Tarih Yazanların Yazılmayan Hayatları

Haziran 2012 - Yıl 101 - Sayı 298

        Bu makale esasında Yılmaz Öztuna üzerine bir yazı olacaktı, fakat Öztuna üzerine ölümü sonrasına yazılan ve konuşulanlardan farklı bir şeyler söylemek, daha dikkatli ve uzun bir uğraşıyı gerektiriyordu. Şimdilik bundan kaçındık ve hakkında yazacaklarımızı sınırlı tutarken, burada bir konuya dikkat çekmenin onun anlaşılmasında faydalı olacağını düşündük. Bu konu tarih yazanların hayatlarının yazılması konusundaki büyük boşluktur. Dolayısıyla bir tarihçiden bahsederken onu nasıl bir çerçeveye oturtacağımız, kimlerle mukayese edeceğimiz konusu sıkıntılıdır. Üstelik bu tarihçi akademi dışındansa bu işi daha da zorlaştırmaktadır. Akademi dışındaki tarihçileri popüler tarihçi olarak değerlendirmemiz öncelikle onların yaygın bir okuyucu kitlesine hitap etmelerindendir. Bunu nasıl becerirler, nasıl yazarlar, nasıl yetişirler, kimler bu sınıftandır? Bu cevapları bulabilmemiz, ancak haklarında yazılan kısa ve eksik biyografilerin sunduğu benzerliklerle mümkün olmaktadır. Öztuna, böyle bir durumda benzerlerinin içinde nasıl bir yere oturtulabilir? Çünkü onu diğer popüler tarihçilerden kolaylıkla ayırt edebileceğimiz özellikleri var. Tabii ki akademik tarihçilerle mukayese ettiğimiz zaman popüler tarihçilere yakın durmaktadır. Osmanlı tarihi ağırlıklı olmak üzere Türk tarihinin bütünü üzerinden yazma girişiminde bulunan Öztuna gibi kaç tarihçi vardır? Tarih yazarken yeri geldiğinde onu diğer dünya milletlerinin tarihiyle mukayese eden kaç tarihçi vardır? Bu soruların cevapları aynı zamanda Öztuna’nın Türk tarihçiliğindeki yerini bir parça göstermektedir. Aşağıda bu parçayı genişletmek için tarihi yazılmayan tarihçilerimiz bahsinin ardından, Öztuna hakkında kısa bir değerlendirme yapacağız.

         

        Türkiye’de tarih tartışmalı konularıyla, tartışıldığı ölçüde ilgi alanı olmaya devam ediyor. Bu ilgi devam ettiği sürece tarihçilik de tartışmaların ortasında yer alacak görünüyor. Bu ilgiye rağmen Kurtuluş Kayalı’nın tespitiyle ifade edersek Türkiye’de tarih kapsamlı olarak tartışılmamıştır. Tabii ki tarihle beraber tarihçilikte kapsamlı olarak tartışılmamıştır. Kayalı’nın bu tespiti yaparken arzu ettiği, akademik ve entelektüel bir zeminde yapılacak bir tartışmaya duyulan ihtiyaç olmalı. Bu ne zaman olur? Belirsiz, fakat son zamanlarda birkaç isim ve konuyla düğümlenen tarihçi ve tarihçilik tartışmalarının medya eksenli yürütüldüğüne şahit oluyoruz. Tartışmalarsa ağırlıklı olarak televizyon dizileri ve sinema filmleriyle birlikte, tarih programlarından besleniyor. Anlaşılan tarih tartışmaları televizyon kanallarını tercih etmiş görünüyorlar. Tarihçi denildiğinde öncelikle medya vasıtasıyla boy gösterenler akla geliyor. Hatta tarih bölümlerinde öğretim gören öğrenciler içinde bu durum geçerli. Medya-tarihçi ilişkisinin tarihe duyulan ilgi ve tarih çalışmalarına dolaylı etkisi inkâr edilemez bir gerçek. Bir toplumun tarihle bu kadar içli dışlı tartışmaların içinde olması, ne kadar doğrudur? Bu da başlı başına bir problem. Tarihi bu derecede gündelik siyasetin tartışma aracı olarak kullanma ihtiyacı nereden doğuyor? Tabii bir durum mu? Gündelik siyasetin veya belirli ideolojilerin zihinleri yönlendiren ve mecburi ihtiyaca dönüştüren müdahalesi mi var? Yoksa zamanında tartışılmayan veya yazılmayan olguların intikam alışı mı? Bu soruların her biri modern tarihçiliğimizin bütün yönlerini dikkate alarak yapılacak çalışmalarda saklı.

         

         Tarihçilik denildiğinde, akla sadece kurumsal ve üniversitelerde yapılmış tarih çalışmaları gelmektedir. Ne bu çalışmalar ne de bu çalışmaları yapanlar üzerinde yeterince durulduğu söylenemez. Çok bilinen birkaç isim dışında eserleri üzerinde akademik inceleme yapılmış, kayda değer biyografiler yazılmış tarihçilerimiz yoktur. Modern tarih ve edebiyat tarihi çalışmalarımızın öncüsü Köprülü hakkında dahi yapılan tespitlerde hatalara düşülmektedir. Mesela Köprülü ona şöhret getiren ve bilimsel kimliğini ortaya koyduğu eserlerini Annales okulundan önce yazmıştı. Buna rağmen birçok yerde onun Annales’in etkisinde kaldığından ve adeta bu meşhur okula bağlandığında Köprülü’ye ayrı bir şöhret getireceği intibaı uyandıran tespitlerde bulunulmaktadır. Bu durum gösteriyor ki, tarihçiler kendi disiplinlerinin tarihini yazma konusunda zaaf içindedirler. Türkiye’de akademik tarihçiliğin yanı sıra onu etkisi altına alan güçlü bir popüler tarihçilik geleneği bulunmaktadır. Bilimsel tarihçiliğimize olumlu katkıları olduğu kadar olumsuz yönleriyle de tesir eden popüler tarihçilik üzerine de nutuk atmanın ötesinde ciddi araştırma yapılmamıştır. Akademik tarih çalışmalarının yetersiz ve uzun süre doğrudan resmi ideoloji yanında mevzi almış olmasından kaynaklanan boşluğu, uzun yıllar boyunca akademik alanın dışında tarih yazanlar doldurdu. Akademik çevrelerde üretilenlerin oranı artmadıkça ve bunlar genel tarih okuyucusuyla buluşmadığı sürece bu durum devam edecektir.

         

         

        1930’lu yıllarda Yedigün dergisinde yapılan röportajda tarihi romanlarıyla şöhret kazanan M. Turan Tan, Nizamettin Nazif gibi isimlere “Tarihçiler Ne yaptınız?” sorusu soruluyordu. Fakültenin dar koridorlarında kaybolması muhtemel insanlar ne kadar tarihçilik sıfatını alıyorsa o yıllarda Bâbıâli’nin imkânlarıyla tarih yazanlar da alabiliyordu. Tarihçilik sıfatının kullanımında bir cömertlik sergileniyordu. Akademisyenler zamanla, bu unvanın gelişigüzel kullanımından rahatsız olacaklardı. Çünkü tarih artık bilimsel bir disiplin, tarihçiyse profesyonel bir mesleğin temsilcisiydi. Onların işi tarihin bir devriyle ilgilenmek belirli bir devre dair yazılar kaleme almaktı. Modern bilimsel tarihçilik bunu gerektiriyordu. Türkiye şartları düşünüldüğünde henüz başı sonu belli olmayan arşivler bir ömür tüketmeye hazır araştırıcıları bekliyordu. Birkaç tarih bölümü ve az sayıda bilim adamıyla yapılan araştırmalar belirli olguları açığa çıkarsa da bütünü görebilecek eserler henüz arşivlere göre yazılabilecek durumda değildi. Zamanla artan tarih bölümü ve bilim adamına rağmen hala bu türden çalışmaların sayısının çok olduğu söylenilemez.

         

        Türkiye’de modern tarih çalışmalarının başlangıcından bugüne doğru gelindiğinde akademik tarihçilerin yazdıkları popüler tarihçiler kadar itibar görmedi. Bu durum belki bütün dünyada böyleydi. Tarihi olguların özellikle yakın tarihte düğümlenenleri üzerine oluşan kanaatlerin bir inanç alanına dönüşmesinde popüler tarihçiler etkili oldular. Birçoğu yakın tarih olarak adlandırılan dönemin şahidiydiler. Canlı hatıralar, sohbetler ve ilgili dönemin kaynaklarını kullanabilecek tabii donanımları, onların tarihi hadiselerle kolay bağlantı kurmalarını sağladı. Özellikle uzun ömürlü birkaç istisnayı saymazsak 1900’lü yılların başından 1970’li yılların başına kadar tarih yazanlar, aynı mirasın birbirini besleyen kuşaklarının temsilcisi oldular. Belki Osmanlı tarihinin erken devirleri için Köprülü ve sonrasında yapılan çalışmalarda popüler tarihçilerin akademisyenler gibi etkisi olmadı, ama yakın tarihe dair bilinenlerin birçoğu öncelikle popüler tarihçilerin yazdıklarıyla öğrenildi. Hatta yakın tarih, inkılâp tarihçilerinin ideolojik bir kurgusu olmanın ötesinde son yıllara kadar akademisyenlerin uzak durduğu bir alandı. Bunun için II. Abdülhamit’in üzerinde sisli atmosfer, yeni araştırmalara rağmen hala sahte bir hatıratı dipnot gösterebilen akademisyenleri içinde boğabilecek kadar karmaşık oldu. Akademisyenlerin belirli dönemleri içeren eserlerinin büyük çoğunluğu, kendi aralarında tüketilen bir malzemeye dönüştü. Popüler tarihçilerin akademiye paralel, fakat üslup farkıyla üreten yazarlarının eserleriyse hem kendi dönemleri hem de sonraki nesillerin tarih sevgisi, bilinci ve bilgisinin oluşumunda dikkat çekici etkiye sahip oldular. Onlar halk için yazmışlardı ve halk onlara itibar ediyordu. Peki, akademik tarihçilerin eserleri halka ulaştıramaz mıydı? Elbette ulaştıranları oldu. Günümüzde de şahit olduğumuz gibi bazı isimler yazdıklarını geniş okuyucu kitlesiyle buluşturabildiler. Bu türden akademisyen tarihçileri halka ulaştıran sadece yayınevlerinin yaygın imkânları değildi. Yazarların kullandıkları üslup ve terkip kabiliyetleriydi. Üslup ve terkip kabiliyeti kuru kuruya anlatılan istatistik veriler ve belge trafiğinde köşe başını tutmuş arzuhalci yazarlığı misali, belge okumayla geçen soluk yüzlü hayatla kazanılmayacak derecede kıymetliydi. Kendi üniversitesi dışında tanınmayan mücavir alan tarihçilerineyse hiç uğramadan geçti.

         

        Ahmet Refik (öl.1937) öldüğünde devrin yazarları onun tarihi sevdirme konusundaki hakkını vermeyi ihmal etmediler, ama o bir tarihçi değildi diyenler vardı; fakat o kısa süren ömründe hep tarihçi olarak bilinmişti. Harbiye’den birinci olarak mezun olması ve askerlikten ayrılmış olması pek dikkat çekmedi. Çünkü bunun Ahmet Refik için bir anlamı olmadığı gibi onun yazılarıyla tarihi sevenler ve onun açtığı çığırda tarih yazanlar onu tarihçi olarak tanıdılar. Tarihçi Ahmet Refik Bey’e Falih Rıfkı istediği kadar tarihçi değil desin o tarihçiydi. Üniversite onu kabul etmedi. Üniversite reformundan sonra akademi onu görmek istemedi, ama yüzyıl biterken onun itibarı, hem eserlerinin yeniden yayımlanmasıyla hem de XIII. Türk Tarih Kongresi’nde Halil İnalcık’ın onu Türk tarihçiliğinin öncüleri arasına aldığı bildirisiyle iade edildi. İtibara ihtiyacı mı vardı? Zannetmiyorum. Onun bir nesil için tartışılmaz itibarı vardı. Ona akademinin vereceği itibar, hakkında yazılacak doğru dürüst bir biyografi, kayda değer analizlerin yer aldığı tezlerle olmalıydı, fakat akademi bu konuda kendi mensuplarına dair kayda değer incelemeler yaptıramayacak kadar meşguldü. Ahmet Refik popüler tarihçiliğin öncüsü olduğu kadar akademik tarihçiliğinde öncülerindendi. Yine de akademik bir çalışmanın ilgisini çekecek kadar şanslı olamadı. Tarihçilerin kendi mesleğine vefasızlığı ustalarının hayatları ve eserlerini bir tarih çalışmasının malzemesi yapmamalarıdır. Hele söz konusu olan akademi dışındakilerse, onları okumayı severler, fakat akademik çalışmanın konusu yapmaya cesaret edemezler. İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi kütüphanelerinde saklı durur. Müracaat kitabı olur, ama İsmail Hami Danişmend kimdir, nedir, pek bilen yoktur. Reşat Ekrem Koçu, Abdullah Ziya, Feridun Fazıl Tülbentçi, Enver Behnan Şapolyo, İbrahim Hakkı Konyalı gibi isimler kaç kişinin tez konusu olmuştur. Bu isimlerin üniversiteden aldıkları unvanları yoktu, dolayısıyla armağan kitapları da olmadı. Hiç olmazsa ansiklopedik eserlerde haklarında verilen bilgiler doğru dürüst olsaydı. Onlar birer tarihçiydi; kendi kulvarlarında. Akademisyen değillerdi, halk için yazıyorlardı ve buna uygun üslubu kullandılar.

         

         

        Yılmaz Öztuna’nın Ardından Birkaç Kelam

         

        10 yaşındaki çocuktan 80 yaşındaki ihtiyara kadar yazdıklarını okunur anlaşılır kılan Yılmaz Öztuna, 9 Şubat 2012 tarihinde 82 yaşındayken vefat etti. Geriye onlarca eser, gazete ve dergilere yazdığı yüzlerce makale bıraktı. 82 yıllık bir hayat, aşağı yukarı Cumhuriyet’le yaşıt bir ömürdü. Yazdığı eserlerin ötesinde bu ömrün hikâyesinin yazılması bile Türkiye’de tarihçiliğin, politikanın, Babıâli’nin, müzik dünyasının tarihi içerisinde anlamlı bir yer ifade edecekti. Kendisini tanımış olmama rağmen daha önce belirttiğim gibi Yılmaz Öztuna’nın hakkında, şimdilik, birkaç cümle yazmak dışında yapacak bir şeyim yok. Ahmet Nezihi Turan’ın yıllardır süren çabalarının onun ketumluğunu bozmaya yetmediğini biliyordum. Dolayısıyla sormak istediğim soruların birçoğu sorulamadı ve düşünmüş olduğum sözlü tarih çalışması eksik kaldı. Öztuna’nın ardından yazılanlara bakıldığında yüzlerce okuryazar seveni takipçisi olmasına rağmen ilgililerin üzerinde durduğu konular, Öztuna’yı gerçekten tanımlayacak metinler değildir. Bu metinlerde, sözlü bilgilerden derlenmiş ve birbirine benzeyen tekrarların ötesine geçilemiyor. Elbette dostlarının onun hatırasına alelacele bir şeyler yazması tabiidir, fakat gerçek olan, bir kuşağın tarih sevgisinin oluşmasında büyük etkisi olmuş bir yazarın ardından bakıldığı zaman tıpkı Ahmet Refik’te olduğu gibi ele avuca sığacak çalışmaların olmamasıdır. Öztuna kimdir, nasıl yazdı, bir kuşağı nasıl etkiledi? gibi soruların cevapları, “büyük tarihçiydi, çok yazdı, bir kuşağı etkiledi” şeklinde olmanın ötesine gitmiyor. Tarih yazarlarının tarihi konusunda Osmanlı tarih yazarları sınırlı kaynaklara rağmen daha şanslıydı. En azından onların derli toplu bir çalışmada eserleri ve biyografileri toplandı. 

         

        Yılmaz Öztuna’nın eserlerini okuyarak tarihi sevmiş ve tarih bilgisi edinmiş binlerce insan var. Belki bildiğimiz isimlerin dışında birçok kişi bu eserlerin etkisiyle tarihçi olmak istediler, onun eserlerinden istifade ettiler. Özellikle milliyetçi muhafazakâr okuyucu üzerinde etkili oldu. Öztuna, milliyetçiydi ve milliyetçiliğinin tezahürlerine eserlerinde rastlamak mümkündür. Milliyetçilik daha doğrusu milliyetçi muhafazakârlık, popüler tarih yazarlarının genel vasfı olmanın ötesinde akademik tarihçilerimizin büyük çoğunluğunun da belirgin özelliğidir. O şüphesiz velut bir yazardı. Onun velutluğu ardından yazan dostlarının değişen rakamlarla ifade ettiği eserlerinden anlaşılmaktadır. Hakkında yazanların verdiği rakamlara göre 50 ve 100 civarında kitap, onlarca makale, gazete yazısı 13 yaşında başladığı ve 82 yaşında biten yazarlık hayatının ürünleridir. Kendi ifadesiyle 120 kitap ve on binin üzerinde gazete yazısı ve makalesi bulunmaktadır. Oldukça şaşırtıcı bir üretkenliğe işaret eden bu rakamlar ve kanaatleri rakamlar üzerinden yapmayı alışkanlık haline getirenlerin hesabını, Öztuna şu ifadeleriyle boşa çıkarıyor. Dikkatli bir bakışla, fark edilebilir durumun tespitini kendisi yapıyor: “Ben aslında üç kitap yazdım. Yüz yirmi kitap yazmadım” şeklindeki ifadelerinden bu anlaşılıyor. Bu üç kitap Osmanlı Tarihi, Musiki Ansiklopedisi ve Devletler ve Hanedanlar adlı hacimli eserleridir. Öztuna, diğer 117 kitabın, bu üç büyük kitabın orasından burasından çıkarılmak suretiyle yazıldığını söyler. 

         

        Onun ele aldığı konular ağırlıklı olarak Osmanlı tarihi üzerineydi. Her ne kadar Türk tarihinin önceki safhalarını Türkiye Tarihi adlı eserine almış olsa da kendisinin esas olarak Osmanlı tarihi konusunda uzman olduğunu belirtmiştir. Bu eseri de Osmanlı tarihi ağırlıklıdır. Bunun yanı sıra Türk müzik tarihine ait biyografilerin yer aldığı Türk Musiki Ansiklopedisi ve dünya tarihine açılımın bir göstergesi olan Devletler ve Hanedanlar adlı tarihi eseri ansiklopedik niteliktedir. Bueseri Türkiye’de üzerinde ciddi olarak durulmayan jenealoji sahasında ortaya konulmuş, bu bakımdan Türkiye’de ki bu hacimdeki tek örnek olmasıyla büyük bir boşluğu doldurmuştur. Üzerinde Öztuna imzası olan ve az bilinen eserlerinden biri de Havacılık Tarihinde Türkler adlı ortak yazarların olduğu çalışmadır (Kitabın diğer yazarları; Yavuz Kansu ve Sermet Şensöz’dür.). Havacılık tarihi tarihçilerin ilgi göstermediği alanlardan biridir. Öztuna, bu konuda yapılmış bir çalışmaya da imza atarak bugüne kadar ihmal edilmiş bir alana dikkat çekilmesinde ve aydınlatılmasında katkıda bulunmuştur. 1971 yılında yayımlanan bu eser, alanda yapılan araştırmaların olmamasıyla birlikte düşünüldüğünde kayda değer bir yere sahiptir. Günümüzde dahi bu alanda yapılan çalışmalar sınırlıdır.

         

        Türkiye’deki tarihçilerin Türk tarihinin büyüklüğü konusundaki ifadelerine eserlerinde sıkça rastlanır. Özellikle popüler tarih dergileri yayın hayatına başlarken giriş kısımlarında bu tespiti yaparlar, fakat Türk tarihinin büyüklüğü bu tarih konusunda verilen eserlerle doğru orantılı olmamıştır. Bu tespitin örneği olarak dikkat çeken bir yazı, Hayat Tarih mecmuasının ilk sayısında yayımlanmıştır. Altında Şevket Rado imzası bulunan bu giriş yazısında şu ifadeler kullanılmıştır. “Türk milletinin uzun ömürlü olmasının yanı sıra zaman içinde dünyanın üç kıtasında topraklar fethetmiş olmaları ve kurdukları imparatorluklar ve onların kazanılması ve kaybedilmesi sırasında girdikleri münasebetler ciltler dolusu eserlere ihtiyaç duymaktadır. Buna karşılık kendi tarihi üzerine neşriyatı bu kadar cılız olan bir millet yok gibidir. Tarihimizi halkımıza duyurmayı ve tarih okuma zevkini vermeyi millet olarak ayakta durmamızın başlıca dayanağı saydığımız için elimizde bulunan şu tarih mecmuasını neşretmeye karar vermiş bulunuyoruz (Hayat Tarih 1965).” Bu ifadeler Öztuna’nın eserleriyle birlikte düşünüldüğünde, onun eserleri bu cılız neşriyatı güçlendirmeye dönük çabanın ürünü olarak görülebilir. Ayrıca Türkiye Tarihi adlı çalışmasının girişindeki ifadelere dikkatli bakıldığında, yukarıdaki alıntı metinle hemen hemen aynı düşünceleri içerdiği anlaşılır. Bunun ötesinde kanaatimizce yukarıda metnini verdiğimiz Hayat Tarih mecmuasının ilk sayısındaki Şevket Rado imzalı yazı Yılmaz Öztuna’ya aittir.

         

        Öztuna, tarihin en büyük bahislerinden birinin Türk tarihi olduğu kanaatindedir. Türk tarihinin 2.200 yıl boyunca düzenli bir akışı vardır. Bu akış onun nazarında tarih içinde bilinçli bir harekete olarak görülür. Bunu ifade eden cümleleri şöyledir. “Anadolu’da yurt tutacak Türkler Türkiye devletini kurmak için bin yılda Kuzeydoğu Asya’dan Akdeniz’e geldiler.” Öztuna’ya göre Türk tarihinin Asya’dan Anadolu’ya uzanan akışının dışında kalan bir Türk tarihi daha vardır. Bunu Hindistan, Mısır ve Doğu Avrupa Türk tarihiyle ilişkilendirir. Selçukluların bıraktığı yerden Türk tarihinin tabii yolunu devam ettiren hanedan ise Osmanoğulları’dır. Osmanlı tarihi bütün Türk tarihinin yüzde ellisinden fazlasını oluştur. Türk Osmanlı Cihan İmparatorluğu, tarihin 6.000 yıldan beri gördüğü an azametli devletlerden biri, belki birincisidir.

         

        Öztuna, tarihe yüksek bir zirveden bakmaktan yanadır. Tarihe içinden bakış, devrin şahısları, toplumun problemleri, aynı devirde dünya tarihinin genel manzarasını bilmek tarihçi için yeterli değildir. Değer hükümleri ilgilenilen çağın icaplarına göre verilmelidir. Ona göre bugünün anlaşılması ve geleceğe hazırlanabilmek için sağlam ve doğru tarih bilgisi şarttır. Tarih bilgisinin pragmatik işlevi olmalıdır. Bilinen başarılı ve büyük devlet adamlarının iyi düzeyde tarih bilgisi vardır. Öztuna diğer popüler tarih yazarlarının büyük çoğunluğundan farklı olarak sadece devlet merkezli bir tarih yazımını seçmiştir. Sıradan insanlarla ilgilenmemiştir. Bu seçimi ve devlet adamlarının tarihle ilişkisi konusundaki bakışı klasik tarihçilere yakınlaşır. O gelişmiş ülkelerde tarihçiliğin ne kadar ilerlemiş olduğunu ve bu ülkelerin milletlerinin tarihlerini en ince ayrıntısına kadar incelediğini fark etmiştir. Türk tarihinin onlarla mukayese edildiğinde, çağdaş tarihçiliğin geri kalmış dallarından biri olduğunu görmüştür.

         

        Öztuna arşiv belgelerine dayalı çalışmaları tarihçiliğin ayrı bir branşı olarak görür. Kendisinin de dâhil olduğu terkibi tarihçiliği ise başka bir ihtisas alanı olarak değerlendirir. Arşivlere dayalı bir terkibi tarihçiliğin mümkün olmadığını belirtir. Çünkü terkibi tarihçinin ham arşiv malzemesini kullanmaya vakti olmadığı gibi ne de bu işi doğru dürüst yapabileceği kanaatindedir. Terkibi tarihçi, ancak yayımlanmış arşiv malzemesini kullanabilir. Arşiv malzemesine dayalı çalışma yapan tarihçilerse dar bir alanla sınırlıdırlar. İnsan ömrü birkaç yüz yıl olsa ve bir ekip halinde çalışılabilseydi şüphesiz Osmanlı tarihinin bütününü kitaplardan yazmak yerine arşivlerden yazmanın daha ilmi olacağı düşüncesindedir. Öztuna’nın bu tespitleri bir gerçeğin ifadesidir. Arşive dayalı çalışmalar ki, bugün akademik çalışmaların geneline hâkimdir. Çalışmalar dar bir alanda yapılabilmektedir. Bu dar alan bir süre sonra akademisyenin zihinsel darlığına da sebep olmaktadır. Bugün geçmişteki arşiv çalışmalarına göre kolay tarafı anahtar kavramlarla girilen bilgisayarın bütün belgeleri ortaya dökmesidir.

         

        Öztuna, Kitap ve kütüphane kültürünün zayıf olduğu, arşivciliğin ve arşiv çalışmalarının külfetten ibaret olduğu bir ülkede, hacimli eserler vermenin zorluklarını yaşamış olmalıdır. Devletler ve Hanedanlar adlı eserinin ikinci cildindeki bazı zaaflarından dolayı Ali Birinci tarafından şiddetli bir şekilde tenkit edilmiştir. Ayrıca Hakan Erdem’de Öztuna’nın eserlerindeki bazı hatalardan dolayı tenkitte bulunmuştur. Türk Musikisi Ansiklopedisi adlı eserinde bulunan bazı yanlışlar da bu sahanın uzmanlarından Cinuçen Tanrıkorur tarafından eleştirilmiştir. Bunların dışında Öztuna’nın eserleri ve tarihçiliği üzerine yazılmış tenkit veya inceleme türünden ciddi çalışmalar yoktur. Onun Türk tarihçiliği içindeki yeri, portresinin bütünü üzerinden yapılacak çalışmalarla tespit edilebilecektir. Öztuna’nın hayatı, eserleri ve tarihçiliğinin yanı sıra tarih sohbetlerinin yapıldığı meclisi de sahip olduğu yeri ayırt eden özelliği olarak incelenmelidir.

         

        Not: Burada kendi eserlerine dair tespiti Onur Akdoğdu’nun Tarihçi Müzikolog Yılmaz Öztuna, İzmir 1990 adlı kitabından alınmıştır. Öztuna’nın Türkiye Tarihi (1963) adlı eseri tarihle ilgili yorumları için kaynak olarak kullanılmıştır.

         

         

         

        

         

        

         

        

         

         

         


Türk Yurdu Haziran 2012
Türk Yurdu Haziran 2012
Haziran 2012 - Yıl 101 - Sayı 298

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele