Yunus Emre’nin Şiirlerinde Ana Temalar

Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297

           Yunus Emre’nin Yaşadığı Dönem

         

           Yunus Emre’yi kavrayabilmek için, onun şiirlerine nüfuz etmek kadar, yaşadığı dönemin hâdiselerini de ictimâî ve kültürel bakımdan iyi tahlil etmek gerekir. Tahlilde esas olan metin olmasına rağmen, tâli unsurların da ona tesir ettiği bilinmelidir. Bu bakımdan, kısa da olsa, Yunus’un, yakın diyebileceğimiz çevresini tanımak gerekir. Ve; böylece, onun, bugüne kadar, niçin aşılmaz değil, ulaşılamaz olduğu daha iyi anlaşılır kanaatindeyim.

         

           Yunus Emre’nin 1240-1321 yılları arasında yaşadığı kabul edildiğine göre; Anadolu’da: Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî (1207-1273), Sultan Veled (1226-1313), Âşık Paşa (1272-1333), Hacı Bektâş-ı Velî (1281-1338), Ahî Evren (1171-1262) ve Nasreddîn Hoca (1208-1284); İran’da: Genceli Nizâmî (-Ölm.1215), Ferîddîn-i Attâr (- Ölm.1230) gibi Türk Edebiyâtı’na tesir eden tasavvufî eserler verenler ile; yine Moğollar devrinde yetişen şâirlerden Bostan ve Gülistan’nın yazarı Sâdî-i Şîrâzî (-Ölm.1291), Emir Hüsrev Dehlevî (-Ölm.1325), Selmân-ı Savecî (1309-1376) ve Hâfız-ı Şîrâzî (- Ölm. 1390), bu asırda yaşamış çok mühim şahsiyetlerdir.

         

            Batı’da ise; bu dönemde, hümanizm adı altında, Yunan ve Lâtin kültürünü ve insanlık anlayışını örnek alan bir düşünce sistemi hâkimdi.

         

           Ortaçağ’da, papazlar tarafından değiştirilen ve yozlaştırılan Hristiyanlık, kilisenin halka baskısıyla büyük bir tepkiyle karşılaştı. Hümanistler, kilisenin bu baskıcı hâli karşısında, Yunan ve Lâtin kültürüne sarıldılar. Hâliyle, başlangıçta, bozulmuş Hristiyanlığa karşı gibi görünmelerine rağmen, bunlar, yâni “hümanistler”, esasta bütün dinlere ve bilhassa Müslümanlığa karşı düşmanlıkta birleştiler.

         

           Hümanist; belki de ilk bakışta yumuşak bir ifade olarak görünüyor. Yumuşak bir ifade diyoruz, çünkü; bu kelime, “insanlık için çalışan ve insanları seven ve onların haklarını koruyan ”manalarını taşıyor. Ancak; tatbikatta, insana istenilen değeri vermeyen, insan sevgisini sâdece kendisi için kabul eden bir zihniyet olarak karşımıza çıkıyor.

         

           Zîrâ; “eski Yunan’daki ahlâk anlayışını”esas alan bir zihniyetin, insanî olması çok zordur. Çünkü; yeni doğmuş bebeklerin, şâyet sıhhatsiz iseler ölüme terkedildiği bir yerde medeniyetten ve insanlıktan bahsetmek mümkün değildir.

         

           Kaldı ki, Batı, ilimde, san’atta ve ahlâkta bir nebze olsun mesâfe katetmeye başlamış ise, bunu, hiç şüphe yok ki, onbirinci asır sonundan îtibâren başlattıkları Haçlı Seferleri’yle Müslümanlarla olan temaslarına borçludur.

         

            Ve yine, hiç şüphe yoktur ki, Avrupa Rönesans’ında Endülüs Emevî medeniyetinin de çok büyük rolü bulunmaktadır.

         

           Görülüyor ki; “Batı kültür ve medeniyetini az çok tanıyan herkes, “hümanizm”ve “ortaçağ”kavramlarının çok hususî manaları olduğunu bilir. Batılı fikir ve ilim adamı “hümanizm” derken, Hristiyan Ortaçağını ve skolastiğine karşı eski Grek ve Lâtin kültür ve medeniyetine dönüşü ve o kültür ve medeniyet temelleri üzerine yeni bir uyanış hareketini kastetmektedir.(1)

         

           “Eski Yunan (Grek) ve Lâtin (Roma) yazarlarının estetik ülkülerine bağlı kalan hümanistler; İtalya başta olmak üzere, F(ı)ransa, Hollanda ve İspanya’da ilk faaliyetlerini sürdürmüşler; ihtişamlı dönemini yaşayan İslâm âleminden habersiz olarak, bozuk bir yapıdan kurtulmak için başka bozuk bir yapıya koşmuşlardır.

         

           İtalya’da, hümanizm hareketini başlatan öncülerin yaşadıkları döneme baktığımızda, bunların, hemen hemen Yunus Emre ile aynı sıralarda yaşadıklarını görürüz: Dante Alighieri (1265-1321), Francesso Petrarca (1304-1374), Giovanni Boccacio (1313-1375) târihleri arasında yaşamışlardır.”(2)

         

           Ahmed Yesevî’nin Orta Asya’da başlattığı tasavvufî hareketin Anadolu’daki “sevgi ve hoşgörü”filizleri tomurcuklanırken: “Batı dünyasında, Ortaçağ kilisesinin baskısı ve bitmeyen zulmü, Avrupalı’nın eski Yunan ve Roma putperestliğine sığınmasına yol açmıştır ve Batılı fikir adamları bu harekete “hümanizm”adını vermişlerdir”.(3)

         

           “Eserini olgun ve ilerlemiş bir yaşta yazdığı anlaşılan Yunus Emre, son zamanlarda bir mecmuada bulunan kayda göre, H. 720/M.1320-1321 tarihinde vefat etmiştir. Adnan S. Erzî’nin İstanbul Bayezit Devlet Kitaplığındaki bir mecmuada (Nu: 7912) bulduğu kayıt şöyledir: “Vefât-ı Yunus Emre, sene 720, müddet-i ömr 82”. Bu sözlerden şâirimizin H.638/M.1240-1241 yılında doğduğu ortaya çıkmaktadır.

         

           Yunus Emre’nin şiirlerinde, bu târihlerin doğru olduğunu gösteren bazı ipuçları bulunmaktadır. Yunus, Mevlâna Celâleddîn’den şöyle bahseder:

         

              Mevlâna Hudâvendgâr bize nazar kılalı

              Anun görklü nazarı gönlümüz aynasıdur

         

           (.) Bir başka beytinde Mevlâna’ya duyduğu hasreti şöyle dile getirir:

         

                Fakih Ahmed Kutbüddin Sultan Seyyid Necmüddin

                Mevlâna Celâlüddin ol kutb-ı cihan kanı

         

           Bu beyitte adı geçen Hoca Ahmed Fakih “Çarhnâme”adlı eserin sâhibidir ve Yunus’un doğumundan 20 yıl önce 1221’de (H.618) vefât etmiştir.

         

           Yunus’un şiirlerinde Geyikli Baba ve Seydi Balum’un adları da geçmektedir:

         

                  Geyiklü’nün ol Hasan söz eyitmiş kendünden

                  Kudret dilidür söyler kendünün söz nesidür

                  Seydi Balum ilinden şeker tamar dilinden

                  Dost bağçesi yolından eve dervişler geldi

         

           Yunus ‘un kınadığı Geyikli Baba, Osman Gazi (1299-1326) ve Orhan Gazi (1326-1359) devirlerinde yaşamış, garip hâlleriyle ilgi uyandırmış bir şeyhtir. Seydi Balum (Balum Sultan), muhtemelen Germiyan Oğullarından bir beydir ve Geyikli Baba’nın müridlerindendir.

         

           Yunus’un çağdaş olarak bahs ettiği bu kimselerin yaşadığı devir, Xlll. yüzyılın ikinci yarısıyla, XlV. yüzyılın ilk yarısıdır. Yunus’un kendisi de Xlll. yüzyılın ikinci yarısında ve XlV. yüzyılın başında yaşamıştır“.(4)

         

           Yunus Emre’nin yaşadığı dönemin iç ve dış hâdiselerini gözler önüne seren bir başka örnek daha arzetmek istiyoruz. Çünkü bunlar; onun icrâ ettiği fikir ve san’atın mevkiinin ehemmiyetini çok daha bâriz bir şekilde ortaya koymaktadır.

         

           Yunus’un yaşadığı devirde Anadolu karanlık ve ümitsiz günler yaşamaktaydı. Önce Batı’dan gelen Haçlı Seferleri, sonra Doğu’dan gelen Moğol istilâsiyle siyâsî ve içtimâî birlik ve âhenk sarsılmış, Selçuklu Devleti son günlerini yaşar olmuştu.

         

           İçtimâî ve siyâsî otoritenin zaafa uğraması netîcesinde iç isyanlar ve kardeş kavgaları da alıp yürümüş, maddî ve mânevî başıboşluk havasından istifade ederek ortaya çıkan sapık cereyanlar, batıl itikatlar halkı şaşkına çevirmişti…

         

           Bu sırada, Orta Asya içlerinden Anadolu’ya yürüyen ve Moğol istilâsından kaçan Horasan erleri bir rahmet yağmuru gibi Anadolu’ya yağmaya başladı.

         

           Başta Mevlâna olmak üzere, Anadolu’nun yeni bir doğuş için bir ruh hamlesi yapmasını sağlayacak mâneviyat büyükleri akın akın geldiler ve bu topraklarda hakikî birliğin temelini attılar. İşte Yunus, bu bereketli iklimin coşkun ve heyecanlı bir mahsülüdür”.(5)

         

         

            Yunus Emre’ye Dair Umumi Değerlendirme

         

        a)    Tasavvufî Ahlâk

         

            Edebiyatımızda, Yunus Emre’yi en iyi kavrayanlardan ve onun istikametinde yürüyenlerden biri olan Necip Fâzıl, Yunus Emre hakkındaki bir değerlendirmesinde şöyle der: “Ölmezlik çapının adamları, dünyanın her yerinde aynı kanuna bağlıdır: Kendi asliyeti içinde millî ve bu asliyetin erişme nisbetinde beşerî…”.(6)

         

            Yunus Emre’nin, insanlığa ulaştırmak istediği ferdî-beşerî ahlâkî vasıfları, “tasavvufî ahlâk”la îzâh eden Prof. Dr. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı eserinde şöyle der:

         

            “Yunus’un neşrettiği tasavvufî ahlâk, evvelâ herkesi Kur’ân ve Hadîs’e uymağa, şer’î esâslara en ufak teferruâtına kadar riâyete dâvet eder; çünkü tarîkatın üssü’l-esâsı şerî’attir. Buna riâyet etmeyenler için ise, ebedî azab tehdîdi vardır. Sonra, Sünnet-i Muhammediyye’nin icâbettirdiği menfî ve müsbet birçok ahlâkî esaslar vardır ki-pek belli olduğu için burada tekrârını faydasız sayıyoruz- Yunus Emre birçok manzûmelerinde onlara bağlı kalma lüzûmunu uzun uzun anlatır: Sabır, kanâat, cömertlik, kerem v.b. gibi. Bununla berâber, bütün bunlar İslâm ahlâkının esaslarını teşkil eden birtakım umumî şeylerdir. Asıl  “tasavvufî ahlâk”bundan sonra başlar ki, öncekinden çok daha ağır şartları içine almakla berâber, çok daha ince ve insanîdir; Yunus bu propagandaya önce tarîkate dâvetle başlar; “bir mürşid-i kâmil”e intisâb etmeden maksûda varılamayacağını”gösteren ilâhîleri pek çoktur; lâkin bu yol, bu tasavvuf yolu çok zahmetlidir: Çekilecek müşkiller, dünyaya birtakım râbıtalarla bağlı olan nefs ve hevâ mağlûplarının tahammül edebilecekleri gibi değildir; bu yüzden, onları önceden bu zorluklara vâkıf etmek icâbeder. İşte, Yunus’un birçok ilâhîleri de bu müşkillerin îzâhından ibârettir: Dervişlik, hırka ile mürîd ile tac ile olmaz; onların hepsini bırakmalı, melânet oklarına hedef olmayı göze alarak, ar ve nâmusu kaldırmalı ki hakîkî aşk sâbit olsun; işte, ancak o vakit, aşkın feyizleriyle, ikilikten geçilebilir ve Vahdet sırrı, ancak o zaman çözülür; yoksa bu, ilim okumakla olmaz. Aşağıda Yunus Emre’nin sûfiyâne akîdelerinden söz ederken açıklayacağımız gibi, varlık hakkındaki böyle bir sûfiyâne telâkkî, ancak, “tevekkül ve teslîm”i , dünyevî işlerden tam ferâgati, terk ve tecrîdi icâbettirir. O vakit, dervişin her şeyi iyi görmesi ve hoş görmesi lâzımdır. Bir def’a bu makâma erenler, artık insanlar arasında iyi, fenâ, müslim, mecûsî gibi ayrılıklar görmezler; hattâ kendilerine fenâlık edenlere karşı bile iyilikle mukabele ederler. İşte, bâzı ilâhîlerinde,  “Bir vakıt namaz kılmayanın”aleyhinde en ağır ithamlarda bulunan zâhid Yunus Emre’nin “tasavvufî ahlâk”esaslarını yayan bâzı pek kıymetli manzûmelerinde, “Yetmişiki millete bir göz ile bakmayan, onları biribirinden ayıran adamları, hattâ halka müderris olsalar bile yine âsî sayacak kadar geniş, insanî bir şefkat göstermesi bundan dolayıdır”.(7)

         

        b)    Kendini Bilen, Rabb’ini Bilir

         

           Bunun içindir ki, Yunus Emre, insana “kendini bildirecek ilmi”tavsiye eder:

         

                  “İlim ilim bilmekdür ilim kendün bilmekdür

                  Sen kendüni bilmezsin bu nice okımakdur

                  Okımakdan ma’ni ne kişi Hakk’ı bilmekdür

                  Çün okıdun bilmezsin ya nice okumakdur.(8)

         

           İmâm-ı Gazâli Hazretleri, Kimyâ-yı Saâdet adlı kitabında buyurur ki: “Bil ki, geçmiş peygamberlerin kitâblarında, insana hitaben şu söz meşhûrdur: Ey insan! Rabbini tanımak için kendini tanı. Haberlerde ve eserlerde geldi ki, insanın kendisi bir aynadır, ona bakan hakkı görür”.(9)

         

           Demek ki, Yunus Emre’deki aşk da, gerek tanıma ve gerekse sevgi cihetinden, insandan başlamaktadır. Der ki:

         

                “Sen, sana ne sanursan ayruğa da anı san

                 Dört kitâbun ma’nisi budur eğer var –ısa

                 Gelün tanışuk idelüm işün kolayın tutalum

                 Sevelüm sevilelüm dünyâ kimseye kalmaz

                 Ben gelmedüm dâ’vi içün benüm işüm sevi içün

                 Dostun evi gönüllerdür gönüller yapmağa geldüm”.(10)

         

         

              Yunus Emre; “sözleri”nin kendinden değil, “Hâlık”tan geldiğini şu beyitleriyle dile getirir:

         

                    “İy sözlerün aslın bilen gel di bu söz kandan gelür

                    Söz aslını anlamayan sanur bu söz benden gelür

                    Söz karadan akdan değül, yazup okımakdan değül

                    Bu yürüyen halkdan değül Hâlık avazından gelür”.(11)

         

         

           Görülüyor ki; Yunus Emre, daima, Hakk’a teslim olmuştur. “İnsan-cemiyet-Hâlık”irtibatında, esas olanın “Hâlık avazı”olduğunu işâretle, insanlar arası münâsebetlerdeki âhengi de vecîz bir tarzda ortaya koymaktadır.

         

         

        c)    Sözün Demi ve Hakiki Aşk

         

            Yunus Emre, bütün düşüncelerin temeline “hakiki aşkı” yerleştirir. Hâlık’a ulaşmada, insana yaklaşmada ve insanlar arası irtibatın düzenli ve ahenkli bir şekilde devamını sağlamada, esas olan bu “aşk”tır:

         

               İşidün iy yarenler ışk bir güneşe benzer

               Işkı olmayan gönül misâl-i taşa benzer

               Taş gönülde ne biter dilinde ağu düter

               Nice yumşak söylese sözi savaşa benzer

               Işkı var gönül yanar yumşanur muma döner

               Taş gönüller kararmış sarp katı kışa döner

               Ol sultan kapusından hazreti tapusından

               Âşıklarun ılduzı her dem çavuşa benzer

               Geç Yunus endîşeden gerekse bu bîşeden

               Ere ışk gerek öndin andan dervîşe benzer”.(12)

         

         

           Böylesine derûnî benzetmelerle aşkı tasvir eden Yunus Emre, “eşref-i mahlûkat”olarak insanı lâyık olduğu mertebeye yerleştirmek ister. Zîrâ; Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde buyuruyorlar ki:  “Siz mü’min olmadıkça cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de mü’min olamazsınız”.

         

            İleriki dönemlerde, büyük şâirimiz Fuzûlî, bu aşkı şöyle ifade edecektir:

         

         

                  “İlm kesbiyle pâye-i rif’at

                   Ârzû-yı muhâl imiş ancak

         

               Işk imiş her ne var âlemde

               İlm bir kîl-ü kâl imiş ancak”

         

         

             “Bu, tek başına ilmi değersiz saymak değil; aşk, irfan gibi kelimelerle ifade edilen gönül bilgisine, mistik tecrübeye, ilâhÎ hakîkate yaklaştıran hâl’e, tasavvuf terbiyesine daha çok değer vermektir”.(13)

         

            Yunus Emre’de “aşk”, başlıbaşına tedkik edilmesi gereken bir husustur: İnceliklerle ve hikmetlerle doludur. Ancak; bu bahisle alâkalı birkaç çarpıcı örnek daha sunmayı gerekli görüyorum:

         

                “İşidün iy yarenler kıymetlü nesnedür ışk

                Değmelere bitinmez hürmetlü nesnedür ışk

                Hem cefâdur hem safâ Hamza’yı atdı Kaf’a

                Işk iledür Mustafâ devletlü nesnedür ışk”.(14)

         

           “Ben yürürem yana yana ışk boyadı beni kana,

           Ne âkılem ne divâne gel gör beni ışk n’eyledi”.(15)

         

           Yunus’a göre, “aşk da’vîsi”çok önemlidir. Bir beytinde, “Ben gelmedüm dâ’vi içün benüm işüm sevi içün” diyen Yunus Emre, burada “aşk”ı, bir başka manasıyla- kavga-döğüş olarak değil de- “ülkü “olarak ele alır:

         

                   “Işk da’visi kılan kişi hiç anmaya hırs u hevâ

                    Işk evine girenlere ayruk ne meyl ü ne vefâ

                    Gerçek âşık olan kişi anmayısar dünya ahret

                    Âşık değüldür ol kişi yüriye izzeti kova

                    (.) Yunus’a âşık deyüben zinhâr özenüp gelmenüz

                    Çok bezirgân ziyân ider varıcağız uzun yola”.(16)

         

           Ve Yunus Emre, âhengin zirve noktasında, bir “âşıklık” beyannamesini gönüllere fısıldar. “Haykırır” demiyorum, öylesine tesirli bir edâ ile “fısıldar” ki, gönlün, bundan “uyanmaması” mümkün değildir:

         

                “Canını ışk yolına virmeyen âşık mıdur

                 Cehd eyleyüp ol dosta ireyen âşık mıdur

                 Dost sevgüsin gönülde can-ıla berkitmeyen

                 Tûl-i emel defterin dürmeyen âşık mıdur

             Işka tanışık sığmaz değme can göğe ağmaz

             Pervâne-leyin oda yanmayan âşık mıdur

             Nefs dirliğinden geçüp ışk kadehinden içüp

             Dost yolına irküben turmayan âşık mıdur

             Dün gün riyâzat çeküp halvetlerde diz çöküp

             Sohbetlerde baş çatup yanmayan âşık mıdur

             Yunus imdi ol dostun cefâsına sabr eyle

             Yüreğinde ışk okın urmayan âşık mıdur”.(17)

         

           Yunus Emre; bütün bu temennilerini, niyâz ve münâcaatlarını kalbinin terennüm vasıtası olarak    “dil” ile ifade ettiği için, onda “söz”çok önemli yer tutar:

         

               Keleci bilen kişinün yüzüni ağ ide bir söz

               Sözi bişirüp diyenün işini sağ ide bir söz

               Söz ola kese savaşı söz ola bitüre başı

               Söz ola ağulu aşı bal ile yağ ide bir söz

               (.) Kişi bile söz demini dimeye sözün kemini

               Bu cihân cehennemini sekiz uçmağ ide bir söz”.(18)

         

           Bu temel îzâhattan sonra, Yunus Emre’nin şiirlerindeki “ana tema”ların daha iyi kavranacağı kanaatini taşıyarak asıl mevzûya geçiyorum.

         

         

         

             Yunus Emre’nin Şiirlerindeki Ana Temalar

         

             Yunus Emre’nin şiirlerindeki “ana temaları” dört başlık hâlinde ele alabiliriz. Bunlar:

         

             a) Allah Aşkı,

             b) Peygamber Sevgisi,

             c) İnsan ve İnsan-Cemiyet Münasebetleri,

             d) Ölüm.

         

            Şimdi, bunları, sıra ile ele alalım:

         

         

        a)     Allah Aşkı:

         

           İmâm-ı Gazâlî (1058-1111), Kimyâ-yı Saâdet adlı eserinde, “Muhabbet, Şevk ve Rıza”başlığını taşıyan bölümde şöyle diyor:

         

           “Allahü Teâlâ’yı sevmek, makamların en yükseğidir. Belki bütün makamlardan maksad bu sevgidir. Zîra mühlikât kısmında anlatılanların dörtte biri, Allahü Teâlâ’nın sevgisinden alıkoyacak şey’lerden temizlenmek içindir. Bundan önce, münciyât kısmında anlattığımız tevbe, zühd, sabır, hafv ve diğerleri bu sevginin başlangıcıdır.

         

           (.) Bütün Müslümanlar, Allahü Teâlâ’yı sevmenin farz olduğunu sözbirliği ile bildirmişlerdir. Allahü Teâlâ: “Allah, mü’minleri sever ve mü’minler de Allah’ı sever”(Mâide,54) buyuruyor. Resûlüllah (Sallâhü aleyhi vesellem) buyurdu ki: “Allahü Teâlâ’yı ve Resûlü’nü her şey’inden çok sevmeyenin imanı sağlam değildir”. İman nedir? diye sorduklarında: “Allah ve Resûlü’nü, bunlardan başkasından çok sevmektir”buyurdu. Yine buyurdu ki: “Kul, Allahü Teâlâ’yı ve Resûlü’nü, çoluk çocuğundan, malından ve bütün mahlûkattan çok sevmedikçe, mü’min olmaz”(.) “Evvelâ sevginin aslının ne olduğunu öğrenmek lâzımdır. Sevgi, iyi olan bir şey’e karşı kendiliğinden olan bir meyildir. Bu meyil kuvvetli olursa, aşk denir”.(19)

         

           Yunus Emre’nin her kelimesinde, kâinatın yaratıcısına olan bu aşkı bulabiliyoruz. Bunu, sâde Allahü Teâlâ için söylediklerinde değil; her mahlûka karşı duyduğu sevgi ve ilgiden de anlamamız mümkündür. Bu sebepledir ki; O, “aşk eri”ne seslenirken, “yeryüzüne nazar”etmesini tavsiye eder. Çiçekleri, kuşları… daha nice nice canlı-cansız varlığı incelemeyi ister.

         

           Onun için, her yerde, her varlıkta “Allah”ı aramak lâzımdır. Çünkü, bunların hepsi, dâimâ Alahü Teâlâ’yı zikreder. İlim ve san’at yoluyla, buna ulaşmak cehdini gösterebilenler, Allah’a en çok yaklaşabilenlerdir:

         

             “İy ışk eri aç gözüni yir yüzine kılgıl nazar

              Gör bu latif çiçekleri bezenüp uş geldi geçer

              Bunlar böyle bezenüben dostdan yana uzanuban

              Bir sor ahi bunlara sen kancarudur azm-i sefer

              Her bir çiçek bin nâz-ıla öğer Hak’ı niyâz-ıla

              Bu kuşlar hoş avâz-ıla ol pâdişâhı zikr ider

              Öğer anun kadirliğin herbir işe hâzırlığın

              İllâ ömri kâsırlığın anıcağız benzi solar

              (.) Yunus bu sözleri kogıl kendüzünden elün yugıl

              Senden ne gele bir digil çün Hak’dan gelür hayr u şer”.(20 )

         

            “Aşk eri” olmak kolay değildir. Önce, şöyle kavi mi kavi bir “iman” gerekir; ardından da ilim ve irfân! Ve; tefekkür gerekir. Zîrâ; Allahü Teâlâ, Kur’ân-ı kerîm’de şöyle buyuruyor: “Gökleri ve yeri yaratması ve dillerinizin çeşit çeşit, renginizin türlü türlü oluşu da yine delâildendir. Şüphesiz bunda, bilgisi olanlar için, elbette âyetler vardır”.(21)

         

            Öyleyse; herbir çiçek’in bin naz ile Hakk’ı öğdüğü; kuşların onu zikrettiği yerde, “aşk eri”nin nefsini sorguya çekmesi gerekmez mi? Hemen hemen her mısrasında, her şeyin “Hakk”tan geldiğini belirten Yunus Emre, âdetâ tabiattaki varlıklarda Allah’ı terennüm ettiren unsurları dillendirmektedir. Ses, renk ve akla her ne geliyorsa, her birinde onun tecellisini aramak gerekir. O; onların sesinden, tavrından, âhenginden ve renginden bir yol arayarak ve aralayarak Allah’a kavuşmayı istemektedir.

         

           Necip Fâzıl, bu hususla bağlantılı olarak, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu adlı eserinde şöyle der:

         

            “Varlığın özüne, iç yüzüne kim mâlik olabilir?... Eşyanın her zerresinde her noktasında İlâhî nakşı görmek… Ve varlığın eşyaya ondan geldiğini sezmek… Eşyayı helâkta görmek… Var olanı Allah’ta görmek…

         

           Benim cüz’i iradem ve her şeyim var, ama netîce?..

         

           Zaten, Allah buyuruyor:

         

           “Ben, bir kenz-i mahfî (gizli hazîne) idim. Görünmek için bu âlemleri yarattım”.(22)

         

           Bir Hadîs-i Kutsî’de de şöyle buyurulmaktadır: “Ben, insanın en büyük sırrıyım ve insan benim en büyük sırrımdır”.

         

           Yunus Emre’de yegâne istikamet ve hedef, Allahü Teâlâ’ya yaklaşmak ve ona kavuşmak arzûsudur. O; her varlıkta, Yüce Rabbi arar ve büyük bir aşk ve cehd ile yanıp tutuşur:

         

                 “Işkın aldı benden beni bana seni gerek seni

                  Ben yanarım düni güni bana seni gerek seni

                  Ne varlığa sevinürem ne yokluğa yirinürem

                  Işkın ile avınuram bana seni gerek seni”.(23)

         

            Yunus; öylesine bir aşkın pençesine yakalanmıştır ki, bu aşk ona hem zevk verir hem de cefâ. Gece-gündüz, varlığa sevinmeden, yokluğa kederlenmeden, sâdece Allahü Teâlâ’nın aşkı ile “avunur”durur. Bu hâl; “mâsivâ”dan sıyrılış, kopuş, uzaklaşıştır. Sâdece ve sâdece “Allah aşkı” ile teselli bulmanın başka bir izâhı ve manası yoktur. Yunus, şöyle devam eder:

         

                “Işkın âşıklar öldürür ışk denizine taldurur

                Tecellîyile toldurur bana seni gerek seni

                Işkın şarâbından içem Mecnun olup tağa düşem

                Sensin dün ü gün endîşem bana seni gerek seni

                Sûfilere sohbet gerek ahîlere ahret gerek

                Mecnûnlara Leylî gerek bana seni gerek seni

                Eğer beni öldüreler külüm göğe savuralar

                Toprağum anda çağıra bana seni gerek seni

                Yunus’durur benüm adum gün geldükçe artar odum

                İki cihanda maksûdum bana seni gerek seni “.(24)

         

           Tasavvuf söz ile değil, kalb ile yâni gönülle elde edilebilir. Tasavvuf ehli, Yunus Emre’deki gibi, Allahü Teâlâ’yı anmakla ve Resûlünün izinde yürümekle olunur. Yunus’un “İki cihanda”da maksadı, “Allahü Teâlâ”ya kavuşma arzusudur. Onun gönlü, bu aşk ile “yangın yeri”dir.

         

            İmâmı Gazâlî : “Allahü Teâlâ’nın cemâlininin mârifetinin anahtarı, onun sun’undaki (yaptığı, yarattığındaki) şaşılacak hâllerin bilinmesidir. Bu sun’unun anahtarı, önce insanın duygularıdır”(25) demektedir.

         

            Yunus Emre, bu “duygular”la, Allah’a yalvararak şöyle der:

         

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                      

                      “Hak Çalabum hak Çalabum senciley in yok Çalabum

                       Günahlarumuz yarlıga iy rahmeti çok Çalabum

                       Ben eydürem kim iy ganî nedür bu derdün dermânı

                       Zinhâr esirgeme beni ışk odına yak Çalabum

                       Kullar senün sen kullarun günahları çok bunlarun

                       Uçmağa koy sen bunları binsünler Burak Çalabum

                       Ne sultân u baylardasın ne köşk ü saraylardasın

                       Girdün miskinler gönline idindün durak Çalabum

                       Ne ilmüm var ne tâatum ne gücüm var ne tâkatum

                       Meğer senün inâyetün kıla yüzüm ak Çalabum

                       Yarlıgagıl sen Yunus’ı günâhlu kullarun-ıla

                       Eğer yarlıgamaz-ısan key katı firak Çalabum”.(26)             

         

             Yunus Emre, Allah’tan öyle bir aşk ister ki, bu aşkta kaybolmayı arzu eder. “Al gider benden benliği doldur içüme senliği” derken, muhteşem bir “bediî yükseliş” ile kendinden geçerek Yüce Rabbe niyâzda bulunur:

         

                 “İlâhî bir ışk vir bana kandalığum bilmeyeyin

                  Yavu kılayın ben beni isteyüben bulmayayın

                  Şöyle hayrân eyle beni bilmeyeyin dünden güni

                  İsteyeyin dâim seni ayruk nakşa kalmayayın

                  Al gider benden benliği doldur içüme senliği

                  Dirliğünde öldür beni varup anda ölmeyeyin

                  Gelürse göynüğüm dile kim söğe bana kim güle

                  Bâri yanayın derd ile hâlüm dile gelmeyeyin

                  Uş yürürem yana yana cigerüm gark oldı kana

                  Tap ışk eser itdi cana nice zârı kılmayayın

                  Senün kokun tuydı cânum terkini urdı  cih3anun

                  Hergiz belürmez makamun seni kanda isteyeyin

                  Bülbül olayın öteyin dost bağçesinde yatayın

                  Gül oluban açılayın ayruk dahı solmayayın

                  Mansur’layın dâra beni ayan göster anda seni

                  Kurban kılayın bu canı ışka münkir olmayayın

                  Işk-durur derdün dermânı ışk yolında kodum cânı

                  Yunus Emre eydür bunı bir dem ışksuz olmayayın”.(27)

         

             Yunus Emre, Allah aşkından üstün hiçbir aşk tanımaz. Bütün aşk istikametleri “Allah aşkı”nda birleşir:

         

                  “İki cihan varlığı ger benüm olur-ısa

                   Sensüz bana gerekmez iş senünledür tamâm

                   Bin yıl ömrüm olursa harc idem bu kapuda

                   Ben gerçek âşık-ısam gerek bu yolda ölem”(28)

            Yunus Emre; Hakk’tan başka bir şey görmeyi istemez. Vehâlini şöyle anlatır:

                    “Ben bir aceb ile geldüm kimse hâlüm bilmez benüm

                     Ben söylerem ben dinlerem kimse dilüm bilmez benüm

                    (.) Ne Tûr’um var ne turağum hiç yirde yokdur karârum

                     Hakk’a münâcât itmeğe bellü yirüm olmaz benüm

                     Sor turduğum yiri bana gelürsen gösterem sana

                     Bir zerrece Hak’dan ayru gözüm nesne görmez benüm

                     Tur tağında bir tecellî gör Mûsî’ye neler kıldı

                     Yunus eydür Hak katında sözüm girü kalmaz benüm”.(29)

         

            Bir başka şiirinde de:

         

                   “Erenler bir denizdür âşık gerek talası

                    Bahrî gerek denizden girüp gevher alası

                   (.) Muhammed Hakk’ı bildi Hakk’ı kendüde gördi

                    Cümle yirde Hak hâzır göz gerekdür göresi”.(30)

         

            Diyen Yunus Emre, benliğinden sıyrılışını “canlar canını” buluşunu, “Lâ-mekâna kavm” oluşunu da şöyle anlatır:

         

                  “Canlar cânını buldum bu cânum yağma olsun

                  Assı ziyandan geçdüm dükkânum yağma olsun

                  Benden benliğüm gitdi hep mülkümi dost dutdı

                  Lâ-mekâna kavm oldum mekânum yağma olsun”.(31)

         

            Mülkünün tamamını “dost”a bırakıp yâni “mâsivâ”dan kurtulup, “Lâ-mekâna kavm” olmak, ne muhabbetli, ne muazzam ve ne hikmetli bir servettir!..

         

            Necip Fâzıl diyor ki: “(Yokluk) Allah’ın bir mahlûkudur ve kendi kendisiyle o da olmak iktidarında değildir. Yâni: “Lâ mevcûde illallah”ı anlıyor musunuz? Yok ki, ondan başkası… O yok ise, onun olmadığını anlamam için aklıma verilen kıyas da yok…

         

           Bunlar, aklın o büyük yerden çaldığı son hisselerdir. Akıl daha ileri gidemez!..

         

           Ve işte, İmam-ı Rabbanî Hazretlerinde, tam ifadesini bulan “Vahdet-i vücut”… Yine o “Vahdet-i vücut”ki, sâdece zevken ve vicdanen sezilen, kelâma girmeyen hâdise…

         

           Kendi muazzam ölçüsünü de şöyle koyar:

         

           “Hicçbir şey ona muttasıl (bitişik) değildir! Ve hiçbir şey ondan munfasıl (kopuk) değil!...”

         

           Bu ne azim ölçüdür! Ayrı olmak elinde mi kulun?

         

           Nasıl ayrı olunabilirmiş Allah’tan? Buradaki inceliğe dikkat edin! Ayrı nasıl olur? Bitişik nasıl? Demek ki, kurtarıcı düstur budur. Yâni “Hiçbir şey ona muttasıl değil ve hiçbir şey ondan munfasıl değil… “Hakikî Vahdet-i vücut” da bu… Ve “Lâ mevcûde illallah”ın sırrı burada… Hiçbir şey mutlak olarak ne gayr’dır, ne ayn’dır. Birçok incelik var… Bunun da üzerinde fazla durmayacağım.

         

           Evet; ve işte, sırası gelmişken bildireyim; Yunus Emre’nin, o çok büyük insanın büyük ârifin:

         

                 “Beni bende demen, bende değilim

                  Bir ben vardır bende benden içeru “

         

           Dediği o muzzam şey, işte bu hakikate bağlı…”.(32 )

         

         

         

             b ) Peygamber Sevgisi

         

           Hiç şüphesiz ki, Yunus Emre aşkının en büyük ikinci kaynağı Peygamber Efendimiz’e olan sadakati, sevgisi ve muhabbetidir.

         

           Mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerîm’de, Peygamber Efendimiz için şöyle buyurulur: “(Yâ Muhammed!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olmak üzere, gönderdik”.(33) Ve yine, Kur’ân-ı Kerîm’de, şöyle buyurulmaktadır: “..Allah teâlâyı çok anan kimseler için, Resûlullahta güzel bir ihtida (uyulacak şeyler) vardır”.(34) Bir başka âyette ise: “Eğer siz Allah teâlâyı seviyorsanız, hemen bana uyun ki, Allah teâlâ da sizi sevsin”(35) buyurulmaktadır.

         

           Peygamber Efendimiz de bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Beni, kendi canınızdan daha fazla sevmedikçe tam iman etmiş olmazsınız”.

         

           Demek ki; Peygamber sevgisi, Allah’ın bir emridir ve onu “numune insan- tek önder- kılavuz“ olarak kabul edip, örnek almak mecburiyetimiz vardır.

         

           Yunus Emre’nin Peygamber Efendimiz’e olan derin muhabbetinde tarifsiz bir sadakat vardır. Bir şiirinde, yukarıda zikrettiğimiz âyeti kerîmenin âdeta bir açıklamasını yapar:

         

                “Çalab nurdan yaratmış canını Muhammed’ün

                Âleme rahmet saçmış adını Muhammed’ün

               Dostum dimiş yaratmış hem anun kaydın yimiş

               Ümmetden yana komış yönini Muhammed’ün

               Muhammed bir denizdür âlemi tutup-durur

               Yetmişbin peygamberler gönlinde Muhammed’ün

                Dünya malın dutmamış hiç emânet artmamış

                Terzi Bicüp dikmemiş tonını Muhammed’ün

                Tanrı arslanı Ali sagında Muhammed’ün

                Hasen ile Hüseyn’i solında Muhammed’ün

                Yılda yitmişbin hacı her biri niyyet ider

                Varur ziyâret ider nûrını Muhammed’ün

                Yunus Dede’m ışkludur eksiklüdür miskindür

                Her kim yimez mahrumdur honını Muhammed’ün”.(36)

         

           Peygamber Efendimiz, bir hadîslerinde şöyle buyururlar: “Alahü teâlânın yarattığı şeylerin birincisi benim nûrumdur”. Yunus Emre de, âyet ve hadîslerin ışığında, bu sırrı ve bu aşkı  arama peşindedir.

         

            “Riyâdü’l-müzekkirînde Ebû Hüreyre “radıyallahü anh”dan rivâyet olunur: Hazret-i Seyyidi’l-Mürselîn “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: Âdem aleyhisselâm Arş’a baktı: (Lâ ilâhe illâllah Muhammedün Resûlallah) yazılmış gördü. Yâ Rabbi Muhammed kimdir dedi. Hak sübhânehû ve teâlâ hazretleri buyurdu ki: Evlâdından bir Peygamberdir. Mim harfi benim mülkümden gelir. Ha harfi hilmimden, ikinci mim harfi Mecdimden, dâl harfi de dîn-i İslâm’dan alınmıştır. Mülküme, hilmime, mecdime ve İslâm dînine yemîn ederim ki, kim, o insanların seçilmişine tâbi olur ve salevât okursa onu Cennetime koyarım. Ameli ne olursa olsun, günâhlarına bakmam”.(37)

         

           Bu sebepten olmalı ki, bir beytinde Yunus Emre şöyle der:

         

                “Yaradıldı Mustafa yüzi gül gönli safâ

                 Ol kıldı bize vefâ andandur ihsân bana”.(38)

         

           Yunus Emre; Sevgili Peygamberimizi anlatmaya doyamaz. Onun “nebiler serveri”olduğunu, onun izinde yürüyenlerin huzura kavuşacağını, insanlığın tek kurtuluş reçetesinin onda olduğunu da şu mısralarıyla ifade eder:

         

                “Ol âlem fahri Muhammed nebiler serveridür

                Vir salavât ışk-ıla ol günâhlar eridür

            Hak anı öğdi yaratdı sevdi habîbüm didi

            Yir yüzinde cümle çiçek Mustafâ’nun teridür

            Cebrâ’il da’vet kılınca Mi’râca Muhammed’i

            Mi’râcında diledüği ümmetinün varıdur

            Sen ana ümmet olı-gör o seni mahrum komaz

            Her kim anun ümmetidür sekiz cennet yiridür

            Her kim onun sünnetiyle farzını kaim tutar

            Ne diyem ki âkibet sorı hisâbdan beridür

            Suçlu suçsuz günâhkâr şefâat andan umar

            Ol cehennemde yananlar münkirün inkârıdur

            Yunus Emrem işbu sözi cân içinden söyledi

            Söyleyen bî-çâre Yunus Tapduk Emrem sırrıdur”.(39)

         

           Mâdemki “şefâati” ondan ümit ediyoruz, “Âlemlere rahmet olmak üzere gönderilen” Muhammed aleyhisselâma kayıtsız şartsız tâbi olmak şarttır. Onun aşkıyla donanmalı, onun mübârek sözleriyle feyizlenmeli ve onun tavırlarıyla şekillenmeliyiz.

         

         

         

        c)İnsan ve İnsan-Cemiyet Münasebetleri

         

           İnsanın, dünyaya teşrifinin iki mühim gayesi vardır. Biri; Allah’a “kul”olmak; diğeri ise, bütün canlılara merhamet ederek hizmette bulunmaktır. Bu sebepledir ki, Yunus Emre’nin şiirlerinde Allah ve Peygamber aşkına bağlı olarak, derin bir insan sevgisi bulunmaktadır. İnsan- Hâlık ve insan-insan münâsebetlerini, insanın, “eşref-i mahlûkat”oluşu ve “en güzel sûrette yaratılması” sebebiyle, inceden inceye-kusursuz bir şekilde nasihatlerle ele alır.

         

            Zaten; evvelki bahislerde de, insan sevgisinin en ileri safhada tezahürüne “Allah aşkı ve peygamber sevgisi”nde de şâhit olmuştuk. Yunus Emre; kişiden âileye, âileden yakın çevreye ve topyekûn cemiyete kadar hemen hemen bütün müsbet yolların, kendi yürüdüğü “Kur’ânî-Muhammedî”yol olduğunu, zaman zaman ürperten, zaman zaman derin düşüncelere daldıran ve zaman zaman da nasihatçı ve yalvaran sözleriyle tavsiye ve telkîn etmektedir.

         

            Onun, bütün “ben”lerinde “biz” vardır. İnsanın/insanlığın huzur ve saadeti için ne gerekiyorsa onu dilemektedir:

         

                “Ben gelmedüm da’vi-y-çün benüm işüm sevi-y-çün

                Dostun evi gönüllerdür gönüller yapmağa geldüm

                 Dost esrüği delüliğün âşıklar bilür neliğün

                 Degşürüben ikiliğün birliğe yitmeğe geldüm”.(40 )

         

            Yunus Emre, âdeta, insanlar arasına bir gönül köprüsü kurar. “dâvâ/kavga” değil “sevgi”; “ikilik”değil”, “birlik” ister. Dâimâ, “kâmil insan” arayışındadır. Ve; bütün insanlara şöyle seslenir:

         

              “Gelün tanışuk idelüm işün kolayın tutalum

               Sevelüm sevilelüm dünyâ kimseye kalmaz”(41)

         

            İnsanı, önce, kendi “nefsi”ile muhasebeye dâvet eden Yunus Emre, “sevgi”nin her güzelliğin başı olduğunu işâretle, “dostun evi”nin şenlenmesi arzular. Yaradılmışların hepsine karşı bu “sevgi” ile bakmanın, önce, kendi vicdânî mes’uliyetimiz olduğunu belirten şu mısraları da gönül huzuru ve cemiyet âhenginin tesîsi bakımından önemlidir:

         

                “Cümle yaradılmışa bir göz ile bakmayan

                 Halka müderris ise hakikatde âsıdur”.(42)

                “Gönül Çalab’un tahtı gönüle Çalab bakdı

                İki cihan bedbahtı kim gönül yıkar-ıse

                Sen sana ne sanursan ayruğa da anı san

                Dört kitabun ma’nâsı budur eğer var-ıse”.(43)

         

           Görülüyor ki; “dostun evi” ile aynı manadaki “Gönül Çalab’un tahtı” aynı mekândır. Bu mekânı yâni “kalbi” tertemiz tutabilmelidir. Yunus Emre, bu hâli bir başka şiirinde şu mısralarıyla ifade eder:

         

                “Bir kez gönül yıkdun –ısa bu kılduğun namaz değül

                 Yitmiş iki millet dahı elin yüzin yumaz değül

                 Yol oldur ki toğrı vara göz oldur ki Hakk’ı göre

                 Er oldur alçakda tura yüceden bakan göz değül

                 Toğrı yola gitdün ise er eteğin tutdun-ısa

                 Bir hayırda itdün ise birine bindür az değül

                 Yunus bu sözleri çatar sanki balı yağa katar

                 Halka mata’ların satar yüki gevherdür tuz değül”.(44)            

         

            Yunus Emre; “hakîkî aşk” ile dolu olanların mutlaka “mükâfatını” göreceğini, fakat “aşksız”ların aslâ ve aslâ insan sayılamayacağını, câhilliğin ise çok kötü bir hâl olduğunu şöyle ifade eder:

         

                 “Işksuzlara virme ögüt ögüdünden alur değül

                  Işksuz kişi hayvân olur hayvan ögüt bilür değül

                 (.) Yunus olma câhillerden ırak olma ehillerden

                  Câhil ne var mü’min ise câhillıkdan kalur değül”.(45)

         

            Mâdemki İslâmiyet “nefsin zaptedilmesini, ezilmesini hattâ yok edilip öldürülmesi”ni “büyük cihâd” olarak tavsiye ediyor; Yunus Emre de, bir mısrasında: “Nefsindendir şikâyet nefsin öldüren gelsin”diyerek, insanı, ilkönce kendi nefsiyle mücâdeleye dâvet eder.

         

            Çünkü; nefs, insanı, iyiliklerden alıkoyar, sabır, kanaat, şükür, tevâzû, fedâkârlık, merhamet ve sevgi gibi güzel hasletlerden geri bırakır; Peygamber Efendimizin ifadeleriyle: “İslâm, güzel ahlâktan ibârettir” buyruğundan uzaklaştırır.

         

            İyi insan; aslâ yalan konuşmaz. Başkalarının malına ve nâmusuna göz dikmez. Dürüst ve iyilik sever olur. Vatanperverdir. Riyâkârlığa yaklaşmaz, ondan kaçar. Kötülük düşünmez. Niyetlerinde, hep hâlisâne sulh ve sükûn hedefler. Eziyet etmez; edeni sevmez. Malı, bir vasıta olarak telâkkî eder. Kibirden, nifaktan çekinir. Devletini, milletini ve vatanını sever. Gönül kırmaz; gönül yıkmaz.

         

            İşte; bu düşünceleri üstün bir bediî şuûrla dile getiren beyitlerinden birkaç numûne daha:

         

                  “Hırkayıla tac yol virmez fereciyle âlim olmaz

                   Din diyânet olmayıcak okısan yüzbin varakı

                   Okıdun yidi Mushafı hâ tâat gösterür safî

                   Çünki amel eylemedün gerekse var yüz yıl okı

                   Bin kez hacca vardu-ısa bin kez gazâ kıldun-ısa

             &nbs


Türk Yurdu Mayıs 2012
Türk Yurdu Mayıs 2012
Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele