Dilsizler Haberini Kulaksız Dinleyesi

Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297

        Yunus’un, “Hacı Bektaş himmeti” yerine “buğday” almanın şaşkınlığı ve pişmanlığıyla tekkeye dönüşü gibi, bizler de bir zamandır aynı şaşkınlık ve pişmanlıkla Yunus’a dönmeye çalışıyoruz. Türkçenin Anadolu’daki bu ilk büyük çığlığı, uzak asırlardan bugünlere gelirken yücelerden aşağı daha da büyüyen çağlayanlar gibi haşmeti ve serinliğiyle ruhumuzu kuşatıyor. Hangi meşrep ve mensubiyetten olursak olalım, bugün artık çok iyi anlamış bulunuyoruz ki gören gözü, tutan eli ve söyleyen diliyle Yunus topyekûn Türk milletidir; “biz”dir ve yaşadığımız tüm sorunların çözümü de Yunus’un biz olduğu gibi bizim Yunus olmamızda düğümlenmiş kalmıştır. Yunus’un şiirlerini okumak, okutmak, levhalaştırıp ezberletmek son derece isabetli olmakla birlikte Yunus olmanın yolu, her halde Yunus şuurundan yadigâr kalan “söz”ün kavramsal derinliğini hazmetmekten geçmektedir.      

         

        Varlığın bütün serencamını zihninde ve gönlünde çözümlemiş olan Yunus için “söz”, adeta ebedi varlığa açılan kapıdır. Varlığın madde ile kayıtlı parçası, gerçek takdir ölçülerince zerre karşılık bulmazken: sese ve söz dönüşen varlık, (kün), anlam kazanır; hem de bu anlam zaman ve mekân üstü varlığa işarettir. Dahası Yunus; vakti, ölçüsü ve hedefi isabetle ayarlanmış sözün yalnız felsefî bir kronolojiyi, metaforik bir dün-bugün-yarın tasavvurunu değil, varlığın somut bir dizgede akıp giden “ân”ını da gerçekle buluşturduğunu düşünür:     

         

        Kişi bile söz demini dimeye sözün kemini

        Bu cihân cehennemini sekiz uçmağ ede bir söz

         

        Sözün/kelâmın değeri ve işlevi üzerine ciddi bir zihin mesaisi bulunduğu açıkça anlaşılan Yunus, her biri bir sehl-i mümteni örneği olmasına karşın şiirlerinin ruhunu da elbette bu kaygıyla beslemiştir:

         

        “Yunus dilin sen yumşatdun bu tevhîdi eyitmeğe”

         

        Yunus’un sözü/şiiri, temelde iki ana bölüğe ayrılabilir. Tasavvufi öğretinin birey ve toplum hayatına ahlakî boyutlar kazandırmayı hedefleyen kurallarına ayırdığı, öğüt niteliğindeki pek çok dizesinde Yunus; tek katmanlı, açık, telkin edici bir ifade tarzı benimser. Dilin imkânları ve olağanüstü şairlik yeteneğiyle unutulması güç beyitlere dönüşen bu tür telkinler, okundukça ve tekrar edildikçe etkileyiciliğini arttırır. Bunlarda amaç kolaylıkla tahmin edileceği gibi anlamın gizlenmesi değil, apaçık verilen mesajın nüfuzu ve kalıcılığıdır. Sözün değerini ve derinliğini terminoloji külfetinden kurtaran Yunus, tabir-i caizse kendine özgü “güvenlik sistemleri” kurmayı da ihmal etmez. Mesela “câhillerin ucundan mânâ yüzü örtülmesi” gereken sözlerde bambaşka bir Yunus vardır. Alışıldık telkin ifadesini bir tür tebliğ tavrına çeviren şair, tamamen özgün remizler aracılığıyla manayı erbabı olmayan idraklerden gizler. Manzum şatahat geleneğinin Türkçedeki ilk temsilcisinin Yunus oluşu ve yine Türkçe şiirleri şerh etme geleneğinin ilk olarak Yunus şathiyelerinin şerhleri ile başlayışı elbette tesadüf değildir. Bu tür manzumeleri, -kendisini örnek alarak gelişmiş geleneğin de top yekûn poetik tavrını belirleyen- varlığın idrakindeki maddî kıstasları kaldırma hedefine yöneliktir. Madde penceresinden anlamsız –ve hatta din dışı- telakki edilebilecek sözler, aslında maddeye bağlı değer yargılarının sarsılmasını amaçlar. Nitekim:

         

        Olmaz sözi dimezem ben ma’rifet ehline

        Zîrâ disem inanmaz ağaçda bitdi karpuz 

        Ben bir kitâb okıdum kalem anı yazmadı

        Mürekkeb eyler isem yitmeye yidi deniz

        Ben oruç-namaz içün süci içdüm esridüm

        Tesbîh-seccâde içün dinlerem şeşte-kopuz 

         

        beyitlerini de içeren bir şathiyesini;

         

        Yûnus’un bu sözinden sen ma’nî anlarısan

        Konya menâresini göresin bir çuvaldız

         

        sözleriyle bitirir ki, bu tür şiirlerinde “mana”ya lügat marifetiyle ulaşmaya çalışmanın beyhude bir gayret olduğunu açıkça ifade eder.  

         

        Onun dili, remizlerin dilidir. Kendisinden önce ve sonra, her üç kültür dilinde de terminolojiye boğulmaktan çoğu kez kurtulamayan tasavvufu, en yalın biçiminde Türkçeyle buluşturan ilk şairdir o; Türkçenin “Lisânü’l-gayb”ıdır. Varlığın bütün sırrı “bir söz”de gizlidir ve Yunus bu sırrı açıklayarak tüm kâinatı hayran etmek üzere gönderilmiştir:

         

        Uş gine geldüm bunda sır sözin ıyân eyleyem

        Bir söz ile yiri gögi cümlesin hayrân eyleyem

         

         Yunus ait “sır söz”lerin, sıradan sözlerden ayrılma ve başkalaşma süreci, yine Yunus’un dilinde adım adım takip edilebilir. Onun sır sözleri, bilinçle kurgulanmış, enine boyuna ölçülüp biçilmiş sözlerden değildir; zira öylesi ölçülü sözler aklın ve iradenin ürünüdürler. Nasıl ki ölümsüzlük, ölüm endişesinin yok oluşuyla ulaşılan bir mertebe ise gerçek idrak de idrakin bittiği noktada başlamaktadır. Yunus’un sır sözleri “sekr” halinin mahsulüdür ve “gensüzin” (isteği ve iradesi dışında) söylenebilecek sözlerdendir. İradesi dışında söylediği bu sır sözler, “kişi sevdiğiyle beraberdir” hadisi uyarınca her daim sevdiğine dairdir. “Aşk”, artık gizleyemeyeceği boyutta Yunus’un tüm benliğini doldurmuştur ve ihtiyarını elinden alan, güç yetiremediği bu hâl; ona isteği dışında sözler söyletmektedir:

         

        “Işka döyemedi özüm gensüzin söylerin sözüm”  

         

        Sır sözler makamı, bilgiden ve ilimden de büsbütün ayrı değildir. Okuyup-yazmak; hatta bilginin verdiği o boş özgüvenle yanılmak, haddi aşmak; “ilim”den “irfan”a giden klâsik yollardan biridir. Tasavvuf öğretisinin “varlık gölgeleri”ni birer birer yok ederek “gerçek varlığa” ulaşma düsturuyla da örtüşen bu yaklaşım, aynı zamanda hakikati her bir “nefes”e teşmil eden, ümitsizliğe fırsat bırakmayan kuşatıcılığını yansıtır:

         

        Okuyuban yazmadın yanıluban azmadın

        Yûnus bu ışk sözini kim bildi bilesidür

         

        Yunus’un,

         

        “İlm ü amel sözi degül Yûnus dili söyledügi”

         

        diyerek kendi sözüyle geleneksel bilgi kaynaklarını tereddütsüz biçimde ayırması; sözün “sahibi”, “aracısı” ve “muhatabı” arasındaki keskin ayrımı da zorunlu kılar. Söz, kendisine aracı olarak maddeye dayalı idrakin fevkinde bir sarhoşluğun (sekr) sahibini ararken, muhataplıkta da bir dizi kurallar koymayı ihmal etmez. Eşkere denmeyecek, değme yerde söylenmeyecek aşk haberleri içeren sır/emanet sözler; öncelikle dert ile hemhal, gönül kulağı ile dinleyen, sözden anlayan, manadan haberdar olan, kibre düşmeden öğüt alabilen, hâsılı ancak gerçek âşıkla paylaşılabilir:

         

        “Yûnus imdi bu sözi sen âşıka di âşıka”

         

        Çünkü âşıklığın gereğini yerine getirmeyenler yalnız aşktan mahrum kalmış sayılmazlar. Onlar, aynı zamanda kendileriyle sır sözlerin paylaşılması caiz olmayan cahillerdir:

         

        Işk sözlerin söyler cân cânları eyler hayrân

        Câhiller giremezler bu bizüm seyrümüze

         

        Söz/sır, muhatabını bulduktan sonra artık bütün bu ilahî muhavere sürecinin hâkimi kendisi olur. Parçaları bütünler, eksikleri tamamlar, cazibesiyle payeler kazandırıp kemale erdirir, muhatabı sır halkasına dâhil eder; binleri bir kılıp Yunus’u bin eyler:

         

        İşit Yûnus sözinden ibret algıl özinden

        Eğer kabûl idersen birkaç dahi katarsın 

         

        İlimle söylenmeyen, fakat ilimsiz de dinlenmeyen sözün sahibi elbette Yunus değildir. Kudret dilinden dökülen sır sözleri, Yunus kendiliğinden söylemez. Sırrın aslını, sözün mahiyetini anlamayanlar sözlerin Yunus’a ait olduğunu zannederler:

         

        İy sözlerün aslın bilen gel di bu söz kandan gelür

        Söz aslını anlamayan sanur bu söz benden gelür

         

        Hatta Yunus dahi sırrı gereğinden çok ifşa ettiğine inandığı zamanlarda “…söze hâkim sen misin?” diyerek kendisine çekidüzen verme ihtiyacı hisseder. Ulu padişahın, yani Hak Çalab’ın Yunus diline verdiği aşk sözü/sebağı, hem sözün hem de Yunus’un sahibi olan yüce kudreti tamamen Yunus’a has bir dille tesbihdir.

         

        “Ne elif okudum ne cîm ne varlıkdandur kelecim”

         

        diyen Yunus’a göre sır sözlerin kaynağı, varlıkla kayıtlı ölçü birimleriyle tarif edilemeyen, kavranamayan; dünyevi bilgi ile bulunamayan ilâhi bir ses, bir tecelliler manzumesidir:

         

        Söz karadan akdan degül yazıp okımakdan degül

        Bu yüriyen halkdan degül Hâlık avazından gelür  

         

        Menşei beşeri sınırları aşan sözün mahiyeti ve anlamı da aklın çeperlerini zorlar. Yunus, sözün öz/hülasa olanını sever; çünkü tüm varlığın özünü teşkil eden gizli hazineden (kenz-i mahfî/genc-i nihân) süzülüp gelmiş bu kelimeler, boncuk değil sır sözüdür. Sözleriyle bilenler için mana yüzünü gösterdiğini söyleyen Yunus’a göre “mana”, “Bî-nişân nişânı”dır:

         

        “Sözüm ma’nîsine irün Bî-nişân’dan haber virün”

         

        Sözü lügatlerdeki cansız harf yığınlarından öte bir boyuta taşıyan Yûnus; zamansız, mekânsız ve nişansız kudretin parçası/izi kabul ettiği sözün, insan idraki ve lügatindeki karşılığını da cesaretle işaret eder. Ona göre söz ruhtur ve sûret (beden), söz sahibinin kendisine bahşettiği söz sayesinde canlılık kazanmıştır:

         

        “Sûret söz kanda buldı söz ıssı kaçan oldı”

         

        Bir başka ifadeyle Yunus’a göre söz, sebeb-i hayattır ve ölüm denilen vakıa da aslında söz sahibinin, sözü bedenden çekerek bedeni aslına, yani toprağa iade etmesinden başka bir şey değildir:

         

        Söz ıssı sözin alur sûret toprakda kalur

        Her kim bu hâli bilür kendözinden vaz gelür

         

        Yunus, fani bedenleri diri kılan sözün, aynı zamanda bütün bir hayatı düzenlediğine; varlığın temelinde nasıl ki söz varsa, kâinatın, akışını da söz sayesinde sürdürebildiğine inanır. Bu bakımdan anlamlı seslere dönüşen her nefes, adeta mukaddes ruhtan üfürülmüş ilk nefha ile beşer iradesinin buluştuğu anın ürünüdür. İnsanlığın hayli geç keşfettiği bilgilerden biri olan “yeryüzünde hiçbir sesin kaybolmadığı” gerçeğine, sanki Yunus asırlar öncesinden vâkıf gibidir. Söylenen her sözün Hak’tan bir parça taşıdığına inandığı içindir ki bulduğu her fırsatta “kelecilerin bişirgil…”, “sözün usıla düşürgil…” benzeri öğütler vermekten ve bu müthiş hakikatin farkında olanlara da “keleci bilen kişi…”, “sözi bişirüp diyen…” gibi payeler biçmekten geri durmaz. Fakat öz itibariyle aynı ilahî kaynağa dayanmakla birlikte tecellinin ve tecelli mahallerinin mertebeleri olduğu gibi sözün de dereceleri vardır. Yunus’un akılla söylediği sözler, akılla idrak edilmelidir. Kimi Yunus sözleri ise sese, söze ihtiyaç duymayan kudret dilinden dökülür; işte onlar ancak can kulağıyla dinlenip gönülle anlaşılabilir hikmetler içerirler…

         

 

“Sözüm kime diyeyin sözden lisândan fâriğ”

 


Türk Yurdu Mayıs 2012
Türk Yurdu Mayıs 2012
Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele