Büyük Türk Muhacereti ve Anadolu

Eylül 2012 - Yıl 101 - Sayı 301

        Oğuzlar, X. yüzyılda, Hazar Denizi’nden Sır Derya (Seyhun)’nın orta yatağındaki Farab (Karaçuk) ve İsficab (Sayram)’a kadar olan yerlerle bu ırmağın kuzeyindeki bozkırlarda yaşıyorlardı. Kaşgarlı Mahmud, Karaçuk’un ve Farab şehirlerinin de Oğuzlara ait olduğunu belirtmektedir. Bir müddet sonra Hazar Denizi sahillerine ve Yayık Nehri kıyılarına kadar uzandılar. Daha önce Hazar Denizi sahillerinde bulunan diğer Türk boylarını yerlerinden oynatan Oğuzlar, ele geçirdikleri bölgeye Mangışlak (Minkışlak) adını verdiler. Oğuzlar, bu bölgede devlet kurarak “Yabgu” unvanlı başbuğlarının idaresinde yaşamaya başladılar. Onların batısında Hazar Hakanlığı ve Bulgarlar, doğusunda Karluklar, kuzeyinde Kimekler vardı. Böylece Oğuzları, her üç taraftan aynı soydan gelen Türk boyları çeviriyordu. Buna karşılık onlar, sadece güney yönünden din, ırk ve medeniyet bakımından kendilerinden farklı başka bir kavim olan İranlılarla komşu idiler.

         

                    X. asrın sonlarına kadar Horasan ve Maveraünnehr’de Fars asıllı Samani Devleti, İslam ülkelerini Türklere karşı müdafaa eden bir set teşkil ettiğinden dolayı Türk boyları Balkanlara kadar devam eden göçlerinde eski yollarını kullandılar. Fakat X. asrın ikinci yarısından sonra Türkler arasında İslamiyet’i kabul etme faaliyetinin genişlemeye başlaması ve Karahanlı Devleti’nin, Samani Devleti’ni ortadan kaldırması sonucunda, XI. asrın başlarında güney bölgelerine doğru göç etme imkânı buldular. Artık Oğuzlar, Sır-Derya boylarından akın akın Maveraünnehr’e doğru göç etmeye başladılar.

         

        Karahanlıların Maverünnehr’i ele geçirilmesi sırasında İlek Nasr’ın maiyetinde bulunmuş olan Ali Tekin’in, daha 1014 yılından itibaren Buhara’da hüküm sürmeye başladı. Bir müddet Karahanlı hükümdarlarından Arslan Han’ın eline esir düştü ise de kaçmayı başararak tekrar Buhara’ya geldi. Bundan sonra Selçuklu Oğuzlarının Yabgu'su Arslan ile “ittifak” kurdu.

         

        Bu ittifakın dışında kalan Çağrı ve Tuğrul Beyler oldukça zor bir hayat yaşamaya başladılar. Siyasi baskı ve yer sıkıntısı altında bulunan iki kardeşten Tuğrul Bey aşılması zor çöllük mıntıkaya çekilirken, Çağrı Bey’de idaresindeki üç bin Türkmen atlısıyla Doğu Anadolu’ya meşhur akınına çıktı.

         

        Nihayet Çağrı Bey, Maveraünnehr’den hareketle Horasan ve Azerbaycan üzerinden Vaspurakan (Van Gölü Havalisi) topraklarına girdi. Bölge halkı o zamana kadar Türk süvarilerini görmediklerinden dolayı, “Mızrak, ok ve yaylı, beli kemerli, uzun ve örülü saçlı, adeta rüzgâr gibi uçan Türk atlıları” karşısında şaşkına döndüler. Selçuklu süvarileri, müstahkem kaleler dışında Vaspurakan bölgesinin bazı kısımlarını ele geçirdiler. Kazanılan bu zaferden sonra Nahçivan taraflarına yönelerek İberia bölgesine girip fetihlere giriştiler. Gürcülerin, Türk süvarilerine karşı koyamaması üzerine, buraya kolaylıkla hâkim oldular. Sonuçta Çağrı Bey, ileri de yurt edinilmesi amacıyla başarıyla tamamladığı bu keşif seferi sonunda, küçük sayılabilecek bir Türk kuvvetinin Bizans’ın Doğu Anadolu’daki kuvvetlerinin durduramayacakları bir durumda olduğunu fiilen tespit etmiş oldu.           

         

                           1040’da Büyük Selçuklu Devleti’nin fiilen kurulmasından sonra Sultan Tuğrul Bey tarafından başlatılan Anadolu harekâtı, İbrahim Yinal’ın Pasinler Savaşında Bizans ordularını mağlup ettikten sonra Anadolu’nun kapılarını Türk milletine açtı. Sultan Tuğrul Bey, 1054 tarihinde devletin dâhili problemlerini hallettikten sonra bizzat ordusunun başında Anadolu akınına çıktı. Doğu Anadolu sınırlarını aşarak Bargiri (Muradiye) ve Erciş’i fethettikten sonra üç yönde sevk ettiği ordusundan birincisi kuzeyde Kafkaslara batıda Canik Ormanlarına, güneyde Tercan, Hanzit ve Erzincan’a kadar ilerlerken, ikincisi, Oltu yörelerinden geçerek Çoruh Irmağı vadisinin ötesindeki bölgelerini akınlara uğrattı. Üçüncü kol ise Kars yönünde ilerleyerek buranın Bizans valisi Gagik ile yaptıkları savaşta Bizans ordusunu mağlup etti. Kendisi de yoluna devam ederek Malazgirt kalesini kuşattıysa da başarılı olamadı ve bundan sonra Erzurum’a kadar ilerleyen Tuğrul Bey, geri dönüşünde tekrar Malazgirt kalesini kuşattı ise de kışın yaklaşması üzerine kuşatmayı kaldırarak başkente geri döndü.

         

                           Bundan sonra Sultan, Anadolu’nun fethi görevini yeğeni Yakuti Bey’e verdi. Onun görevlendirdiği Selçuklu şehzadesi, Emir ve Türkmen beyleri, Anadolu’da Bizans’a karşı askeri harekâtı sürdürmeye devam ettiler. Beraberinde kalabalık Türkmen kuvveti olarak Azerbaycan ve Anadolu sınırlarına gelen Yakuti, Anadolu üzerine akınlara başladı. Yakuti’nin emirlerinden olan Sabuk (Saltuk-Sanduk) 1057 yılında Doğu Anadolu’ya sürekli ve başarılı akınlarda bulundu. Doğu Anadolu’daki Rumeli ve Makedonya orduları komutanlığına getirilen Nikephoros Bryennios’un çabaları, Sabuk’un hareketini durdurmaya yeterli olamadığı gibi yapılan bütün çarpışmalarda bu Türk emirine mağlup olmaktan kurtulamadı. Yakuti Bey’in sevk ettiği Türk birliği Anadolu sınırlarını aşarak Erzurum yörelerine daha sonra da Erzincan ve Kemah’a kadar ilerleyerek buraları ele geçirdi. Bu kuvvetlerden bir kol da Çoruh ve Kelkit vadilerinde ilerleyerek Şarki Karahisarı ele geçirdi. Bir başka Türk emiri Dinar, Fırat ırmağı yönünde hareket ederek Malatya’ya ulaştı ve şehri fethetti.

         

                           1059 yılında Sultan Tuğrul Bey’in emri ile Anadolu’ya yapılan harekât yeniden başladı. Şehzade Yakuti, beraberinde Horasan Saları, Kapar ve Sabuk adlı Selçuklu emirleriyle Van bölgesinden Anadolu topraklarına girmişlerdir. Emir Sabuk komutasındaki Türk birlikleri Temmuz 1059’da Sivas üzerine yürüyerek bu önemli şehri fethetti. Selçuklu Sultan’ı, 1062 yılında Azerbaycan ve Erran’a gelerek buraları yeniden kendisine tabi kıldıktan sonra özellikle Anadolu harekâtını inceleyip denetledikten sonra Yakuti’yi Anadolu akınlarına devam etmesi için tekrar görevlendirdi. Bu defa Selçuklu ordusu Güneydoğu Anadolu bölgesi üzerine hareket ederek buralarda faaliyette bulunmuşlardır. Büyük Selçuklu Sultan’ı Tuğrul Bey’in 1064’de ölümü üzerine o sıralarda Horasan Genel valisi olan Alp Arslan, Selçuklu tahtına geçip devlet işlerini yoluna koyduktan sonra, devletin fetih planları gereği Anadolu seferlerini sürdürmek amacıyla, 1064 Şubat’ında başkent Rey’den Azerbaycan’a geldi.

         

        Kendisine katılan kalabalık Türkmen kuvvetleriyle Urmiye Gölü’nün kuzey-doğusundaki Merend’e geldiği zaman Anadolu’ya sürekli akınlarda bulunan emir Tuğtekin, Sultan’ın huzuruna çıkıp giriştiği akınlar ve Anadolu’ya ulaşan yollar hakkında bilgi arz etti. Nahcivan yörelerinden Aras Nehrini geçip Erran bölgesindeki Lori topraklarına girdi. Burayı Bizans valisi olarak yöneten II. Gourgen, “Selçuklu Devletine tabi olması ve yıllık vergi ödemesi” şartıyla eski görevinde bırakıldı. Daha sonra İberia’ya girerek birçok kent ve kaleleri fethettikten sonra bura valilerini Selçuklu vasallığını kabul etmeleri şartıyla anlaşmalar imzalandı. Oğlu Melikşah ve veziri Nizam ül-Mülk de Aras Nehri boyunca Sürmari (Sürmeli Çukuru)’yi, Meryem-nişin kalesini ve civarını ele geçirdi. Alp Arslan, onları da yanına çağırıp Sepid-şehr’i ele geçirdikten sonra Bagratlı hanedanını başkenti olup Bizans’a bağlı bulunan ve Rumlar tarafından müdafaa edilen ayrıca, kaynaklarda müstahkemliği ve asla ele geçirilemez şeklinde vasıflandırılan Anı kalesini fethetti (16 Ağustos 1064).

         

        Genel hatlarıyla anlatılan bu akından sonra Selçuklu Sultan’ı Türkistan’da ortaya çıkan karışıklık dolayısıyla bölgeden ayrıldı. Fakat Selçuklu emirleri Anadolu akınlarına devam ettiler. Selçuklu harekâtı Antakya ve Halep bölgelerine kadar sürdürüldü. Anadolu’da 1067 yılında Kayseri, Niksar, Konya şehirleri, 1068’de Amoryum (Amuriyye), 1069’da da Honas kalesi Türk kuvvetleri tarafından fethedildi. Alp Arslan, 1067/68 yılında yeniden Anadolu üzerine sefere çıktıysa da daha çok İberia bölgesinde faaliyette bulundu ve bölgeyi tekrar Selçuklu hâkimiyetine soktu.

         

                           Bizans İmparatoru Romanos Diogenes durumun daha da kötüleştiğini görünce 1070-1071 kışında, büyük ordusunu hazırladı. O, Anadolu’yu Türklerden kurtarmaktan başka, İslam ülkelerini istila ve hatta Selçuklu Devleti’ni de tahrip etmek maksadıyla Bizans tarihinin en büyük ordularından birini ve belki de birincisini vücuda getirdi. Bizans İmparatoru bu muazzam ordu ile 13 Mart 1071 günü, İstanbul’dan hareket etti. Bu ordu Eskişehir’i geçip Kızılırmak vadisini takiben Sivas’a geldi.

         

                           Selçuklu Sultan’ı Alp Arslan da aynı yıl Suriye seferine çıktı. Azerbaycan’dan güneye inen Sultan, Bizans’ın müstahkem kalesi Malazgirt’i bir hücumla fethettikten sonra Meyyafarikin (Silvan), Diyar-ı bekr (Diyarbakır) ve havalisini tabiiyetine aldı. Bizans’ın elindeki Urfa’yı uzunca bir kuşatmadan sonra, vakit geçirmemek maksadıyla yoluna devam ederek Halep’e indi. İlk Bizans elçisi de burada Sultan’ın huzuruna çıktı. Barhebraeus’un rivayetine göre Anadolu’da yürüyüş halinde olan imparator, Malazgirt ve Ahlat’a karşılık Menbiç’i Selçuklulara bırakmayı vaat etti. Kafesoğlu’na göre, “Bu iki şehir Malazgirt ve Ahlat Anadolu’nun fütuhatı bakımından fevkalade önemli şehirlerdi”. Dolayısıyla Sultan da olumlu cevap vermedi. Esasen O zaman Batı Anadolu’dan dönmekte olan Afşin Bey’den aldığı, Bizans topraklarının hiçbir yerinde mukavemet unsurunun mevcut bulunmadığı yolundaki raporu Sultan’ı böyle bir kararı vermekte takviye etti. Sultan, Halep hâkimi Mahmut’u huzuruna getirtip, oradan Şam’a yürüdüğü sırada Bizans ordusunun Doğu Anadolu’ya ilerlediğini haber alır almaz derhal geri döndü. Anadolu’nun fütuhat bakımdan olgunlaşmasını bekleyen Türk Sultan’ı artık Bizans’ın çıkarabileceği en kalabalık ordu ile hesaplaşmak zamanının geldiğine inanıyordu.

         

                           İmparator ise Sivas’ta harp meclisini, yapılacak işleri görüşmek üzere topladı. İmparator, İran içlerine dalmak maksadıyla Erzurum’a geldi. Aslında komutanlarından bazıları Sivas’ta beklenilmesini önerirken, bazıları da Erzurum’a gidilebileceğini ve Türk Sultan’ını buraya çekebileceklerini ortaya attı. Ancak imparator, bu iki görüşü de benimsemedi. Kendisine olan güveni dolayısıyla da ordusunu dağıtmaya başladı. Franklar ve Uzlardan 10 bin kadar kuvveti geçilecek yolların emniyetini sağlamak üzere Ahlat’a sevk etti. Bir kısmını da erzak temin etmek maksadıyla kuzeye gönderdi. Geri kalan kuvvetleri ile Malazgirt üzerine yürüdü. Bu arada Diogenes, Malazgirt’i teslim olmaya zorlayıp aman vermesine rağmen, müdafileri öldürttükten sonra zaferden emin bir halde ordusundan ayırdığı diğer bir parçayı, Basilakes emrinde, Ahlat civarında hücuma uğrayan kıtalarına yardıma gönderdi. Basilakes kuvvetleri ile Türk öncü kuvvetleri arasındaki ilk çarpışma vukua geldi (24 Ağustos). Öncü çarpışmasını Türk ordusu kazandı.

         

        Sultan Alp Arslan’da harbe iyice hazırlanabilmek için Musul bölgesine çekildi. Malazgirt’in tehdit edildiğini haber alınca da yürüyüşünü hızlandırdı. Cebri yürüyüş esnasında atların çoğu öldü ve bilhassa Fırat’ı geçerken ağırlıklardan bir kısmı harap oldu. Bu sürat ile fazla kuvvet taşımanın zorluğuna ilaveten, iaşe güçlülüğünü de hesaba katan Sultan, Tuğrul Bey zamanından beri hizmet gören yaşlı ve yorgun Irak-ı Acem kıtalarını terhis ederek az sayıda, fakat genç ve dinç bir ordu ile Ahlat’a ulaştıktan sonra veziri Nizam’ül-mülk’ü, memleketin diğer bölgelerinde çıkması muhtemel herhangi bir karışıklığı önlemek için ve harp sahasına taze kuvvetler göndermek üzere hatun ve şehzadelerle birlikte Hemedan’a yolladı. Kendisi de Zahva ovasına gelerek vadiye hâkim tepeleri tuttu. Bu sırada Bizans imparatoru da Malazgirt’ten hareket ederek Ahlat’a doğru ileri yürüyüşüne devam etti. O da Zahva ovasına geldiği zaman Türk kuvvetlerini gördü ve burada karargâhını kurdu. Artık 26 Ağustos 1071 Cuma sabahı Türk ve Bizans orduları karşı karşıya mevzi almış bulunuyorlardı.

         

               İki taraf arasında sayıca fark büyüktü. Fakat sadece kitle savaşı yapabilen bu ağır hareketli ordunun çeşitli zümreleri arasında tam bir anlaşma olmadığı gibi, kumandanlar arasında zaferle alakası olanların sayısı da azdı. Daha 26 Ağustos sabahı Peçenek ve Uz kıtalarından mühim bir kısmı, kendi saflarını terk ederek ırkdaşlarının (Selçukluların) tarafına geçtiler. Kaynaklar Bizans ordusunun sayısını kaynaklar 200 bin ile 600 bin arasında veriyorsa da 100 000’den aşağı değildi. Kaynaklara göre Türk ordusunun sayısı da 15-20 bin arasında idi ki, 4 bini hassa askeri idi. Süleyman-şah, Mansur, Gevherayin, Porsuk, Bozan, Sav-tigin, Artuk ve Tutak gibi seçkin kumandanların idaresinde bozkır savaş usullüne göre yetişmiş, ok atmakta mahir ve her birinin ayrıca yedek atı olan süvarilerden kuruluydu. Disiplin altında hareket etmesini bilen Türk birlikleri arasında anlaşmazlık da yoktu. Müşterek gaza fikri ve Anadolu’yu fethetme gayesi onları birleştiren unsurlardı. Türk ordusu son hesaplaşma gününde de duruma hâkim görünüyordu. Ahbarü’d-Devlet’is-Selçukiyye’ye göre, Sultan son olarak barış teklifinde bulunmak için elçi gönderdi ise de Bizans İmparatoru; “Barış Rey’de yapılacaktır”, diye cevap verdi. Çatışma saatini Cuma vaktine kadar erteleyen Türk Sultan’ı, hep birlikte kılınan namazdan sonra beyazlar giyinmiş ve kokular sürünmüş olarak askerlere hitap etmiş ve şehit düşerse vurulduğu yerde gömülmesini, kumandanların oğlu Melikşah’a tabi olmalarını vasiyet etti.

         

               İlk olarak Türk merkezi kuvvetleri okçuların himayesinde hücuma geçti. Bu az miktardaki kuvveti bir anda ezmek hevesine düşen Diogenes, bütün ordusu ile karşı taarruza geçti. Ve çekilmeye başlayan Türk ordusunu takip etti. Alp Arslan tarafından maharetle tatbik edilen sahte ricat başarılı olmuş ve ordugâhından epeyce uzaklaşmış olan imparator, akşama doğru pusuların bulunduğu yere kadar gelip dayandı. Türk ordusuna umumi hücum emri verildiği zaman hatasını anlayan imparator, çekilmeye çalıştı ise de Bizans ordusu çember içine alındı. Sonuçta Bizans İmparator’u esir edilerek, Türk hakanının huzuruna getirildi. Alp Arslan, imparatorla uzun uzun konuştu ve nihayet ona, nasıl bir muamele beklediğini sordu. Diogenes’in ya öldürüleceğini yahut da zincire vurularak İslam ülkelerinde dolaştırılacağını veya affedilebileceğini ki, bunun az bir ihtimal olduğunu söylemesi üzerine Selçuklu Sultan’ı merhamet, itidal ve insanlık duygularının bir örneğini daha verdi ve onu affederek dost oldu. 

         

                           Selçuklu Devletinin kuruluşu ve Anadolu akınları süresince bir millet, kitleler ve dalgalar halinde İslam ülkelerine doluyor ve Bizans idaresindeki Anadolu hudutlarına yığılıyordu. Selçuklu sultanları daha devletin kuruluşu sırasında, bu büyük muhaceret meselesi ile meşgul oldular. Selçuklu hakanları hem akınlara uğratılan toprakları ve halkını korumak, hem de kendi ırkdaşlarına yurt ve geçim sağlamak gibi birbirine bağlı iki ağır görevle karşılaştılar. Devlet kurucusu olan Türk hakanları arasında özel bir yeri olan Tuğrul Bey, insanüstü bir gayretle problemleri halletmek mecburiyetinde kaldı. Karahanlı ve Gazneli devletlerinin daimi takipleri ile sıkışan, yersiz ve yurtsuz kalan Selçuklu Oğuzları zorlandıkça Anadolu hudutlarını aşarak akınlarda bulunduktan sonra Azerbaycan’a ve İran’a döndüler. Dandanakan zaferine kadar devam eden akınlar adeta bir nabız yoklaması gibidir. Dandanakan zaferinden Malazgirt Zaferine kadar, 30 sene süren akınlar, Türkmen muhaceretini, Selçuklu ordularının himayesinde gittikçe Anadolu’ya yaydı.

         

        Böylece Bizans İmparatorluğunun mukavemeti kırılarak Türk milletine yeni bir vatan hazırlandı. Gerçekten de Tuğrul Bey, Alp Arslan ve Melikşah gibi ilk büyük Selçuklu hakanlarını uğraştıran başlıca meselelerin en önemlisi Türkmen muhacereti idi. Onlar, ırkdaşlarına yurt bulmak mecburiyetinde olduklarının idraki içindeydiler. Bu sebeple Türkmenleri Anadolu’ya sevk etmek ve bir milletin yarısını orada vatan sahibi yapmak zaruri idi. 1047 tarihinde kalabalık Oğuz halkı Türkistan’dan Nişapur’a geldi. Onlar, Selçuklu prensi İbrahim Yinal’a yersizlik ve yurtsuzluktan şikâyet edince İbrahim Yinal, bu Türkmenlere; “Memleketim sizin oturmanıza imkân verecek kadar geniş değildir. Bu sebeple doğrusu şudur ki, Anadolu gazasına gidiniz, Allah yolunda cihad yapınız ve ganimet alınız. Bende arkanızdan gelip size yardımcı olacağım” diyerek, Anadolu’yu hedef gösterdi. Türk hakanları, Bizans İmparatorluğu’na karşı “Kızıl Elma” mefkûresini hayatiyete geçirdiler. Türk kitlelerinin Anadolu’ya göçmelerinde bu mefkûre büyük bir kuvveti teşkil etmiştir. Tıpkı Avrupa’ya göç eden Hunlar, Avarlar ve diğer Türk devletlerinin yaptığı gibi, Anadolu’da da Bizanslılarla bir hesaplaşma devri açıldı. Türkmenler, Anadolu’ya göç ederek her yıl biraz daha ileri gidiyor, doğudan orta ve batı Anadolu’ya doğru yayılıyorlardı.

         

                           Selçuklu devletinin kurulması ile Malazgirt arasında geçen otuz yıllık bir dönemde Türkmenler, Anadolu hudutlarına girerek, bu ülkenin doğu ve orta kısımlarına yerleşmelerine rağmen Anadolu’yu henüz kendileri için güvenli bir yurt olarak saymıyorlardı. Fakat Malazgirt zaferinden sonra Bizans’ın mukavemeti kırılınca Türkmenlerin muhacereti artık bir sel halini aldı.

         

        İşte Anadolu’nun fethi ve Türkleşmesi, bu zaruretler ile büyük sultanların bir siyaseti olarak ortaya çıktı. Boy beyleri idaresinde vuku bulan büyük göçler, sağlam bir nizam dâhilinde cereyan etti. Boylar doğudan batıya doğru ilerleyişlerini öyle bir disiplin içinde yapıyorlardı ki, yurtları değişen, fakat milleti sabit kalan, adeta seyyar bir devletin varlığı göze çarpıyordu. Hemen belirtmeliyiz ki, uzak bozkırlardaki yurtlarından bir daha dönmemek üzere gelerek, Selçuklu hizmetine giren ve bu devletin şuurlu sevk ve idaresi altında Bizans sınırlarına yığılan Türkmenlerin, yayla iklimi ve bol otlaklarıyla kendi yaşayışlarına son derece elverişli hayat şartlarındaki Anadolu’ya sahip olmak istemeleri kadar tabii bir şey olamazdı. Türk milleti bunu gerçekleştirmiş ve Malazgirt öncesinde adeta Malazgirt Meydan Muharebesi hazırlanmıştı. Yani Anadolu, Türk yerleşmelerine açılmıştı. Malazgirt Zaferi Türklüğe yeni vatanda siyasi teşekküller kurmanın kapılarını açmıştır. Esasen zaferi müteakiben Doğu Anadolu’da Türkmen devletlerinin kurulmuş olması, kısa zaman sonra da Batı Anadolu’da Türkiye Selçuklu Devleti’nin temelleri atılarak Türk tarihindeki yerini alması bunun en güzel ispatıdır.

         

        Anadolu’nun fethini takiben Sır-Derya ve Maveraünnehr’deki Oğuz İli’nin geri kalan kısmı da Anadolu’ya akmaya başladı. Birbiri ardınca gelen göç dalgaları Anadolu sathına yayıldı. Oğuz İli’nin 24 boyu bu yeni vatan coğrafyasına yerleşti. Malazgirt Zaferine kadar “cihad sahası” olan Anadolu, artık yeni sahibi Türklere “vatan” olduğu için Cihad sahası Balkanlara doğru itilmekteydi. Türklerin nüfus bakımından bütün köy ve kasabaları, harabeye dönmüş olan bu vatan coğrafyasını iskân edebilmeleri için ülkenin her tarafını imar etmeleri gerekiyordu. Aynı zamanda yüz yıllardan beri Anadolu’da kaybolan ticari, iktisadi ve içtimai hayat ile birlikte ırz, namus, can ve mal emniyetinin de temini icap ediyordu. Böylelikle Türk fütuhatından önce nüfusunu kaybederek ıssızlaşan ve harabeye dönen Anadolu, yeni gelen kesif Türk nüfusu ile birden bire canlılık kazanırken bir taraftan da süratle imar görmeye başladı. Yeniden ihya ve imar edilen Anadolu’da köy, kasaba ve şehirler esas itibariyle ya eski harabelerin yanında veyahut da üzerinde kuruldu. Zira Türkler, kendilerinden önceki Anadolu’da mevcut olan bütün yolların ve güzergâhların hem strateji ve hem de ticari bakımdan yüz yıllar boyunca elde edilen tecrübeler neticesinde meydana getirildiğini ilk anda idrak etmişlerdi.

         

        Böylece hayat kazanan Anadolu’da kurulan köy ve kasabaların bazı istisnaları bir tarafa bırakılacak olursak hepsinin Türkçe ad taşımakta oldukları, onların Türkler tarafından kurulduğunun ispatıdır. Dikkat edilecek olursa yeni kurulun Türk köy, kasaba ve şehirleri adlandırılmasında tabiat, coğrafyaya uygun isimlerin (Ak-tepe, Boz-tepe, Sarıca-kaya, Kara-bağ, Yeşil-köy, Tepe-köy gibi) yanında Anadolu’nun fetih ve imarında emeği geçen beylerin ve manevi büyüklerin (Afşin, Altıntaş, Kara-Arslan, Demirtaş, Alaiye, Saruhanlı, Kara-Mürsel, Karaman, Osman-eli, Seyit-Gazi, Hacı-Bektaş, Geyikli, Ahi-Mesud (Etimesgut), Samagar, gibi adlarına da sıkça rastlamak mümkündür. Anadolu coğrafyasında yaygın olarak yapılan adlandırma yukarıda görülen tertibin dışında ve bilhassa iki hususta kendini gösterir. Bunlardan birincisi Anadolu’yu yurt tutan Oğuz İli’nin 24 boyunun adları yanı sıra Kıpçak ve diğer Türk boyları da kendi boy adlarını vererek hatıralarını bırakmışlardır. Günümüzde Anadolu’da bunların binlercesine rastlamak mümkündür.

         

        Yaygın olan adlandırma şekilerinin ikincisi ise ıssız ve harap durumdaki Anadolu’nun vatan tutmak üzere Türkistan’dan gelen Türkmenlerin hissiyatı üzerinde yapmış olduğu tesirin ifadesini taşımaktadır. Anadolu’da yerleşen Türkmenlerin Prof. Dr. Mustafa Kafalı hocanın değimi ile harpçi ve kahraman olduğu nispette hissi olan atalarımız, karşılaştıkları harabe ülkenin umumi durumuna bakarak Türkçede harabe yerler için kullanılan “Ören”, “Viran” ve “Höyük” kelimelerine o yerlerin sıfatlarını da ilave ederek isimler (Kızılca-Ören, Gökçe-Ören, Kiçi-Ören, İkiz-Ören, Seki-Ören, Ağaç-Ören, Tepe-Viran, Yassı-Viran) vermişlerdir. Bu tarzda isimlendirilmiş binlerce yer adının Anadolu coğrafyasındaki yaygınlığı bile, Türklerden önce bu ülkenin ne kadar harap ve viran durumda olduğu hakkında fikir vermeye yetecek seviyededir. Üçüncü olarak da bizzat kendi isimlerini vermişlerdir ki, bunlardan bazıları Salur, Kınık İd, Eymür gibi.

         

        Köy ve kasaba isimleri umumiyetle Türkçe olmasına rağmen, Anadolu şehirlerinin birçoğu eski isimlerini muhafaza etmişlerdir. Ancak bu isimler (Sebastia-Sivas, Caseria-Kayseri, İkonium-Konya, Brusse-Bursa, Smirna-İzmir) misallerinde olduğu gibi Türk ağzına ve değişine uydurulmuştur. Türkler bu şehirleri aldıkları zaman azalmış da olsa içlerinde eski ahalisinin mevcudiyeti hasebiyle adı geçen şehirlere yeni bir ad vermek yoluna gitmemişlerdir. Yalnız bu şehirlere yerli nüfustan daha fazla Türk nüfus iskân ederek şehirlerin de Türkleşmesini temin etmişlerdir. Atalarımız, harap şehirleri tamir ve ihya ederken, ayrıca yeni baştan kendi kurdukları şehirlere ise Karaman, Aksaray, Akşehir, Kırşehir, Eskişehir gibi Türkçe adlar vermişlerdir. Anayollar da tamir edilmiş veya yeni yollar açılmıştır. Anayollar boyunca ulaşım ve ticaretin emniyeti için menzillere kervansaraylar inşa olunmuştur. Diğer taraftan da Türk milletinin yurt tuttuğu Anadolu’da dağ, ova, nehir, göl, orman, köy ve kasaba isimleri Türkistan’daki isimlerle benzerlik göstermektedir. Türkistan’daki yer adları ile Anadolu’daki yer adlarının uzantıları ise şöyledir; Almatı-Almalı, Altay-Altay, Kazak-Kazak, Kara gem (Karasu)-Karasu, Kıpçak-Kıpçak, Talas-Talas, Avşar- Avşar, Bayat-Bayat, Bejenek-Peçenek, Ayrançı-Ayrancı, Barak-Barak, Sandıklı-Sandıklı, Saray-Saray, Aktav-Akdağ, Kazan-Kazan.

         

        Sonuç olarak Anadolu, Selçukluların sistemli fetih ve iskân siyaseti sayesinde Türk vatanı haline gelmiştir. Malazgirt zaferi, Anadolu fütuhatının önemli bir dönüm noktasıdır. Hemen belirtmemiz gerekir ki, zaferi Türk ordusuna kazandıran, tarihi Türk savaş taktiğidir. Yani Turan veya hilal taktiği adını verdiğimiz savaş taktiğidir. Dünyada bu savaş planını Türklerden başka uygulayanda yoktur. Türk milleti, Türkiye Selçuklu Devleti, Beylikler, Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Osmanlı Devletleri zamanında bu coğrafyanın dağına taşına köyüne, kasabasına ve şehirlerine Türk mührünü vurmuştur. Türkiye Cumhuriyeti devletini oluşturan halk, Türkistan’dan gelen Oğuz boylarının torunlarıdır.

         

         


Türk Yurdu Eylül  2012
Türk Yurdu Eylül 2012
Eylül 2012 - Yıl 101 - Sayı 301

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele