Halide Nusret ve Güneşin Çocukları

Haziran 2012 - Yıl 101 - Sayı 298

        Yaşadığım şehrin iki bin yıllık kültür hayatını araştırırken, özellikle Cumhuriyet döneminde idealist bir öğretmenin, Urfa gibi taşrada yer alan bir şehirde sanatçı bir kuşak yetiştirdiğini ve bu kuşağın sanat ve edebiyatta şehri dönüştürdüğüne ve tek bir kişinin ayağa kalkmasıyla neler yapılabileceğini bizzat müşahede etmiş oldum. Bu idealist öğretmen, herkesin tanıdığı “Ümmü'l-Muharrirat” yani “kadın yazarların annesi” sıfatına mazhar olmuş Halide Nusret Zorlutuna’dan başkası değildir. İdealist öğretmen olarak Anadolu’nun küçük bir şehrinde yalnızca öğretmenlik yapmakla kalmıyor, gelecekte şehrin kültür ve sanat hayatını yönlendirecek, tıpkı kendisi gibi idealist insanlar yetiştiriyor. Onun bu davranışı; “bütün hareketler tek bir kişinin ayağa kalkmasıyla başlar”deyimini adeta teyit ediyor.

         

        1940’lı yıllarda kocasının görevi dolayısıyla yirmi-otuz bin nüfuslu Urfa’ya tayin olan Halide Nusret, Urfa Lisesi’nde derslere girdiğinde “Güneşin Öz Çocukları” diye tanımladığı öğrencilerini şöyle anlatır: “Güneyi ve güneylileri tanırım ve severim. Çocuklarına yıllarca emek verdim. Gelecekte, yalnız benim değil, bütün memleketin öğünebileceği değerde insanlar yetiştirmiş olduğumu düşünüyorum. Güneyliler yaratılıştan şair, müzisyen ve centilmendirler. Herhangi bir olay, onların dudaklarında derhal mani veya ezgi olur.”[1]İdealist bir öğretmen, içinde bulunduğu şartların zorluğuna bakmadan görevini yüreğiyle yapar, yüreğiyle sever ve sahiplenir.

         

        Koca bir imparatorluğun ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna tanıklık etmiş biri olarak Halide Nusret, ülkesini ve insanlarını sevmiş ve çok iyi tanımıştır. Urfa’daki görevi sırasında insanlarla çok sıcak ilişkiler kurmuş, şehrin ruhuna girmiştir. Öğretmenliğin verdiği tecrübeyle öğrencilerini anlamaya çalışmış, onların kalbine giden yolu keşfetmiştir. Öğrencileriyle görüştüğümde aradan elli-altmış yıl geçmiş olmasına rağmen, ‘Halide Nusret’ adını büyük bir saygı ve hürmetle yâd ederken yüreklerinin bir kuş gibi çarptığına bizzat şahit olmuştum.

         

        Urfalı Nabi’nin “taşranın güzeli nazlıdır ama nazenin değildir” mısrasıyla güzelini anlatırken dahi irronik olarak, güzelinin “nazenin” olamayacağını ifade ettiği Urfalının görünürdeki haşinliğinin ötesinde nezaketli ve yumuşaklığını herkes göremez. Özellikle dışarıdan bakanlar şehirdeki halim-selimliği ve İbrahimi dostluk ve misafirperverliği göremezler. Ancak şehirle ruh bağı kurabilenlerin yakalayacağı bir olgudur bu. Halide Nusret işte bu olguyu yakalayabilmiş ender insanlardan birisidir. Urfa’daki yaşamı onun bu şehri içselleştirmesini sağlamış ve insanları tanımasında etkili olmuştur. Urfalıların şiir ve müzikteki kabiliyetlerini, bir olay anında söyledikleri manilerle dile getirdikten sonra, onların gerçekten centilmen olduğunu söyler: “Gerçekten böyledirler. Türkün geleneksel konukseverliği onlarda olgunluğunu bulmuştur; konuktan canlarını esirgemezler. Kadını, gerçi, daima kendilerinden güçsüz görürler, ama bu güçsüzlüğe karşı duydukları acıma, çok defa, sevgi, saygı oluverir.”  Ve bir fıkra anlatır. Bir öğrencisinin öğretmenine notunu kırdığı için şöyle dediğini yazar: “Eksik etek olmasaydın ben sana gösterirdim. Ne yazık ki, eksik eteksin!”[2]

         

        Halide Nusret tayinle gittiği mahrumiyet bölgelerini yakınarak, orada yaşadıkların zorlukları büyüterek anlatmaz. Yaşadığı zorluklardan güzel tecrübeler çıkararak,  yürekten bağlar kurarak, severek anlatır. “Yurdun dört bucağında dolaşmaya da 1930’dan sonra başladık. Kocamın emir subayı misali her tayin edildiği yere- Kırklareli, Kars, Karaman, Urfa, Maraş, Sarıkamış- onunla beraber gidiyor, bu yerlerin insanlarını, yediden yetmişe yürekten seviyordum. Onlar da beni sevdiler. Bütün bu yurt köşelerine ait çok güzel, çok ilgi çekici hatıraları birer birer anlatmayı ne kadar isterdim. İki kez şark hizmetinde bulunduk. Güneyin gözleri trahomlu çocuklarını sevgiyle kucakladım… Gün oldu at sırtında aştık… Gün oldu tezek ateşinde yemek pişirdim… Ve bütün bunları büyük bir mutlulukla yaptım, yaptığım için mutluluk duyarak…”[3]

         

        Görevi esnasında birçok öğrenci yetiştirmiş ve bu öğrencileri gerek yerel gerek ulusal anlamda sanat ve edebiyatta kendilerini göstermişlerdir. Gazeteci yazar Ahmet Naci İpek, Şair Ruknettin Akbaş, Ükkaş Ülgen, Halil Gülüm, hatip ve oyuncu Mustafa Dişli, müzisyen Urfalı Babi isimlerine ulaşabildiklerimizden sadece bir kaçı.[4] Bu isimlere baktığımızda Urfa'nın kültür hayatında izler bıraktığını görürüz. Bugün Urfa’da hayatta olan tek öğrencisi gazeteci yazar A. Naci İpek, Urfa’da çıkardığı gazete ve yaptığı yayıncılıkla kültürel alanda büyük bir boşluğu doldurmuştur.  Ükkaş Ülgen ise Halide Nusret’in rehberliğinde şiirlerini geliştirmiş, ‘Kuş Cıvıltıları’ ve ‘Üç Yağmur Damlası’ adlı şiir kitaplarını yayımlamıştır. Yine 1970-80’li yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı çocuklar için yazdığı şiirleri satın alarak Hayat Bilgisi ve yardımcı ders kitaplarında yayımlamıştır. Halide Nusret’i her zaman saygı ve hürmetle anmıştır.

         

         Urfalı Babi ise bir dönem Beyoğlu’nda sahnelerde tek kişilik şovları yanında plaklarıyla ün yapmış, hatta bir plağıyla Fransa’dan müzik ödülü almış bir müzisyendir.  Şair ve oyuncu Mustafa Dişli hocası Halide Nusret gibi idealist bir Urfalıdır. Memleket sevdasıyla yanan Dişli, Urfa ve Harran’ın susuzluktan kavrulduğu yıllarda, içinde su dolu bir şişeyle meclise giderek ilgili bakana “Urfa’ya su getiremediniz ama ben size Urfalıların gözyaşını bu şişeye doldurup getirdim” diyerek, şişeyi masaya bırakarak şehrin sorunlarını siyasilerin duygularına hitap ederek dile getirmiş, Urfa ağzında yazılmış şiirleriyle şöhret bulmuş şairdir. Halil Gülüm, Ruknettin Akbaş ve Halide Nusret’in Urfa’da dostluk kurduğu Urfa’nın Kurtuluş Marşı yazarı M. Hulusi Kılıçarslan’ın Urfa kültüründeki etkilerini anlatmak ayrı bir yazıyı gerektirir. Yukarıda adını saydığım Halide Nusret’in öğrencilerinin öne çıkan en önemli vasıfları hiç kuşkusuz ideallerinin güçlü oluşudur. Bu öğrencileri içinde, bohem yaşayanların dahi güçlü bir inanç ve idealist bir duyguya sahip olduklarını bizzat müşahede etmişimdir. Urfa’da sanat ve edebiyattan bahsedildiğinde, Halide Nusret’in öğrencilerinin adını anmadan geçmek mümkün değildir. Tiyatrodan sinemaya, şiirden musikiye, hikâyeden romana kadar birçok alanda onun “Benim Küçük Dostlarım” dediği öğrencilerinin emeği vardır.

         

        Başkaları için sürgün görülen bu yerler, onun için idealini yaşatacağı, idealist insanlar yetiştireceği birer mekâna dönüşür. Öyle ki, başkalarının yoksulluk ve acımak edebiyatı yaptığı bu yerlerden o öylesine güzel hatıralar ve sanat eserleriyle döner ki, bu eserler okuyanlara umut ve sevinç verir… Yurdumun dört bucağından diyerek bambaşka şehirler anlatır bize. Örneğin Urfa’yı destanlaştırdığı şiirinde şöyle seslenir:

         

         

        “Taşları cevherdir takasım gelir

         Otunu gül gibi kokasım gelir

         Durup şen yüzüne bakasım gelir

         Gönlümden kaygıyı atar bu Urfa

         

         

        Bülbülü susturan şakrak sesi var

        Tadına doyulmaz çiğköftesi var

        Dünyaca bilinir efsanesi var

        Cana yakın cennet kadar bu Urfa

         

         

        Kadını erkeği soyca kahraman

        Yurda yan bakana sillesi yaman

        Aslan yetiştirir, bağrından aslan

        Yiğitler kalbinde yatar bu Urfa”

         

         

        Halide Nusret sanatçı bir kuşak yetiştirmekle kalmaz bir yazar olarak Urfa’yı konu edinen roman yazar. Hem de o güne değin kimsenin yazmayı akıl etmediği Urfa’nın Fransız İşgalinden Kurtuluşunu konu alan bir roman. Bu romanın edebi değerinin yanında, en önemli yönü Halide Nusret’in bizzat 11 Nisan Urfa’nın Kurtuluş Savaşı’na katılmış kahramanlarla görüşerek eseri kaleme almış olmasıdır. Çünkü romanda 11 Nisan Urfa’nın Kurtuluş’unda yer alan ‘On İkiler’[5]den Müftü Hasan Açanal Efendi’den, Badıllı Said Bey’den, Ali Saip Bey’den Hacıkamiloğlu’ndan bahseder. Ayrıca romanında Müftü Hasan Açanal Efendi’nin Mustafa Kemal ile yaptığı orijinal mektuplara yer verir. Yine Urfa Kurtuluş Savaşı’na katılmış olan şair M. Hulusi Kılıçarslan’ın Urfa mücadelesini anlatan şiirlerini kitabında epigraf olarak kullanır. “Aşk ve Zafer" bir Urfa romanı olduğu kadar Halide Nusret'in gerçek yaşamından izler taşıyan yarı biyografik bir eserdir. Romanda anlatılan aşkı bizzat Halide Nusret'in kendisi yaşamıştır. İki bölümden oluşan romanın birinci bölümünde mekân olarak İstanbul yer alır. Halide Nusret’in gerçek yaşamından izler taşıyan işte bu birinci bölümdür. Urfalı bir genç subay İbrahim ile İstanbullu genç bir kız Zinnur’un arasındaki trajik aşk anlatılır. Roman’ın birinci bölümü İstanbul'da, ikinci bölüm İbrahim’in memleketi olan Urfa’da geçer. Halide Nusret bu romanıyla geride bıraktığı aşkını anlatmıştır. Zira  “Bir Devrin Romanı”[6] adlı kitabında “M…” ile yaşadığı bu trajik aşkın yüreğindeki yankısını yıllar sonra şöyle dile getirir: “Aşka ben de bütün varlığımla inanırdım; fakat… Bu konuda kendime mahsus bazı düşüncelerim, değişmez inançlarım vardı: Aşk, pek kutsal bir duyguydu ben ve ‘ebedi’ idi. Bazılarının sandıkları gibi, zamanla aşınan, yıpranan, çiçekten çiçeğe konan aptal kelebekler gibi ondan ona gidebilen bir duygu değildi. İnsan ömründe yalnız bir defa- evet bir tek defa!- severdi”[7]  

         

        Halide Nusret’in bu romanının en önemli yanı bir ilk olması. Urfa’nın düşman işgalinden Kurtuluşuna katılan ve eli kalem tutan birçok kişi ne yazık ki, katıldıkları bu savaşı bırakın roman, hikâye olarak anlatmayı günlük veya hatıra olarak dahi kaleme almamışlardır. Özellikle savaşa katılanların o günün olaylarını kaleme almamış olmaları göz önünde bulundurulduğunda, Halide Nusret’in ileri görüşlülüğü ve eserinin değeri daha iyi anlaşılır. 11 Nisan Urfa Kurtuluş Savaşı’nı  Aşk ve Zafer tadında anlatan başka bir romana henüz rastlamış değilim.

         

        İdealist bir öğretmen, küçük bir taşra şehri ve yetiştirdiği bir sanatçı kuşak…  Yazımın başında kullandığımDünyada bütün hareketler tek bir kişinin ayağa kalmasıyla başlar” sözünün gerçekliği Halide Nusret’in idealist bir öğretmen olarak şahsiyetinde billurlaşmıştır. Hatta onun sanatçılığının öğrencilerinin kişiliğinde ve dolaylı olarak Urfa’nın kültür hayatında görmek mümkündür.  Bu anlamda Halide Nusret Urfa’yı Urfa yapan değerlerden biri olarak her zaman saygı ve rahmetle anılacaktır…

         

         

         


        


        

        [1] Halide Nusret Zorlutuna, Benim Küçük Dostlarım, Timaş Yayınları, İstanbul, 2004.


        

        [2] Halide Nusret Zorlutuna, age. S.113.


        

        [3] Halide Nusret Zorlutuna, Bir Devrin Romanı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1986.


        

        [4] Onun Urfa’da çektirdiği ve bugün kitaplarının kapağını süsleyen siyah-beyaz fotoğraflarda birlikte görülen Urfalı kızların, öğretmenleri Halide Nusret ile ilgili kim bilir ne hatıraları vardır. Onun bu öğrencilerine ulaşılırsa eğer Halide Nusret’in Urfa’da görevi sırasında değişik bilgiler elde edilebilinir. Örneğin o dönemde yapılan şiir şölenlerinde onun dergi sahifelerinde ismine rastlamaktayız. Bu da gösteriyor ki, Halide N. Zorlutuna yalnızca öğretmenlik yapmamış, şehrin kültürel ve sosyal hayatında da etkinlik göstermiştir. Yine kız öğrencileriyle çektirdiği fotoğraflar, onun şehir ile güçlü bağlar kurduğunun bir göstergesidir. Kız çocuklarını okutmak istemeyen bir anlayışın sürdüğü Urfa’da Halide Nusret, büyük ihtimalle bu konuya da eğilmiş olmalıdır. Büyük ihtimalle geçen yüzyılın başında İttihatçı olduğu için Urfa’ya sürgün gelen ve burada on yılı aşkın bir süre kalan ve ağaları teşvik ederek şehre ilk kız mektebi açan İhsan Şerif Saru gibi, Halide Nusret de bu konuda çalışmış olmalıdır, diye düşünüyorum.


        

        [5] Urfa Kurtuluş Mücadelesi’ni başlatan on iki şehir eşrafı. Urfa Sıragecesi’nde toplanıp Urfa’nın Fransız işgalinden kurtuluşunun ilk ateşini yakan kahramanlar.


        

        [6] Bir Devrin Romanı’nın 111-115 sahifeleri arasında anlattığı gerçek aşk öyküsüyle Aşk ve Zafer’deki aşk öyküsü seçilen isimler dışında hemen hemen aynıdır. Hatta Halide Nusret sevdiği “M…”nın Anadolu’nun eski bir şehrinden ve seçkin bir aileye mensup olduğunu söyler, ama şehir ismi vermez.


        

        [7] Halide Nusret Zorlutuna, Bir Devrin Romanı, s. 213, Kültür Bakanlığı, Yay., Ankara 1986


Türk Yurdu Haziran 2012
Türk Yurdu Haziran 2012
Haziran 2012 - Yıl 101 - Sayı 298

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele