Abdurrahim Karakoç

Temmuz 2012 - Yıl 101 - Sayı 299

        Abdurrahim Karakoç*: Şiire Geldin mi Şiir, Allah Ne Verdiyse Ben de Size Onu Veriyorum. Ben İlhama İnanıyorum, kesinlikle var, o olmasa ben şiir yazamam.

         

         

         

         

        -  Üstadım bizi kabul ettiğiniz için teşekkür ediyoruz.

        - Sağ olun.

        -Üstadım öncelikle genel anlamda siz, şiiri ermeyenler anlamaz, diyorsunuz.

        -O şiir öyle, yazdığım şiir öyle. Yunus Emre’ye geldin mi öyledir.

        - Özellikle hocamızın da zaten Yunus Emre hakkında bayağı bir uzmanlığı var. Şiir hakkındaki genel anlamda görüşlerinizi alsak.

        - Valla şimdi ben hep ironi yapmayı çok severim, hiç daha bugüne kadar tarifi yapılmamış. Yapılsa zaten tekrar tekrar sorulmaz, yapılmış ama inanmamışlar.

        - Tatmin olunmamış belki de.

        - Herkes yorumlamış, herkese sormuşlar. Almışlar cevabı fakat inanmamışlar. İnansalar zaten tekrar sormazlar. Şiir hakikaten tarif edilmesi zor bir sanattır.  İşte güzel sanatların bir dalıdır ama…

        - Peki şiirin sizin dünyanızdaki yeri nedir? Yani hakikaten mesela sizin düşünce yazılarınızı da okuduk, şiirlerinizi de okuduk, özellikle 1958 sonrası şiirlerinizde önce ideolojiden yana daha sonra sevda şiirleri var.

        - Evet ideoloji de var, aşk da var, hiciv de, memleket güzellemesi de var, yani var oğlu var. Sosyal yaralarımız var biliyorsunuz. Hâkim Bey, Doktor Bey, Bu ideoloji değil, bu ülkenin sosyal yaralarına parmak basmaktır. Ben vazife bildim ki dokunulmaz olana dokunayım. Ne olacak belki mahkemeye verirler, bir ceza meza alırız onu da çekeriz.

        - Zaten otuza yakın mahkemenizden beraat ettiniz herhalde.

        - Daha şimdi şu anda beş tane filan var. He ya !

        - Üstadım genelde siyaset ve siyasetçiye uzak durduğunuzu biliyoruz.

        - Uzağım.

        -Yani bunu şiirlerinize lanse edersek gerçekten bu siyasetin sizin şiirlerinize ne kadar etkisi var?

        - Yardımcılarım onlar benim, ben kötüleri seçiyorum. Hicvetmem için yardım ediyor onlar bana, onları hicvediyorum yoksa yardımcılıkları falan da yoktur. Şiir; mizahta olacak içinde, güzelliği gören. Bu memlekete faydası olan çoktur. Onu da biliyorum ama kimseyi övmedim hiç.

        - Yani bakıyoruz da ne Ecevit’e ne Özal’a hiçbirine karşı destekleyici bir şeyiniz olmamış.

        - Hiç övmedim. Ya öyle olsaydı bende politikanın içinde dururdum. Niye durmadım? Durulamayacak kadar tefessüh etmiş, kokmuş yani. Hep menfaate dayalı bir takım şeyler, Allah göstermesin. Bir şaire de hiç yakışmıyor. Kaçtım, kaçtım kurtuldum.

        - Üstadım biz daha çok edebi yönünüzden istifade etmek istiyoruz sizin. Eserlerinizde 1958’e kadar olanları yırtıp atmışsınız, yakmışsınız.

        - Evet yaktım.

        - Peki bu her şairin ya da her şair adayının veya şiire meraklı her insanın böyle bir milattan ya da böyle bir safhadan geçmesi şart mıdır sizce?

        - Yok. O bana mahsustur. Her insanın kendine mahsus bir özelliği vardır, ben onu yaptım. O da şunun için; yani biliyordum, Türkiye sınırlarının dışına kadar taşacağımı biliyordum. Ha bunu nasıl yapayım? Önceki yazdıklarım biraz ham şiirler, tam olgunlaşmamış dönemimin şiirleriydi. Onunla okuyucunun karşısına çıkmak istemedim. Kötü müydü belki de güzelleri de vardı. Ondan sonra, 1958’den itibaren yazmış olduklarımın hiçbirisini reddetmedim. Şimdi olgunlaşmamış meyveyi tezgâha çıkartamazsın, ham meyveyi. Şiiri de ben öyle yaptım işte, tam olgunluk çağında çıkarttım öbürleri hamlık zamanımdı.

        - Size göre ham ve hasın kriteri nedir?

        - Genel düşünce, inanç. Neye inanıyorsan bunun tamamına inanacaksın, yani zikzak yapmayacaksın. Bazı siyasetçiler var, her gün yedi yere dönüyorlar. Belli bir yere oturacaksın, fikir olarak da ideolojik olarak da. Ondan sonra devam edeceksin ama Nasreddin Hoca’nın dediği gibi olacaksın. Nasreddin Hoca elinde saz çalıyormuş, parmaklar orada duruyor, dın dın vuruyor, hanımı diyor ki: “Hoca başkaları bu sazı elinde oynatır, parmaklarıyla nota arar.” Hoca diyor ki: “Sen bilmezsin onlar burayı arıyorlar benim bulduğum yeri, ben buldum niye dolaştırayım elimi?” diyor. “Benim yerim bura.” diyor. Yani bunu şaka olarak söylüyorum her insanın kendine mahsus özellikleri vardır, sanatında da onu resmeder. Bir ressamın, bir saz ustasının veya başka türlü şeylerin hepsi mutlak surette sanatının içinde kendi vardır. Kendinin görüşü vardır.

        -Üstadım şiirlerinize baktığımız zaman böyle kafiyeye çok fazla ehemmiyet gösterdiğinizi görüyoruz

        - Ben kafiyesiz şiirde yazıyorum da fakat halk şiiri tarzında yazınca mutlaka surette kafiye tam olacak. Akıcılık, kafiye olduğu gibi, duraklar akıcılıklar da elinde olacak. Öyle diyordu tanınmış biri; Abdurrahim Karakoç’un şiirleri geldi mi şunu nasıl bestelerim diye hiç zahmet çekmiyorum, kendiliğinden akıp gidiyor zaten.

        - Yüze yakın besteli şiiriniz var, bildiğimiz.

        -Şu şiir, duvarda. Hâkim Beğ.

        - Bir de İsyanlı Sükût vardı.

        -: Gitmişti bir makama arz u hal için, bey dedi yutkundu eğdi başını.

        - Evet, özellikle Bedirhan Gökçe çok güzel okuyor onu.

        - Okuyanlar var fakat o şiir besteye gelmedi. Çok, 8-10 tane tanınmış bestekâr onu besteleyeyim dedi, başaramadılar.

        - Sizce var mıdır bir sebebi?

        - Valla bilemiyorum yapamadılar.

        - Şimdi üstadım bu kafiye halk için mi yoksa sizin özel bir tercihiniz mi? Orhan Veli bütün düzeni alt üst eden bir fikir atıyor ya ortaya kafiyeyi, aruzu falan tartışıyor.

        - Şimdi halk şiiri, kafiyeli, heceli, sayılı heceli şiir bizim şiirimizdir. Öz şiirimizdir, bu memleketin şiiri yani. Öbürleri batıdan alınmış. Ne zaman alınmış? Onlardan yüz sene sonra. E yetişemezsin ki, yüz sene ilerden geliyor adam. Şimdi seninkine gel eksiği varsa onu törpüle, seninkini geliştir. Ha şunu söylüyorum; bizim Türkiye’de roman yok biliyorsun pek, çünkü romanlarla Türkiye’nin alakası yoktu. Romanın ana memleketi Rusya’dır. Amerika’da da var, Fransa’da da oldu ama asıl menşei Rusya’dır. Mesela Cengiz Aytmatov ne güzel romanlar yazdı, Cengiz Dağcı o da Kırım’da yaşadı. Tolstoy’u vs. Ha onlarda şair yok mudur? Dikkat ediyorsan onların şairinden çok romancıları meşhur. Ama Türk’ün de şairi meşhurdur. Bir Fuzûli, Karacaoğlan, Yunus Emre bizde reddedilemeyecek kadar güzellikler arz ediyor. Zaten iyi bir şair bir şiiri roman gibi yazabilendir. Benim “İsyanlı Sükût” bir romandır, Doktor Bey öyledir, Hâkim Bey öyledir. Bunlar romanın veyahut hikâyenin şiirleşmiş halidir.

        - Peki üstadım Doktor Bey, Hâkim Bey gibi şiirlerinizde bir sosyal yaraya parmak bastığınızı görüyoruz. Bunlar sizin yaşantınızın yansımaları mı?

        - Yok benden değil bunlar, ama ben halk şairiyim ben halk şiiri yazıyorum, yazım halk şiiri, halkın meseleleri yoksa beni doktorlar baş üstünde karşılarlardı. Halk şairi, halk nasıl eziliyorsa, ne gibi yanlışlara maruz kalıyorsa bunları yazmak mecburiyetinde. İşkence varsa işkenceyi yazacaksın, ya da şurada da güzellik var. E, güzelliği de yazacaksın.

        - Üstadım şiirlerinizde bir kurgu var mı? Yani şiir yazarken aklınızdan bir plan yapıp şiiri kurguladıktan sonra mı yazıyorsunuz?

        - Yok! Ben hiçbir şiirimi öyle yapmam. Ekseriyetle daktilo ile yazarım, başlarım ve bitiririm. Yalnız ilk iki mısrası kafamda şekillensin yeter ki, onun arkası kendiliğinden geliyor zaten.

        -Peki yazdıktan sonra tashih yapıyor musunuz? Yani dönüp düzelttiğiniz yerler oluyor mu böyle yazdığınız için?

        - Yok yok! Bazen kıtalarda veya mısralarda zayıflığı ben de hissederim yazdıktan sonra ama; onu düzeltmeye elim varmaz. Yani eksik değil de zayıf biraz, öyle bırakırım çünkü bu insanın kendi kendini ameliyat etmesi gibi bir şeydir.

        - Peki, üstadım bu şiirlerinize başlığı nasıl koyuyorsunuz? Şairlerin ekseriyetle zorlandığı bir mevzudur bu. Siz başlığı şiiri yazmadan önce mi koyuyorsunuz yoksa yazdıktan sonra mı?

        - Yazacağım zaman koyarım. Kimsenin yapmadığı şeyler oluyor genelde. İşte Gökçekimi, Beşinci Mevsim, Akıl Karaya Vurdu, Suları Islatamadım alışılmışın yani realitenin dışında bunlar. Ha şiire geldin mi şiir, Allah ne verdiyse ben de size onu veriyorum. Ben ilhama inanıyorum, kesinlikle var, o olamasa ben şiir yazamam. O’nun bana ilham ettiğini ben de yazıyorum. Ve bir zaman geldi ben şiiri bıraktım işte. 4-5 sene oldu ben artık şiir yazmıyorum dörtlük yazıyorum o da gazetede, gerdanlık diye. Onun dışında şiir yazmıyorum. Millet diyor ki e, niye bıraktın? Ya ben kendimi biliyorum, yaşlandık artık eskisi kadar ne heyecanlıyım ne hafızam duyduğumu nakşedebiliyor unutkanlık da başlıyor. Yani o esas verimli çağın, ben geçtiğini gördüm. Hani derler ya kıvamında bırakacaksın. Benim de çok takdir ettiğim, beğendiğim şairler, yazarlar filan oldu ama zamanında bırakmadılar, bırakmadılar derken tekerlemeye düştüler, şaheser yazan adamlar tekerleme ile bitirdi. Ben de onlar gibi olmayayım dedim. Tadında bırakmak lazım. Bilirsin Kenan Üçe diye bir pehlivanımız vardı, padişah pehlivanı; Kırkpınar’da elli sene başpehlivan oldu, ama sonra ne oldu Koca Yusuf geldi sırt üstü yere vurdu. Muhammed Ali Clay da öyle ya. zamanında bıraksan ne olur sanki işte şiir de öyle.

        - Ama yazmayı Allah uzun ömür versin vefat edene kadar bırakmayacaksınız.

        -Yazacağım elbette ama şiir olarak öyle uzun şiirler, 7-8 kıtalık şiirler filan yok 1 dörtlük yazıyorum o da gazeteye yazdığım için. Mücadelem ölünceye kadar devam edecek, yeminliyim.

        - Üstadım biraz klişe bir soru gibi olacak ama şair doğulur mu, şair olunur mu?

        - Valla bilmiyorum ama şair nasıl doğulsun, yani bir kadın çocuk doğurup da ben şair doğurdum diyemez. Ha sonradan okurlar, kendilerini yetiştirirler. Bir de çevre; çevrenin çok önemi var. Sanatta çok daha önemi var, mesela bir evde devamlı içki filan içiliyorsa o evde doğan çocuk sonunda içkici olur, bir evde güreş meselesinden bahsediliyorsa çocuklar güreşe merak sarar, ha bir evde edebiyata, şiire merak varsa o evde şiir yazılır. Mesela biz beş kardeşiz, beşimiz de şiir yazarız. Rahmetli babam da yazardı, dedem de yazarmış demek ki aileden oluyor bu. Ailenin tesiri çoktur. Tabi bunu geliştirmek lazım. İki günü aynı olan zarardadır, buyuruyor Efendimiz. Yani dinimiz bile bunu böyle söylüyor. Evet, ben halk şiirine yöneldim ama benim şiirim âşık şiirine benzemez. Öyle Karacaoğlan, Emrah gibi değil, tarzımda onlardan farklı mesela 

        Başımdan bir kova sevda döküldü,

        Islanmadım, üşümedim, yandım ….

        yani bu nedir? Sonra bizim eski halk şairleri kaşları kemana benzetirler, kirpikleri yaya benzetirler, dudaklar kiraz olur. Böyle benzetmeleri ben hiç yapmadım çünkü yeni bir şey bulacaksın benzetmek için. Edebiyatçılar, ya sen nasıl buluyorsun bunları diye soruyorlar, Çiğ düşmüş çileğe benzer dudaklar dedim, hayret ediyorlar. Azerbaycan’dan bir edebiyat profesörü gelmiş Türkiye’ye, sonra memleketine dönmüş. Bunu Azeriler anlatıyorlar. Sormuşlar “ E, ne yaptın gittin Türkiye’de? Demiş vallaha çok büyük bir şey buldum, nedir demişler. “Lambada titreyen alev üşüyor.” buldum, bundan daha büyük bir şey bulunur mu, gerisini boş verin siz diyormuş. Baksan belki çok kolay, ama denilmiyor, denilemiyor yani o ilham kime geldiyse o söylüyor bunu.

         

        - Haklısınız Üstadım. Bir hocamız Abdurrahim Karakoç’u Abdurrahim Karakoç yapan “Lambada titreyen alev üşüyor.” diyebilmesidir demişti.

         

        - Daha güzelleri de var, okumadıkları için bilmiyorlar. Ben diyorum

                                Çelik testere ile kestim suları

                                Yıkadım duvara astım suları

                                Düşümde düşüne girdim dün gece

        Bunu kimse demiyor işte. Yıkıyorum, duvara asıyorum suları, hem de yani bu bir şiirdir çokları aklını yorsa da çözemiyor.

         

        - Sırattan incedir sevda köprüsü diyorsunuz mesela.

         

        - Evet.

                                -Sırattan incedir, sevda köprüsü

                                -Beraber geçelim tut ellerimden.

                                -Niyet ak güvercin, vuslat gökyüzü

        -Beraber uçalım tut ellerimden.

         

        Şimdi benim oğlum nişanlandı. Düğün davetiyesine gelin bunu yazdırmış, amma da isabetli olmuş ve çoğu insan düğün davetiyesinde bunu kullanıyor.

         

        - Samimi bir ilanı aşkın şahane bir özeti gibi sanki yani “Beraber geçelim tut ellerimden.” sözü yetiyor gibi o duyguyu vermeye.

         

        - Tabi ki. Yani birlik, beraberlik

                                Aşkın aldı beni benden

                                Bana seni gerek seni

         

        Yunus Emre de böyle demiş:

         

                                Ne varlığa övünürüm

                                Ne yokluğa yerinirim

                                Aşkın ile avunurum

                                Bana seni gerek seni

         

        Bu da fevkalade bir söyleyiş. E tabi bazı şairlerin özel şiirleri vardır, bazı tabirleri vardır onlar öne çıkar. Şimdi Türkiye’de şairler çıkıp şiir yazıyorlar her biri bir şey diyor, ama özellikle kimsenin demediğini diyenler akılda kalıyor. Orhan Veli’ydi değil mi Süleyman Efendi’ye şiir yazan?

                                Uzanıvermiş kumların üzerine sere serpe

                                Kolunu kaldırmış, koltuğunun altı görünüyor

                                Olmaz ki

        Böyle de yatılmaz ki !

         

        kafiyeli bak bu bir de yani akılda kalıcı orijinal.

                                Neler yapmadık bu vatan için

                                Kimimiz öldük, kimimiz nutuk söyledik

         

        Yetiyor işte bu. Sonra Cahit Sıtkı var çok güzel söylemiş, ölümü de güzel söylemiş, hayatı da güzel söylemiş. Mesela geçen kaybettik Dilaver Cebeci’yi. Çok severdim kendisini, dost canlısı iyi bir adamdı. Ama herkesin farklı farklı özelliği var işte.

         

        - Anlıyorum. Peki üstadım özel bir sorum olacak size. Malum “Mihriban” şiirini yazarken yani çok ulvi görünüyor bana özellikle hani az önce de bahsettik “Lambada titreyen alev üşüyor”, yani bunu nasıl bir haleti ruhiye içerisinde yazdınız merak ediyorum.

        - Şimdi bunun içinde aşk var. İsmi Mihriban değil ama karşıda bir muhatap var tabi ki. O Mihriban sembol bir isim. Yani ben onu yazmışım demek ki bir sevdiğim var ona yazmışım. E, ona yazınca da güzel oluyor haliyle, çünkü samimi duygularla yazılmış. Şimdi ben hatırlıyorum bizim oralarda elektrik yoktu o zamanlar, lamba ışığında oturulurdu ben de gece yazıyordum şiirleri bir an lambaya bakınca alevin titrediğini gördüm öyle yazdım herhalde.

        - Gerçekten sizi çok iyi tanıtan, çok sevilen bir şiir “Mihriban”. Bir de benim çok etkilendiğim bir dörtlüğünüz var sizin Üstadım:

                                Gerçeğin hayalden en bariz farkı;

                                Uzağa atarsın, yakına düşer.

                                Öyle günler öyle simalar var ki

                                Unutmak istersin aklına düşer.

        diyorsunuz. Buradaki hayal ve gerçeğin sizin dünyanızdaki yeri nedir peki?

         

        - O felsefik bir şiirdi. E tabi hayal de lazım her insana, hayal olmadan gerçeğe varamazsın ama gerçeğin yeri de hayalden başkadır, farklıdır. Birisi hayal birisi gerçek, bir roman hayal üzerine yazılır ama içinde gerçek şeyler de olur. Şiir de öyledir. Bazı şeyler hayali de olsa güzeldir, gerçeği de olsa güzeldir. Kitaplar seni okusun diyorum ben, kitap adamı okur mu? Okur işte.

         

        - Unutmak istedikleriniz de var sanırım siz böyle yazdığınıza göre. Belki siyaset sahasında belki özel hayatınızda.

         

        - Çok önemli hatıralar var ki unutamazsın yani unuttum dediğin an bir anda gelir düşer aklına, yıldırım düşer gibi düşer, hatırlatır. Ben unutturdum sayıyorum.

                                Unutmak kolay deme

                                Unutursun Mihriban’ım

        Şimdi İstanbul Üniversitesi Edebiyat Bölümü’nde okuyan arkadaşlar anlatıyor. Bu “Unutursun” şiiri elimize geçti hocayı çevirdik koridorda, hoca kızdı benim ezberimde Türk, Arap, Fars Edebiyatı’ndan beş yüze yakın şiir var unutmak ile ilgili, ben doymuşum bunlara falan diye. Yok, Hocam bu öyle değil falan, ısrar edince e, haydi okuyun bakalım dedi. Son mısrasını da okuyunca:

                                Düzen böyle bu gemide

                                Eskiler yiter yenide

                                Beni değil sen seni de

                                Unutursun Mihriban’ım.

        deyince Hoca coşkuya gelmiş daha var mı demiş, yok hocam demişler Elhamdülillah demiş. “Niye hocam?” diye sormuş talebeler, “Yahu insana kendi kendini unutturan bir yerden daha sonrasını yazsaydı gider gırtlağını sıkardım o şairin, en güzel yerde bitirmiş şair.” demiş ve şiiri alıp bir hafta bütün sınıflarda okumuş.

         

        - Üstadım yavaş yavaş bitiriyoruz müsaadenizle. Bu röportaj illa ki bir şekilde teşhir edilecek. Edebiyata ve şiire meraklı arkadaşlarımıza ve şiir yazmaya hevesli insanlara neler tavsiye edersiniz?

         

        - Elbette tavsiyelerim olacaktır. İlk olarak dalkavuk olmasınlar, dalkavukluk yapmasınlar kimseye. Sevdikleri olsun, takdir ettikleri olsun, ama benzemesinler kimseye yani özgün olsunlar. En önemlisi şairliğe meraklı olanlar şunu dememeli “Ben bunu yapıyorum ama fazla iddialı değilim” lafını kullanmasınlar. İddiası olmayan adam hiçbir sanata giremez, girmesin de zaten. Tenekeci isen bile iddialı bir tenekeci ol, şair isen şiirin iddiasını yap. En iyisi ben olacağım de ve en iyisi olmaya gayret et. Olur musun olmaz mısın, onu Allah bilir de gayret bizim vazifemiz.

         

        - Konuşmamızın başında benim şiirimin ülke sınırlarını aşacağını biliyordum demiştiniz. Bu da onun gibi mi yani iddialı olmak derken?

         

        - İddialı olacaksın tabi, en yükseklere gitmeye çalışacaksın. Bana memlekette derlerdi: “Yahu yazıp da ne olacak sanki böyle yazıyorsun?” ben de “Herkes duyacak bir gün beni herkes okuyacak.” diyordum, “Gazete bile üç-dört güne geliyor buraya.” falan derlerdi ben de “Ben en iyisini yazacağım.” diyordum. Yani insan malın en iyisi hangisi ise elbette onu alır değil mi işte ben en iyisini yapmak için gayret ettim. Bana bir gün televizyonda sordular “Neden okumadınız?” diye, ben de dedim ki: “Yahu okumayan adam olamaz diyordunuz ben de aksini ispatlayayım diye okumadım.” Şimdi edebiyat tenkitçileri falan vardır, münekkitler, fakat kendileri şair değildir. Şair ise de dördüncü, beşinci, yedinci sınıf şairlerdir bunlar. İyi bir şair hiçbir zaman münekkit olmamıştır. Roman da öyledir resim de öyledir. Ben mesela şair olmasaydım ressam olurdum herhalde, ressamın da karikatür tarafını alırdım. Karikatür çok güzel bir sanattır, iki çizgiyle bütün meseleyi anlatabilirsin mesela. Televizyonda bir sürü siyasetçi saatlerce konuşuyor bir şey anlamıyorsun, ama iki çizgi bitiriyor anında onları. Bu böyledir işte, ama maalesef ülkemizde sanata pek kıymet verilmiyor.

         

        -Geçen gün bir gazetede okudum Türkiye’de bir çini üstadı vefat etmiş de eserleri iki gün içinde çok yüksek fiyatlarla satın alınmış. Sanki biz sanatkârı öldükten sonra kıymetlendiriyor gibiyiz.

         

        - Bazı insanlar öyle maalesef. Mesela benim hakkımda Türkiye’de ne methedici bir yazı çıktı ne de beni tenkit edebilen biri. Niye? Yahu bu adam kötü adam, yazmasını bilmiyor deyin ya da bu adam güzel yazıyor deyin, demiyorlar. Sordum birisine vallahi senden korkuyorlar haklarında yazarsın diye, dedi. Benim şiir biraz öyle işte ya hatta biri demiş yahu Allah beni Abdurrahim Karakoç’un methinden dahi korusun, muhakkak yere vurur diyormuş. E, kötülükler mutlaka olur, ama ben insanları güzellikleri ile dürüstlükleri ile görür ona göre severim, onlar için yazıyorum ama kötü hallerini de görsem yazarım, mesele budur.

         

        -Üstadım son olarak bir şiirinizi kendi sesinizden alma şerefini bahşeder misiniz?

         

        -Olur tabi. İsyanlı Sükût’u okuyayım ben.

İsyanlı Sükût

        Gitmişti makama arz-ı hâl için,

        'Bey' dedi, yutkundu, eğdi başını.

        Bir azar yedi ki oldu o biçim...

        'Şey' dedi, yutkundu, eğdi başını.

         

        Kapıdan dört büklüm çıktı dışarı,

        Gözler çakmak çakmak, benzi sapsarı...

        Bir baktı konağa alttan yukarı,

        'Vay' dedi, yutkundu, eğdi başını.

         

        Çekti ayakları kahveye vardı,

        Açtı tabakasın, sigara sardı.

        Daldı… neden sonra garsonu gördü,

        'Çay' dedi, yutkundu, eğdi başını.

         

        İçmedi, masada unuttu çayı;

        Kalktı ki garsona vere parayı,

        Uzattı çakmağı ve sigarayı,

        'Say' dedi, yutkundu, eğdi başını.

         

        Döndü, gözlerinde bulgur bulgur yaş,

        Sandım can evime döktüler ateş.

        Sordum: 'Memleketin neresi gardaş?'

        'Köy' dedi, yutkundu, eğdi başını.

         

        Yürüdü, kör-topal çıktı şehirden,

        Ağzına küfürler doldu zehirden;

        Salladı dilini... vazgeçti birden,

        'Oy' dedi, yutkundu, eğdi başını.

         

        - Çok teşekkür ediyoruz üstadım hem bizi kabul ettiğiniz için hem de zaman ayırdığınız için. Yüreğinize sağlık.


        


        

* Abdurrahim Karakoç, 7 Nisan 1932'de Kahramanmaraş'ın Elbistan ilçesine bağlı Ekinözü (Cela) köyünde dünyaya geldi. İlkokulu bitirdikten sonra bir müddet köyünde marangozluk ve çiftçilik yaptı.

        İlk yazdığı şiirlerini beğenmeyip yaktı ve 1958 yılından itibaren yazdıklarını 1964 yılında "Hasan'a Mektuplar" adı altında (Fedai Yayınlarından) bastırdı. Daha sonra yazdığı şiirlerini "Akıl Karaya Vurdu", "Vur Emri", "Beşinci Mevsim", "Suları Islatamadım", "Kan Yazısı", "Gök Çekimi", "Dosta Doğru" adlarıyla yayınladı.  Yine sohbet, mektup ve söyleşilerini "Çobandan Mektuplar" adıyla bir araya getirdi.

        1958 yılında yaşadığı kasabanın belediyesinde muhasip olarak memuriyete başladı. 1981'in Mart ayında emekli oldu. Bu sırada Ankara’ya nakletti. 1985 yılından itibaren gazetecilik yapmaya başlayan Karakoç bir ara kendi ifadesiyle “Allah rızası için” politikaya girdi ve yine “Allah rızası için” ayrıldı. Şiirleri gerek kendisinin bulunduğu ortamlarda gerekse çeşitli programlar vesilesiyle onlarca televizyon ve radyo programında okundu.

        Karakoç övgüde, yergide ve sevgide Türkçenin sınırlarını zorlayan şiirlerin şairidir. Özellikle sevgi şiirleri ve bunların arasında özel bir yere sahip olan Mihribân, Mübtelâ Aşıkların, Kanını İçine Akıtanlar’ın sözcüsü oldu.

        Her nefesini bir ömür aşk ve şevkle yaşayan Abdurrahim Karakoç Yunus Emre ve Karacaoğlan çizgisinin yaşayan en önemli şairidir. Şair ve edip bir ailenin ferdi olan rahmetli şair, yine tanınmış bir şair olan Bahaattin Karakoç’un küçük kardeşidir. Abdurrahim Karakoç, evli ve 3 çocuk babasıdır. 1984'ün Ekim ayından bu yana Ankara'da ikamet etmektedir.

        Eserleri

  1. Hasan'a Mektuplar (1965)
  2. El Kulakta (1969)
  3. Vur Emri (1973)
  4. Kan Yazısı (1978)
  5. Suları Islatamadım (1983)
  6. Beşinci Mevsim (1985)
  7. Dosta Doğru (2000)
  8. Akıl Karaya Vurdu (1994)
  9. Yasaklı Rüyalar (2000)
  10. Gökçekimi (2000)
  11. Gerdanlık I (2000)
  12. Gerdanlık II (2002)
  13. Gerdanlık III (2005)
  14. Parmak İzi (2002)
  15. Düşünce Yazıları (Makaleler)
  16. Çobandan Mektuplar (Deneme)

         

        (Bkz. Gülsüm Saldere, "Abdurrahim Karakoç'un Lirik Şiirlerinde Kelime Dünyası", Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara 2001.)


Türk Yurdu Temmuz 2012
Türk Yurdu Temmuz 2012
Temmuz 2012 - Yıl 101 - Sayı 299

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele