıyla yayımlandı. Cansu Çamlıbel’in “Sizin kafanızdaki ‘Yeni Türkiye’ Kürt meselesini nasıl çözmüş bir Türkiye olacak?” sorusuna verilen cevap mülakatın öne çıkan kısmı. Davutoğlu diyor ki;

         

        “Öncelikle temel tespit yapmak lazım. 19. yy ideolojisi olan ulusçuluk Avrupa’da feodalite ile bölünmüş yapıları bir araya getirip ulus devletleri doğurdu. Bizde ise tarihten gelmiş organik yapıları dağıtarak geçici ve suni karşıtlıklar ve kimlikler ortaya çıkardı. Hepimizin bu ayrıştırıcı kültürle hesaplaşma zamanı geldi.”

         

        Akabinde sorulan “Ulusçuluk Avrupa’da bütünleşmeyi bizde bölünmeyi getirdi demek istiyorsunuz.” sorusuna cevaben;

         

        “Evet. Bununla hesaplaşma zamanı gelmiştir. Herkesin toplumsal kültürel kimliği, dili başlı başına insanlık birikimi açısından değerlidir. Ama bu bölünme değil birleşme vasıtası olarak değerlendirmeli ortak aidiyet bilincini güçlendirecek şekilde yorumlanmalıdır. İki yüzyıl önce şehirlerimizde mahallelerimizde iç içe yaşayan Türkler, Ermeniler, Araplar, Rumlar, Arnavutlar ve daha birçok farklı etnik ve dini kimlik bugün bu organik yapıdan koparılmış durumda. Yeni kopuşlara izin vermememiz gerek.”

         

        Davutoğlu’nun milliyetçilik kelimesi yerine ulusçuluğu tercih etmesi Türkiye tecrübesi ve siyaseti bakımından anlamlıdır. Bir yandan ulusçuluğu eleştirirken öte yandan Türk kimliğini ve Türk dünyasını öne çıkarıyor. Aynı röportajdaki şu cümleler dikkatten kaçmıyor: “Yine ben evet bir Türk olarak, Orta Asya’da o kadar çabadan sonra bir Türk Konseyi’nin kurulmamış olmasının eksikliğini duyuyordum. Bugün bu konseyin her toplantısına katıldığımda eksik bir halkanın tamamlandığını hissediyorum. Cengiz Dağcı’nın cenazesini bizzat Kırım’a defnetmek benim için onur vesilesi oldu.”

         

        Bütün bu mülahazalarla birlikte, Türk milliyetçiliğini Batı’daki nasyonalist hareketlerle aynı paralelde değerlendirmek ya da bu tarihin değişik yönlerini genellemeye tâbi tutmak hatalı bir yaklaşımdır. Bakanın “ulusçuluk” terimini kullanmasının zevahiri kurtarmaya yetmediği yapılan değerlendirmelerden çıkarılabilir. Kendisine muhalif veya taraftar kalemler aslında kastedilenin “milliyetçilik” olduğunu açıkça ifade etmiştir. Nitekim 18 Eylül günü aynı gazetenin yazarlarından Ertuğrul Özkök “Neden milliyetçilik değil de ulusçuluk” başlığıyla yazdığı yazıda Bakanın milliyetçilik kelimesini kullanmaktan imtina etmesini sorguluyor ve kendisine “Siz milliyetçi misiniz, değil misiniz?” sorusunu yöneltiyordu. Öte yandan Sabah gazetesi yazarı, H. Celal Güzel ise Davutoğlu’nun milliyetçilikle ilgili değerlendirmesini dostane bir dille eleştiriyor:

         

        “ ‘Ulusçuluk' yani 'milliyetçilik', Türkiye'de Avrupa'da olduğu gibi 'Nasyonalizm' karşılığı olarak algılanmaz. Türkiye'de hiçbir dönemde milliyetçilik ayrımcı ve ırkçı olmamıştır. İki dünya savaşı arasında Avrupa'da yaşanan ırkçı ve saldırgan nasyonalizm, Türkiye'de geçmişte ve bugün savunulan milliyetçilikten tamamen farklıdır. (…)Türkiye'de 'milliyetçilik', bugün olsa olsa 'patriotizm' (vatanseverlik) kavramına uygun şekilde anlaşılmaktadır. “

         

        Bazı gazeteci-yazarların Davutoğlu’nun sözlerine destek yönündeki değerlendirmeleri de son derecede öğretici niteliktedir. Bu bağlamda, Türk milliyetçiliğinden hazzetmediği aşikâr “tarihçi-yazar” etiketli Ayşe Hür Eğer Davutoğlu ulusçulukla hesaplaşacaksa Osmanlı İmparatorluğu’nun Müslüman ve gayrimüslim tebaasını ulusçuluk ideolojisine ilgi duymaya iten yapıyla da hesaplaşmalı. Öte yandan bugün AKP iktidarı ulusçulukla hesaplaşmadığı gibi Türk-İslam Sentezi denilen dinsel soslu bir ulusçuluk politikası izliyor.” derken, “akademisyen-siyasi aktivist-Taraf yazarı” Murat Belge, “Hesaplaşılması gereken ulusçuluk sadece Kemalizm kaynaklı bir ulusçuluk mu? Ama bir tek onunla değil. Kemalist olmayan hatta son günlerde Kemalizm’e de yaklaşan Türk İslamcı milliyetçilik var. Bununla hesaplaşmayıp sadece öbürüyle hesaplaşmak ulusçulukla hesaplaşmak değil.” diyor. Kadir Has Üniversitesi Rektör Yardımcısı-Sabah yazarı Prof. Hasan Bülent Kahraman ise Davutoğlu’nu teyiden: “Elbette gelmiştir. Türkiye 19. yüzyılın bu düşünce sistemini kendi geç kalmış ulus devletini kurarken yaşadı. Fakat 1930’lardan başlayarak 1950’ye kadar ırkçılıkla da kararak kullandı. Bugün yaşadığımız sorunların altında o dönemin hatalarının olduğunu bilmek gerekir. Bu bakımdan görüş doğrudur ve yerindedir.” demiş.

         

        Evet, sol-liberal aydınlara göre asıl hesaplaşılması gereken Türk-İslam kültürünü esas alan milliyetçiliktir. Son dönemlerde İslamsız milliyetçilik olarak da adlandırılan ve “ulusalcılık” adı verilen neo-Kemalizm, hedef tahtasına oturtulmuş görünmekle birlikte gerek sol-liberal okur-yazar takımının gerekse etnik ayrılıkçıların ve onların destekçilerinin asıl hedefi Müslüman Türk kimliğine dayalı milliyetçilik anlayışıdır. Hükümet partisinin, memleketin ana gövdesini dikkate alarak millî temaları zaman zaman gündeme getirme politikası bu zihniyet tarafından “dinsel soslu milliyetçilik” olarak eleştiriliyor. Dolayısıyla bu kesim Türkiye için milliyetçiliğin ne mana taşıdığını aslında çok doğru anlıyor, ama tasvip etmediği, daha doğrusu kökten karşı olduğu için mahkûm etmeye çalışıyor.

         

        Ayşe Hür’ün şu sözleri de bu zihniyetin arka planını anlamak açısından önemli: “Eğer Davutoğlu ulusçulukla hesaplaşacaksa Osmanlı İmparatorluğu’nun Müslüman ve gayrimüslim tebaasını ulusçuluk ideolojisine ilgi duymaya iten yapıyla da hesaplaşmalı.” Demek ki neymiş? Osmanlı’nın Müslim-gayrimüslim tebaasını ulusçuluğa bizim sistemimiz itmiş. Yani Rumlar, Sırplar ayaklanırken, Ermeniler onları takip ederken bu topluluklar buna bizim tarafımızdan mecbur bırakılmış oluyor. Tıpkı bugün Kürtler gibi. Türk-İslam kimliği de bu meyanda çok tehlikeli addediliyor. İşte gerek AK Parti’nin gerekse diğer partilerin anlaması gereken kritik nokta burasıdır: Bu ülkenin medyasında köşe ve ekran sahibi kılınanlar bu milletin iki temel değeriyle Türklüğü ve Müslümanlığı ile kavgalı. Medyada meşruiyet sağlamak için bu zümreye fazlasıyla itibar edildiği açık. Onların ise kendi milletlerinin değerleri ve mukaddesleriyle kavgası berdevam. Buna mukabil, milliyetçiliği ırkçılıkla eş tutan ve herhalde bir kitabını dahi okumadıkları Ziya Gökalp’e ırkçı diye yaftalayan bazı İslamcı yazarların bu koronun argümanlarına itibar etmesi de gerçekten düşündürücü ve hazin.

         

        Akademik açıdan bakıldığında Osmanlı Devleti’nin dağılma döneminde Osmanlı’ya tâbi gayrimüslim tebaa içindeki milliyetçilik hareketlerinin etkili olduğu doğru bir tespit. Ne var ki bu dağılma sürecini salt “ulusçuluğa” indirgemek de yanlış olacaktır. Öte yandan, Yunan ve Sırp isyanlarıyla başlayan süreç, belirgin şekilde 20. yüzyıl başlarında Müslüman anasır arasında da etkisini hissettirecektir. İşte Türk milliyetçiliği fikri bu dağılmaya karşı Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucu aslî unsuru olan Türklerin de kendi hak ve hukukunu yeniden tanımlaması için önce fikrî ve kültürel planda, imparatorluktaki özellikle gayrimüslimlerin ayrılıkçı hareketlerinin yoğunluk kazanması üzerine de siyasî alanda kendini gösterdi. Kısacası Türk milliyetçiliği bu topraklarda bir nefsi müdafaa hareketi oldu. Bazı İslamcıların zannettiği gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun bölünmesine sebep olanlar Türkçüler ve Türk milliyetçiliği değildir. Türk milliyetçiliği düşüncesinin mensupları Balkan felaketi döneminde, Türk Ocaklarını, parçalanan bu devletin ve vatanından sökülüp atılmak istenen Türklüğün yeniden dirilişi için kurmuşlardır.

         

        Gerek İmparatorluk döneminde gerekse Cumhuriyetin kuruluş aşamasında Osmanlı bakiyesi Müslüman ahali, etnik köken ve hatta ana dil ayırımı yapılmaksızın Türk tanımı içinde mütalaa edildi. 1924 Anayasası’nda ifadesini bulan bu kapsayıcı Türklük tanımı esasen Osmanlı geçmişiyle de uyumluydu. Zira Osmanlı çağlarında Türk ve Müslüman neredeyse birbirinin eşanlamlısı olarak kullanılıyordu. Burada Osmanlı kroniklerinden, gazavat-nâmelerinden, Saltık-nâme gibi menakıb-nâmelerden örnekler verecek değilim. Bunlar aslında bilenlerin malumu…

         

        Türklüğün bir etnisiteye indirgenerek tarihî Türklük bağlamından kopartılmasından kaynaklanan yaklaşımlar doğru değildir. Öte yandan 1930’larda tarih ve dil tezleriyle Osmanlı ve Selçuklu geçmişini göz ardı eden bir milliyetçilik anlayışının benimsendiği de vakıadır. Ne var ki bu denemeden daha Atatürk’ün sağlığında vaz geçildiği, dildeki aşırı tasfiyeciliğin Gazi’yi de rahatsız ettiği, Osmanlı mirasına iade-i itibar anlamına gelecek tarih çalışmalarının bizzat Atatürk’ün himayesinde gerçekleştirilmeye başladığını da teslim etmek lazımdır. Aşırı Batılılaşma ve Osmanlı-İslam mirasının reddinin yol açtığı sapmalardan sonra, geleneksel Türk milliyetçiliği İslam dini ve Türk kültürünü esas alan çizgide gelişmiştir. Şüphesiz bu ana damarın dışında anlayışlar da olmakla beraber 2000’lerde yükselen ve ulusalcılık olarak ayrıştırılan çizgi dışındakiler marjinal kalmıştır.

         

        Son olarak şunu belirtmeliyiz: Bugün yapılması gereken, on yıllardır devam eden etnik fitneye adeta teslim olarak ayrışmayı derinleştireceği açık olan birtakım tavizlerle yükselen etnik milliyetçiliği yatıştırmaya çalışmak değil; farklılıklarımıza saygı göstermek, ana dili konuşma ve öğrenmeyi serbest kılmakla ile birlikte Türk milleti kavramının bin yıllık beraberlik için oluşan birliğin mayası olduğunu idrak etmek, ana dilde değil millî dilde yani Türkçe eğitimi savunmaktır. Bu ülkede yaşayan herkesin ortak iyiliği bunu gerektirir.

         

KRİTİK DÖNEMEÇTE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ

 

 

İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe gerçek manada iman etmiş olamazsınız (Hadis-i şerif)

 

        Dünya tarihinin en köklü birkaç milletinden biri olan Türk milleti, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde çok önemli bir imtihanla karşı karşıya... Gerçi tarihimizde pek çok badireler atlatmış, zirvelere çıkmış, bazen aniden bazen de ağır ağır zirvelerden inmiş bir ecdadın torunları olduğumuzun farkındayız. Bununla birlikte, 20. yüzyılın sonlarında başlayan dünyanın yeniden şekillenmesi sürecinde, medeniyetler çatışması tezi etrafında İslam dünyasının Batı’nın yeni(den) ötekisi haline getirilmesinin sinyalleri verilmiş, 11 Eylül 2001 olayından sonra İslam dünyasının ötekileştirilmesi ve dönüştürülmesi çabaları yeni bir evreye girmiştir. 1990’larda Türk dünyası ile bütünleşme fırsatlarını yeterince değerlendiremeyen Türkiye, 2000’lerde İslam dünyası ile iyi ilişkileri geliştirdiği izlenimi vermiş, ama başta ABD ve İsrail olmak üzere çeşitli güç odaklarının manipülasyonları sonucunda, Suriye, İran ve Irak (merkezî yönetimi) gibi üç komşusuyla cidden problemli bir döneme girmiştir. 2003’de Irak’a yapılan müdahale sırasında bozulan Türk-Amerikan ilişkileri düzeltilmeye çalışılırken İsrail ile çıkan Mavi Marmara krizi gibi, Suriye’deki iç savaş da neticede Türkiye’deki terör faaliyetlerinin ve PKK’nın saldırılarının yoğunlaşmasını beraberinde getirmiştir.

         

        Türkiye’nin büyük ümitlerle girdiği Gümrük Birliği ve AB’ye tam üyelik çabaları, Türkiye’yi asla Avrupa’nın bir parçası olarak görmeyen AB’nin ana aktörleri tarafından akamete uğratılmış, Türkiye Güney Kıbrıs’ın Dönem Başkanı olduğu bir AB ile müzakere yürütmek durumunda bırakılmıştır.

         

        İçeride yeni anayasa çalışmaları çerçevesinde Türk kimliği sorgulanır hale gelmiş, “demokratik açılım” çabaları çerçevesinde ülkedeki etnik grupların adının her gün tadat edilmesi ve böylece etnik bilincin yükselmesi yüzünden Türk millî kimliğinin kuşatıcı, kapsayıcı ve kucaklayıcı niteliği bilerek veya bilmeyerek aşındırılmış, Türklük milletin zihninde adeta bir etnisiteye indirgenmiştir.

         

        2002’den bu yana ülkede tek parti iktidarının bulunmasının siyasî alanda ve ekonomide nispî bir istikrarı beraberinde getirdiği doğrudur. Bununla birlikte, yeni yüzyıla girilirken neredeyse tamamen durmuş olan terör olayları 2005’den itibaren, Kuzey Irak’ta sağlanan ortamın da etkisiyle, giderek tırmandı. Demokratikleşme paketlerinin bölücüler tarafından PKK’nın verdiği mücadelenin getirisi ve dolayısıyla meşruiyetinin göstergesi olarak sunulması yüzünden Kürtçü bölücülük giderek güç kazandı. Neticede, Ortadoğu coğrafyasındaki tehlikeli gelişmelerin de katkısıyla 2012 yılında Türkiye terörsüz gün geçmeyen bir ülke haline geldi.

         

        Öncelikle belirtmek gerekir ki, ülkemizin birliği ve bütünlüğünün korunması, sadece Türk milliyetçilerinin ve milliyetçi aydın ve fikir adamlarının değil ülkesini sevdiğini söyleyen herkesin üzerine titremesi zorunlu bir husustur. Bununla birlikte, Türkiye’nin bu zor günlerinde herkesten çok Türk milliyetçilerine büyük sorumluluk ve görevler düşmektedir. Fakat üzülerek ifade etmemiz gerekiyor ki, Türk milliyetçileri maalesef bugün bu görevlerini ifa edecek güçten uzak bulunuyorlar. Milliyetçiler ne siyasî, ne iktisadî, ne de fikrî alanda yeterince etkili değiller. Medyada sesleri çok cılız çıkıyor, o da çoğunlukla milletin tarihî ve kültürel değerleriyle kavgalı bir nevzuhur “ulusalcılık” ile karışık olarak.

        Osmanlı Devleti’nin dağılma döneminde Türk milletinin yeniden diriliş hamlesinin fikrî ve kültürel temellerini atan ve inşa eden Türk Ocakları bünyesindeki Türk milliyetçileri olarak, 21. yüzyılda Türk milletinin, Türk dünyasının ve İslam âleminin yeniden yükselişinin ancak yeni bir medeniyet tasavvuru çerçevesinde girişilecek yeni bir atılımla gerçekleşeceğine inanıyoruz. Böyle bir hamlenin başlatılmasının ilk ve en temel şartı “tecdid-i iman” yani inancımızı tazelemektir. Bunun yolu ise Hz. Peygamberin yukarıda zikredilen hadisinde belirtildiği üzere, öncelikle birbirimizi sevmemizden geçiyor.

         

        Rahmetli Galip Erdem’in bu hadisten ilham alan şu sözü geçerliliğini koruyor: “En büyük eksiğimiz hâlâ birbirimizi yeterince sevmeyi öğrenememiş olmamızdır.” Millet olarak, asırlar öncesinden bize seslenen Bilge Kağan’ın sözünü gerçek anlamda idrak ederek gereğini yerine getirmeliyiz. Evet, Türk milliyetçileri “titre”yip “kendi(leri)ne dön”melidirler. Milliyetçiliğin milleti, ona rağmen değil, bütün yönleriyle sevmek ve yükseltmek olduğu şuurunu yeniden kazanmalıyız.

         

        Ülkücülük iddiasına sahip milliyetçilerin sen-ben kavgası ile vakit ve enerji harcaması milletimiz için gerçekten üzüntü verici bir durum. Hiç şüphesiz insanların nefsanî talepleri olabilir, ama her daim bir muhasebe ve murakabe içinde olmak en başta gelen vazifemizdir. Hz. Peygamberin en büyük cihad dediği, işte bu mücadeledir. Ülkücü, nefsinin ve enaniyetin esiri olmayan, diğerkâm insan demektir. Türk milliyetçileri öncelikle böyle bir anlayışla kenetlenmeli ve bu kenetlenmeden sağlayacakları enerjiyle (İbn Haldun’un tabiriyle, asabiye ile) 21. yüzyılda kendi medeniyet iddialarını ortaya koyma çabasına girişmelidir.

         

        Milliyetçilerin feragat ve fedakârlıkla millete hizmet davasına sahip çıkması bir mecburiyettir. Çünkü inanıyoruz ki, Müslümanlıkla yoğrulmuş bu yurdu İslamsızlaştırmak, Türklüğün mührünü taşıyan bu vatanı Türksüzleştirmek isteyenlere karşı Türk milletinin, Türk dünyasının ve İslâm âleminin hakikî manada kurtuluşu, yükselişi ve insanlığa yeni bir medeniyet tasavvuru sunması sağlam bir tarih şuuruna ve imana sahip Türk milliyetçilerinin önderliğinde gerçekleşecektir.

         

        Birbirini seven, birbirine güvenen ve dayanan milliyetçilerin ilk ihtiyacı sağlam bir inanç ve feragat duygusudur. Bu temel üzerinde, yeni medeniyet tasavvurumuz bilgi ve akılla inşa edilecektir. Zira inanç ve ülkücülük olmadan büyük bir iddianın gerektirdiği dinamizm olmaz. Ancak bu da tek başına yeterli değildir. Dünyayı ve zamanın ruhunu iyi anlamak için sağlam bir bilgi temeline ve akılcılığa muhtacız.

         

        Şurası muhakkak ki, Türk Ocakları, Genel merkezi ve şubeleriyle birlikte Türk milliyetçiliğini fikrî, ilmî, edebî ve kültürel alanlarda temsil etmek, bu alanlarda çağın ve şartların icabı yenileşmeyi sağlamak görevini ifa ederken aynı zamanda siyasî ve iktisadî konularla ilgili olarak da ülkeyi yönetenlere ve yönetme iddiasıyla siyasî mücadele edenlere fikrî olarak yol ve yön göstermeye devam edecektir. Türk milliyetçileri, iman, şuur ve istikamet sahibi, hasbî dava adamları olarak bir araya geldiklerinde milletin meselelerinin çözüm anahtarı bulunmuş demektir; zira milliyetçiler sağlam durduğunda, hiçbir odağın Türk vatanını bölmeye, Türk milletini parçalamaya gücü yetmeyecektir.

         

        Bugün dünyada çeşitli güç odakları arasındaki mücadele sadece 21. yüzyılı değil, 22. yüzyılı da şekillendirmeye matuftur. Bu gerçeğin farkında olarak kısa, orta ve uzun vadeli planlarımızı iyi yapmalı, küreselleşmeci ideolojilerin zerk etmeye çalıştığı kozmopolit, sözde hümanist ve barışçı özde Batı dışı toplumları millî kültürlerinden ve köklerinden kopararak küresel sistemin nesneleri haline getirmeye endeksli anlayışlara karşı dirençli kılmalıyız. Yeni nesilleri, çağdaş teknoloji, sanatlar, iletişim kanalları vb.den yararlanmak suretiyle, kendi milletini sevmeye, kendi kimliğini muhafaza ve geliştirmeye, kısacası şahsiyetini korumaya dayalı milliyetçilik anlayışıyla donatmak, onları bu şuurla geleceğe hazırlamak için çalışmalıyız.

         


Türk Yurdu Ekim 2012
Türk Yurdu Ekim 2012
Ekim 2012 - Yıl 101 - Sayı 302

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele