Türkiye 2023 Vizyonu’na “Kürt Orağı” mı?

Eylül 2012 - Yıl 101 - Sayı 301

        Yıl: 1946. Yer: Moskova. Türk-Sovyet ilişkilerinde tarihe "Stalin'in Talepleri" olarak da geçen krizde, SSCB'nin tüm hatlarıyla Türkiye üzerinde baskı kurmaya devam ettiği ve elindeki tüm araçları sahaya sürdüğü bir dönem. Uluslararası yeni bir sistemin kuruluşuna zemin hazırlayan İkinci Dünya Savaşı'nda "aktif tarafsızlık" politikası izleyen Ankara'ya yönelik "cezalandırma" politikası izleyen Moskova'ya karşı Batılı başkentlerin "üç maymunları" oynadığı, hatta sonradan kokusu ortaya çıkacak olan el altından teşvik ettikleri, bir diğer ifadeyle tilkiyi aşama aşama tuzağa çektikleri sıkıntılı bir süreç.

         

        Bu kapsamda, 1945 yazından itibaren önce diplomatik yollardan, akabinde ise "kaba güce" dayalı klasik güç anlayışının bir göstergesi olarak Türk sınırlarında "gözdağı-tehdit" bağlamında icra edilen askeri tatbikatlar ile isteklerini elde etmeye çalışan Moskova'nın "akademik çalışmalar" adı altında "hamilik" rolüne bir kez daha şahitlik ediyoruz. Bu doğrultuda, SSCB içindeki Ermenileri ve Gürcüleri, ellerinde bir takım hayali haritalarla piyasaya süren, ilgili ülke akademilerinde üst üste "bilimsel" toplantılar gerçekleştiren, bunu tüm dünyaya servis eden Sovyet propaganda mekanizması, Kürtleri de unutmuyor.

         

        Moskova'da ellerine tutuşturulan haritayla, Sovyet bayrağındaki orağa uygun düşen bir projeyle çıkış yapan Kürtler; günümüzdeki Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)'nde yer alan haritanın "Kürdistan" kısmının ilk versiyonu olarak da kabul edilebilecek "Kürt Orağı Projesi" ile bir takım taleplerini gündeme getiriyorlar. İskenderun Körfezi'nden Basra Körfezi'ne kadar uzanan coğrafyada bir orağı andıran "Kürdistan haritası" ile Sovyet çıkarlarına uygun bir devleti savunuyorlar.

         

        Bu çerçevede Moskova açısından "Kürt Orağı Projesi"nin temel hedefleri şu şekilde karşımıza çıkıyor: 1. Türk ve Fars milletleri ile Araplar arasına kendi çıkarlarına hizmet edecek bir Kürt tampon devletini koymak; 2. Yeni devlet ile bölgenin jeopolitiğini değiştirmek; 3. Oluş(turul)an "Kürt jeopolitiği" ile bölgeye yönelik her türlü güç projeksiyonu uygulayabilme kapasitesini arttırmak; 4. Türkiye ile stratejik derinlikleri arasına sed çekmek ve bölge ile irtibatını koparmak; 5. Bölgenin jeokültürel dinamikleri ile oynamak; 6. Bu devlet ile bölge açısından iki hayati stratejik kaynağa, su ve petrole (Dicle ve Fırat nehirleri ile Kerkük-Ahvaz petrolü bağlamında) hükmetmek.

         

        Yıl: 2012. Yer: Washington. Türk-Amerikan ilişkilerinde "İkinci Kuzey Irak" krizi. Bir diğer ifadeyle "Kuzey Suriye" ya da "Batı Kürdistan" bunalımı... Rusya'nın Esad üzerinden planlı bir şekilde yürüttüğü, Ankara ile Washington'u "Büyük Kürdistan Projesi (BKP)" kapsamında karşı karşıya getiren bu son gelişme, şekil şartları itibarıyla tarihin farklı bir versiyonu olarak karşımıza çıkıyor.

         

        Nitekim Arap Baharı sürecinde zirveyi gören, Başbakan Erdoğan'ın Putin'e "Şanghay Beşlisi" latifesi ve bölge politikalarında bir takım "dost"-düşman ülkelere yönelik "Suriye Türkleri" hatırlatması ile "Ankara-Washington hattında neler oluyor" sorusunu gündeme getiren bu gelişmelerin temelinde "Kuzey Suriye" oldu-bittisi yatıyor. "Kriz içinde kriz" olarak da ön plana çıkan "Batı Kürdistan", balayı dönemini yaşayan ikili ittifakta ani bir frene yol açıyor. Sonrası malum; Beyaz Saray'ın web sitesinde beyzbol sopalı Obama görüntüsü...

         

        Hiç kuşkusuz, tarafların süreç içerisinde ortaya çıkan farklı Ortadoğu-Suriye algıları ve hesapları ile birlikte, "Yeni Ortadoğu"nun inşası sürecinde örtülü inisiyatif ve etki alanı mücadelesi burada oldukça etkili olmuşa benziyor. Özellikle ABD'nin Yeni Ortadoğu konusunda "Kuzey Suriye" ile ifşa olunan "gizli gündemi", Esad sonrası için farklı bir takım beklentiler-hesaplar içerisinde olan Türkiye'yi, ciddi anlamda bir hayal kırıklığına uğratmış görünüyor.

         

        Bir diğer ifadeyle, "Yeni Ortadoğu"nun hamisi, sahibi olduğunu iddia eden ve bu kapsamda "Model Ortak"lıklar üzerinden bölgede "oyun kurucu" olarak ön plana çık(artıl)an Türkiye, sessiz ve derinden işleyen, sinsi bir çevreleme politikası ile karşı karşıya. "Kuzey Suriye", bu bağlamda ucu Akdeniz'e kadar uzanan BKP'nin ikinci adımı olarak karşımıza çıkıyor. Birinci Dünya Savaşı sonrasında temelde Rusya'nın güneye inmesini ve daha özelde dönemin şartları-gereği icabı Türkiye-Rusya arasındaki kara bağlantısını kesmeyi hedefleyen "Kafkas Seddi"nin bir benzeri, bugün bölge Kürtlüğü üzerinden Türkiye'nin Türk-İslam dünyası ile olan irtibatını kesme ve kendi içine hapsetme projesi olarak karşımıza çıkıyor.

         

        Biraz daha açmak gerekirse... Başlangıçta bir Sovyet projesi olan "Kürt Orağı"nın güncel versiyonu olan ve BOP'da yer alan sınırlarına bakalım, ardından de facto bir şekilde beliren yeni duruma ve bunları tamamlayıcı nitelikte olan Barzani'nin açıklamaları çerçevesinde karşımıza çıkan "Büyük Kürdistan" projesine odaklanalım ve söz konusu projedeki haritayı hep birlikte okumaya çalışalım.

         

        BOP haritasında "Özgür Kürdistan" olarak geçen, başkenti Diyarbakır olarak ön plana çıkan ve sadece Karadeniz'e çıkışı olan, bölgedeki beş devletin (Türkiye, Azerbaycan-Nahçıvan, Suriye, İran ve Irak) topraklarından kopartılan parçalarla inşa edilen "uydu devlet", ilk bakışta Sovyet projesinden biraz uzak duruyor. Bunu "Sovyet Orağı"na biraz daha yakın kılan ise Rusya'nın "Kuzey Suriye" yönündeki "Batı Kürdistan" hamlesi. Böylece "Kürt Orağı" Akdeniz ile birleşiyor. Bu Sovyet projesini tamamlayan son adım ise Barzani'nin açıklamalarında gizli. Barzani, Kürdistan'ın Basra Körfezi'ne kadar uzanan bir Irak'ı kapsaması gerektiğini hedef olarak açıklıyor. Böylece 1946'daki hayali harita bir kez daha "Akdeniz-Basra Hattı" ile gündeme gelmiş oluyor ve karşımıza "Üç Deniz Havzası" (Akdeniz-Karadeniz-Basra Körfezi/Arap Denizi)nda elbirliği ile inşa edilmiş bir "Kürdistan Devleti" çıkıyor. Bu haritanın Batı Azerbaycan ve ötesine taşınacağıyla ilgili iddialar da göz önünde bulundurulduğunda içine Hazar'ın da dâhil edilebileceği bir "Dört Deniz Havzası" çıkıyor ki, bu tüm bölge jeopolitiğinin alt üst olması demektir.

         

        Bu kapsamda, Dört deniz havzasını içerisinde barındıran, toplamda 30-35 milyon civarında bir nüfusa sahip BKP, her şeyden önce Ankara'yı "ikna etme", "çevreleme" ve Türk-İslam dünyasından "izole etme" projesinin bir "aracı" olarak karşımıza çıkıyor. Bir diğer ifadeyle, emperyalist projelerin lejyoner kuvveti olmayı reddeden "Büyük Türkiye"yi ikna noktasında BKP bir şantaj aracı olarak öne sürülüyor. Burada "Arap Baharı" ile paralel bir "Kürt Baharı" sürecinin başlatılmış olması, hiç kuşkusuz tüm ilgili taraflar açısından önemli bir kırılma noktasına işaret ediyor. Nitekim, son haftalarda Türkiye'de tırmanışa geçirilen terör eylemleri de bu bağlamda Ankara'yı, "Arap Baharı" ile "Kürt Baharı" arasında esasları ABD ve diğer güçler-yapılar (özellikle de Rusya, Suriye, İran ve Kuzey Irak boyutu) tarafından belirlenmiş yeni bir mücadele-müzakere sürecine zorlama operasyonun bir parçası olarak önümüze çıkıyor.

         

        Bu bağlamda, Kürt jeopolitiğinin bölgesel jeopolitiğe olası diğer etkilerini aşama aşama irdelediğimizde ise yukarıda Sovyetlerin "Kürt Orağı" projesinde sıralanan 6 maddenin dışında şu 6 yeni hedefi görüyoruz: 1. BOP'un gerçekleştirilmesi noktasında daha ucuz ve az kaprisli bir devlete, devletçiğe duyulan ihtiyaç; 2. İsrail'in güvenliğine hizmet edecek bir "İkinci İsrail" oluşumu; 3. Türkiye'nin Türk dünyası ile irtibatını kesme ya da kontrol altına alma; 4. Türkiye ile (başta Rusya olmak üzere) Asyalı güçler arasına bir tampon devlet yerleştirme ve böylece Avrasya Birliği projesine darbe indirme; 5. Batı için daha "güvenilir" bir enerji koridoru-kaynağı yaratma; 6. Avrasya'ya yönelik (bundan sonraki süreçte öncelikle İran ve ardından Rusya bağlamında) operasyonlar için güvenli bir koridor açma, üs oluşturma.

         

        Evet, sonuç olarak ifade etmek gerekirse, "Yeni Kürt Orağı" projesinde "Irak Kürdistan"ı bir başlangıç olup, "Suriye Kürdistan"ı ikinci adımı oluşturmaktadır. Bu adım tamamlandığında, yani "Kürt devleti" denize açıldığında, üçüncü aşamanın çarpan etkisiyle birlikte çok daha hızlı bir şekilde gündeme geleceği görülmektedir. Burada temel hedef, hiç kuşkusuz 2023 Vizyonu çerçevesinde ortaya konulan; "Milli, bağımsız ve güçlü bir Türkiye" çalışmasını sabote etmek ve onu kontrol altında tutabilmektir. Türkiye'nin "oyun içinde oyun geliştirmesi" istenilmemektedir. Kuşkusuz, Ankara bunun farkındadır. Nitekim Türkiye'nin ortaya koyduğu tepkinin temelinde de aslında bu endişe yatmaktadır. Dolayısıyla Türkiye'nin yeni sürece yönelik olarak dış politikasındaki bir takım kararları tekrar gözden geçirmesi ve dengeye dayalı çok yönlü dış politika anlayışını hatırlaması gerekmektedir. Aksi takdirde, bir takım oldubittiler noktasında ya bunları sineye çekmek ya da tek başına mücadele etmek zorunda kalacaktır...

         


Türk Yurdu Eylül  2012
Türk Yurdu Eylül 2012
Eylül 2012 - Yıl 101 - Sayı 301

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele