Bir Başka Açıdan Balkan Faciası

Kasım 2012 - Yıl 101 - Sayı 303

               Türk Milletinin yönü hep Batı’ya olmuştur. Bilinen tarihe göre, milâdî 3.-4. yüzyıllarda da Batı’da varlığını ortaya koymuştur. Batı Hunları, Bulgarlar, Avarların Avrupa tarihinde önemli yerleri vardır. Bu yürüyüş sonraki yıllarda da devam etmiştir. Nihayet, 11. yüzyıldan itibaren Batı Türk Devleti Selçuklularla bir daha geri dönmeyecek şekilde bu coğrafyadaki yürüyüşümüz sürmüştür.

         

                Selçuklular Asya’nın batısını tamamen vatan yapmışlardır. Ancak, onun vârisi Osmanlı Devleti Avrupa kıtasına geçmiş, önce Edirne’yi, ardından İstanbul’u Pâyitaht yapmak suretiyle, yâni Doğu Roma İmparatoru unvanını da adına ilâve ettikten sonra, artık bir Avrupa devleti olmuştur. Yavuz Sultan Selim ile Devlet’in doğu sınırları sabitlendikten sonra, “Kızılelma” hep Batı’yı işaret etmiştir.

         

                 Devlet, iki büyük coğrafyayı göz önünde tutarak Anadolu ve Rumeli Beylerbeylikleri, Anadolu ve Rumeli Kazaskerleri tayin etmiştir. Ama Rumeli Beylerbeyi, Rumeli Kazaskeri protokolde hep önde gelmiştir. İmar ve ihya faaliyetleri büyük ölçüde Rumeli’nde yoğunlaşmıştır. O kadar ki, Millî Mücadele sonunda Anadolu coğrafyamız mecburi vatanımız hâline gelince, Osmanlı’nın sanki bir anavatanı ve bir de sömürgeleri varmış gibi, “Anadolu’yu ihmal ettiği” şeklindeki bir ithama Cumhuriyet nesillerince maruz bırakılmıştır. Hâlbuki devletin yönelişinin Batı’ya ve omurgasının da Rumeli toprakları olduğu göz önüne alınırsa, bu ithamın haksızlığı anlaşılacaktır.

         

                 Devlet, Avrupa devleti olunca, elbette devletin büyüme ve etki alanını genişletme gayreti de varlık mücadelesi de bu coğrafyada olmuştur. Türk’ü geldiği topraklara geri gönderme arzu ve faaliyeti de öncelikle bu topraklardaki hâkimiyetini sona erdirmek noktasında toplanmıştır. Geri çekilmeye zorlama, bu coğrafyadan başlamıştır. 17. yüzyılın sonunda başlayan bu çekilme üç yüz yılı aşkın sürmüştür.

         

         

                 Kerpetenle Sökercesine

         

                  Her bir vatan coğrafyasının kaybı, vücudumuzdan kerpetenle bir parçanın koparılması gibi acı ve ızdırap vermiştir. Belgrad’ın kaybı üzerine Padişah’a inme inmiştir. Budapeşte gidince “aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i” şeklinde ağıt yakmışızdır. Avrupa coğrafyamızın her karışı, büyük bir gayretle korunmaya çalışılmış, her kaybın ardından ağlanılmıştır. Terk ederken de her karış Rumeli toprağına hem kanımız, hem gözyaşımız birlikte akmış, kan ve gözyaşı o toprakları birlikte sulamıştır. O yüzden yakılan ağıt ve türküler hâlâ içimizi dağlar.

         

                   Başlangıçta, topraklarımızı Avusturya-Alman İmparatorluğuna veya Rusya’nın yayılmasına karşı müdafaa ediyorduk. Ancak, 19. yüzyılda yeni bir bela ile karşılaştık. Yüzlerce yıl; varlığı, inancı, malı, ırzı Devlet’in korumasında olan, insan olarak da Müslümanların komşusu sıfatıyla kurucu unsurun kendinden bir parça saydığı gayrimüslimlerde, Avrupa devletlerinin ve kiliselerinin gayretiyle milliyetçilik faaliyetleri başladı. İsyanlar kanlı oldu. Dün acısını, sevincini ve ekmeğini paylaştığı Müslüman komşusunu ve hatta kendisini desteklemeyen dindaş ve ırkdaşını öldürerek, isyancılar alan hâkimiyeti sağlamaya çalıştılar.

         

                    Başka devletlere karşı vatan savunması yapmak anlaşılabilir bir durumdur. Ne var ki, düne kadar gayet mesut şekilde birlikte yaşadığınız, kapınızı, sofranızı açtığınız insanların sabaha karşı silâhlı olarak karşınıza çıkması büyük şaşkınlık yarattı. Hem devlet şaşkındı. Hem Müslüman ahali şaşkındı. Fakat şaşkınlık isyanları durdurmadı. Sırp, Mora, Bulgar isyanları dış devletlerin de büyük desteğiyle Rumeli coğrafyamızı yangın yerine çevirdi. Bu yeni isyanlar, belli topraklarda hâkimiyet sağladıkça, Müslümanların dünkü can ciğer komşuları efendi haline geldi. Onların canını, malını, ırzını tehdit etmeye başladı. Artık, yüzyıllar üzerinde cennette imişcesine yaşadıkları topraklar, cehenneme döndü.

         

         

         

                   Tekrar Doğuya Göç Başladı

         

                 Gözyaşıyla “evlâd-ı fâtihan” emanet bırakılan vatan coğrafyasını terke başladı. Bu tersine yürüyüş “Balkan Fâciası” sonuna kadar devam etti.

         

                     Bu hal, sadece vatan coğrafyasının bir bölümü kaybetmek değildi. Devlet Afrika’da toprak kaybetti. Ancak bu kayıplardan ikisi, Rumeli’nin kaybı ve Mekke- Medine’den çekiliş çok acı oldu. Etkileri uzun süre devam etti. Çünkü Rumeli Osmanlı Devleti için sadece vatan coğrafyasının bir parçası değil, esası idi. Rumeli’de sadece toprak kaybedilmiyordu. Ama aynı zamanda altı yüz yılı aşkın devam eden bir medeniyet hamlesi de sükût ediyordu. Izdırabın görünen sebebi kaybedilen vatan parçası idi. Gerçekten, Rumeli’nin her karışı vatanın bütününe eşti. Bu yüzden Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre” demekten muradını bütün millet anlıyor. Piyesin ilk temsili bu yüzden büyük alakaya mazhar oluyordu. Her bir noktadan çekiliş, vatanın bütününden çekiliş gibi hissediliyordu.

         

                    Bununla birlikte daha önemlisi, bir medeniyet ve insanlık rüyası olan Osmanlı’nın varlığı eriyordu. Kısaca, sadece coğrafyayı değil, büyük gayelerimizin devletini kaybediyorduk.

         

                     Haremeyn’den ayrılma d, çok sevdiğimiz Peygamberimizin maddî varlığından mahrum olma gibi idrak edilmiştir. Medine Müdafii Fahreddin Paşa’nın Birinci Cihan Harbi sonunda yapılan anlaşma sonucu o toprakları terk etme kararına itiraz ederek direnmesi ve bir cuma hutbesinde bizzat kendisinin “Biz seni terk edemeyiz. Bizi bırakma ya Muhammed” niyazı bunun ifadesidir.

         

                      Devletimizin 19. yüzyıl tarihi, Rumeli’yi kaybetmeme gayretlerinin tarihidir. Tanzimat, Islahat hareketleri, Meşrutiyet inkılapları hep isyancıları caydırma ve onların ayaklandırmaya çalıştığı kitleleri devlete bağlama çareleri olarak görülmüştür. Eşit vatandaşlık, Müslümanların sahip olduğu hakların tamamının onlara da verilmesi, askere dahi alınma teşebbüsleri, “Osmanlı vatandaşlığı” gibi yeni teklifler hiçbirini tatmin etmedi. Bağımsızlık hayali ve heyecanı, diğer devletlerin de teşvikiyle isyan ateşini körüklemeye devam etti.

         

         

                      Milliyetçilikle Tanıştık

         

                       Rumeli’yi muhafaza etme gayretinde iken Osmanlı yöneticisi, münevveri, orada yaşayan Türkler, Sırp, Bulgar, Yunan milliyetçiliklerinin sebep olduğu olayları bizzat yaşadı. Milliyetçiliğin, bizim devletimiz için ne büyük felâketlere, belâlara sebebiyet verdiğini gördü. Ama aynı zamanda bu zehri tadan insanların da nasıl farklılaştığını, bizim için menfi sonuçlar doğursa da kendi toplulukları için nasıl bir dirilişe imkân sağladığını müşahede etti.

         

                       Doğrudur. Rumeli’nin kaybında ve neticede devletimizin kayıplarında milliyetçiliğin menfi rolü vardır. Ama bu Türk milliyetçiliği değildir Bu Sırp milliyetçiliğidir. Bu Yunan, Bulgar milliyetçiliğidir. Bunu o coğrafya da yaşayanlar derinden hissetmişler ve yakından görmüşlerdir. Bu milliyetçilikler Ömer Seyfettin’in hikâyelerine konu olmuştur. Ama elbette, bütün ömrü devletin başka coğrafyasında geçenler, Konya’da,  Kayseri’de doğup yaşayanlar milliyetçiliğin devletin aleyhine olduğu hükmünü tekrar ederler, ancak bunun hangi milliyetçilikler olduğunu bilmezler ve Türk milliyetçiliği zannederler.

         

                        Hâlbuki sonraki doğanın öncekini etkileyemeyeceği basit hakikati göz önüne alınsa, Türk milliyetçiliğinin, Balkan felâketinin eseri olduğu ve esas itibariyle, devleti korumaya ve ayağa kaldırmaya matuf bir bütünleştirici hareket olduğu gerçeğini teslim ederler.

         

                          Türk ve Türk soyundan olmasa bile Müslüman münevverler devletin kurucu unsuru ve sahibi idiler. Onlar için esas, devletin devamı ve vatanın, mevcut sınırları ile müdafaasıdır. Sırp, Yunan, Bulgar ve doğuda Ermeni Osmanlı’dan ayrılma mücadelesi veriyor ve milliyetçilik onlar için bu bağımsızlığı sağlayacak en büyük enerji kaynağıdır. Türk’ün kendi devletine karşı bağımsızlık savaşından bahsedilemeyeceğine göre, onun milliyetçiliğinin koruyucu, bütünleştirici ve ihya edici bir milliyetçilik olacağı tabiidir. Millî mücadele sonuna kadar da siyaseten Osmanlıcı, Hilâfetçi ve hatta İslâmcı hüviyetini muhafaza etmiştir.

         

                         Gerçekten Gökalp’in ifadesiyle “milliyetçilik bizim devletimizin felâketine sebep olan bir zehirdir. Şimdi bu zehir, diriliş için bir panzehir haline getirebilir mi?” İşte Osmanlı münevverlerinin milliyetçiliğe sarılma saikleri budur. “Tek tip toplum meydana getirme, gayrimüslimleri ötekileştirme” gibi yakıştırmalar, sadece Batı eserlerini okuyan, fakat kendi tarihini de milletine sövmek için karıştıranların ifade edebileceği bir hezeyandır. Ancak buna bazı gafil iyi niyetlilerin de iştiraki acıdır.

         

                          Mikro milliyetçiliğin sebep olduğu olaylar sebebiyle hem vatanını, hem devletini ve  hem de insanlık ülkülerini gerçekleştirme organını kaybeden insanların da gayretiyle, milliyetçilik zehrini de kurtarıcı bir iksir hâline getiren milletimiz, nihaî bir gayretle Millî Mücadeleyi gerçekleştirdi. Rejim değişikliğiyle “ebed-müddet” devletin devamını sağladı.

         

                           Ne var ki, bu devletin vatan coğrafyasında yaşayanların yarıya yakını Rumeli’den Kırım’dan, Kafkaslardan Asya’dan gelenlerden müteşekkildi. Onlar için bu yeni vatan coğrafyası sığınılacak son topraktı. Buraya sımsıkı sarıldılar. Cumhuriyet döneminin bazı uygulamalarına bir de bu açıdan bakmakta fayda vardır. Hani “empati” diye bir yabancı kelime çok kullanıyor ya.

         

                            Biraz da kendimize “empati” yapalım. Fazla şey mi istiyorum?

         


Türk Yurdu Kasım 2012
Türk Yurdu Kasım 2012
Kasım 2012 - Yıl 101 - Sayı 303

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele