Yirminci Yüzyılın En Keskin Dilli Şâiri: Abdurrahim Karakoç

Temmuz 2012 - Yıl 101 - Sayı 299

        Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde, birkaç şiir ekolü ve pek çok da bağımsız şair vardır. Şiir ekollerine mensup olan ve bağımsız gibi görünen şairlerden bir kısmı, bireysel bunalım şiiri söylemişler; bir kısmı da ideolojik şiir vadisinde yol almıştır.

         

         

        Özellikle 1940’lardan itibaren ideolojik kompartımanlaşmaya yüz tutan Türk edebiyatında, yazarlar ve şairler, daha çok ideolojik/propagandif eserlerle varlık göstermişler; mensup oldukları ideolojik muhitten oluşan bir okuyucu kitlesine hitap etmişlerdir. Şair ve yazarlarla beraber, okuyucu kitlesinin de ideolojikleşmesi, daha çok “sistemle kavga”nın doğurduğu bir sonuçtur. Cumhuriyet dönemi uygulamalarından, küçük bir azınlık dışında, hiçbir ideolojik grup memnun değildir. Sosyal zemin bu şekilde oluşunca, edebiyatın da kompartımanlaşması tabiidir.

         

         

         

        Karakoç’a Gelince

         

         

        Abdurrahim Karakoç (Kahramanmaraş Ekinözü 1932-Ankara 7 Haziran 2012), ilk gençlik yıllarını tek parti diktatoryasında yaşamış ve ilk şiirlerini, çok partili dönemde söylemiş bir şairdir.  Politik anlayış itibarıyla “milliyetçi-muhafazakâr” bir tavrı tercih eden Karakoç, ideolojik olarak da “Ülkücü hareket”te yer almıştır.

         

         

        Edebî açıdan ise Karakoç, geleneksel halk şiiri vadisinde şiir söylemiş bir edebî şahsiyettir. İlk şiirleri, muhtemelen aşk ve savda şiirleri idi. Ne yazık ki şair, ilk şiirlerini yakmıştır. Daha sonra yazdığı şiirleri de sistemin dışladığı insanları anlattığı taşlamalardır. “Hasan’a Mektuplar” adıyla 1965 yılında basılan taşlamalar, Türk edebiyat tarihinde, ilk iki baskısı onar bin basan ilk ve tek şiir kitabıdır.

         

         

         

        Karakoç Ne Söyledi?

         

         

        Taşlamalarında, toplumsal eleştiriye yoğunluk veren Karakoç, “sosyal gerçekçilik” akımının dışında bir şairdir. Her ne kadar Karakoç’un şiirinin fikrî temeli, “toplumsal gerçekçilik” özelliği gösterse de o daha çok “yerlilik ve muhafazakârlık” vurgusundan ve Türkiye’deki “toplumsal gerçekçilik”in sadece sol ve Marksist gelenek içinde mütalaa edilmesinden dolayı, bu gelenekten farklılaşır. 

         

        Karakoç’un şiirlerini dörde ayırmak gerekir: 1) Hiciv şiirleri, 2) İdeolojik şiirler, 3)Lirik (aşk, tabiat-pastoral) şiirler, 4) Hikmet-tasavvuf şiirleri.

         

         

         

        Hiciv Vadisinin Yeni Nef’î’si

         

         

        Karakoç, hicivlerinde ve ideolojik şiirlerinde, temel vurgu olarak “İslâmiyet’le mezc edilmiş bir Türklük” anlayışı çerçevesinde, mağdur edilmiş, horlanmış ve hatta yok sayılmış Anadolu insanının çığlığı olmuştur. Onun şiirlerinde Cumhuriyet tarihinde devlet-halk ilişkisinin panoramasını bulmak mümkündür. “İsyanlı Sükût” şiiri, onun vatandaş-devlet ilişkisindeki olumsuzluğu eleştiren bir örnek olarak kitlelere mal olmuş bir şiirdir:

         

         

                                Gitmişti makama arz-ı hâl için

                                “Bey”  dedi, yutkundu, eğdi başını

                                Bir azar yedi ki oldu o biçim,

                                “Şey” dedi, yutkundu eğdi başını

         

         

        27 Mayıs darbesinden TRT’ye; sol eylemcilerden bürokratik oligarşiye; giyim-kuşam modasından öz Türkçeciliğe; siyasi şahsiyetlerden Kıbrıs meselesine, rüşvetten adam kayırmaya kadar bütün kesimler ve zihniyetler, Karakoç’un eleştiri oklarına maruz kalmıştır. O dönem öz Türkçecilik akımına olan muhalif zihniyeti hicvettiği “Ohhaa!” şiiri dillerden düşmemiştir:

         

         

                                “Arı dil”, “Öz Türkçe” deyip durursun

                                Kabuk Türkçe var mı ulan boynuzlu?

                                Akıl’ı beğenmez “us” uydurursun,

                                Bir değil, beş değil hilen boynuzlu.

         

         

                                Lokantanın adı “sosyal otlangaç”,

                                Ana “doğuraçmış, baba “doğurtaç”…

                                Zehirin seksen küp, boyun kırk kulaç

                                Yoktur senin gibi yılan boynuzlu

         

         

                                                       …

         

         

                                İstiklâl Marşı’na neden ötürü

                                Hem “ulusal” soktun” hem “düttürü”?

                                Ve derken “bağımsız” eyledin hür’ü…

                                Her gün bir havadan çalan boynuzlu.

         

         

        Tabii, Karakoç bu şiirde, hiciv amacı güttüğü için, mübalağa yaparak öz Türkçe kelimeler uydurmuştur. Yoksa bu kelimeler, öz Türkçe olma iddiasıyla, hiç teklif bile edilmemiştir.

         

         

        Karakoç, bir başka şiirinde (Yoğurtlu Turşu), üretilip kullanılan kelimeleri şiirinde kullanarak bir hiciv örneği sergilemiştir:

         

         

                                Toplum ağacında ham betiklerin

                                Buruk lezzetinden tatmayan bilmez.

                                Düşsel anıların, kör yitiklerin

                                Küfrü gölgesinde yatmayan bilmez.

         

         

                                                       …

         

         

                                Çabalar armutça düşerken daldan,

                                Yapıtlar dumanca tüttü kavaldan

                                İki kez, dört sanı, altı çuvaldan

                                Bir giz var kargaca ötmeyen bilmez.

         

         

        Özellikle hicivlerinde kullandığı keskin dili ile Karakoç, sistemle kavgalı halkın öfke patlamasını yansıtır. Bu yüzden Karakoç, daha çok hicivleriyle tanınır. 

         

         

        Karakoç, hicivlerinde, tür ve şekil itibarıyla farklı da olsa, söylem ve keskin dili açısından, Nef’î geleneğinin takipçisi özelliği gösterir.

         

         

        Hiciv vadisinde şiir söyleyen Karakoç, birkaç şiirinde, şathiye tarzını kullanmıştır. “Tarihten Bir Yaprak” şiiri, bunun için güzel bir örnektir:

         

         

                                Kanunsuz, nizamsız, kara toprağa

                                Bir çocuk ekildi üç karış önce.

                                Kösteksiz aynada biten yaprağa

                                Bir kazık çakıldı üç karış önce

         

         

                                Koşuda yumurta dirgene durdu;

                                Katır felek erkekliğin bu muydu?

                                Devler kafdağından sesini duydu;

                                Bir boynuz yıkıldı üç karış önce

         

         

         

         

        Lirik Şiirde Karacaoğlan ve Köroğlu

         

         

        Lirik şiirlerinde, saf bir aşk duygusu etrafında genellikle gurbet ve ayrılık temalarını işlediği görülen Karakoç, pastoral şiirlerinde, Kahramanmaraş civarını ele almıştır. Karakoç’un pastoral söylemi, şiirlerinde iğreti durmaz. O, coğrafyayı bütün özellikleriyle ve bütün yaşanmışlıklarıyla şiirleştirir. Bu özelliğinden dolayı Karakoç’a “Türk şiirinde, coğrafyayı şiirleştiren şair” demek mümkündür. Lirizmi, pastorallikle zenginleştirdiği “Gönül Bir” şiiri, geleneği de yansıtmasına bir örnektir:

         

         

        

         

         

                                İki güzel su doldurur pınarda

                                Pınar güzel; güzel iki gönül bir.

                                Güzel sevmek güzel amma baharda,

                                Bahar güzel; güzel iki gönül bir.

         

         

                                                       …

         

         

                                Tükendi dermanım durdum kenara;

                                Düşecektim tutunmasam çınara.

                                Bir yokuştan üç yol iner pınara,

                                Yollar güzel; güzel iki gönül bir.

         

         

        Sadece dağlara söylenmiş olan “Hasbihal” şiiri, tasvir ve üslup açısından Köroğlu’nu hatırlatır:

         

         

                                                      

        Alnından öptüğüm dumanlı dağlar

                                Yiğitlerim başınızdan geçti mi?

                                Akar sularınız köpürür çağlar

                                Susayanlar doya doya içti mi?

         

         

                                                       …

         

                                Yumak yumak ilkbaharın dumanı

                                İplik iplik yaylaların çimeni

                                Ya veririz, ya vermeyiz amanı

                                Düşman ölümlerden ölüm seçti mi?

         

         

        Karakoç, lirik şiirlerinde, gerek tür ve gerekse muhteva ve imge kurgulaması olarak Karacaoğlan geleneğinin takipçisi olarak görülmelidir fakat bu, basit bir taklit değil, gelenek içinde zenginleştirmeyle devam eden bir takipçiliktir.

         

         

         

        Hikmet ve Tasavvufta Yunus Emre

         

         

        Karakoç, toplumsal irfanın bir yansıması olarak, zaman zaman hikmete de yönelmiştir. Yunus Emre geleneğinde söylediği bu şiirlerle, hikmet-tasavvuf terkibini yapan şairde, dingin bir tavır görülür. Meselâ “Dönüş” şiirinde,

         

         

                                Bunca yıldır bir hiçliğe

                                Gittim, sana geliyorum…

                                Yeter artık, döne döne

                                Bittim, sana geliyorum

         

         

                                                       …

         

         

                                Bıraktım öfkeyi kini…

                                Oldum bir rahmet ekini.

                                Seni sevmenin zevkini

                                Tattım, sana geliyorum

         

         

        diyen şair, fenâ âleminden bekâ âlemine ulaşma duygusunu yansıtan bir ruh halini dile getirir.

         

         

                    Türkü şeklinde bestelenen şu şiiri de, Karakoç’un hikmet ve tasavvuf yönünü yansıtır:

         

         

                                Can özümden besmeleyi çekince

                                Dil yanmazsa ben yanarım Sultanım

                                Hak uğruna bir sefere çıkınca

                                Yol yanmazsa ben yanarım Sultanım.

         

         

         

        Karakoç Nasıl Söylemiş? (Şiir Türü ve Tekniğine Dair)

         

         

        Abdurrahim Karakoç, halk şiiri geleneğinin devamıdır. Şiirlerinin çoğu koşma tarzında yazılmıştır ve gerek duraklar ve gerekse kafiye açısından kusursuz denecek kadar başarılıdır. Yukarıda verilen örneklerden de anlaşılacağı gibi, Karakoç, müptezel kafiye kullanmaz ve duraklarla belirlenen ritmde de büyük aksamalar yapmaz. 

         

         

        Hece ile şiir söyleyen Karakoç, iyice özümsediği bu ölçüyü kullanırken, zaman zaman aruz sesi ve ritmini de şiirine kendiliğinden yansıtmıştır. “Açık Dilekçe” şiirinde bir kaç aruz hatası hariç olmak üzere, “Fâilâtün fâilâtün fâilün” vezninin ritmi serpiştirilmiştir: 

         

         

                                Kaş yaparken göz çıkarır elleri

                                Çok silahtan tesirlidir dilleri

                                Hayret ettim, bir tuhaf ki halleri

                                Poyraz eser yüzlerinde savcı bey

                                Kan kokuyor gözlerinde savcı bey

         

         

        Tercüme-i Hâlimiz şiirindeki şu iki mısrada da aruz ritmi açıktır:

         

         

                                Saygı, hürmet, izzet, ikram, hep riyâdır hep riyâ

                                Bir acâyip ümmet olduk ey Resûl-i Kibriyâ

         

         

         

        Genellersek…

         

         

        Her vadideki pek çok şiiriyle kitlelere mal olan Abdurrahim Karakoç, şiirlerinde, 1940’lardan itibaren, Türkiye’nin yaşadığı sistem meselelerini eleştirel bir tavırla ve hiciv üslubuyla ele almıştır.

         

         

        1981 yılına kadar taşrada yaşayan Karakoç, kelimelerini, imgeleri ve ele aldığı konuları, daha çok kırsal kesim bakışıyla yansıtır. Bu yansıtmada, çıplak gerçekçilik ve doğrudan ifadeler söz konusudur. Karakoç, görüşlerini, sentetize olmuş bir şiir diliyle değil, “anlam-kelime-amaç” ilişkisindeki mesafeyi, mümkün olduğu kadar yakın tutarak dile getirmiştir. Yani, kelime işçiliğinden ziyade, anlam ve amaç arasındaki doğrudan ilişkiyi kurgulamıştır.

         

         

         

        Son Söz

         

         

        20. yüzyılda, Abdurrahim Karakoç diye bir şair yaşamasaydı, 20. yüzyıl şiiri eksik mi kalırdı?... Evet… Kalırdı…

         

         

        Pek çok şairin kısık sesle mırıldandığı bir dönemde ve Türkiye’nin büyük değişim ve dönüşümler yaşadığı bir çağda çekilen sıkıntıları şiirine yansıtacak bir şair yaşamasaydı gelecek nesiller, 20. yüzyılı yeterince anlayamayacaklardı. Nef’î’de zirveye ulaşan hiciv geleneği, Karacaoğlan’ın adıyla özdeşleşen halk şiiri geleneği, Yunus’la sembolleşen mistik şiir, şayet Karakoç gibi bir şair çıkmasaydı, 20. yüzyılda kesintiye uğramış olacaktı.

         

         

        Abdurrahim Karakoç, Türk milletinin vicdanı ve öfkesi olarak edebiyat tarihinde yer almıştır.

         

         

         


Türk Yurdu Temmuz 2012
Türk Yurdu Temmuz 2012
Temmuz 2012 - Yıl 101 - Sayı 299

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele