Bir Boyuttan Bir Boyuta Düşünce

Ocak 2015 - Yıl 104 - Sayı 329

        Tarihin akışını, medeniyetin ilerlemesini ve çeşitlenmesini sağlayıcı temel etkenlerin başında şüphesiz içinde bulunulan, yaşamın olanaklarını sunan coğrafya yer alır. Tabiatın ve iklimin gösterdiği yapılar, akarsular, göller ve denizler, bitki ve hayvan örtüleri bu etkenin temel özelliklerini oluşturur.

         

        Bireyin ve toplumların özgürlük düşüncesi ve bu düşüncenin yaşamın içine yerleştirmesi de onun bağımsız, özgür bir insana ve topluma dönüşmesine kapı aralar. Özgürlük ve özgür düşünce, dikkat ve tecessüsü insan ve toplum hayatında harekete geçirici çok önemli bir öğedir. Çünkü o, aklın rehberliğinde idrakin harekete geçirilmesine ve buradan da yaratıcı zihni faaliyetlerin her şeyi araştırmasına geçilmek suretiyle araştırmaların, sorgulamaların, keşif ve buluşların ortaya çıkmasına yol açar. İnsan ve toplum hayatında böylece değişimin süreklilik kazanması “medeniyet” olgusunun zaman içindeki yürüyüşüne, ilerlemesine yardım eder.

         

        Medeniyet, bir süreçten ötekine geçerken gösterdiği yetenek ve kapasitelerine bu değişimlerde yeni genişlikler ve derinlikler kazandırır. Bunlar, onun –medeniyetin-, bu beşik içinde yeni dönüşümlere kendini hazırlamasına olanak tanır. Bütün bunlar, zihnî faaliyetin harekete geçirdiği yetenek ve kapasiteler ile aklın sınırlarının da genişlemesine, derinleşmesine ve yeni ufuklara doğru açılmasına yol açar. Dünya resminde toplumların bulunduğu renklere bakıldığında, onların her birinin zihinlerini, zihnî faaliyetlerini, akıllarının hangi basamakta devinip durduğunu görmekte güçlük çekilmeyeceği gibi, onların sürekli o basamaklarda neden tutulduğunu anlamakta da güçlük çekilmeyeceği açıktır.

        

        İnsanlar ve toplumlar, yaradılıştan kendilerine bağışlanmış özelliklerin nedenini tam olarak idrak ettiğinde, onların, kendilerine Tanrı’nın elçiler ile buyurduklarından daha önce veriliş nedeninin de farkına varacaklardır. O zaman, belki dünya resminde görülen renklerin devinimleri, değişim, dönüşüm, gelişme ve ilerleme görüntüleri de değişecektir, sanırım. Fakat günümüz dünya resmine baktığımızda cehaletin renklerini temsil eden toplumlarda aklın egemenliğinin sınırlarına ve sığlığına bakıldığında, ilerleme süreçlerinin başlatılması ihtimali güçlenmek yerine daha da azalmakta ve daha da kötüsü, onların dağılıp yok olma, eriyip tükenme süreçlerine evrilmeleri eğiliminin artmakta olduğu gözlenmektedir. İnsanlar ve toplumlar, özgürlüğü ve özgür düşünceyi idrak etmediği, onu korumak ve yaşatmak için mücadele etmediği sürece, başkalarının çizdiği dehlizlerde yitip tükenmeye ve kaderlerine yürümeye mahkûmdurlar. En iyimser tahmin ile başlarına dikilen cehaletin temsilcisi, efendilerine hizmetkâr kâhya ve yamaklar eli ile tarihleri ve kaderleri bir süre daha devam eder. Kimlikleri, nereden gelip nereye gittikleri, kim oldukları dünya tarihinde unutulur veya maceraları “ders” diye yaşayan toplumlarda hikâye edilir.

         

        Hristiyanlık âleminde olduğu gibi, İslâm âleminde de “hâkimiyet” iddiaları, dinlerde mezheplerin, tarikatların, cemaatlerin neşvü nemâ etmesine yol açmıştır. Batı’da bu işler daha ziyade sömürge yarışı ile bu ayrışmayı başlatmış ve Paris Devrimi ile ideolojik boyutlarda bir çatışma ve çarpışma, rekabet alanı yaratmıştır. Ancak, Doğu’da, İslam âleminde, Çin’e gidip ilim edinmeye ihtiyaç duymayanlar, fitne, cinayet ve entrika yolu ile ayrışmayı başarmışlardır. Üstelik dört halife çağında ve “al-i âbâ” mensuplarına karşı işlenen iktidar cinayetlerine cehaletten ortak olanlara, Araplar dışında kalanların saf tutması aklın sınırlarını zorlayıcı bir manzara ortaya çıkarmıştır.

         

        Aklın ve ilmin sınırları ortadan kaldırılınca insanların özgürlüğü, özgür düşünme yeteneği de gelişememiş ve sürüleşme süreçlerini yönetenlerin başarısı günümüze kadar varıp çıkmıştır. İnsanlara indirilen Kur’an, bunların hiç birine cevaz vermez. Peygamber ise, Kur’an’ı anlamak için, cehaletlerini yenmek için onlara doğru yolu göstermiş: “İlim Çin’de ise, ara bul, edin”. Şimdi bakın şu dünya resmine, gördüğünüz nedir? Hristiyan dünyası bu tavsiyeyi tutmuş, bulmuş, üstüne yenilerini katma becerisini sürekli hâle getirmiş, yoluna devam ediyor. Düşünün bu dünyanın zavallıları alfabe ile dili birbirinden ayıramayacak düzeyde bilgi sahibi ise dilinin tarihinden habersiz ise o toplumlarda “felâh” olabilir mi?

         

        Evet, Batı dünyasında parçalanma, kiliselerin bağımsızlaştırılması, birbirleriyle ayrışıp farklı toplumlar olduklarının bilincinde yarışa girmeleri, rekabet içinde ilerlemeleri ve bugünkü tabloyu yaratmaları, aynı zamanda “medeniyet” bakımından ileride olmaları, Doğu’nun ve Batı’nın bilgisine ve bilimine hâkimiyet tesis etmeleri, bütün bu yaşamış olduklarının bir sonucudur ve bu süreç devam etmektedir.

         

        Bugün dünya medeniyeti açısından bakıldığında, gelişme fazına erişememiş yahut birinci faza tutsak ettirilmiş toplumlarla birbirine yakın gelişme fazları içinde bulunan toplumlarla oluşmuş bir dünya resmi ortaya çıktığı görülecektir. Osmanlı hanedanlığının iktidarı sırasında İslam’a yeni bir fitne diye sokulduğu ifade edilen Vehhabilik fitnesinin sahibi yakalanıp mahkeme edilip Bâbıali kapısında idam edilmiştir. Şu içinde bulunulan manzaraya bir bakın ve birinci faza adım atıp da önleri kesilenlerin hangi akıbete doğru çevrilmek istendiklerini anlama zorluğu çekilmeyecektir, sanırım. Bir yanda böyle bir dünya içinde yuvarlanıp gitmeyi yaşamak sananlar, öbür yanda –Batı’da-, dünyaya biçim ve düzen kazandırmak için sürekli ilerleme hâlinde cevelan eden insanlar ve toplumlar. Türklerin doğru fazda ilerlerken bir anda aynı resmin içine sürüklenmesi, tarihin akışına aykırı görünse de bunu nasıl anlamamız gerekir diye de düşünmemiz icap eder.

         

        Acaba özgürlüğü ve özgür düşünceyi mi yitirdik, onlara yeterince sahip mi olamadık; yoksa yaşanılan bir elektrik kontağı mıdır, diye var olan bağımsızlık üstüne durmak gerekmez mi? Yaratıcı, düzene koyucu, akılcı, örgütleyici ve töreci –anayasacı- Türkler, tarihi akışkanlıklarını yitirip tarihin yapıcısı olmaktan neden çıkıyor/çıkarılıyor soruları, zamanımız insanını ve toplumunu düşündürmüyor ise sahipsizlik almış başını gidiyor ve çözülme başlamış, sürükleniyoruz ve bunun da yeterince farkında değiliz ya da umursamıyoruz, demektir.

         

        Her ne ise neden, o, bizim ile bir Batı insanı ve Batı toplumu ile aramızdaki en nesnel farkı ortaya çıkarıyor. Bu yüzden onların ve bizim tarihlerimiz zihnî yaratıcılık ve ilerleme bakımından Fatih çağı olan XV. yüzyıldan bu yana -Atatürk çağı bir yana bırakılır ise- bir türlü aynı fazlarda ilerleme olanağı bulamıyor. Üçüncü binde acaba Türklerin tarihini sona erdirmek üzere özel programlar ve özel yöneticiler mi seçiliyor dünyamızda, bilemiyorum. İçimde bir duygu, “seçilmiş özel görevliler” var, aç gözünü göreceksin, diyor. Açmaya, görmeye korkuyorum. Çıplak gerçeği görmek daha acı verici olacak, diyorum. Kendi yurdumda garip ve kimsesiz kalışıma üzüleceğim hiç aklıma gelmezdi, geldi.

         

        Batı’nın üstünlüğü, Doğu’nun aklını yitirmesi sonucudur. Çünkü Batı, kendini bulunduğu yere Doğu’nun bilimi ile taşımıştır. Ancak, Doğu, kendini bir yere taşıyan ilmi, ebediyen öyle kalacak diye olanın üstüne yatıp uyumuş, keyfine bakmış, Prusya’dan zafer kazandıracak müneccimler ısmarlayarak dünyaya bakmıştır. Sonuçta imparatorluklar da insanlar gibi, doğar, büyür, ölür. Bu idrak, akışkanlığını yitirmiş, zihni yaratıcılığını, dikkat ve tecessüsünü buharlaştırmış toplum aygıtlarının ve insanların vardığı yerdir. Merkezi Avrasya ve Ön Avrasya üzerinde sürekliliği olan, hanedanlıkları değişen, ama coğrafyaları sürekli genişleyen iki büyük imparatorluğun kurucusu Türkler, bugün, “dünya medeniyet” resmine bakıp düşünme veya erime çağındadırlar. Sahip oldukları dil paramparça edilmiştir. Birbirlerini aracı dil ile anlar duruma gelmişlerdir. Bir evin çocukları olduklarını unutmuşlar, her biri ayrı telden, ayrı türkü söylemektedir. Türklerin ve Arapların bugün geldiği yer, birbirine oldukça benzerdir. Oysa İslam’ı Arap yarımadasına çekilmekten kurtaran Türkler idi. Peygamberinin sözüne kulak vermek yerine, ilim öğrenmek yerine onun bunun peşine takılmayı Müslümanlık zannedenlerin akıbeti, hiç şüphesiz iyi olmayacaktır. İlim olmadan, cümle ilimlere zamanın birikimi ile hâkim değil iseniz, o birikim ve kültür ile O’nu okuyup anlamaya çalışmıyor iseniz, ilk emri de yerine getiremeyecek durumdasınız demektir. ‘Iqra’-oku, anla, söyle, açıkla-. Bu emir, Arapça metni ezberle, şarkı okur gibi “oku” anlamına gelmediğini bilmemiz gerekiyor.

         

        Ey iman eden arkadaşım, ben derim ki: Hiç değil ise, Kur’an’ı, yirminci yüzyılın müfessiri Elmalılı Hamdi Yazır’dan, onu bulamıyor isen, yirmi birinci yüzyılın müfessiri Yaşar Nuri Öztürk’ten oku, doğru bilgi edin, derim. Ama en doğrusu, senin zamanın bilgisini edinip doğrudan ya da dediğim kişilerin meallerinden okuyup anlamandır. Kur’an, ecdadımız tarafından XIII. yüzyıldan itibaren kelime kelime Türkçeye tercüme edilmiştir. Satıraltı tercümelerden birini bul, oku. O zaman, okuduğunu anlamak için, sadece metin bilgisinin yetmeyeceğini, zamanın fen ve mühendislik bilgilerinin de gerekli ve kaçınılmaz olduğunu göreceksin. İşte, bu gerçek idrak edildiği gün, Doğu ile Batı arasında görülen faz farkları değişmeye ve belki de devrimsel bir sıçrama ile aynı fazda aynı kapasite ve yetenek ile dikkat ve tecessüs ile zihni yaratıcılık ile yürünebileceğini kendine ve âleme kanıtlama olanağı doğar. Medeniyet basamaklarında sana yaraşır yeri edinme olanağı doğunca da tarihin sana yüklediği misyona geri döner ve sonsuza doğru yürüyüşüne devam edersin. Ama bu iman, Tanrı’nın ve Peygamber’in buyruğuna göre bir imandır, zor ve ağırdır. Yaşadığımız yüzyıl, 21.yüzyıldır. Bu yüzyılın bilgisinden istifade ederek Kur’an’ı anca anlama şansın vardır. Kendisi de bizzat bize böyle yapın diyor. Bundan daha aydınlatıcı buyruk olabilir mi? Yarı cahil adamların, kadim fitnelerin ortaya çıkardığı akımların günümüzde ortaya çıkardığı her türlü dolandırıcılık, zenginleşme yolu seçilmiş yerlerde dinini öğrenme şansın yoktur, sadece küfre ve dalalete sapar, imanını yitirsin derim. Din kimsenin tekelinde bir mal değildir. Allah ile kul arasında Peygamber bile aracı değil iken, nasıl aracılar peşine takılır ve imanını sakatlarsın, derim. Bunlardan birine sahip olabilirsin, hayat senin, tercih senin arkadaş.

         

        Ne yazık ki, hayatımıza yeniden neşv-ü nema ortamı bulan bu elim zihniyetler, Doğu ve Batı arasında medeniyet makasının da açılmasına yol açmakta, din baronlarının zenginliğine zenginlik katmaktadır. Her yer imam/hatip mektebi oldu. El insaf, kaç tane imam gerekli bu ülkeye? Çocuklarımıza dinini öğretmek için bunca liseyi tahrip etmeye ne gerek var? Bizim kuşağın, sonrakilerin pek çoğu bu okullarda okumadı. Biz dinimizi nasıl öğrendiysek herkes de öyle öğrenir. Kendimizi âleme güldürmenin gereği var mı? Ben çocukluğumun İstanbul’unu, ramazanlarını, dini günlerini arıyorum. Bir sokağın bir aile gibi yaşadığı zamanı arıyorum. Bir elin verdiğini öbür elin görmediği o insanların sokağını arıyorum. Şu yaşadığımız müptezel zamanı seyredip o güzelim İstanbul’un uğradığı vahşete üzülüyorum. Sanki o güzel İstanbul’um ikinci Latin istilasına uğramış. Tarihimizi, ecdadın bıraktığı medeniyet eserlerini ucube binalar ile ezmişler. Bilir misiniz, ecdat, Topkapı diye övündüğümüz o saray yavrusu bile denemeyecek küçük evden koca bir imparatorluğu idare etmişler. Hiçbir bina İstanbul’da hiçbir selâtin camiinden yüksek değildir, neden diye düşündünüz mü ey iman ettiğini söyleyenler? Ecdat, aptal mıydı acaba? Parasız, pulsuz mu idi? Neden muhteşem camiler yaptılar öyleyse? Çünkü mabetlerden daha yüksek bina kula yakışmaz, bütün estetik düşünceyi ihata etmişti. Ve hep de öyle öyle olmuştur.

         

        Biliyor musunuz, o koca imparatorluk sadece bir hücreden-evet bir hücreden- ve küçücük bir Kubbealtı’ndan idare ediliyordu. Şimdiye bakınız, avuç içi kalmış vatan toprağı her yere tahterevalli kullanılıyor sanki. Devasa binalar arasında ezilen İstanbul’a çok üzülüyorum. Türk medeniyetinin incisini böyle acımasız tahrip edenler, beton ormanına çevirenler, eminim tarihe ikinci Latin çapulu olarak geçmeye namzettir. Bir de Paris şehrine bakınız. Eski Paris ve yeni Fransız estetiği ile kurulan yeni Paris. Medeniyet ile medeniyetsizlik arasındaki fark, ecdadın bıraktığı mirasa yüksek saygı budur. İstanbul, Paris kadar saygı ve sevgiyi görmeye lâyık bir şehrimiz idi, heyhat, para ağalarına kurban edildi, yağma ve talana uğradı. Çocukluğumuz inci gibi dünyanın en güzel şehri kendi yok oldu, hayali gönlümde kaldı. Yazıklar olsun içinde yaşadığımız medeniyet anlayışına, ecdat sevgisine ve saygısına.

         

        Yaşadığım zamanın Doğu/Batı çıkmazı içinde debelenip duran ülkemin geleceğine üzülmek neye yarar. Medeniyet, aklın, zihni yaratıcılığın, yetenek ve kapasitelerin çağın düzeyinde kullanılır durumda bulunan toplumlarda bir ilerleme, gelişme ve tarih içinde sonsuza doğru yürüyen vasıtasıdır. Cehaletin hâkim olduğu toplumların bundan yararlanması olanaksızdır. Aydınlık dünyanın toplumları ardına düşecek bir milletin çocukları değiliz. “Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız.” diyor isek, bu karanlığı aydınlığa çıkarmamız gerekir. Aradaki faz farklarını ortadan kaldırıp eşitler arasında en eşit olma hedefine yürümeliyiz. Bunun için, bilim, bilgi, fen, teknoloji, yürek, cesaret ve estetik gerekir. Ey Türk gençleri, buna sahip çıkacak, yaratacak, aydınlığa ülkeyi çıkaracak sizlersiniz. Bu vatan sizlere emanet edildi, fazları kısaltacak da medeniyet sıçramasını yapacak da karanlığı aydınlığa çıkaracak da sizlersiniz. Yüreğiniz, cesaretiniz, azminiz, dönmez yüzünüz var ise yeni çağımız sizlerin eseri olabilir. İlimde, fende, özgür düşüncede tufanları gösterme çağındasınız. Batı, bugün bir yerde ise bu tufanları yarattığı içindir. Haydi, aramızdaki faz farkları sıfırlansın.


Türk Yurdu Ocak 2015
Türk Yurdu Ocak 2015
Ocak 2015 - Yıl 104 - Sayı 329

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele