Kendinden Kopartılan İnsan II

Eylül 2012 - Yıl 101 - Sayı 301

        “Bir şulesi var ki şem’i- cânın

        Fânûsuna sığmaz âsumanın

ŞEYH GALİP

 

 

        Her insan sadece kendi tarihselliğiyle değil, doğuştan getirdiği nev-i şahsına münhasır özellikleriyle biriciktir. Marksist yazında bu durum,“insanın kendi tarihsel, insanî dünyasını yarattığı (yaptığı, ürettiği) ve değiştirdiği (biçimlendirdiği) özgür, evrensel, yaratıcı ve özyaratıcı etkinliğini[i] anlatma sadedinde kullanılan Praxis kavramıyla ifade edilir. Farklı bir bağlamda, seküler içerikte de olsa o büyük hatıranın –elest bezminin- izlerini taşıyan varlığa, insana ve onun özgür, yaratıcı iradesine dikkatleri çektiği için, bu kavram ve çağrışımlarını önemsiyorum[ii]. Ne de olsa insanın kendi kendine ve bütün varlığa gurbetine, yabancılaşma kavramıyla refakat eden soylu bir kaygı var bu ifadede.

         

         

        Michelet’nin sözünü ettiği ‘kendi üzerindeki’ çalışma veya Marx’ın dediği gibi, şu ‘insanın insan tarafından üretilmesi’ olgusu[3], aynı hakikatin farklı ifade şekilleri olarak görülebilir. Habermas’ın deyimiyle bir tür “amaçlı eylem” biçimi olan eylem sürecinin makas değiştirerek “amaçsız eylem” biçimine dönüştürülmesi safhasında insan özne, artık sadece bir “meta-değer” olarak muhasebe kayıtlarının aktif ve pasif hanelerinde anlam kazanabilir. Bu safha sadece insanın kendine yabancılaştığı bir safhayı değil, insanın kendisi de dâhil bütün bir varlığa yabancılaştığı ve tekrar be tekrar var-oluş tecrübesini terk ettiği bir dolap beygiri safhası, bir tür düşme hâlidir.

         

        Habermas’ın amaçlı eylem biçimi olarak tanımladığı durum, insan öznenin eylemleriyle kendi kendini gerçekleştirdiği bir durumu ifade eder. İnsan bu aşamada henüz yaratıcı eylemlere sırtını dönmemiş, onunla yabancılaşmamıştır. Bir tür yokluktan varlığa çıkma, sanki kendini ve bulunduğu hâli aşma –buna ürperti de denebilir- gibi bir şey olan her hareket, aslında insanın kendi özüyle temasa geçme, aslına kavuşma arzusudur. Asıl, içimizde kendisinden bir parça taşıdığımız ilahî öz[4], bizim siyah kuşumuzdur. Siyah kuşumuz kendi kaderinde özgür iradesiyle uçarken mutlu, kanatları kırık ve kafeste tutsakken hüzünlü, muztarip ve bitkindir. 

         

        Amaçsız eylem biçimi, kısaca otomatik eylem de diyebileceğimiz otomat davranışlardır. Bir üretim bandının üzerindeki işçi böyledir. Hiçbir yaratıcılığı bulunmayan, kalpsiz uzmanların emrinde önceden belirlenmiş hareketleri tekrarlama, kesintisiz bir ayak uydurma ameliyesine muhatap tutulma; bu durum, siyah kuşumuzun kafese kapatılmasıdır. Bu aynı zamanda can sıkıntısının da kaynağı, bir modern zaman hastalığıdır.

         

        Bugün hayatımızdan kopartılan ya da sosyal, siyasal, ekonomik ve teknik altyapının zorunlu sonucu olarak bize dayatılan ideolojik rasyonel hiyerarşilerin tamamı sadece hayatımızı kolaylaştırmakla kalmıyor, onunla birlikte her şeyi, hatta “hareketlerimizi” bile nesnelleştiriyor. Her şeyin nesnelleştirilmesi üretim, tüketim, yönetim, denetim gibi sadece piyasa yapılarının kolayca işletilmesini değil, aynı zamanda siyasal denetim ve yönetim mekanizmalarının da merkezileşmesini ideolojik olarak benimseten argümanlar sunuyor bize. Bunun tabiî sonucudur ki, her şeyiyle öngörülebilir varlıklar hâline getirilen insan varlığı, makinenin ve ruhsuz uzmanların emrinde herhangi bir makine aksamından daha önemsiz bir meta-değere dönüşüyor.

         

        Nesnelleşme ve rasyonalizasyon süreçleriyle sekülerleşme sürecinin yan yana ilerlediği bir dünyada, zorunlu olarak her şeyin içi boşaltılıyor. Anlam ve büyüsünü kaybeden bu dünyada insan hareketleri de dâhil olmak üzere her şey, sadece bir meta-değer ya da nesne derekesine düşürülüyor. Bu durum, “bireysel eylemin önemini azaltan güçler arasında en karşı konulmazı rasyonel disiplindir [5] diyen Max Weber’in işaret ettiği nihaî noktadır. Bu türden bir disiplin sadece kişisel karizmayı silmekle kalmıyor, aynı zamanda statü tabakalaşmasını da ortadan kaldırıyor. Bunun içeriği, alınan emrin tutarlı bir rasyonellik ve metodik bir uzmanlıkla tam olarak yerine getirilmesidir. Disiplinin en rasyonel türevi ise bürokratik organizasyon tipleridir. Dünyanın teknik ve bürokrasinin çelik ağları tarafından çepeçevre sarıldığı bu tarz bir ilişkiler yumağında insan, büyük ölçüde özgürlüğünü kaybetmiştir. 

         

        “Doğaya gittikçe daha etkin bir hükmetmenin yolunu açan bilimsel yöntem, daha sonra doğaya hükmetme aracılığıyla insanların insanlar üzerindeki gittikçe daha etkin iktidarı için saf kavram ve aletler de sunmuştur.[…] Bugün iktidar kendini salt ideoloji aracılığıyla değil, tersine teknoloji olarak ölümsüzleştirmekte ve genişletmektedir, ve bu da bütün kültür alanlarını içine alan, geniş politik erki, büyük meşrulaştırmayı sağlamaktadır. Teknoloji bu evrende, özgürlüğünü kaybeden insanlığın bu durumunu büyük ölçüde rasyonelleştirmekte ve özerk olmanın, yaşamını kendi kendine belirlemenin ‘teknik’ imkânsızlığını da kanıtlamaktadır. Çünkü bu tarz bir özgürlükten feragat ya da esaret ne akıl dışı, ne de politik olarak değil, tersine daha çok hayatın rahatlıklarını arttıran ve çalışma verimliliğini yükselten teknik aygıtın boyunduruğu altına girme olarak görünmektedir. Böylece teknolojik rasyonellik iktidarın haklılığını ortadan kaldırmaktan çok, onu korumaktadır ve aklın araçsalcı ufku rasyonel türde totaliter bir topluma açılmaktadır.”[6].

         

        Habermas’ın yukarıdaki analizi, hiç şüphesiz günümüz insanının dramını betimliyor. Böyle bile olsa bir de bunun dışında ve günümüz tecrübî psikolojisinin anlam sahasına girmeyen varoluşsal tecrübeler vardır. Epistemolojik olanla ontolojik olanın diyalektik ilişkilerini öne alan, Batı’da örneklerini Nietzsche, Kierkegaard ve Sartre gibi düşünürlerde gördüğümüz, İslâm’da ise tasavvufî yönelişin farklı şekillerinde kendisini ifade eden bu yöntem, projektörlerini insan ruhunun labirentlerine tutmuyor sadece,[7] onun da ötesine, Saf Hakikat’in anlamlar dünyasına yönlendiriyor bizi. Aklıma İbn Sina’nın kuşlar masalı geliyor. Bir türlü uzayıp giden dünya sürgününün kilidini çözemeyen insan varlığının dramı anlatılır orada, sembolik bir dille.

         

        İnsan dua, yalvarma ve secde gibi mümtaz anlarda Bir’in huzurunda, kendisinin şuuruna varabilir. Kendi kendinin şuuruna varma, kişiyi sadece insan varlığı ve diğer eşyanın şuuruna varmaya değil, bilhassa varlığımızın ontolojik değerini sonsuzlukla temasa geçiren şahadet kavramının idrakine götürür. Âlemi seyre dalan ruhumuz şahadetin başında ve sonunda O’na nispetle kendisini tanımaya başlar. Demek ki kendini tanımanın yeter şartı O’nu tanımaktan geçiyor. Bu noktada insan kendini bütün asabiyelerin üzerinde ve müntehasında, namütenahi olana nispet ederek, varlık dünyasının bütün bitimli ufuklarını aşar, katre iken derya olur.

         

        Namaz ruhun kendi içimizdeki hareketidir. Sadece o mu? ‘Oruç vücudun eşyadan hareketi, daha doğrusu hicretidir. Hac da bir hicrettir. Zekât bile malın maldan hicretidir’[8]. İçimizde ya da onu dışavurumu olan iradî veyahut gayriiradî [görünümlü] bütün hareketlerimizde devam edip duran devinimlerin hepsi, ruhun çırpınışlarıdır. İnsan hareket edemediği ya da hareketleri otomasyona bağlandığı zaman talihsiz ve özünden kopartılmıştır. İbadet şuuru içindeki bütün hareketler metafizik renkler taşır. Sürekli varoluştur hayat farkında olana. 

         

        Hâlbuki günümüz insanı Kierkegaard’ın[9] ifadeleriyle “[küçük burjuva] her daim olduğu gibi, hayal gücünden yoksun biri olarak, [o], ister bir barmen ya da isterse bir başbakan olsun, şeylerin nasıl oluştuğuyla, neyin mümkün olduğuyla, genel olarak neyin olup bittiğiyle ilgili ehemmiyetsiz bir deneyim çemberi içinde yaşar. Küçük burjuva kendisini ve Tanrı’yı işte böyle kaybeder.”  

         

        Bu noktada insan kendisini ruh olarak farkında olmanın en uzağında bulur. Bu nokta, varoluşun yeter şartı olan kritik halkanın kaybedildiği noktadır. Hem süje hem de obje olan insan varlığımızın, kendi kendini üretme ve aşma imkânını yitirdiği noktadır burası. İnsana yapılan en büyük zulümlerden birisidir bu.

         


        


        

        [i] Bottomore, Tom, (2002), Marksist Düşünce Sözlüğü, (çev. der.) Mete Tunçay, İletişim Yayınları, İstanbul, s.468.


        

        [ii] Marksist şemanın temelleri kendisini tamamen kutsaldan arındırmış seküler ve pür materyalist bir determinizmi içerse de sadece kendi ürettiği meta-değer değil, aynı zamanda bizatihi üretim sürecinin de kölesi hâline gelen insan türünün feryadına isyanı da içeriyor. Bu açıdan bakılınca Marksizm’e tarihi maddecilik yerine, tarihi hümanizm dense yeridir. 


        

        [3] Braudel, Fernand, (2006), Uygarlıkların Grameri, (çev.) Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi, Ankara, s.39–40.


        

        [4] Lahbabî o ölümsüz eserinde “Allah” diyor, “ona [insana] yakındır, ondadır: benlik şuurdur ve aynı zamanda ilahî bir parça da ihtiva etmektedir.” Bkz. Lahbabî, Muhammed Aziz, (1972), İslâm Şahsiyetçiliği, Yağmur Yayınları, İstanbul, s. 24.


        

        [5] Weber, Max, (1993), Sosyoloji Yazıları, (çev.) Taha Parla, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul, s.221–222.


        

        [6] Habermas, Jürgen, (2007), “İdeoloji” Olarak Teknik ve Bilim, (çev.) Mustafa Tüzel, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, s. 36.


        

        [7] Burada yaptığım karşılaştırmayla, “Batı tefekkürüyle İslam tasavvufunu” aynı kefeye koyduğum anlaşılmamalı. Her ikisinde de benzer varoluşsal ıstıraplar yaşansa bile, çözüm yolları birbirinden tamamen farklıdır.


        

        [8] Karakoç, Sezai, (1986), Kıyamet Aşısı, Diriliş Yayınları, İstanbul, s.24.


        

        [9] West, David, (2005), Kıta Avrupası Felsefesine Giriş: Rouseau, Kant ve Hegel’den Foucault ve Derrida’ya” Paradigma Yayınları, İstanbul, s.202.


Türk Yurdu Eylül  2012
Türk Yurdu Eylül 2012
Eylül 2012 - Yıl 101 - Sayı 301

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele