Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin Sosyoekonomik Dönüşümü Üzerine Sosyolojik Bir Değerlendirme

Mart 2014 - Yıl 103 - Sayı 319

        1990’lı yılların başında Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle, bu sistem içinde yer alan Orta Asya ve Kafkasya Türk Cumhuriyetleri bağımsızlıklarını kazanarak, sosyalist idari ve ekonomik sistemden, demokratik ve serbest piyasaya dayalı ekonomik sisteme dönüşüm sürecine girmişlerdir. Geçiş ekonomileri olarak adlandırılan bu ülkeler hem ekonomik hem de sosyal bakımdan eşzamanlı bir biçimde bir dönüşüm gerçekleştirmek durumunda kalmışlardır. Piyasa ekonomisine yönelimin doğurduğu sancılı transformasyon, sosyal altyapıdaki değişim ve devletin ideolojik öncüllerinde farklılaşma ülkelerin nüfus dinamiklerinde çarpıcı bir değişime ve sorunlara neden olmaktadır. Bir yandan sosyalist yaşamdan bariz biçimde ayrılan yeni hayat algısı; öte yandan serbest piyasa ekonomisine geçiş olgusu toplumsal yapı, kültür ve düşünce tarzına yeni açılımlar getirmiştir. Bu anlamda, Türk dünyasındaki sorunların tespiti, çözümü, bununla birlikte sadece sorunların değil aynı zamanda; mevcut küresel dinamikler etkisiyle baş gösteren değişim ve dönüşümün tarihsel temelli yeni Türk kültürel çevresinin teşekkülünde etkin olarak kullanılması için yöntem ve tekniklerin de geliştirilmesi ve her bir toplumsal yaşam alanının araştırma nesnesine dönüştürülerek çözümlemesinin yapılması, sorunların karşısında daha cesur tavır alınmasını da beraberinde getirecektir.

         

        Bu çalışmada Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıktan bu güne geçen süre zarfında geçirdikleri sosyoekonomik dönüşüm süreci sosyal, ekonomik ve kültürel boyutları ile incelenmekte, bu sürecin iç ve dış toplumsal dinamiklerden kaynaklanan temel sorunları üzerinde durularak bu sorunların günümüz şartlarında ne oranda aşılabileceği tartışılmaktadır.

         

        Kültürler Arası Rekabet ve Milletleşme Süreci

        Sovyetler Birliği’nin sistemli politikası sonucunda Türk boyları, bazıları boy isimlerine göre bazıları da sâdece yaşadığı coğrafyalara göre yeni bir ayrışma ve milletleşme sürecinin içine girmişlerdir. Özellikle dil konusundaki basit farklılıkların uzun süreli çalışmalar sonucu her bir kavim için farklı bir edebi dil belirlenmiş, yeni milletler inşa edilmeye çalışılmıştı. Öte yandan Sovyet yönetiminin izlediği “böl-parçala-yönet” planlı politikaları sonucunda, günümüzde Türkistan coğrafyasında yaşayan Türk boyları, aralarındaki tarihî, coğrafî birliğe, kültürel ve dilsel benzerliklere rağmen, kendilerini ayrı milletler olarak tanımlamakta ve kendi boy adlarını Türk adının alternatifi ve eşiti bir ad konumuna yükseltmiş bulunmaktadırlar.

        

        Bağımsızlığı takiben, milletleşme süreci, bölge ülkelerinde bir devlet politikası olarak yürürlüğe konmuştur. Milletleşme politikasının temel amacı, Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonra ortaya çıkan kimlik ve ideoloji boşluğunu doldurmak, milli birliği ve homojenliği sağlamaktı. (Süleymanlı, 2006: 315) Milli devlet dilinin gelişimi, milli tarih yazımı, devletin sembollerinde milli öğelerin kullanılması, Sovyet döneminde değiştirilen yer adlarının aslına uygun bir şekilde iade edilmesi, Sovyet döneminde idam edilen aydınların fikri mirasının canlandırılması, şehirlerde inşa edilen yeni binaların mimarisinde milli öğelere ağırlık verilmesi, eğitim ve diğer propaganda araçlarıyla milli değerlerin yeniden canlandırılmaya çalışılması bu sürecin somut örneklerini oluşturmaktadır. Fakat bu süreç hiç de kolay işlememektedir. Nitekim inşa halindeki milli kimlik süreci, üç temel sebepten dolayı, farklı kültürlerin etkisine açıktır. Birincisi, bölge coğrafi olarak farklı kültürlerin kesişim noktasında yer almaktadır. Bu süreç içerisinde vuku bulan kültürler arası rekabet, Orta Asya’daki güç mücadelesinin göz ardı edilemeyecek bir boyutudur (Kuru, 2002: 75). İkincisi, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra, bölgenin bir çok ülkesinde bir kimlik krizi ve kültürel boşluk doğmuştur ve böylece farklı kültürlerin etkisine açık hale gelmiştir. Son olarak da günümüzde küreselleşme, özellikle de hızla gelişen ve sınır tanımayan iletişim teknolojileri sayesinde, kültürler arası iletişimi ve etkileşimi artırmaktadır. Bunun sonucunda nüfusun yaygın bir biçimde yabancı kültür akımlarının tek yönlü bir etkisine maruz kaldığı gözlenmektedir. Bu bağlamda, insanların beğeni ve ilgi alanlarının, özellikle son yıllarda, ciddi bir değişim ve dönüşüm sürecinden geçtiği, bu sürecin Batı kültürü referanslı yeni adet ve alışkanlıklar doğurduğu söylenebilir.

         

        Milletleşmenin önünde diğer önemli bir engel bu ülkelerde Sovyet öncesi süreçte ve kısmen Sovyet döneminde de kendini gösteren ve çeşitli adlarla isimlendirilen aşiretçiliğin, bölgeciliğin (Kuzey-Güney ayrışması gibi) ve klan siyasetinin etkisinin günümüzde korunarak devam etmesidir. Nitekim siyasi ve toplumsal yaşamın birçok alanında kişinin klan ve bölgesel aidiyeti, sahip olduğu aile-akraba bağları, dayanışma gruplarının ona olan desteği, ait olduğu siyasi elite olan sadakati ve bağlılığı karar unsurlarındandır. Bu tutumun özellikle oy verme davranışlarında, yönetici elitlerin belirlenmesinde, siyasi gücün ve kaynakların dağılımındaki etkisi önemlidir. Bazı araştırmacılara göre bölge insanının kendilerini tanımlarken kullandıkları öncül kimlikleri ait oldukları aşiret ve bölge temelinde oluştuğu için de millet olma ve bunun getireceği birlik duygusu daha küçük alt kümelerde sınırlı kalmıştır (Öraz 2012: 233). Dolayısıyla yetmiş dört yılın ardından kazandıkları bağımsızlıkları ve akabinde kurdukları devletleri de bu ikili yapının etkilerini pek çok açıdan hissetmektedir. Aynı zamanda bu durum toplumsal dayanışma ruhunu olumsuz yönde etkilemektedir.

         

        Öte yandan, milli kimliğin yeniden inşası doğrultusunda bu ülkelerde yapılan icraatların daha ziyade meselenin sadece biçimsel/görsel boyutu ile sınırlı kaldığı gözlenmektedir. Hâlbuki esas olan, bu ülke insanlarının aralarında var olan/var olduğuna inanılan dayanışma duygusunun ve bundan kaynaklanan toplumsal aidiyet ve yeni bağımsızlığını kazanmış devletlerine sahip çıkma duygusunun gerçekleştirilebilmesi ve bu bağlamda biçimsel simgelerin gerçekten ulusu temsil edecek anlamlar kazanmasıdır. Kısacası, buralardaki esas sorun, simgesel/biçimsel uluslaşmadan ziyade, özsel/bilişsel bir uluslaşmanın gerçekleşmesidir (Kurubaş, 2006: 123).

         

        Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde Geçiş

        Ekonomileri Uygulamasının Sonuçları

        Bir toplumun kültürel gelişim süreçlerini o toplumun ekonomik, sosyal ve siyasal kurumlarından ayrı düşünmek mümkün değildir. O halde, Türk cumhuriyetlerinin içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal koşullara bakmamız yararlı olacaktır.

         

        Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, 1990’lı yılların başlangıcından itibaren uzun süren merkezi planlı ve dışa kapalı modelden, piyasa mekanizmasının hâkim olduğu dışa açık bir modele geçme hususunda ekonomik dönüşüm programları başlatmışlardır. Bu ülkelerde yaşanan dönüşüm sürecini belki diğer geçiş ekonomilerinden bazı noktalarda farklı şekilde ele almakta fayda bulunmaktadır. Zira bu ülkeler, gerek SSCB’nin oluşturulması sürecindeki zorlama birlikteliğin sosyal, kültürel ve dinsel açıdan daha sancılı geçmesi; gerekse SSCB tarihi boyunca yaşanan kültürel yabancılaştırma dayatmaları, ekonomik olarak doğal kaynak deposu olarak görülmesi nedeniyle, dağılma sonrasında yaşanan dönüşüm sürecinde farklı sıkıntılarla karşılaşmışlardır.

         

        Bu açıdan bakıldığında, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, bağımsızlıklarını ilan etmelerinden itibaren mücadelelerini sürdürmede yolun bir kısmını tamamlamışlardır. Ekonomilerini merkeziyetçilikten kurtarmada, uluslararası bağlantıları gerçekleştirmede, üretim ve ticarete konu olan malları çeşitlendirmede dikkati çeken reformlar gerçekleştirmişlerdir (Güngör, 2001: 510). Ancak, diğer geçiş ekonomileri ile karşılaştırıldıkları zaman, daha alınması gereken çok yol olduğu görülmektedir. Bütün cumhuriyetlerde farklı hızlarda süren özelleştirme temelinde bir liberalleşme çabası görünse de hem ani yoksullaşmanın yol açtığı sorunlar hem de özelleştirmelerin göstermelik kalması bu çabaları zora sokmaktadır (Kurubaş 2006: 129). Bilhassa sosyalist sistemden miras kalan gelir dağılımındaki dengesizlikler yeni düzende kendisini daha belirgin bir şekilde ortaya koymaktadır. Nitekim BM İnsani Gelişme İndeksine göre Orta Asya Cumhuriyetleri orta insani gelişmişliğe sahip ülkeler arasında yer almaktadırlar. Bu cumhuriyetlerde gelir dağılımı bozuk ve kişi başına düşen gelir düzeyi düşük ülkeler sırasında yer almaktadır. Bu nedenle söz konusu cumhuriyetlerde, öncellikle gelir dağılımındaki bozukluğu gidermeli ve yoksulluk sınırı altında yaşayan nüfusun toplam nüfusa oranını azaltabilecek dinamikleri geliştirebilmelidir. Bu dinamiklerin gelişmesinin önünde ise sosyalist sistemin kalıntılarının kültürel olarak toplumun içerisine yerleşmesi en büyük engel olarak görülmektedir (Yüce 2006: 20; Aydıngün 2013: 1011).

         

        Diğer taraftan bu ülkelerin sahip olduğu doğal kaynak zenginliği (özellikle petrol ve gaz), SSCB’nin oluşumu aşamasında tamamen bir dezavantaj; dağılma ve dönüşüm sürecinde ise kısmen avantaj ve kısmen de dezavantajlar yaratmıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından özellikle Hazar havzası Türk cumhuriyetlerinin (Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan) petrol ve doğal gaz zenginliği ekonomilerinde değişimi geçekleştirmek için gerekli kaynakları sağlamak ve geçiş döneminin sıkıntılarını hafifletmek için önemli bir kaynaktı ve bölge ülkeleri bu kaynakları kullanarak bir takım ekonomik reform ve yatırımları gerçekleştirmeyi başardılar. Örneğin bu kaynaklara sahip olmayan Kırgızistan’ın ekonomik yatırımları gerçekleştirmede mali sıkıntılarla karşılaştığını söyleyebiliriz. Fakat öte yandan ekonomik gelişmenin sadece doğal kaynakların ihracı üzerine kurulmuş olması ülke rezervlerinin tükenmesi, tüketici bir toplum haline gelmesi ve sosyal adalet ilkesinin aksine olarak nüfusun yalnız küçük bir grubunun faydalanması, çoğunluğun yaşam düzeyinin düşmesi sonucunu doğurmaktadır. Dolayısıyla ekonomilerini sadece doğal kaynaklara ve tek sektöre dayandıran ülkelerin hem iç hem de dış ilişkilerde bağımsızlıklarını zedeleme ihtimali yüksektir. Aynı zamanda ekonominin sadece enerji sektörüne bağımlı olması bazı sosyoekonomik olumsuz sonuçlar da doğurabilecektir. Enerji sektörüne vasıflı işgücü ve araçların akımı diğer sektörlerin gelişim potansiyelini olumsuz yönde etkileyecektir (Bulut 2013, 399). Bu anlamda doğal kaynak zenginliğinin yarattığı ulusal ve yönetsel düzeydeki sonuçları da gerek sosyal gerekse siyasal yapılanma göstergelerinin yorumlanmasında ve değerlendirilmesinde dikkate almak gerekmektedir (Demir, 2002: 171).

         

        Türk Cumhuriyetleri bugünkü üretim imkânları dikkate alındığında, büyük imkânlara sahip oldukları ham petrol, doğal gaz, endüstriyel hammaddeler yanında sınırlı sayıda sanayi ürünleri ihraç edebilecek durumdadırlar. İthal etmek ihtiyacında oldukları ürünler ise başta temel besin maddeleri olmak üzere genel olarak tüketim mallarıdır (Akdiş, 2002:1). Özel sektörün ekonomik faaliyetler içindeki payı yarıdan daha az bir seviyededir. Kişi başına direkt yabancı sermaye yatırımları dünya ortalamasına göre halen düşüktür (Mackellar, 2000: 1). Bu anlamda bölge ülkelerinde yatırım ikliminin elverişliliği bakımından, vergi oranlarının yüksekliği, rüşvet, yolsuzluk ve monopollerin varlığı, gerekli kanuni düzenlemelerin yetersizliği gibi olumsuzluklar yerli ve yabancı müteşebbisler açısından endişe edilen konuların başında gösterilmektedir (Bulut, 2013:399).

         

        Bu ülkelerin ekonomilerinin önemli bir problemi de geçiş surecinin başlarından itibaren yolsuzluk ve rüşvetin hızla artması olmuştur. Bunun nedenleri arasında başlıca üç sebep sıralanmaktadır (Çokgezen, 2003). Birinci faktör, ülkelerin geçiş dönemine başladıklarında devraldıkları siyasi ve ekonomik mirasın yapısıdır. Nitekim sosyalist sistem altında daha uzun süre kalan ülkelerde yolsuzluk düzeyinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Çünkü sosyalist sistem demokratik kurumların gelişmesini engellemiş, ekonomide devlet müdahalesi anlayışını yerleştirmiştir. Yolsuzluk fırsatlarını arttıran, denetim imkânlarını kısıtlayan bu gelenek sosyalist sistem altında daha uzun süre kalan ülkelerde alternatif kurumların daha yavaş gelişmesine neden olmuş ve yolsuzluğu arttırmıştır. Ayrıca, geçiş sürecinin başlamasıyla birlikte bu ülkelerde ciddi bir refah kaybı yaşanmış, bürokratların maaşları asgari geçim seviyesinin altına düşmüş hatta maaşlar aylarca ödenememiştir. Bu ortamda bürokratlar yolsuzluğa daha fazla eğilimli hale gelmişlerdir. Daha sonraki dönemde maaşlar artsa da rahat ve lüks yaşam tarzı bürokrat kademesinde rüşvetin önüne geçememiş ve mekanizmanın çarkı haline gelmesine sebep olmuştur.

         

        Kamu kaynaklarının özel sektöre devri esnasında kullanılan yöntemler de yolsuzluk düzeyinde etkili olmuştur. Şeffaf olmayan özelleştirme yöntemleri ile kamu mallarından özel getiriler elde edilmiş ve yüksek düzeyli yolsuzluklara neden olunmuştur. Bu durum ise ilgili ülkelerdeki vergi uygulamalarını bozup vergi tabanını daraltırken, vergi yükünü arttırmaktadır. Ayrıca, sosyal güvenlik sistemlerinin gelişmesini engellerken, mali yapılarını bozmakta, devlet bütçesi dengesini bozarak iç ve dış borçlanmaları arttırmakta, yerli üretim üzerinde haksız rekabete neden olarak yerli üretimin gelişmesini engellemekte (Bal 2004: 183), orta sınıfın güçlenmesini geciktirmekte, bu ülkelerdeki nüfusun tüketim toplumuna dönüşmesine yol açmaktadır. Bu bağlamda insanların tüketim tarzlarına bakıldığında taklit etme eğiliminin çok fazla olduğu görülmektedir. Özellikle toplumun sayıları çok fazla olmayan belli kesiminin giyim, araba ve eğlence tarzı bakımından Avrupa’yla, Amerika’yla boy ölçüştüğü gözlenmekte, aynı markalar tüketilerek Batılı örneklere ve yaşam biçimine özenti duygusu ortaya konmaktadır. Bu açıdan dünyanın sayılı marka üreticileri için bağımsız Türk Cumhuriyetlerinin önemli bir pazar haline gelmesi anlamlıdır. Öte yandan insani gelişmişlik endeksi ve kişi başına milli gelir düzeyinin hâlâ dünya ortalamasının altında olan bu ülkelerde azınlık bir kesiminin halkın gözü önünde “Doğu”lu gösteriş merakıyla israfçı yaşam tarzı sergilemesi, toplumsal adalet duygusunu zedelemekte, bu ülkelerin bağımsızlık sürecinin güçlenmesinde önemli bir etken olan toplumsal dayanışma ruhunun, İbn Haldun’un tanımıyla ‘asabiyet’ bilincinin bozulmasına sebebiyet vermektedir. Oysa uygulanan ekonomik politikaların sosyal yapı ile uyumlu olması ve millî gelirin dengeli dağılımı, bağımsızlık tarihi çok eski olmayan bu ülkelerde sosyal değerlerin korunması açısından önemlidir. Sosyal değerleri koruyan ve yaşatan sınıf olan orta gelir sınıfı fakirleşirse, toplumda değerleri koruyacak olan insan grupları da kalmaz. Bu nedenle de üretime dayalı millî bir ekonomi politikası oluşturularak orta sınıfın güçlü ve geniş tutulmasına özen gösterilmelidir.

         

        Sosyoekonomik Dönüşüm Sürecinin Toplumsal

        Kurumlar ve Katmanlar Üzerine Etkisi

        Yeni sosyoekonomik yapının oluşumu ve beraberinde yeni bir dünya görüşünü getiren piyasa ekonomisi, doğal olarak, Sovyet dönemindeki sosyalist ekonominin şartlarından doğan hayat tarzına nispetle yeni ve değişik bir yaşam, insan ve toplum anlayışının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu durum, Türk topluluklarında toplumsal yapıyı, kültür ve dünya görüşünü de derinden etkilemiş, daha da ötesi, çağdaş dünyada cereyan eden ve Türk dünyasında da kendini gösteren küresel değişimler temel kurumsal dönüşümlere de yol açmıştır.

         

        Yukarıda ana hatlarıyla ortaya koyduğumuz gelişmeler, toplumun değer ölçülerinin yeni dönemin taleplerine uygun bir biçimde değişime maruz bırakmıştır. Bu değişimden en fazla nasibini alan ise aile kurumu olmuştur. Sovyet döneminde milli ve dini asimilasyon politikalarına karşı Türk topluluklarının en önemli güç kaynaklarından biri olan aile kurumu, özet bir biçimde ifade etmeye çalışırsak, çok farklı kanallar aracılığıyla (televizyon programları, diziler, internet vd.) geleneksel aile yaşamını değiştirmiş, aile değerleri sisteminde dönüşümler yaşanmasına neden olmuştur. Ailenin her türlü etkilenmenin odağında bulunması, gerçekte toplumsal değişmenin aile özelinde ortaya çıkan bir aşaması olarak kabul edilmelidir. Bu ülkelerde ailenin dayandığı temel değerler, özellikle ekonomik yönü, onun sosyal statüsü ve yaşama geçirilen çeşitli fonksiyonları günümüzdeki sorunsal alanı teşkil etmektedir. Aile yapısında ve onun ihtiva ettiği değerlerde önemli değişimler yaşanmaktadır. Sosyal bir kurum olarak aileye ilişkin olumsuz yaklaşımlar hemen hemen tüm Türk topluluklarında boşanmaların sayısının çoğalmasında, evlilik dışı doğum oranlarının artmasında ve geleneksel aile değerlerinin yıkılmasında kendini hissettirmektedir. Türk toplumlarının aile yapısında dönüşümlerin araştırılması ve yeni sosyokültürel durum çerçevesinde modernlikle gelenekselliğin karşılaştırılması yeni olana doğru bir değişim geçirdiğini göstermektedir (Süleymanov2009: 215-218).

         

        Yoğun sosyal ve kültürel dönüşümlerin etkileri, toplumun bütün katmanları açısından önemlidir. Ancak bu sürecin, sosyokültürel ve sosyopsikolojik etkileri, toplumun bilhassa genç kuşakları üzerinde daha yoğun olarak hissedilmekte ve gözlenmektedir. Küreselleşmenin olumsuz etkileri ve teknolojinin değiştirdiği iletişim alışkanlıkları gençlik üzerinde olumsuz etkiler meydana getirmektedir. Farklı kültürlerin değerlerini sorgulamadan benimseme, ortaya çıkan yeni durumlara hemen uyum sağlama, hızlı tüketim özellikleri ve bitmek tükenmek bilmeyen enerjileriyle gençler, bu ülkelerde küresel popüler kültür araçlarının en büyük hedef kitlesi halindedirler. Nitekim gençliğin önemli bir bölümü pop sanatçılığı, mankenlik, futbolculuk gibi şöhretli meslekleri kendilerine uygun meslekler olarak idealize etmeye başladıkları görülmektedir. Gelecekte gençlerdeki bu kişilik yapılanmasının ve yaşayış tarzının bireyler, aileler ve toplumun geleceği için ciddi bir tehdit olduğu düşünülmektedir. Zira eğer bir toplumda uzun süren kronik toplumsal sorunlar varsa, o toplumun sosyal ve kültürel değerler sisteminde ve buna bağlı olarak da insan ilişkilerinde ciddi rahatsızlıklar ortaya çıkar. Sosyolog İsmail Doğan bu rahatsızlıkların iki şekilde ortaya çıkabileceğini söyler: birincisi bireyin topluma yabancılaşması diğeri toplumun bireye nasıl davranacağını dikte ettiği bir toplumsal ilişkiler ağı (Doğan, 2002:267). Bu bağlamda Türk Cumhuriyetlerindeki durumu değerlendirdiğimiz zaman, bireyselleşme ve yabancılaşma süreçleri sonucunda kimlik arayışları içinde olan bir gençliğin ortaya çıktığı görülmektedir. Bu olumsuz sonucun ortaya çıkmasında günümüz yaşam koşullarının ve dünyanın gelmiş olduğu noktanın etkisi çok fazladır. Kısa zamanda şöhret olma ve para kazanma arzusu, gençlerin kendi niteliklerini geliştirmeden, kendine ve yeteneklerine emek vermeden, kendilerini beslemeden yaşamalarına neden olmaktadır.

         

        Gençlik bir toplumun geleceği ve en büyük kaynağıdır. Gençlerin iyi bir eğitim alarak yetişmeleri milli ve manevi değerlerine sahip çıkarak iyi birer yurttaş olmaları bu ülkelerin bağımsızlığının bekası açısından son derece önem arz etmektedir. O nedenle genç kuşakların yeni dünyaya ve değişimin getirdiği yeni değerlere sancısız ve sıkıntısız adapte olmalarını sağlayacak nitelikte projelerin üretilmesine ciddi ihtiyaç bulunmaktadır.

         

        Sonuç

        1980’li yılların sonunda sosyalist anlayışın iflas etmesi ve SSCB içinde bulunan Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin merkezi planlama ekonomilerinin piyasa ekonomisine dönüşme sürecine girmeleriyle birlikte, bu ülkelerde ekonomik ve sosyal yaşamın her alanında yeni bir dönem başlamıştır. Sovyet dönemindeki sosyalist ekonominin şartlarından doğan hayat tarzına nispetle yeni ve farklı bir yaşam, insan ve toplum anlayışı ve dünya görüşünü beraberinde getiren piyasa ekonomisi, Türk topluluklarında toplumsal yapıyı, kültür ve ekonomilerini derinden etkilemiş bulunmaktadır. Eski değer ve normlar sorgulanırken yerine yenileri konulmaya çalışılmaktadır. Ancak, bunun kısa zamanda gerçekleşmesi pek kolay görünmemektedir. Nitekim küreselleşmenin ve kültürel yozlaşmanın etkisiyle toplumsal kurumlar ve katmanlarda ortaya çıkan sorunlar, eski dönemin kültürel ve ideolojik mirası bu süreci zorlaştıran etkenlerdir. Aynı zamanda bu dönemeçte toplumun temel taşı olan aile yapısında, bağımsızlık sürecinin lokomotifi olan gençlik üzerinde bir takım kaygılandırıcı gelişmeler yaşanmaktadır. Bu sorunların çözümü bütün Türk topluluklarının bizzat kendi özgür iradeleri ile katılım sağlayacaklar platformlar ve geliştirecekleri sivil toplum hareketleri merkezli yeni dayanışma odaklarının teşekkülüyle mümkündür.

         


         

         

        * Doç. Dr., Üsküdar Üniversitesi, Türk Dünyası Sosyologlar Birliği Başkan Yardımcısı

        Kaynakça

        Akdiş, M. “Orta Asya Türk Cumhuriyetleri İle Ekonomik, Sosyal, Kültürel İlişkiler-Bölgeye Yabancı İlgisi ve Beklentiler”, http://makdis.pamukkaleedu.tr/mak5htm, 09.12.2002

        Aydıngün, A. (2013) “Sovyet Sonrası Kazakistan’da Toplumsal ve Siyasan Dönüşüm: Kısa bir Değerlendirme” Yeni Türkiye Dergisi, Sayı:53-54 (Türk Dünyası Özel Sayısı)

        BAL, H (2004 ) “Geçiş Ülkelerinde Yolsuzluk ve Kayıt dışı Ekonomi: Kırgızistan Bavul Ticareti Örneği”, İşletme ve Finans Dergisi, 72-92, Sayı: 219.

        Bulut, C. Süleymanov, E. Hasanov, F. (2013) “Azerbaycan’ın Piyasa Ekonomisine Geçiş Sürecinde Karşılaştığı Sorunlar ve Çözüm Arayışları”, İnternational Conference on Eurasian Economies St. Petersburg - Russia 17-18 September 2013, Ed. Sarı,S. Beykent University http://www.eecon.info/books/eecon2013.pdf

        Doğan, İ. (2002) Sosyoloji, İstanbul: Pagem Yayıncılık

        Cokgezen, M. (2003), “Kırgızistan’da Yolsuzluk: Olgular, Nedenler ve Sonuçlar”, Bishkek Devlet İktisat ve Ticaret Enstitüsü Kırgızistan Ekonomisi Konferansı, 25 Nisan 2003, Bishkek

        Demir, M, (2002) “Kazakistan’da Geçiş Ekonomisi Uygulamaları ve Piyasa Ekonomisine Geçiş Süreci”, Dış Ticaret Dergisi, Sayı: Özel Sayı, 158-179,.

        Kuru, A (2002) ‘Between the state and cultural zones: Nation-building in Turkmenistan,’ Central Asian Survey, Vol 21, No 1,

        Kurubaş, E. (2006) “SSCB Sonrası Türk Cumhuriyetlerinde Yeni Uluslaşma Süreçleri Üzerine Bir Değerlendirme” , Uluslararası Hukuk ve Politika Cilt 2, No: 5 ss.112-133,  

        Güngör, B. 2001 “Post-Komünist Geçiş Sürecinde Dünyada ve Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde Ekonomik kalkınma Çabaları ve Sonuçları”, Türk Cumhuriyetleri (der. E. G. Nascali), Sota Yay., Haarlem, s.505-516

        Süleymanlı, E (2006), Azerbaycan Türkleri Milletleşme Sürecinde, İstanbul Ötüken Yay.

        Süleymanlı, M (2013) Küreselleşmenin Azerbaycan Kültürüne Yansımalarına Dair http://www.gunaskam.com/tr/index. php?option=com_ content &task=view&id=38&Itemid=1

        Süleymanov, A., (2009) “Çağdaş Türk Toplumlarında Aile ve Evlilik İlişkileri”, Sosyal Siyaset Konferansları, 58 kitap, 197-217, İstanbul

        Süleymanov, A., (2009) Türk Dünyasında Düşünce Sorunları ve Sosyal Bilimler. Fourth İnternational Conference of The Asian Philosophical Association (İCAPA 2009 ), The Path To Alliance of Civilizations Throuch The Asian Comminity, 4-6 November 2009 İndonesia, ss.91-97

        Mackellar, Landis, Wörgötter, Andreas, Wörz, Julia., (2000) “Economic Development Problems of Landlocked Countries”, Transition Economies Series, No.14, Institute For Advanced Studies, Wienna, January.

        Öraz, S. (2012) “Kırgız Siyasi Hayatında Aşiretçilik Ve Klan Siyaseti”, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi / XII/1 (Yaz), s.211-238)

        Yüce, Mehmet, Özbek, M. (2006) “Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde Sosyo-Ekonomik Boyutlarıyla Yoksulluk Olgusu Üzerine Bir Değerlendirme”, Akademik Bakış Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler E-Dergisi ISSN:1694 – 528X Sayı: 10 Eylül 2006


Türk Yurdu Mart 2014
Türk Yurdu Mart 2014
Mart 2014 - Yıl 103 - Sayı 319

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele