Türk Dış Politikası Nereye Koşuyor?

Haziran 2012 - Yıl 101 - Sayı 298

        Arap Baharı sürecinde Ortadoğu bazlı yaşanan son gelişmeler, Türkiye'yi başta komşu ülkeler ile olmak üzere, bölgesel-küresel çapta yeni bir yol ayrımına sürüklemiş vaziyette. Bir diğer ifadeyle, düne kadar dış politikasını "Sıfır Sorunlu Komşuluk" hedefi üzerine inşa etmiş bulunan yeni Ankara, ABD sonrası "Yeni Ortadoğu"da hâkim güç olma yolunda yeni bir politika geliştirmeye çalışıyor.

         

        Kuşkusuz, bu yeni politikanın ilgi ve etki alanları sadece Ortadoğu ile sınırlı değil. "Yeni baharlara gebe" görüntü sunan Türk yakın çevresi ve stratejik derinlikleri de bu bağlamda ortaya konulan yeni söylemler ve ittifaklar bağlamında Ankara'yı yeni krizlere ve olası çatışmalara doğru sürüklüyor. Bu kapsamda, sadece nisan-mayıs ayları içinde gündeme damgasını vuran bir kaç olaya bakmamız bile yeterli gibi...

         

        Nitekim, tam da bu noktada Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından nisan ayında TBMM Genel Kurulu'nda gündeme getirilen ve Türkiye-Türk dış politikası bağlamında "ezberleri bozan" çıkış, tek kelimeyle bir "milat" olarak karşımıza çıkmaktadır.

         

        Bu çıkış, beraberinde getirdiği sert itirazlar ve kafa karışıklıkları ile birlikte önümüzdeki süreçte Ortadoğu, Kafkasya ve Türkistan bağlamında Ankara'nın nasıl bir tavır takınacağının güçlü sinyallerini vermesi bakımından da önemliydi. Nitekim, böyle de değerlendirildi. Bakan Davutoğlu, hükümetin Suriye politikasını anlatırken, "Yeni Türkiye"nin "Yeni Ortadoğu" politikası üzerinden bitmek bilmeyen yeni tartışmalardan birine daha imza attı.

         

         

        "Yeni Türkiye" - "Yeni Ortadoğu"...

         

        Şöyle bir hatırla(t)mak gerekirse... Davutoğlu, Türkiye'nin bundan sonra da Ortadoğu'da "değişim dalgasının" öncüsü olacağını, bunu yöneteceğini açıklamış; "Zihnimizde nasıl yeni bir Türkiye iddiası varsa, yeni bir Ortadoğu iddiası da var. Büyük güçlerin peşinden sürüklenme, başkalarının gündeminin dublörü olma devrini kapattık." sözleri ve "Yeni Ortadoğu'da zulümler, diktalar değil, halkın iradesi, adaletin sesi hâkim olacak. Yeni Ortadoğu ile birlikte Türkiye'nin etrafında yeni bir barış kuşağı, istikrar ve refah kuşağı olacak." ifadeleri ile de bu politikanın bir anlamda gerekçesini ortaya koymaya çalışmıştı.

         

        Bu kapsamda, burada en fazla tartışma yaratan ifadelerden birisi de hiç kuşkusuz "Yeni Ortadoğu" oldu. "Yeni" ile başlayan birçok şeye artık "şüphe" ve "endişe" ile yaklaşılan bir dönemde Bakan Davutoğlu'nun tepki alan bu sözleri ve fazlasıyla izaha-tartışmaya açık "Yeni Ortadoğu" tanımı, açıkçası gündemi yakından takip edenler açısından bir sürpriz değildi. Dışişleri Bakanı, aslında sadece malumu ilan etmekteydi. Nitekim, "Bu Ortadoğu'nun sahibi, öncüsü, hizmetkarı olmaya devam edeceğiz" sözleriyle bölgede var olan güç mücadelesini ve yeni Türkiye'nin buradaki hedefini bir kez daha ortaya koymaktaydı...

         

        Hiç kuşkusuz, buradaki "Ortadoğu'nun sahibi" ifadesi, dost-düşman birçok kimsenin dikkatinden kaçmadı. Böylesine hassas bir geçiş sürecinde, Davutoğlu'nun yaptığı bu konuşma, kaçınılmaz olarak akıllara "Kimin Ortadoğu’su" ve "Nasıl bir Ortadoğu" sorularını da getirdi. Özellikle de Bakan'ın Aralık 2010 tarihinde The Washington Post gazetesinde yayımlanan, gazeteci-yazar Jackson Diehl ile gerçekleştirdiği "How WikiLeaks Cables Capture 21st-Century Turkey" başlıklı değerlendirmesini okuyanlar ve Graham E. Fuller'in "Yeni Türkiye Cumhuriyeti", "İslamsız Dünya" çalışmaları ile Philip H. Gordon'un "Türkiye'yi Kazanmak" kitaplarındaki yaklaşımları göz önünde bulunduranlar açısından.

         

         

        "Son Çar" Putin'in Dönüşü ve Türk Yakın Çevresi...

         

        Bir diğer önemli gelişme ise Rusya cenahında yaşandı.

         

        Rusya Federasyonu Genelkurmay Başkanı Nikolay Makarov'un Moskova'da gerçekleşen füze savunma sistemi konferansında çok net bir şekilde "Kalkanı vururuz" çıkışı; genel anlamda Doğu-Batı, özelde ise ABD-Rusya arasındaki "nükleer düello"daki tansiyonu daha da yükselten bir adım olarak ön plana çıktı. Son yıllarda ABD, NATO ve Rusya arasında sert tartışmalara neden olan, bundan dolayı da Moskova'nın gazını almak için "İran tehdidine" karşı Avrupa'yı korumak amacıyla inşa edildiği söylenen ve bir ucu da bize, "Malatya-Kürecik"e kadar uzanan Füze Kalkanı'nı işaret eden Makarov, muhataplarına bir kez daha Rusya'nın kırmızı çizgilerini hatırlattı.

         

         

        Söz konusu açıklama, hiç kuşkusuz, Rusya'nın ulusal güvenlik noktasında ciddi anlamda bir tehdit algısı ile karşı karşıya bulunduğunu göstermesi açısından oldukça önemli. Çünkü Rus Genelkurmayı'na göre ABD, NATO üzerinden Rusya'yı "çevreleme" ve Rus nükleer gücünü "etkisizleştirme" anlamında uygulamaya koyduğu bu stratejisi ile bir üst aşamaya geçmek üzere. Bu ise Rusya'nın güvenlik politikalarına ve bu bağlamda uygulamaya koyduğu yeni nükleer doktrine açık bir meydan okuma olarak değerlendiriliyor. Dolayısıyla, Rus Ordusu'nun bir numarası tarafından yapılan tehdidin, Moskova ile bölgesel anlamda ihtilaflara ve yeni çıkar çatışmalarına "gebe olan" ve Rusya-NATO arasındaki krizde füze kalkanı sisteminin alt yapısına "ev sahipliği" yapan Türkiye açısından da dikkate alınması gerekiyor.

         

         

        Seçim Sandıkları mı? Pandora'nın Kutusu mu?

         

        Mayıs ayı, aynı zamanda seçimler ayı idi...

         

        Bu bağlamda Avrupa Birliği'nin iki lokomotif gücünden biri olan Fransa ile AB'nin iktisadi-mali anlamda iflas etmiş "şımarık çocuğu" Yunanistan'da gerçekleşen seçimler; taşıdığı anlam, önem ve olası sonuçları itibarıyla başta Ankara olmak üzere, dünyanın önde gelen başkentlerinin birçoğunun gündeminde idi. Bu ülkelerin dışında yakın takipte olunan bir diğer ülke ise hiç kuşkusuz Sırbistan'dı. "Balkanlar'da Türkiyesiz barış olmaz" diyen ve Türkiye ile stratejik işbirliğinin kapılarını aralayan Devlet Başkanı Tadiç'in siyasi geleceği kadar, Kosova merkezli yeni bölgesel ihtilafların alacağı yeni boyut ve AB'nin bölgedeki planları açısından da önem taşıyan Sırbistan seçimleri, Yunanistan ile birlikte düşünüldüğünde "Pan-Ortodoks" ya da "Pan-Slavist" bir dünyanın geleceği açısından da büyük bir önem taşımaktaydı.  Özellikle de bunun hayalleri ile yaşayan ve Rus yakın çevresine "keskin" ama "akıllıca" bir dönüş yapan "Son Çar" Putin'in koltuğuna oturduğu bir dönemde...

         

        Bir diğer ifadeyle, artık seçim sandıklarının "Pandora'nın Kutusu"ndan pek bir farkının kalmadığı bu yeni süreçte; Avrupa ve Balkanlar yeni bir milliyetçi dalgaya, yükselişe geçen ırkçılığa, Ortodoks-Slav temelli yeni bir arayışa ve Balkanlar merkezli yeni bir rekabet-mücadele alanına doğru sürükleniyor. Burada, özellikle Berlin'in izlediği politikalara duyulan tepki, Brüksel karşısında Moskova'yı yeni bir cazibe merkezi olmaya doğru sürüklüyor ki, böylesi bir durumun özellikle Balkanlar'da Türkiye ve ABD açısından kabulü pek mümkün görünmüyor.

         

        Dünyanın yeni bir Soğuk Savaş dönemine girdiği süreçte, Ağustos 2008 Gürcistan Savaşı'yla hemen sınırlarımızın yanı başında yakaladığı bölgesel psikolojik üstünlüğü ve "kırmızı çizgiler" noktasındaki kararlılığını devam ettirmek isteyen Rusya'nın Putin ile birlikte daha agresif bir dış politika sinyali verdiği ortamda, Türkiye'den de yükselmeye başlayan sesler, açıkçası Türk-Rus yakın çevrelerinde güçlü bir rekabet-mücadele dönemine işaret ediyor. Kafkas ve Türkistan Baharlarının gündeme gelmeye başladığı böylesi bir gelecekte, Türk dış politikasının alacağı seyir ve bu kapsamda Ankara'nın yeni politika noktasında ortaya koyacağı "kararlılık", "tutarlılık" ve "süreklilik", hiç kuşkusuz ‘2023 Türkiye Vizyonu’ açısından da büyük bir önem arz ediyor.

         


Türk Yurdu Haziran 2012
Türk Yurdu Haziran 2012
Haziran 2012 - Yıl 101 - Sayı 298

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele