Ecnebi Okullar ve Osmanlı Devleti’ndeki Faaliyetlerine Dair Bir Rapor

Haziran 2012 - Yıl 101 - Sayı 298

        Çok dinli ve çok milletli devlet özelliğine sahip Osmanlı İmparatorluğu’nda eğitim ve öğretim kurumları da farklıydı. Dini topluluklar kendi dillerini konuşmakta, kendilerine ait dini ve eğitim kurumları ile kültürlerini korumakta serbestti. Böyle bir ortamda azınlıklara tanınan bu serbestî ve haklardan yaralanan ecnebiler(yabancılar) de özellikle 19. yüzyılın ortalarından itibaren sayıları hızla artan okullarını açtı.

         

        Devleti bir ağ gibi kuşatan bu eğitim kurumlarının sayısı zaman zaman devlet okullarını da geçip, en ücra köşelere kadar yayıldı. Denetimsiz ve ruhsatsız faaliyette bulundukları için zararlı faaliyetlerinin önüne geçilemeyen bu okullar Osmanlı Devleti’nin yıkılışını hazırlayan nedenler arasında yer aldı.

         

         

        Ecnebi (yabancı) Kavramı

         

        Ecnebi (yabancı) kelimesi sosyoloji bilimi bakımından, toplumun kültürüne yabancı, onun dilini bilmeyen ve o toplumun dışında bulunan kimse olarak; hukuki açıdan ise içinde belirli bir süre yaşadıkları devletin varlığına rağmen o devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olmayan gerçek veya hükmi şahıs manasında kullanılmaktadır.[1]

         

         

        Osmanlı Okul Sistemi

         

        Eğitimin Batılı bir anlayışla devlet görevleri arasına girmesinden sonraki döneminde, Osmanlı Devleti’nde üç çeşit özel öğretim kurumu mevcuttu. Bunlar:

         

  1. Çoğunluğu oluşturan Müslüman Osmanlılar tarafından açılmış bulunan medreseler ve mektepler,
  2. Azınlıkta olan ve Müslüman olmayan Osmanlı cemaatleri tarafından açılmış bulunan özel okul ve kuruluşlar,
  3. Ecnebiler(yabancılar) tarafından açılmış okul ve kuruluşlardır.

         

         

        Osmanlı Devleti’nde Ecnebi (yabancı) Okullar

         

         

        Ecnebi okul kavramı

         

         

        Osmanlı Devleti’nde yabancı okullara yönelik ilk düzenleme olarak ifade edilebilecek 1869 Maarifi Umumiye Nizamnamesi ile getirilmiş nizamnamede “Mekatib - i Hususiye” olarak nitelenen yabancı okullar “…Tebaayı ecnebiyeden olan efrad ve eşhastan biri canibinden ücretli veya ücretsiz olarak ihdâs ve tesis olunan mekteplerdir…” şeklinde tanımlanmaktadır.[2] Osmanlı Devleti toprakları içerisinde başlangıçta gayrimüslim cemaatlerin okulları olarak ortaya çıkan ve daha sonraları yabancı devletlerin himayesi altına giren okullar da bu bağlamda ele alınabilir.

         

         

        Osmanlı Devleti’nde Ecnebi Okulların Tarihi Gelişimi  

         

        Osmanlı ülkesinde yabancı özel öğretimin vücut bulabilmesi, söz konusu devletin siyasi ve askeri üstünlük dönemleri olan 1535 - 1569, 1581, 1604 tarihlerinde bir takım Avrupalı devletler tebaası için yalnızca bir lütufkârlık ve tek yanlı olarak tanıdığı ayrıcalıkların Osmanlı’nın duraklama ve gerileme dönemleri olarak kabul ettiğimiz 1673 - 1740 tarihinde bir hak gibi öne sürülerek “imtiyaza - i ecnebiye”, “kapitülasyon” adı verilen ahitler biçiminde döndürülmesi nedeniyle olmuştur.[3]

         

        Dini amaçlı eğitim yapabilme izni, yalnızca izin sayılması gerekirken, bu imtiyaz giderek bir hak olmuş ve bir kapitülasyon ayrıcalığı sayılmıştır. Başlangıçta dini yönü ağır basan bir eğitimi esas alan ve bu nedenle de kiliselere bağlı kurumlar olarak örgütleştirilen söz konusu okulların yanında elçilikler de birer “Elçilik okulu” açmaya başlamışlardır. Bu okullar, belirli bir zaman geçtikten sonra da amaçlarının dışına taşarak birer yabancı devlet okulu olarak etkinliklerini devam ettirmişlerdir.[4]

         

        Azınlıklara verilen haklar da zamanla genişletilmiş, onlar da verilen hakları suiistimal etmişler ve değişik konularda işlerine nasıl gelmişse öyle uygulamışlardır. Nihayet yabancı ülke vatandaşlarıyla devam eden bu zincirleme ilişkiler neticesinde eğitimde cemaat okullarından başka, elçilik okullarını da aşan bir “Ecnebi okul” (yabancı okul) kavramı ortaya çıkmıştır.[5]

         

        Başlangıçta bütün hakları suiistimal ederek gayrimüslim okullarına değişik biçimlerde etki yapan Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan…  v.b. devletler hukuki dayanakları olmaksızın denetimden tamamen uzak bir şekilde kendi öğretim kurumlarını da oluşturmaya başladılar. Bu kurumlar her çeşit kayıttan, yani pek çoğu ruhsatsız olarak her çeşit yükümlülükten sorumluluktan uzak olarak açılmışlardır. Kendilerine uygun ve belli hedefler doğrultusunda etkinliklerine hız vermişlerdir. Hiç şüphesizdir ki, amaçları önce kendi dillerini, kültürlerini yaymak, daha sonra da siyasi etkinlik kazanmak, belli cemaat ve gruplar üzerinde söz sahibi olmak, siyasi ve kültürel alanlarda kendi menfaatlerine uygun durumlar ve ortamlar koyabilmekti.[6]

         

        Böyle bir ortamda azınlıklara tanınan serbestî ve haklardan da yararlanan yabancılar özellikle 19. yüzyılın ortalarından itibaren sayıları hızla artan okullarını açtılar. 1840’lı yıllardan itibaren hızlı bir artış görülmüş, bu artış 1850’li ve 1860’lı yıllarda oldukça büyük rakamlara ulaşmıştır. Ancak 1869’da çıkarılan Maarifi Umumiye Nizamnamesi, yabancı okullara belirli bir denetim getirdiği için, bu çoğalma ve yayılma kısmi olarak kontrol altına alınabilmiştir.[7]

         

         

        Fransız - Katolik Okulların Tarihi Gelişimi

         

        İrdelenecek rapor Fransız - Katolik okulları hakkında olduğundan bu okulların tarihi gelişimine değinilecektir.

         

        Osmanlı Devleti’nde açılmış olan yabancı öğretim kurumlarının en eskileri Katolik okullarıdır. Başlangıç tarihleri İstanbul’un alınmasıyla başlar. Söz konusu tarihlerde kiliselerde Latin çocukları için verilen dersler, daha çok dini içerikliydi.

         

        1583 tarihinde Fransa’nın koruyuculuğunda İstanbul’a gelen Cizvitler, İstanbul’un alınışından iki yüzyıl önce yine Cizvitler tarafından yaptırılmış olan ve Kanuni Sultan Süleyman döneminde Fransa’ya bırakılmış olan Galata’daki “Saint Benoit” kilisesi ve manastırına yerleştirildiler ve orada bir okul açtılar. Bu okul, Osmanlı ülkesinde kurulan ve belirli dönemlerde elli ile yüz bin öğrenci toplayan ve sayısı beş yüzü aşan Fransız okullarının ilkinin ve bu itibarla Osmanlı Devleti’nde dini, sosyal, kültürel ve siyasal tesirleri ve tepkileri önemli olmuş olan Fransız misyoner öğretim faaliyetlerinin çıkış merkezidir.[8]

         

        1629’da da Kapüsen denen Fransız rahipleri Saint - Georges Kilisesi yanında bir okul açmışlardır. Bunu Katolikliğin diğer tarikatları izlemiştir. 1839’da İstanbul’da 21 erkek, 19 kız okulunda 5871 talebe okumaktaydı. Bunlar ilk ve orta öğretim düzeyinde idiler. [9]

         

        Fransa, okullar sayesinde Osmanlı ülkelerinde dini, kültürel ve ekonomik bakımdan büyük çıkarlar sağlayacağını anlamıştı. 1856 tarihli Islahat Fermanı ve Osmanlı Devleti’nin içine düştüğü ekonomik, siyasi güçsüzlük ve zaaf sonucu pek çoğu izinsiz olmak üzere Fransız okulları mantar gibi çoğaldı.[10]

         

        Katolik Cizvit ve Fransisken misyonerleri daha çok İstanbul, İzmir, Halep, Suriye, Filistin, Mısır, Irak, Kıbrıs ve Orta Yunanistan gibi yerlerde çalışmalar yapmışlardır. Bu eyaletlerdeki misyoner teşkilatları Paris, Tourraine ve Britanya’dan idare edilmişlerdir. Katolik misyoner ve rahipleri Osmanlı ülkesinde hür oldukları ve himaye edildikleri kadar dünyanın hiçbir yerinde hür olmamışlar ve himaye görmemişlerdir. Bu durum onların çalışmaları açısından çok iyi bir imkân ve zemin oluşturmuştur. Kendilerine tanınan bu imkânlardan çok memnun kalan Cizvit misyoner Emile Lagrand, Osmanlı ülkesindeki durumu şöyle izah etmiştir; “Gönül isterdi ki Katolikler Osmanlı padişahının ülkesinde olduğu gibi İngiltere ve Hollanda’da da rahat ve serbest olsunlar.” [11]

         

         

        Ecnebi Okulların Tesirleri

         

        Ahmet Ağaoğlu, 1328 (1912)’de çıkan Hak gazetesinin 93 ve 107 sayılı ilavelerinde 1900 tarihi itibariyle yabancı mekteplerden bahsederken şu mütaleada bulunuyordu:

         

        “Osmanlı İmparatorluğu dâhilinde çalışan dini heyetlere Fransız hükümeti senede 1.200.000 Frank tahsisat vermekte idi. Rusya kendi himaye ettiği mekteplere bu miktara yakın tahsisat verdiği gibi İtalya da 100.000 Frank tahsisat veriyordu… Memaliki Osmaniye’de sair milletlerin ve kavimlerin malik oldukları mekteplerin yekûnu 10 yüksek, 46 idadi, 1450 iptidaiyi mütecavizdir. Şu mekteplerin kâffesinde 61678 talebe talim ve terbiye ediliyor. Şimdi eğer bir taraftan şu dehşetli yekûna ve yine yalnız Osmanlılığın şark kıtalarında vaki ve sırf Rum, Ermeni lisanları üzerine teessüs etmiş olan ve Osmanlı Hükümeti’nin her türlü murakabesinden azade olan 3500 kadar Rum ve 2500 kadar Ermeni mektepleri ilave edilirse ve diğer taraftan işbu rakamların on iki sene bundan evvelki zamana ait olduğu binaenaleyh o zamandan bu zamana kadar artmış olmaları ve Rumeli cihetinde olupta şu hesaba alınmamış olan ve hükümetin murakabesi altında bulunmayan ecnebi vesair mektepleri de nazarı dikkate alınırsa şu dehşetli yekûnun hiç olmazsa 10.000 mektebe kadar yükseleceği ve şu mekteplerde talim ve terbiye edilen talebenin adedi en az yarım milyonu bulacağı teslim edilir… Alelûmun dini heyetler tarafından tesis edilmiş olan mekteplerde talim ve terbiye edilen çocukların yüzde altmışı Müslümandır. Bunlara mensup oldukları dine ait katiyyen malumat verilmiyordu. Türkçe gayet sathi bir surette tedris ediliyordu. Bununla beraber İslam çocukları sabahla akşam bulundukları mektebin ait olduğu mezhebin ayinlerinde hazır bulunmak mecburiyetindedirler. Tedrisat ve talimat öyle bir şekil ve surette icra ediliyor ki bunları yavaş yavaş mensup oldukları milletten ayırıyor, kendilerine şu muhit hakkında bir nefret ve istikrah hissi ilka edilemiyorsa da behemehâl bir lâkaydi fikri telkin ediliyor. Bundan başka bunların terbiyesinde en ziyade zahiri alâyişlere dikkat edildiğinden sefahate ve ciddiyetsizliğe alıştırılıyor.” [12]

         

         

        Ecnebi Okullarını Kontrol Altına Alma Çabaları

         

        Osmanlı Devleti azınlık okullarında olduğu gibi yabancı okulların faaliyetlerini denetim altına almak ve bu kurumların milli birliğe verdiği zararın önüne geçmek için birçok defa tedbirlere başvurduysa da ciddi bir netice elde edememiştir. 1869 Maarifi Umumiye Nizamnamesi ile ilk defa bu okullarda denetim yapmaya başlanmıştır. Yabancı okulların denetlenmesi konusunda Maarif Nezareti bünyesinde bir birim oluşturulmuştur. 1886 yılından itibaren de bu birimin organizesi altında yabancı okullar mümkün olduğu ölçüde teftiş edilmiştir. Ancak bunlar kendi ülkelerinde okutulan ders programlarını, kitapları aynen okutmaya, Türkler aleyhinde telkinde bulunmaya, Türk çocuklarını ayinlere götürmeye ve okullara müfettişleri sokmamaya devam etmişlerdir. Buna karşılık devlet bu okullara Türk çocuklarının gitmesini yasaklamaktan öteye fazla bir şey yapamamıştır.[13]

         

         

        Ecnebi Okullar ve Osmanlı Devleti’ndeki Faaliyetlerine Dair Bir Değerlendirme

         

        Türkiye’deki en eski ve ciddi eğitim dergilerinden birisi olan ve II. Meşrutiyet dönemi eğitimine damgasını vuran Satı Bey(1879-1968)’in ser muharrirliğini (başyazarlığını) yaptığı Terbiye Mecmuası’nda Doktor Nuri Bekir imzasıyla 1 Nisan 1330 (14 Nisan 1914) tarihinde çıkan “Şarkta Fransız Mektepleri Hakkında -Bir Fransız müfettişinin Raporu-” başlıklı makale Ecnebi okullar ve Osmanlı Devleti’ndeki faaliyetleri hakkında değerlendirmelerde bulunmaktaydı.

         

         

        “Şarkta Fransız Mektepleri Hakkında -Bir Fransız Müfettişinin Raporu-“

         

        Memleketimizin en ehemmiyetli “Maarif ve Terbiye” meselelerinden birisi şüphe yok ki, “Ecnebi Mektepleri ve Tesirleri” meselesidir. Dünyanın hiçbir yerinde, ecnebi mekteplerinin terbiye - i umumiyedeki tesir ve hâkimiyeti bizdeki kadar büyük değildir; dünyanın hiçbir yerinde bizdeki kadar çok ve mütenev’ ecnebi mektepleri yoktur. Dünyanın hiçbir yerinde, ecnebi mekteplerine müdavim “Evlad vatan”ın miktarı -“milli mektepler”e müdavim etfalin miktarına nisbetle- bizdeki kadar büyük değildir. Bu sebeple memleketimizdeki “Ecnebi Mektepleri”nin ahval ve tesiratı hakkında -esaslı- malumat edinmek bizim için bir fariza demektir…

         

        Biz ecnebi mekteplerinin hepsi hakkında aynı hükmü verenlerden onların hepsinin sureti mutlakada aleyhinde bulunanlardan değiliz. Bizim kanaatimizce: Memleketimizdeki ecnebi mektepleri arasında gaye ve usul -ve binnetice tesir- itibariyle pek büyük farklar mevcuddur. Ecnebiler tarafından esasen memleketimizde yaşayan “Tebaları” evladının talim ve terbiyesi maksadıyla tesis edilmiş mektepler olduğu gibi, bilakis münhasıran yerlileri -vatandaşlarımızı- cezb maksadıyla tesis edilmiş mektepler vardır. Bu son kısım arasında “ruhani”ler olduğu gibi “gayri ruhaniler” -bilhassa “neşr lisan” gaye ittihaz edenler olduğu gibi, bilhassa”neşri din” için çalışanlar- var. Ruhaniler de Katolik mezhebinde olanları bulunduğu gibi Protestan mezhebinde olanlar da var… Gayeleri arasında bu kadar büyük farklar olan bu muhtelif mekteplerin usulleri -talim ve terbiye usulleri- arasında da gayet büyük tehalüfler(zıtlıklar) mevcut… Onun için bu mektepler hakkında umumi bir hüküm vermek doğru değildir. Bunların her sınıfını -hatta her birini- ayrı ayrı tedkik etmek ve haklarındaki hükmü ona göre vermek lazımdır.

         

        Memleketimizdeki ecnebi memleketleri arasında bir takımı var ki, biz onların sureti umumiye ve katiyede aleyhinde buluyoruz: Bunlar Katolik Mektepleri -“Frer” ve “Sör” mektepleri- dir. Bu mekteplerin gaye mahsusaları da, usul terbiyeleri de fena ve zararlıdır. Bu Fransa Hükümeti’nin resmi neşriyatıyla da müsbettir: Fransa Hükümeti, maarif müfettişlerinden “Marsel Şarlo”yu 1906 senesinde şarktaki Fransız mekteplerini teftişe memur etmişti. Bu zat Mısır’da: İskenderiye, Kahire, Feyum ve Port Said’de, Suriye’de: Yafa, Kudüs, Hayfa, Akka, Beyrut, Lübnan ve Şam’a, Anadolu’da: İzmir’e, Rumeli’de: İstanbul ve Edirne’ye gitmiş, buralarda 116 Fransız mektebini ziyaret ve tedkik ettikten sonra hariciye nezaretine bir layiha vermişti.

         

        Fransa Hükümeti tarafından o senenin 26 Eylül tarihli ceride - i resmiyesi ile neşredilmiş olan bu layiha her Osmanlı için büyük bir dikkat ve tesirle okunmaya layık bir vesikadır. Biz bu layihanın, mekteplerin “usül”leri ile “temayülleri”nden bahseden kısımlarını tercüme ve derc ediyoruz.

         

        Muharrir bu mukaddemeden sonra Fransa Hariciye Nezareti’nin emriyle 1906’da şarktaki 116 Fransız mektebini teftiş etmiş ve verdiği rapor Fransa Hükümeti’nin Resmi Gazetesi’yle neşredilmiş olan Marsel Şarlo’nun raporunun iki kısmını, tercüme ve neşretmek suretiyle buradaki iddia ve kanaatlerini onun mündericatıyle de teyit ve tevsik etmiştir. Buna göre:

         

  1. 1.     Usul:

         

        Ruhban mekteplerinde, tedrisat mülayim ruhlu vasata mutabık olacak yerde bilakis ekseriyetle köhne terbiye usüllerine istinad etmektedir. Orada zekâ ve muhakemeden ziyade hafızaya müracaat edilmektedir. Sarf tamamiyle mücerred tarzda tedris olunmaktadır. Tarih, hemen hemen sadece bir mebhesü’l ezmine (geçmiş zaman bahisleri) gibi gösterilmektedir. Coğrafyada Fransızcayı zor anlayan 6-8 yaşındaki çocukların -Avrupa’nın ne olduğunu bilmedikten başka payitaht kelimesinin manasından bile bihaber oldukları halde- Avrupa payitahtlarının listesini ezber saydıklarını işittim.

         

        Edebiyatta, Cizvitlerin, Lazaristlerin büyük kolejlerinde olduğu gibi tedrisatı daha yeni olan Frerlerin kolejlerinde de talebelerin ellerinde, asar müellifine bedel, ezber edindikleri tahlilat ve muhakemat vardır. Hiçbir şahsi buluş, hiçbir zati muhakeme yoktur. Hep mustahzır (hazır) bir takım fikirler… Hep mihaniki bir hıfz… Bu din telkinatında mutad olan tarzın din haricindeki derslere de teşmil edilmesinde mütevellid bir haldir: Mukaddes metinlere hürmet “hakikat” ın dimağa hariçten geleceğine kanaat i’tiyadından mütevelliddir. Bu, tedrisatı diniyeyi taklid eden bir usulü terbiyedir.

         

        Cizvit kolejlerinin birçoğunda “Müdavele - i Efkâr” ismi verilen temrinatta hazır bulundum. Bundan daha garip şey olamazdı: Muallim tarafından tayin olunan iki talebe sınıf ortasına doğru ilerler. Biri elinde, bir sepetin içinden rastgele çektiği bir kâğıttaki ilk suali meydan okurcasına bir türlü yüksek sesle irad eder. Diğeri muzafferane cevap verir. İlk sual ve cevabı aynı pandomiya ile yeni bir takım sual ve cevaplar veli eder. Bütün bunlar, -ifade, etvar, hararet hitabet- evvelden tanzim edilmiştir. Bu, birbirleriyle cenk eden, birbirini tazyik eyleyen iki fikir değil, birbirine cevap veren iki hafızadır. Temrinin sonu halkın -talebelerin demek istiyorum- alkışlarıyla selamlanır.

         

        Bütün bu müessesatda muallim yalnız bir talebeye hitap eder. Sınıf isticvaba (sorguya) asla karıştırılmaz. Bir noktayı tenvir, bir hakikati istisal (araştırma) için müşterek taharriyat hiç yapılmaz. Her ne vakit talebeden birine alıştığından başka bir tarzda bir sual sordumsa muallim hemen müdahelede isti’cal ediyor ve o suali kitapta tayin edilmiş olan şekilde tekrar ediyordu. Hatta pek çok vakitte çocuğun cevabının önüne geçiyordu ve ne kadar çok defalar isticvabatım talebelerden ziyade muallimleri hayrette bıraktı idi… On, on üç yaşında otuz kız çocuğundan mürekkeb bir sınıf karşısında cebimden saatimi çıkararak ancak içlerinden üçünün yahut dördünün zorla saatleri okuyabildiğini gördüğüm vakit muallime, mütehayyir (şaşırmış) ve sualimin çocukçalığına muhalif görünüyordu.

         

        Başka bir yerde, çocukları evlerinde kullanılan tarz tenvire dair isticvab ettiğim, kendilerini fikr müşahedelerini izhar ettirecek surette, petrol, yağ, gaz, ilh… den bahsetmeye mecbur ettiğim vakit de muallime: “Efendi bunlar derse dahil değildir” diyerek müdahele ediyordu.

         

        Bir “Sör” mektebinde tebaanın krallara karşı vezaifi hakkında ne talebenin ve ne de muallimenin anlamadığı aşikâr olan bir bend okunduğunu işittiğim zaman muallimeye bazı tevzihatta bulunmasını rica etmiştim; buna karşı şu cevabı almıştım: “Metinleri izah etmiyorum; çünkü çok zaman tutar.”

         

        Kıraat tedrisatı bile pek köhne persitane bir halde kalmıştır. Mekteplerin birçoğunda her çocuk bir satır okur. Satırın sonunda rahibenin el vurması duyulur ve çocuktan sonraki devam eder; bir suretleki bir çocuk asla bir ibareyi tekemmülüyemez (tamamlayamaz) ve hatta bazen bir kelimenin ortasında kalır; bu suretle de metinden bir şey anlayamaz.

         

        Terbiyeyi bedeniyeye gelince, onu ruhban mekatibinde pek itinalı bir mevki sahibi buldum; yalnız bir cihetde istisna gördüm: Sıhhat ve taharet endişesi o müesesatda bugün her yerde cari olduğu üzere banyolara ve yıkamalara kadar varmıyor. Mekatibi leyliyelerinde banyo ve duş salonları yok; tesadüfen olsa bile metruk… Buna karşı hayretimi gören bir başrahip bana şu cevabı verdi: “Fakat efendim ne vakit tabip bir talebeye banyo tavsiye ederse onu hariçteki müessesata yollarız.” Onu ikna edemedim ki: Banyo bir kaide - i umumiye olmalıdır ve bir tabip talebeyi ancak bu kaideden istisna ettirmek için müdahele edebilmelidir.

         

        Ruhban mekteplerinde “vezaifi bedeniye”nin bu suretle ihmali, gayri kabil izale sebeplerden ileri geliyor: Katolik mezhebince bütün ihtimamat ruha masruf olmalıdır, vücud bir kısmı sefidir. Onun üzerine fazla atf ehemmiyet edilmesi günahdır. Birkaç ay evvel bir gencin banyo istemekte ısrar ettiği için bir Cizvit kolejinden tard edildiğini biliyorum. İslam toprağında bu suretle hareketlerin ahlak ahaliye ne kadar muhalif olduğunu -dinleri abdestin ta’didini emr eden Memaliki İslamiye yerli halkının ahlakına ne kadar zıd olduğunu- göstermek lazımdır.

         

        Terbiye - i ahlakiye ise ancak tedrisatı diniye şeklinde verilmektedir. Bu tedrisatı diniyede bir sıra uzun ve akim düsturlara irca edilmektedir: “Büyü nedir?, sihir nedir?, zımni münacaat nedir?, sarih münacaat nedir? İlh… ben bu sahada çocukta his vakar ve istikameti boğmaktan veyahut hiç olmazsa bozmaktan başka bir netice vermeyecek bir takım icraat zikr etmeliyim.

         

        İkiden fazla numunesine tesadüf edemediğim mücazatı cismaniye üzerinde ısrar etmeyeceğim; fakat tecahül (bilmezden gelme), temaruz (yalandan hastalanma), yalancılık, riya gibi halatın tevbih (azarlama) ve ceza ile karşılanmak şöyle dursun muallim ile talebe münasebetinde sık sık görüldüğünü söylemek mecburiyetindeyim; bunlar müessesenin hevasına sinmiş gibidir.

         

        Protestan bir aile reisi bir Cizvit kolejinin ders nazırına oğlunun Katolik ayin ruhanilerinde hazır bulunmaya mecbur tutulmasından şikâyet eder: “Siz kendinden başka bir kiliseye mensup olduğu için sizin dualarınızı kalbinden söyleyemez” der. Nazır bu sözlere şu suretle cevap verir: “Zararı yok, ayinlerde hazır bulunsun ve dudaklarıyla dua ederken zihni ile başka şeyler düşünsün.”

         

        Aynı müessesede bir çocuk pederinin razı olmadığından bahsederek oyuna iştirak etmekten imtina eder; muallim şu cevabı verir: “Pederiniz burada değil ya, onun haberi bile olmaz.”

         

        Bir genç çocuk bir kabahati üzerine bir kolejden kovulduktan sonra aynı kumpanyadan diğer bir koleje gitmiş idi. Bu kolejin idaresi, kabahata arkadaşlarından birisi vasıtasıyla elde ettiği bir mektuptan matla’ olur. Çocuk büyük bir doğrulukla mektubu kendisinin yazdığını söyler ve kabahatini itiraf eder. Ailenin ve diğer birçok dostların vesatiti ricası üzerine başrahip, talebeyi yazdığı mektubu inkar etmesi şartıyla affedeceğini söyler. Fakat mücrim beraatini yalanla istihsal edeceğine müesseseyi terk etmeyi tercih eyler…

         

        Tarihte kurunu ula(ilk çağ) ve kurunu vusta(orta çağ) ile çok vakit geçirilmesine, felsefeden yalnız mantıkın tedris edilerek onun da hemen hemen kıyas usullerine hasrolunmasına, sarf ve edebiyatın bütün zamanı işgal etmesine, böylelikle talebenin tacir babalarının istedikleri tedrisatı ameliye yerine, bir mısraını dahi bilmedikleri şairlerin tercüme - i hallerini ve eserlerinin tahlillerini öğrenmekle vakit geçirerek tahsillerini tekmil etmesine ve bu halin bütün mekteplerde bütün kolejlerde böyle olmasına bakılınca, bu hattı hareketin hem köhne persitane ve hem de kasdi olduğuna hükm vermeye mecburiyet görülür. Filvaki fenni terbiyenin geçirdiği tekemmülata karşı bu kadar biganelik gösterilmesinden bir maksud olduğuna hükm vermemek kabil değildir. Bilhassa Cizvitlerin bazı müesseselerini hükümetin teftişatına karşı meandane saklamalarını da buna bir delil ad ediyorum.

         

        Hariciye nezareti tarafından mahsusat elan Beyrut Koleji’nin mükaleme mahallinden öteye geçmekliğime müsaade etmediler. Sınıfları gezmek için başrahip nezdinde ısrar ettiğim vakit, nizamatı dâhiliyenin bir Fransız memuru kabülüne müsaade olmadığı cevabını verdi. Şöyle mukabelede bulunmaktan men’ nefis edemedim: “Afedersiniz efendim, memuru mu dediniz yoksa parası mı?”

         

        Filhakika ruhban, mazide Fransız lisan ve haraitini (haritalarını) neşretmekle beraber bir takım asarı hayriye vücuda getirmek suretiyle Fransa’nın nüfuzu maneviyesine pek büyük hizmetler etmişlerdir… Fakat bugün ekseriyetinin vazife - i tarihiyelerini, memuriyeti milliyelerini ifade devam edebilecek bir halde olup olmadıkları cayi sualdir. Bugünkü şarkta Fransız nüfusunun rakipsiz kalması yolunda asırlardan beri süren anane maatteessüf günden güne sönüyor. Bugünkü rekabet beynelminel her taraftan bizim eski vaziyeti mümtazemizi tehdit ediyor. Bugün, onların ifa edilecek vazifenin seviyesinde olup olmadıklarını bilmek de cayi dikkatdir.

         

         

        Velhasıl siyaseten, ictimaen, fennen tahavvül etmiş(değişmiş) olan yirminci asır Fransa’sının haricde icrayı tesir için en güzel vasıtaları ruhban içinde bulup bulamayacağını kendi kendimize sormak da lazımdır.

         

        Doğrusunu söylemek lazım gelirse, bu müessesatın kısmı azamı eski tarz terbiye ile beraber, eski Fransız fikrini barındırıyor. Orada vatanperverliğin gözleri atiden ziyade maziye bakar. Şark Hristiyanlarının hamisi olan Fransa, hala biraz Ehli Salip Fransa’sıdır. Filvaki’ şarktaki ruhban heyetleri memleketimize hala borulu gösteriyor.

         

        Bilfarz “Antora” Koleji’nin nizamnamesinde yazılıdır ki: Fransa Suriye’de ihyayı Hristiyaniyet için iştigal ediyor ve yeni ehli salibin reeskarında bulunuyor.

         

         

  1. 2.     Temayülat:  

         

        Burada şarkta ruhban tedrisatı meselesinin en nazik noktasına dokunuyoruz. Bazı ruhban heyetleri, pek muhtelif mezheplere ayrılmış olan bütün Şark Hristiyaniyetini Roma’ya tevcih ettirmek maksadını takip ettiklerini itiraf ediyorlar…

         

        Talebenin ellerine verilen kitapları, ders programlarını, müessesenin propaganda planlarını tedkik ettim; bu Fransa’ya muhabbetleri malum olan Müslüman memureyni ile, ruhban mekteplerinden çocuklarını aldıklarını işittiğim aile reislerini isticvab ettim, mümkün olduğu kadar mevsuk (sağlam) tahkikatda bulundum. Söylemeye mecburum ki tebdili din meslekini ferdi propagandalardan, hususi mesafesizliklerden ziyade inzibatın ve tedrisatın teşkilatı umumiyesinde gördüm.

         

         

        Bununla beraber Cizvitler gibi bazı ruhban heyetinde -kavgacı adet siyasetlerini şarka nakletmiş olan urucyundan “Asoniyonistler” bahs etmiyorum- dinden döndürme gayreti her türlü ihtiyattan daha kuvvetli bir derecedir.

         

         

        Gayri ruhani bir mektebin müdürü, talebelerinden birine, zengin bir Müslüman pamuk tüccarının oğluna, bir Cizvit papazı tarafından yazılmış mektubu okudu. Onda papaz genç çocuğa şöyle hitap ediyordu: “Aileniz ve eğer evlenirseniz zevceniz projelerimize muhalefet edeceklerdir; fakat eğer siz, şimdi ümit ettiğim gibi tebdil dine hazır iseniz bu maniaların hepsine galebe edeceksiniz.”

         

         

        Aynı müdüre iki çocuğu ile bir kadın geldi, “Bundan sonra artık papazları istemem dedi. Büyük çocuğumu Cizvitler dinden döndürmek üzeredirler. İnanır mısınız bir papaz ona yazdığı bir mektupta “Mektuplarımı ailenizden gizleyiniz” diyordu.

         

         

        Şüphesiz bu nev’ vekayi’ efradın canlı numuneleridir. Mamafih ben kendimde bunları ta’mim ederek bu nev’ harekat ve teşkilatın umumi olduğunu iddiaya hak görmem, her kolejde müttehiden  sebatkarane buna çalışıldığını zannetmem. Fakat Katolik Mezhebi’nin tamamiyle lehinde olan zamana aid tarihler göstermek, Nant Fermanı’nın istirdadını bir fi’l müstehak gibi irae etmek Jan Jack Rousseau’yu “Volterle beraber en vahim mezahib ictimaiye ve diniyeyi neşr etmekten mütevellid bir şeref hazin sahibi” görmek, kavaidi sarfiyeye hep kilise i’tisafatı(zulmü) tarihinden misaller almak, ayin dine çok vakit tahsis ve bütün talebeleri buna mecbur etmek, ihtiyari kaydı ile ve neşr itikad uğrunda sarfedilmek üzere çocuklara vergi tarh etmek, bilhassa genç Musevilere tebdil din ettirmek için bir müessese - i tedrisiye küşad eylemek… gibi vekayide tebdil din ettirmek mesleki pek vazıh bir surette görülmektedir.

         

         

        Bu hale göre pek tabiidir ki: Katolik bir kısım halk yanında mergub olan (sevilen) heyeti ruhbana karşı bilakis mahafili sairede (sair yerlerde) ve hususiyle Müslümanlar nezdinde pek umumi ve pek bariz bir surette bir ademi emniyet vardır.

         

         

        Birçok asırlardan beri birkaç büyük teşkilatımız rakipsiz olarak icrayı vazife etmişse de sahneye faal, müstevli, zengin, sokulgan ve yapışkan Avusturya ve İtalyan Katolikleri’nin Almanya, İngiltere ve Amerikan Protestanları’nın dâhil olmasıyla vaziyet tebdil etmiştir.

         

         

        Şarkta ve bahusus Filistin ve Suriye’de seyahat edenler için -tahallüfatı mezhebiye yüzünden büsbütün muğlak bir hale gelen- mücadelatı diniye ve tahrişat daima garip bir manzara teşkil eder: Katolik Ortadokslar, Maruniler, müttehid - Yunaniler, Katolik Ermeniler… Bu bir halita(karışıklık), bir arbede - i diniye mezhebden mezhebe bir ademi i’timad, cemaatden cemaate giden bir kindir ki eski Bizans’ı hatırlatır.

         

         

        Bu halde bütün şark mezheplerinin mekteplerini nüfuzumuzla lisanımıza vasıta - i intişar(yayılma vasıtası) oldukları nisbette himaye ve teşvik etmek bizim için bir vazife olmaz mı? Diğer tarafdan, hepsinden mühim olan ve vasfı mesrudelerine (açıklanmış vasıflarına) rağmen yine ruhban mekatibine devam eden ve dinlerine karşı bitaraf görecekleri bir mektebe daha çok suhuletle gelecek olan Müslüman unsurunu ihmal etmek ağır bir hata değil midir?

         

         

        Ecnebiler menfaatine ruhban mekteplerine rekabet yapmak mevzu’ bahs olamaz. Mekatibi ecnebiye karşısında Fransızca talim edecek ve Fransa’yı tanıtacak olan bir müessese - i ruhaniye bizim için Fransız mektebidir. Bu müessesata din aleyhdarlığı idhal etmek de hiç doğru olmaz.

         

         

        Şarkda eşhas arasında hakiki rabıta - i siyasiye ve ictimaiyenin vahdeti diniyeden tevlid ettiğini unutmamak lazımdır.

         

         

        Şarktaki nüfuzumuz için yeni hayata mutabık ve memlekete muvafık uzuvlara ihtiyacımız, teçhizatlarının mükemmeliyetleri sebebiyle kısmen faaliyetimizi ibtal ve mevkimizi tehdit eden yeni filolarla daha faikane bir surette mücadele edecek yeni uzuvlara ihtiyacımız -hem de ihtiyaç acilimiz- vardır.

         

         

        Ruhban mektepleri bugün bu vazifeyi tamamiyle ifa edemez. Şark misyonerlerimizin bu zamana kadar asar ve mesaisinden memleketimizin iktidaf ettiği (elde ettiği) fevaid - i maneviyeyi fevkalade takdir etmekle beraber şunu da söylemeye ictisar (cesaret) etmelidir ki yeni bir vaziyet yeni bir tarz hareketi istilzam eder(lüzumlu kılar). 

         

         

         

        Netice

         

        Osmanlı Devleti’nde mevcut öğretim kurumlarının bir çeşidi de ecnebiler tarafından açılmış okul ve kuruluşlardı. Bunların vücut bulması Avrupalı devletlere verilen imtiyazlarla olmuştu. Başlangıçta dini özellik gösteren bu okullar zamanla amaçlarının dışına taşarak birer yabancı devlet okulu olmuş ve kendilerine uygun belli hedefler doğrultusunda etkinliklerine hız vermişti. Amaçları kendi dillerini, kültürlerini yaymak, daha sonra da siyasi etkinlik kazanmaktı.

         

        19. yüzyılın ortalarından itibaren sayıları hızla artan bu okulların en eskileri Katolik okullarıydı. Fransa’nın koruyuculuğunda Osmanlı ülkesine gelen ve yayılan farklı tarikat üyeleri, belirli dönemlerde elli ile yüz bin öğrenci toplayan ve sayısı beş yüzü aşan okulların temelini atmıştı. Bunlar Osmanlı hükümetinin her türlü murakabesinden azade idi. Öğrencilerin yüzde altmışı Müslüman olmasına rağmen mensup oldukları dine ait katiyen malumat verilmiyordu, tam tersi istikamette mizaçları bozuluyordu. Osmanlı Devleti bu okulların faaliyetlerini denetim altına almak ve zararlarının önüne geçmek için tedbirlere başvurmuşsa da bir netice elde edememişti.

         

        Türkiye’de en eski ve ciddi eğitim dergilerinden birisi olan ve II. Meşrutiyet dönemi eğitimine damgasını vuran Satı Bey’in başyazarlığını yaptığı “Terbiye Mecmuası”nda Nuri Bekir imzasıyla 1 Nisan 1330 (14 Nisan 1914) tarihinde çıkan “Şarkta Fransız Mektepleri Hakkında -Bir Fransız Müfettişinin Raporu-“ başlıklı makale ecnebi okullar ve Osmanlı Devleti’ndeki faaliyetleri hakkında değerlendirmelerde bulunmakta idi.

         

        Buna göre: Dünyanın hiçbir yerinde ecnebi mekteplerin genel terbiyedeki tesir ve hâkimiyeti bizdeki kadar büyük değildir. Ecnebi mekteplerine devam eden öğrenci sayısı milli mekteplere devam edenlere nispetle fazla değildir. Mektepler içerisinde dil yaymak gayesinde olanlar olduğu gibi, din yaymak gayesinde olanlar da vardır. Gayeleri arasında farklar olan muhtelif mekteplerin usulleri de farklılık göstermektedir. Katolik Frer ve Sör mekteplerinin gayeleri de terbiye usulleri de fena ve zararlıdır. Bu Fransız hükümetinin resmi neşriyatıyla da tespit edilmiştir. Gönderilen müfettişin gezdiği 116 mektepteki tespitleri bunun delilidir.

         

        Bu raporda usul bahsinde: Tedrisat, köhne terbiye usullerine dayanmaktadır. Zekâ ve muhakemeden ziyade hafızaya müracaat edilmektedir. Bu tedrisatı diniyeyi taklit eden bir usulü terbiyedir. Bütün bu müesseselerde muallim yalnız bir talebeye hitap eder. Sınıf cevaba asla karıştırılmaz. Bir noktayı tenvir, bir hakikati istisal için müşterek taharriyat yapılmaz. Kıraat tedrisatı pek köhne persitane bir halde kalmıştır. Sıhhat ve taharet endişesi yoktur. Terbiye - i ahlakiye tedrisatı diniye şeklinde verilmektedir. Mücazat tutarlı değildir. Tarihte kurunu ula ve kurunu vusta ile çok vakit geçirilmekte, felsefeden yalnız mantık tedris edilmektedir. Sarf ve edebiyat bütün zamanı işgal etmektedir. Fenni terbiyenin geçirdiği gelişime karşın bigânelik gösterilmektedir. Bu mekteplerin daha önceki hizmetlerine karşın bugünkü durumları şüphelidir denilmektedir.

         

        Temayülat bahsinde ise: Ruhban heyetleri muhtelif mezheplere ayrılmış olan bütün şark Hristiyaniyetini Roma’ya tevcih maksadını takip ediyor. Tebdili dindeki zafiyet inzibattan ve tedrisattan kaynaklanmaktadır. Bu farklı uygulamalarla değiştirilebilir. Katolik halkça sevilen ruhban heyetine Müslümanlar nezdinde de açıkça güven vardır. Geçmişte Fransız teşkilatları rakipsizken diğer devlet teşkilatlarının devreye girmesiyle durum değişmiştir. Şarkta ve özellikle Filistin ve Suriye’de mezhep değişimleri yüzünden bir keşmekeş yaşanmaktadır. Şarktaki mezhep mekteplerini Fransız nüfuzunu ve lisanını yaydıkları nispette himaye ve teşvik etmelidir. Daha mühimi Müslüman unsuru da ihmal edilmemelidir. Ecnebiler menfaatine ruhban mekteplerine rekabet etmek söz konusu olamaz. Ecnebi mektepler karşısında Fransızca eğitim verecek ve Fransa’yı tanıtacak ruhani müesseseleri de Fransız mektebi sayılır. Bunlara din aleyhtarlığı sokmak da doğru olmaz. Zira şarkta kişiler arası siyasi ve içtimai bağı din birliği sağlamaktadır. Şarktaki Fransız nüfuzunun devamı için çağın şartlarına ve Fransız ülkesine uygun, Fransız varlığını tehdit eden rakiplere karşı yeni oluşumlara ihtiyaç vardır. Ruhban mektepleri bugün bu vazifeyi tamamıyla yerine getiremez. Bu ana kadarki faydalarına karşın yeni bir hareket tarzına ihtiyaç vardır denilmektedir.

         

        Sonuç olarak Osmanlı ülkesinde kurulan diğer yabancı okullar gibi Fransız okullarının da Osmanlı tebaası üzerinde büyük etkileri görülmektedir. Bunların dil, kültür politikalarını siyasi politikaları izlemiştir. Buna karşın Osmanlı Devleti’nin teftiş ve kontrolünün yetersiz kaldığı görülmektedir. Bu durum gerek Müslüman gerekse gayrimüslim tebaanın devletten ayrılma ve bağımsız olmalarına dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin parçalanmasına yardımcı olmuştur.

         

         


        


        

        [1] Hilmi Ziya Ülken, Sosyoloji Sözlüğü, İstanbul, 1969, s.319.


        

        [2] Düstur, I. Tertip, c.2, s.204; Mahmud Cevad, Maarif - i Umumiye Nezareti Tarihçe - i Teşkilat ve İcraatı, İstanbul, 1338, s.493.


        

        [3] Ayten Sezer, Atatürk Döneminde Yabancı Okullar(1923 - 1938), Ankara, 1999, s.6; Süleyman Büyükkarcı, Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti’nde Azınlık ve Yabancı Okullar, Prof.Dr. Yahya Akyüz’e Armağan Türk Eğitim Tarihi Araştırmaları - Eğitim ve Kültür Yazıları, Editörler Prof.Dr. Cemil Öztürk - Dr. İlhami Fındıkçı, Ankara, 2011, s. 523.


        

        [4] M. Hidayet Vahapoğlu, “Osmanlıdan Günümüze Azınlık ve Yabancı Okullar”, Ankara, 1990, 94 - 95; Büyükkarcı, a.g.m., s.523.


        

        [5] İlknur Polat Haydaroğlu, Osmanlı İmparatorluğu’nda Yabancı Okullar, Ankara, 1990, s.9 – 19.


        

        [6] Halit Ertuğrul, Kültürümüzü Etkileyen Okullar, İstanbul, 2002, s.96, 155; Sebahattin Arıbaş - Ezlam Susam - Hikmet Zelyurt, Türkiye’de Misyoner Okulları, Prof. Dr. Yahya Akyüz’e Armağan Türk Eğitim Araştırmaları - Eğitim ve Kültür Yazıları, Editörler Prof. Dr. Cemil Öztürk - Dr. İlhami Fındıkçı, Ankara, 2011, s. 237; Sezer, a.g.e., s.6; Büyükkarcı, a.g.m., 523 - 524.


        

        [7] Ertuğrul, a.g.e., s.203.


        

        [8] Yahya Akyüz, Türk Eğitim Tarihi M.Ö. 1000 – M.S. 2007, Ankara, 2007, s. 105; Büyükkarcı, a.g.m., s. 524.


        

        [9] Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, c.1 - 2, İstanbul, 1977, s.769, 774; Akyüz, a.g.e., s. 175.


        

        [10] Akyüz, a.g.e., s.175.


        

        [11] Necmettin Tozlu, Kültür ve Eğitim Tarihimizde Yabancı Okullar, Ankara, 1991, s.15; Vahapoğlu, a.g.e., s. 37.


        

        [12] Ergin, a.g.e., s.809 - 810.


        

        [13] Mesut Çapa, Osmanlı İmparatorluğu’nda Amerikan Okulları, Prof. Dr. Yahya Akyüz’e Armağan Türk Eğitim Araştırmaları - Eğitim ve Kültür Yazıları, Editörler Prof. Dr. Cemil Öztürk - Dr. İlhami Fındıkçı, Ankara, 2011, s. 571; Ertuğrul, a.g.e., s.213.


Türk Yurdu Haziran 2012
Türk Yurdu Haziran 2012
Haziran 2012 - Yıl 101 - Sayı 298

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele