Arap Baharı Kimin Baharı?

Mart 2014 - Yıl 103 - Sayı 319

        ABD ve AB, nihayetinde lâik/seküler/Batıcı bir Mısır istiyorlar idiyse niçin Mübarek’i devirdiler?

         

        Suriye’de yüzünü modernizme çevirmiş seküler bir yönetimi varken, ABD ve AB İhvan-ı Müslimîn’i Suriye’de iktidar yapmak için mi ülkede sosyolojik fay hatlarını harekete geçirdi?

         

        Keza Libya’da -her ne kadar ABD karşıtı olsa da- modernist bir lider olan Kaddafi’yi Batı niçin yönetimden uzaklaştırdı ve katletti?1 Libya’da şimdi son durum nedir bilen var mı? Mesela Libya petrolleri şimdi kimin? Libyalıların mı?

         

        ABD ve AB tarafından organize edilen ‘Yasemin Devrimi’nden sonra Tunus’ta iktidara gelen ve Tunus’a demokrasi getirmeye çalışan Nahda’dan, ABD ve AB niçin kurtulmak istiyor?

         

        Irak’ta hangi demokrasinin şafağı söküyor? Demokrasiler bir ülkenin ancak bölünmesi ile mi vücut buluyor Orta Doğu’da?

         

        İran’ın demokratikleştirilmesi icap ediyor da niçin Suudi Arabistan’ın, Emirliklerin, Katar’ın, Yemen’in demokratikleştirilmesi icap etmiyor? Henüz vakti gelmediği için mi?

         

        Kendisi şeriatın en katı yorumlarından birisini (Vehhabilik) hayat ve hukuk sistemi haline getirmiş olan Suudi Arabistan, Sünni bir blok oluşturmak isterken Mısır’da niçin İhvanı değil de darbeci/Batıcı yönetimi destekliyor, onların başarılı olması için para yağdırıyor?

        

        ABD ve İsrail (CIA ve MOSSAD) niçin Suriyeli Muhalifleri eğitti bir süre? Suriye’de Müslüman Kardeşleri yönetime getirmek için mi? Müslüman Kardeşleri (veya Özgür Suriye Ordusunu) MOSSAD ve CIA tarafından eğitilmek rahatsız etmiyor mu?

         

        Eğer Orta Doğu’nun en temel meselesi İsrail’in varlığı ve tehdidi ise nasıl oluyor da Türkiye İsrail’e karşı mücadele veren Hamas ve Hizbullah’ın bu gücünü zayıflatıcı bir role soyunduğu izlenimi veriyor? Keza bir dizi Arap-İsrail savaşlarının ardından her defasında mağlup olan ve toprak kaybeden Arap-İslam dünyasının onuru, Şii Hizbullah, Suriye ve İran tarafından korunuyor olmasına rağmen, Türkiye niçin bu güçlerin elini zayıflatıcı bir politika takip ediyor? Eğer bu “şimdilik ve geçici taktik bir politika” olsa bile bu politikanın yarattığı/yaratacağı kırılmanın bölge insanının hafızasında2 onarılmaz hasarlar meydana getireceği ve bizi mevcut kapasitemizle (reel politik yetersizlik) geleceğin oyun kurucu aktörü yapmayacağı nasıl oluyor da idrak edilemiyor?3

         

        Hz. Peygamberin Tenbihatına Rağmen Aynı

        Delikten Tekrar ve Tekrar Sokulmak

        İkinci Savaş’ın sona ermesini takiben Sovyet tehdidine karşı kurulan NATO’nun, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından 1990’lı yılların başında varlık nedeni ortadan kalkmış olmasına rağmen İttifak -varlığını devam ettirebilmek için- yeni bir konsept açıkladı. Buna göre artık Batı medeniyeti için tehdit Fundamentalist/Köktendinci/radikal İslami hareketlerdi.4 Türkiye’nin de 1950’li yılların başında-Kore’ye asker göndermek ve verilen şehitlerle ödenen bedel karşılığında- üye olabildiği ittifak, BM’nin askeri/operasyonel herhangi bir yaptırımcı ve caydırıcı gücü olmaması sebebiyle tek imkân olarak kalıyor; bu da onu BM’nin askerî/operasyonel organı haline getiriyordu5. Oysa NATO sadece Kuzey Atlantik İttifakı idi ve BM’nin bir organı değildi. Yani esasen Avrupa’nın korunması için oluşturulmuş bir ittifak idi.6

         

        Hollywood filmlerinde sıklıkla şu repliği duyarız: “Amerikan Çıkarı” veya “Ulusal Çıkar”. Teması askerî, istihbarî olan herhangi bir Hollywood filminde bu replik mutlaka duyulur. İster Başkan Amerikan halkına veya Kongreye seslenirken olsun ister devletin vermiş olduğu yetkiyi aşırı kullanan ve sonra hesap vermek durumunda olan bir ekibin savunmasında olsun. Bilinçaltına etki etmede usta olan Hollywood film endüstrisi bu repliği, en olumsuz ve tasvip edilemeyen bir sahnede dahi olumlu kılarak seyircinin bilinçaltına enjekte etmekte çok başarılıdır. Kaldı ki herhangi bir uluslararası sorun ya da temasta, ABD’nin Başkanından Beyaz Ev ya da Dışişleri Bakanlığı sözcüsüne kadar herkes, olguya “Amerikan Çıkarı” perspektifinden bakar ve bunu da dürüstçe ifade eder.

         

        Tüm dünyaya olduğu gibi; genelde Müslüman coğrafya, özel olarak da Arap coğrafyasına ABD ilgisi ancak ve sadece “Amerikan çıkarı” perspektifinden olmuştur. Bu açıdan ister İkinci Dünya Savaşı öncesi, ister Soğuk Savaş dönemi, isterse Soğuk Savaş sonrası (yani bu günkü) dönem olsun, ABD’nin küresel bakış ve eylemlerini ilkesel/normatif olarak okumak mümkün değildir. Gerçi böyle bir yanılgı dönemi 1990’lı yılların başında yaşanmıştı. Samuel Huntington’la Francis Fukuyama’nın malum makaleleriyle de7 akademik ve entelektüel olarak inşa edilen bu dönemde ABD, demokrasi ve özgürlük fikri üzerinden bir dünya tasavvuru pazarlamış; bu pazarlamayı Afganistan’da mücahitlere sağladığı destekler ve müteakiben Bosna’da aldığı çözüm sağlayıcı rol üzerinden Müslümanların nezdinde sağladığı itibarını kullanarak Müslümanlara da yapmış8; bunun doğurduğu kültürel ve psikolojik atmosfer içerisinde Irak’a yapılan birinci müdahale ne dünya da ne de İslam coğrafyasından ciddi bir tepkiyle karşılanmamıştır. Ayrıca ilave etmek gerekir ki Irak’a yapılan müdahale, Irak’ın Kuveyt’i işgal etmiş olması sebebiyle Suudi Arabistan ve diğer körfez ülkeleri (ve hatta Sovyetler Birliği ve İran)tarafından da desteklenmiştir. Oysa o tarihe kadar İran’la yapılan haksız ve gereksiz bir savaşa rağmen Irak ordusu İsrail açısından da ciddi bir tehdit ve caydırıcı unsur olarak kabul ediliyordu. Birinci Körfez Harekâtıyla bu algı yerle bir edilmiş, Irak’ın bugünkü tablosunun temelleri atılmıştır.

         

        Esasen hikâyeyi daha geriden başlatmak gerekmektedir. Çünkü bu günkü Orta Doğu’nun hikâyesi daha gerilere uzanır; Osmanlı Devleti’nin dağılmasıyla başlar. Ancak belirtmek gerekir ki bu günün çok parçalı çok devletli Orta Doğu’su İki Dünya Savaşı arası dönemin ürünü değildir. Tersine bu günkü Orta Doğu ve Afrika, İkinci Dünya Savaşı Sonrasında yaşanan Soğuk Savaş döneminde teşekkül etmiştir.9

         

        Osmanlı Devleti’ni İmparatorluk olarak tarih sahnesinden silen Birinci Dünya Savaşı’ndan üç ülke tam bağımsız olarak çıkmıştır. Türkiye, İran ve Afganistan. Suudi Arabistan ve Yemen ise aslında yarı bağımsız devletler olarak vücut bulmuşlardır. Orta Doğu’nun ve diğer İslam coğrafyasının ülkeleri varlık sahasına İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çıkabilmişler, bu tarihe kadar tam ya da yarı sömürge olarak yaşamışlardır. Esasen İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar bölgede ABD’den daha çok Avrupa-(İngiltere, Fransa, İtalya) vardır. Hitler’le beraber Almanya bölgeye girmeye çalışmış ancak çok başarılı olamamış, Savaş sonrasında da Almanya bölgeden tamamen tasfiye olmuştur.

         

        İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bölgede yeni ve güçlü iki oyuncu görürüz: ABD ve Sovyetler Birliği. ABD İkinci Dünya Savaşı’nın sağladığı güç ve prestijle “Hür Dünya” nezdinde rakipsizdir. Bu nedenle İngiltere ve Fransa bu güçten rahatsız olsalar da bu yeni oyuncuyu oyunun dışında tutamadıkları gibi, aksine ona tâbi olmak zorunda da kalmışlardır. Çünkü yeni oyuncu, onların da kurtarıcısıydı. Çünkü onları Nazi Almanya’sından ABD silahlı gücü ve politikaları kurtarmıştı. Kaldı ki şimdi de onun ekonomik ve mali yardımlarına muhtaçtılar. Ayrıca komünist bir tehdit belirmişti ve ona karşı Avrupa’yı koruyacak olan yine ABD olacaktı. NATO ittifakı bu korkunun eseridir.10 Kısaca belirtmek gerekirse, İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya ticaret yolları bakımından sahip olduğu avantajlardan daha önemli olmak üzere petrolün coğrafyası olması itibariyle sömürgeci Avrupa’nın ve bundan böyle de ABD’nin “çıkar alanı” olan Orta Doğu ve Kuzey Afrika, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından iki süper gücünün at oynattığı bir bölgedir. Soğuk Savaş dengesi, tam da bu iki güç odağı üzerinden kurulmuştur. Gerçi, Sovyetler Birliği’nin ve derece itibariyle de ABD’nin Orta Doğu ve Kuzey Afrika petrollerine ihtiyacı yoktu ama başta Avrupa ve Japonya olmak üzere dünyanın geri kalan kısmı petrole bağımlıydı ve o günkü bilinen dönem itibariyle en çok ve en iyi petrol bölgeleri Müslümanların elindeydi11. Ayrıca Süveyş Kanalı Avrupa’yı Hint Okyanusuna bağlayan en kısa yoldu. Basra Körfezi bir başka stratejik mıntıkayı oluşturuyordu. İşte bu benzeri nedenlerden dolayı Kuzey’in ve Batı’nın devamlı surette ilgi odağının merkezinde kalan bugünkü Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın ulus devletleri Soğuk Savaş döneminde ortaya çıkmıştır. Mesela bir liste vermek gerekirse şunları belirtebiliriz: Libya 1951’de, Sudan Tunus ve Fas 1956’da, Moritanya 1960’da, Kuveyt 1961’de, Cezayir 1962’de, Güney Yemen 1967’de, Körfez Emirlikleri 1971’de bağımsızlıklarına kavuşmuşlardır12.

         

        Gerek İkinci Dünya Savaşı öncesi gerekse sonrası dönemde Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki Müslüman ülkelerin neredeyse tamamı, tam bağımsız hale gelinceye kadar Batı’ya bağımlı ya da yarı bağımlı monarşiler olarak kendilerini var kılabilmişler, daha sonra milliyetçi siyasal hareketlerle bağımsızlıklarına kavuşmuşlardır. Bu milliyetçi hareketler aynı zamanda yüzleri Batı’ya dönük modernist hareketlerdi. Lakin modernist olmakla birlikte bağımsızlığı elde eden bu kadrolar Batı’nın uzantısı değil, Batı hegemonyasına karşı, ama bilim, gelişme ve kalkınma perspektifleri ve bunların dinamikleri bakımından Batı tecrübesine iman eden kadrolar olarak tebarüz etmişlerdi. Çünkü egemen gücü Batı temsil ediyordu ve onların bu gücünü sağlayan dinamiklere en kısa zamanda sahip olmak gerekiyordu. Batı’yla ancak bu yolla hesaplaşabilirlerdi. Bir başka şekilde ifade etmek istersek bu kadrolar Batı’nın yöntem ve değerleri üzerinden Batı ile hesaplaşmak istiyorlardı.13 Bu hareketler dünya görüşü olarak laik/seküler/modernist, ancak antiemperyalist idiler. Bu tavrın Biraz daha geç tarihte Suriye ve Irak’ta ortaya çıkan örneği olarak BAAS (diriliş) hareketi, sosyalist ve Arap milliyetçisi bir hareket olmuş, Orta Doğu intelijansiyasını ve siyasetini etkilemiştir. Mısır, müteakiben Libya ve diğer Kuzey Afrika’daki antiemperyalist bağımsızlıkçılık hareketlerinin fikrî arka planında BAAS’çılığın verdiği ilham vardır.

         

        İsrail ve Yeni Orta Doğu

        İkinci Dünya Savaşı öncesi, bölgenin İngiliz hâkimiyetinde kaldığı dönemde bölgeye yapılan/yaptırılan Yahudi göçleriyle nispeten sosyolojik ve siyasal alt yapısı ve fikri zemini oluşturulan; İkinci Dünya Savaşı esnasında Nazi Almanyası’nın Yahudilere yönelik soykırım uygulamalarının yarattığı dramatik hava ile uluslararası meşruiyeti de temin edilen14 Filistin’de bir Yahudi Devleti’nin 1948 yılında vücut bulması, yakın dönem Orta Doğu ve İslam dünyasının en temel sorun odağını teşkil etmiştir. İsrail Devleti’nin Batı tarafından hemen tanınması, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da tüm pozisyonları bir kere daha sarsmış; İslam coğrafyası bundan böyle asla eskisi gibi olamamıştır. İsrail’in varoluşu, zaten Birinci Savaş sonrası Batı sömürgeciliği ve işgalleriyle uğraşan Müslüman halkların karşısına bu defa, daha büyük ve kalıcı bir sorun odağı olarak çıkmıştır. İsrail’in vücut bulmasından sonra İslam coğrafyasında artık “kim kiminle”, “kimin eli kimin cebinde” belli olmayan bir tablo söz konusu olmuştur. İsrail’in sahneye dâhil olmasından sonra bu coğrafyada Müslümanlar açısından herhangi bir uluslararası ilişkiler normundan ve ilkesinden bahsetmek neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Bahsedilebilecek tek ilke belki de sadece İsrail Karşıtlığı olmuş; ancak bu dahi birleşik ya da eylem birliği yapabilen bir İslam gücünü asla yaratamamıştır.15 Çünkü denklemde bundan böyle ABD vardır. Çünkü ABD, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından doğmakta olan Sovyet yayılmacılığının önünde durabilecek yegâne güç olarak algılanmıştır. Bu dönemin uluslararası ilişkilerdeki adı bilindiği gibi “Soğuk Savaş”tır.

         

        Soğuk Savaş döneminde ABD’nin ve Avrupa’nın İsrail’in arkasında ve yanında tutumları, Orta Doğu ülkelerinin bir kısmını bizzarure olarak Sovyetler Birliği’nin yanına itmiştir. Sovyetler Birliği’nin askerî ve dolayısıyla politik ve ekonomik gücü, İsrail’in kuruluşunun hemen arkasından (ve daha sonra) yapılan savaşlarda mağlup olan ve toprak kaybına uğrayan İsrail’e komşu Müslüman ülkelerin, savaştıkları gücün sadece İsrail değil aynı zamanda ABD’nin askerî, politik ve ekonomik gücü olduğunu fark etmesiyle Sovyetler Birliği’ne yakınlaşmaları ve onun askerî, malî ve politik gücünden faydalanmak istemeleri, kendi içinde tutarlı ve rasyonel bir tercihti. Bununla birlikte; bu yakınlaşmanın, askerî ve ekonomik olmanın ötesine geçerek bölgenin komünizme kaymasını sağlayacağı endişesi, politik olarak ABD’ye işe yarar bir argüman temin etmiş; bunun sonucu olarak ABD bir yandan İsrail’e olan hamiliğini sürdürürken, diğer yandan bölgedeki bazı İslam ülkeleriyle ilişkilerini geliştirecek ve hatta olabiliyorsa ittifaklarla sonuçlanacak dış politik seçenekler üretmeye yöneltmiştir. Tuhaf olan şey İsrail faktörüne rağmen ABD bunda da başarılı olmuştur.

         

        ABD bölgeye salt “Amerikan çıkarı” açısından bakmıştır. Bu bakış açısı bazıları dostane ilişkiler içinde de olsa petrol ihracatçısı Arap ülkelerini özünde rahatsız etmeye de devam etmiştir. Bunun sonucu olarak 1970’li yıllarda Arap-İsrail ihtilafının bir sonucu olarak petrol üreticisi Arap ülkelerinin uygulamaya koyduğu petrol üretimini kısma ve ambargo uygulama kararı, tüm dünyada ve Batı’da ilk başlarda önemli etkiler yaratmış, ancak arkasından ambargocu ülkeler de dâhil olmak üzere bölge ülkelerinin Batı’nın bilgi, mal ve hizmetlerine muhtaçlıklarında ötürü geriye tepmiş; ambargo, başta Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin yanında orta ve uzun vadede dramatik biçimde ambargocu ülkeleri de vurmuştur. ABD’nin ve Batı’nın bilgi ve teknoloji üretiminde sağladığı güçle müteakip süreçte bölge, Batı ekonomisine daha da muhtaç hale gelmiş, Sovyetler Birliği ikame ya da telafi edici politikalarla bölge ülkelerinin ihtiyaçlarını karşılayıcı bir pozisyon ve yeterlilik gösterememiştir. Bu ülkeler, içinde bulundukları üretim yetersizliği ve ekonomik ihtiyaçlarından dolayı, Batı mallarına petrol satışından elde ettikleri fiyattan daha yüksek bedeller ödeyerek sahip olabilmişlerdir. Tüm bu gelişmelere rağmen ABD’nin politikaları bölgede güç kazanmaya devam etmiş; bunda da başta Türkiye, İran, Suudi Arabistan gibi Amerikan dostu/müttefiki ülkelerin önemli rolleri olmuştur.

         

        “Yeşil Kuşak”tan “Şii Hilali”ne

        Sovyet (komünizm) yayılmacılığına karşı Türkiye ile birlikte Orta Doğu ve Müslüman Asya ülkelerinden müteşekkil bir kuşak tesis edilmesi ve bununla Sovyetler Birliği’nin “Sıcak Denizler”e inmesinin önlenmesi politikasına verilen ad olarak “Yeşil Kuşak” teorisi öteden beri yazılır ve söylenir. Ancak böyle bir politika ABD resmi ağızları tarafından telaffuz edilmemiştir. Bununla birlikte kayıtsız şartsız İsrail hamiliğine rağmen ABD’nin, Sovyetler Birliği tehdidi tezinden hareketle bölgede kendi çıkarlarını muhafaza edecek ülkeler bulmakta hiç zorlanmaması, bu politikanın varlığının delilleri olarak okunabilir. Çünkü bir bölge ülkesi olan Türkiye’nin Kuzey Atlantik İttifakına(NATO) dâhil edilmesinden ayrı olarak, önce Balkan ittifakı ile yapılan ve ölü doğan denemenin ardından, 1955 yılında teessüs ettirilen ve daha sonra CENTO’ya dönüştürülen Bağdat Paktı’nın hayata geçirilmesi ve devam eden ABD politikaları; telaffuz edilmese de uluslararası ilişkiler alanında öteden beri bir “yeşil Kuşak “teorisi varlığı tartışmasını yaratmıştır. Önce Türkiye ve Irak arasında tahakkuk ettirilen Bağdat Paktı’nın daha sonra, İran, Pakistan ve Birleşik Krallığın (İngiltere) da katılmasıyla genişlemesi bu iddiayı kuvvetlendirmektedir. İttifaka ABD, Müslüman dünyanın tepkilerini çekmemek amacıyla gözlemci olarak katılmıştır. 1979’a kadar (soğuk savaşın en şiddetli zamanlarında) hayatta kalan bu ittifak, 1979’da bölgenin yeniden şekillenmeye başlaması üzerine İran ve Pakistan’ın çekilmesiyle sona ermiştir.16

         

        Bu ittifak haklı olarak Arap İslam dünyasında tepkiyle karşılanmıştır. Başta Mısır ve Suriye olmak üzere Arap İslam ülkeleri ittifakın kendilerine karşı yapıldığını iddia etmişler; bu nedenle ittifak Mısır, Suriye gibi ülkeleri Sovyetler’e yaklaştırmıştır. Çünkü ABD ve İngiltere’nin içinde bulunduğu her yapı, bölge ülkelerinde İsrail’i himayeye yönelik bir girişim olarak algılanmaktaydı. Bunda da haksız sayılmazlardı. Çünkü özellikle ABD’nin bölgede tüm çabasının İsrail’i himayeye matuf olduğuna dair yeterince tecrübeye sahiptiler.

         

        Bu ittifak “yeşil Kuşak” tezini doğrulayan bir görünüm ve role sahip olmuştur. Çünkü bu ittifakın üyelerine bakıldığında İngiltere hariç tamamının Müslüman olduğu görülür. Her ne kadar ‘Sovyet tehdidi’ne karşı Sovyetlerin güneyinde oluşturulan bir hat görüntüsü verse de bu özelliği, ittifakın Araplara yönelik olmadığına dair Arap ülkelerini iknaya yetmemiş; İttifak, İslam karşıtı/İsrail yanlısı bir ittifak olarak değerlendirilmiştir. Buna bağlı olarak ittifak bazı bölge ülkelerini Sovyetlere daha açık hale getirmiş; Türkiye’nin ise bölgedeki mevcut ve potansiyel ağırlığına darbe vurmuştur.17 Hal böyle olmakla beraber müteakip yıllarda ABD, Arap müttefikler de bulacaktır. Askerî, ekonomik ve teknolojik gücüne bağlı olarak ABD ve Batı’nın bir yandan petrol talebi, öbür yandan üretim gücü sayesinde başta Suudi Arabistan olmak üzere körfez ülkeleri, sonraki zamanda Türkiye’den daha sıkı müttefik haline gelmişlerdir. Bu tablo bu gün de devam etmektedir.

         

        Gerçekten varlığı yokluğu bir yana olmakla beraber “yeşil Kuşak” politikası olarak bilinen ABD’nin bölgeye dair politikaları kendi açısından başarılı olmuştur. ABD’nin bu başarısının altında yatan temel dinamik, İsrail Faktörü’ne rağmen özünde materyalist/ateist bir sistem olan komünizmin Müslümanlar nezdinde uyandırdığı endişe olmuştur. Dolayısıyla, gerçekleşecek bir Sovyet yayılması Müslümanları endişelendirmiştir. Gerçi bu iddiayı en azından görünürde haklı kılacak nedenler de yok değildi. Çünkü hemen İkinci Savaş’ın ertesinde Avrupa’nın ortalarına kadar ilerleyen Sovyet yayılmacılığı; ardından Stalin’in Boğazlarda hak talebi üzerinden Türkiye’yi tehdidi, ABD’nin elini güçlendirmişti. Gerçekten de Sovyetler Birliği’nin Körfeze ve Hint Okyanusu’na inme çabaları vardı ve bu görmezden gelinemezdi. Nitekim bu çabalarının sonucu olarak Yemen’in güneyinde 1967 yılında kurulan Yemen sosyalist Cumhuriyeti18, Suudi Arabistan için ciddi bir endişe kaynağı olmuştur.19 Ayrıca ABD’nin İsrail’i himaye eden politikaları bölgede İsrail ile komşu ve çatışan ülkeleri Sovyetlere yaklaştırmış; bu ülke aydın ve siyasetçileri kurtuluş reçeteleri olarak vazgeçemeyecekleri İslam ile mecbur kaldıkları Komünizm arasında bir çözüm üretmek amacıyla “İslam Sosyalizmi”ni üretmişler, bununla da bir süre başarılı olmuşlardır.20 Ancak bu yakınlaşmalar iç karışıklıkları da beslemekten geri kalmamıştır. Örneğin Mısır’da İhvan-ı Müslimîn’in de yardımlarıyla darbe yapan Hür Subaylar’ın lideri Cemal Abdülnasır’ın tüm millîleştirme ve yerli politikalarına rağmen bir süre sonra İhvan’la çatışmaya girmesi, Abdülnasır’ın bir yandan Sovyetlere yakın politikası, öbür yandan da modern/ seküler uygulamaları ile açıklanabilir kanaatindeyiz. 21 Suriye’deki ve Irak’taki BAAS (Diriliş) hareketler de bu kapsamda değerlendirilebilir. Nitekim Soğuk Savaş döneminde Hafız Esad’ın BAAS yönetimi, İsrail’e karşı en kararlı ve sert duruş göstermesine rağmen ülke içinde İhvan’nın rejimi yıkma çabaları ilginç bir tezat oluşturmuştur.22 Keza İran İslam Devrimi’ne kadar bölgedeki en sıkı ABD müttefiklerinden birisi olan Şah’ın İran’ın, ABD’nin teşvik ve telkinleri ile (o zamana kadar arkasında Sovyetler Birliği’nin durduğu) Molla Mustafa Barzani önderliğindeki Kürtçü hareketin ardında durması; bölgedeki ilişkilerin ne kadar kırılgan ve değişken olduğunu anlatmanın yanında, ABD’nin taktik ve manevraları hakkında da bize fikir vermektedir.23

         

        1980’li yıllara kadar nispeten dış politik tercihleri net olan Arap ülkeleri, 1980’li yılların ortalarından itibaren yeni pozisyon arayışlarına girmişler; bu bağlamda daha önce Sovyetler’e yakın duran bazı bölge ülkeleri yüzlerini Batı’ya çevirmişlerdir. Bu gelişmede, İran’da gerçekleşen İslam Devrimi’nin hem Sovyetler Birliği’nde hem bölgedeki Sünni Arap ülkelerinde hem de Batı’da yarattığı endişe, rol oynamış olabilir. Nitekim bu gelişmenin sonucu olarak daha düne kadar Sovyetler Birliği’nin bölgedeki müttefiki rolünü oynayan Irak, İran İslam Devrimi’nin ardından -kanaatimize göre ABD’nin oyununa gelerek- İran’a savaş açmış; yaşanan bu sekiz yıllık savaşta iki taraftan da ciddi ölçeklerde insanî ve iktisadî kayıplar yaşanmıştır.24 1989 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması bölge ülkelerini çok zor durumda bırakmış; uluslararası arenada 2000’li yılların ortalarına gelinceye kadar tek süper güç olan ABD ile yakınlaşmak; pozisyonlarını ona göre belirlemek zorunda kalmışlardır. Bu mecburiyet, uluslararası ilişkileri neredeyse tek başına belirleme şansı elde eden ABD için çok önemli fırsatlar yaratmış; bu fırsatların sonucu olarak iki körfez harekâtı ile bölgeyi tanzim etmeye koyulan ABD, daha sonra gündeme getirdiği “Büyük ve Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika” konsepti çerçevesinde oyunlarına devam etmiştir. Arap Baharı adı verilen gelişmeler ABD’nin bu konseptinin görünür hale gelmiş sonuçlarıdır.25

         

        Bu Gün Ne Olmaktadır?

        Bu tarihe kadar İslami hassasiyetler üzerinden bölgeyi “ulusal çıkarları” için başarıyla idare eden ABD bu gün bu bölgede etnik ve mezhep temelli bölücü/demokratlaştırıcı politikalara yönelerek, tarihsel sosyolojisi gereği 26 çok etnisiteli ve mezhepli bu sosyal zeminde, “demokratikleştirme” adı altında ayrıştırıcı ve bölücü politikalar uygulamaya koyulmuştur. Çünkü bölgede güçlü ve ayrışmaya dirençli ulus devlet yapıları ABD’nin bölgeye dair hedeflerine ket vurmaktadır. Bu nedenle ABD bir yandan mezhep temelli ayrışmanın taşlarını döşerken öbür yandan Sünni kitlelere, dünkü “Sovyet Tehdidi” gibi bu gün “Şii Hilali” tehdidi göstermekte; bunu önlemek için diplomatik çalımlara girişmektedir. Birbiriyle zahiren çelişir gibi gözüken bu uygulama ya da politikalar, esasen ABD’nin bölge ülkelerine oynadığı yeni bir oyundan başka bir şey değildir. Çünkü ABD’nin bu politikaları aşağıda ifade edilmeye çalışıldığı gibi birkaç türlü okunabilir:

         

        1. ABD bu iddia ile bölgenin Sünni ülkelerini, yine bölgeye dair ABD çıkarları etrafında toplamayı istiyor olabilir,

         

        2. Orta-Uzun vadede bir Şii- Sünni gerginliğinin bölgede güçlü devlet yapılarını çözeceğinin yanında, İsrail’in ve enerjinin güvenliği için uygun, maniple edilebilir siyasal süreçleri besleyeceğini öngörüyor olabilir,

         

        3. Veya uzun vadede gerçekten Şiilere destek vererek, Sünni bir blok oluşturmanın önünü kesmek istiyor olabilir.

         

        Ancak, nasıl okursak okuyalım, tüm hesaplar ABD açısından küresel ilkeler ve normlar üzerinden değil sadece ve salt “Amerikan çıkarları” üzerinden kurgulanmıştır; kurgulanacaktır.

        Dolayısıyla bölgeyi bekleyen süreç bir “Arap Baharı”nı değil bir “Arap Sonbaharı”nı ihsas ettirmektedir. Malum olunduğu üzere her sonbaharın ardından da kış gelir.

         

         


         

         

        1   Mesela, Turquie Diplomatique gazetesi Kanada menşeli bir araştırma kurumu olan Globalresearch’ü referans göstererek, Libya ile Vanezuela’nın Afrika ve Güney Amerika ülkelerinden müteşekkil bir “Güney Atlantik İttifakı” kurmak istediklerini; Chavez ve Kaddafi’nin bunun için harekete geçtiklerini söylemektedir (15 Ocak-15 Şubat, sayı 60.) Acaba Kaddafi’nin tasfiyesi bu girişime karşı verilen bir Batı cevabı mıdır?

         

        2   Benzeri bir kırılma Bağdat Paktı’nın kurulması ile yaşanmış ve bir daha tamir edilememişti. Garip olan, böyle bir ittifakı Türkiye’de muhafazakâr bir iktidar gerçekleştirmişti.

         

        3   Kaldı ki bu pozisyon alış “ defacto” olarak kendimizi içinde bulmuş bulunduğumuz bir Batı kumpası olsa ve biz bunu bozmaya yönelik adımlara atmaya çabalıyor olsak bile…

         

        4   Oysa bu vakte kadar ABD, Sovyet tehdidine karşı bölgede radikal İslami hareketlerle birlikte “cihad”a katılmıştı. Rusları Afganistan’dan bu “cihad” çıkartmıştı. Bin Ladin, ABD tarafından eğitilmiş ve desteklenmişti.

         

        5   Nitekim, Bosna’da da Afganistan’da da Irak’da da Somali’de ve Kosova’da da hep NATO vardı. En son Libya’da NATO bir kez daha sahne aldı ve Libya’yı “özgürleştirdi”.

         

        6   Oysa Avrupa, birleşik bir Avrupa fikrini gerçekleştirmek için geçen zaman içinde Avrupa Birliği olarak bir araya gelmiş; önemli bir ekonomik ve siyasal güç olarak vücut bulmuştu. Ama belirtmek gerekir ki, AB askerî/operasyonel bir güç teşkil edemediği gibi, bu gücü teşkil edebilseydi dahi bu ancak NATO’nun askeri imkânlarının AB ordusu olarak tescillenmesi ile mümkün olabiliyordu. Bu ise Türkiye’nin NATO içindeki konumundan dolayı ne AB’nin, ne de genel olarak Rusya’nın kabul edebileceği bir şey değildi. Nitekim bu ve benzeri nedenlerden dolayı bir Avrupa Ordusu henüz teşekkül ettirilememiştir.

         

        7   S. Huntington; Medeniyetler Çatışması; F. Fukuyama; Tarihin Sonu.

         

        8   Müslüman dünya entelektüelleri, “evet iki dünya arasında çok farklı medeniyet parametreleri var; bu da ontolojik bir zemine dayanır ve gereklidir” demek yerine, hemen hepsi ağız birliği etmişçesine Batı’ya şirin görünmeye çalışmışlar; fikri ve zikri mesailerini bu iki derin akademisyenin tezlerini çürütmeye sarf etmişler; bunu yaparken İslam’ın izzetine bir halel getirip getirmediklerine de dikkat etmemişlerdir. Bu meselede de sömürgeci aydın tavrı sergilemişlerdir. Oysa Huntington da Fukuyama da doğruyu söylüyorlardı: Batı Batı idi, Doğu da Doğu. Batı’nın Batı, Doğu’nun da Doğu olarak idrak edilmesi mutlaka bir çatışma ya da savaş anlamına da gelmeyebilirdi; böyle bir mecburiyet söz konusu değildi. Çünkü bu halde insanlığa bir seçenek sunma imkânı canlılığını muhafaza edecekti ve bunu da sunabilecek olan yegâne gelenek ‘İslam Geleneği’ idi.

         

        9   Sıklıkla bu günkü Orta Doğu’nun Birinci Savaşın ardından Batı tarafından (daha çok bizim ülkemizin muhafazakâr entelijansiyası tarafından) cetvelle çizilerek oluşturulduğu söylenir. Böyle bir şey söz konusu değildir.

         

        10                   Ancak, Türkiye’nin NATO’ya katılmasının doğurduğu sonuçların bugün objektif olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Çünkü NATO’ya katılması ile Türkiye başta savunma alanında olmak üzere bilimsel çalışmalarını durdurmuş, derin/derin olmayan tüm devlet aygıtını NATO konseptine göre tanzim etmiş; dış politik parametrelerini bu ittifakın ilkelerine göre belirlemiş; hülasa soğuk savaş döneminin Türkiye’si o günkü NATO konseptine göre oluşturulmuştur. Ancak bu kadar süre geçmiş olmasına rağmen Türkiye hâlâ bilgi ve teknoloji üretememekte; fert başına milli geliri 10 bin dolar civarında seyretmekte, dış politikada bölgenin kültürel coğrafyasına uygun politikalar üretirken NATO engeline takılmaktadır.

         

        11                   Esasen petrol 19’uncu yüzyılın sonunda değeri anlaşılan bir stratejik hammaddeydi. Onun için Avrupa bakımından Azerbaycan, İran, Irak özel muameleye maruz bırakılıyordu. Mamafih, Bolşevik Devrimi’nin ardından Azerbaycan Sovyetler Birliği’nin egemenliğine girmiştir. Bakü petrollerinin zamanının en kaliteli petrolü olduğunu kaynaklar belirtiyor.

         

        12                   Bernard Lewis, Orta Doğu, Yeni Binyıl Yayınları, s. 280.

         

        13                   Ama belirtmek gerekir ki Türkiye kamuoyunda Arap coğrafyasındaki bu milliyetçi hareketler, laik ve seküler karakterlerinden dolayı İslamcılar tarafından hep Batı’nın yerli işbirlikçileri olarak takdim edilmişlerdir. Oysa tüm Arap milliyetçi hareketleri kendi ülkelerinde var olan Batı hegemonyasına karşı seslerini yükseltiyorlardı ve antiemperyalist idiler. Tüm bu hareketlerin iktidara geldiklerinde ilk işleri başta petrol olmak üzere yabancıların ellerinde bulunan ekonomik kaynaklarını millileştirmek, ardından da kalkınma hamlesi gerçekleştirmek olmuştur.

         

        14                   II. Dünya Savaşı’nda Yahudilere Nazi Almanya’sı tarafından uygulanan soykırım, Avrupa’nın kadim Yahudi karşıtlığı hissiyatını köreltmiş; gerçekten İkinci Savaş’ın mağdur ve mazlum tarafını teşkil eden Yahudilerin her hal ve şartta korunması ve desteklenmesi sanki Avrupa için bir günah çıkarma ameliyesine dönüşmüştür. Bu nedenle yakın zamanlara kadar Avrupa’yı Filistinlilerin yanında görmek pek mümkün olamamıştır. ABD’nin denkleme asıl faktör olarak dâhil olmasıyla da zaten “ezik” Avrupa’nın ABD politikalarına karşı durabilmesi istese de mümkün değildi. Çünkü, karşılarında bu defa Sovyetler Birliği vardı ve bu devlet İkinci Savaş’ın ardından Avrupa’nın neredeyse yarısını kontrolüne almış; Avrupa’ya da komünizm ihraç edebilme potansiyeli taşıyordu. Avrupa’nın kendini koruyacak gücü yoktu; bu nedenle ABD’ye muhtaçtılar. Avrupa 1990’lı yılların ortalarına doğru AB ile bir güç merkezi gibi kısa bir görüntü vermiş, ancak böyle bir gücün bulunmadığı Bosna meselesinde hemen fark edilmiştir. Hâlihazırda da AB Uluslarası ilişkilerde bir güç/denge merkezi olamamıştır. Bu nedenle zaman zaman Filistin meselesinde Filistinlilerin yanında gibi algılanabilecek olan tavırlarının bir kıymet-i harbiyesi olamamaktadır.

         

        15                   Böyle bir çabayı Nasır’ın Suriye’yi ikna ederek Mısır’la Suriye’nin Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında birleşme girişiminde görebiliriz. Ancak bu teşebbüs de uzun ömürlü olamamış; 1958’de gerçekleşen birleşme 1961’de sona ermiştir. Benzeri bir dillendirmeyi daha sonra Libya lideri Kaddafi yapacaktır, ama bu da sonuçsuz kalacaktır.

         

        16                   ABD ile ilişkilerimiz Türkiye’yi o derece bağımlı hale getirmiştir ki; 1960 Askeri Müdahalesini yapan Silahlı Kuvvetler, radyodan okunan ilk bildirisinde NATO’ya CENTO’ya bağlıyız demek zorunda kalmıştır.

         

        17                   Böyle bir dış politik hamlenin, kendisini muhafazakâr olarak tanımlayan güçlü bir hükümet döneminde olması çok manidardır.

         

        18                   Kuzey ve Güney olarak ikiye ayrılmış olan Yemen, 1980’li yılların ortalarında başlayan birleşme çabalarını, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra 1990’da sonuca ulaştırarak tek bir ülkeye dönüşmüştür. Hali hazırda %45’i Şii olan ülke Suudi Arabistan’ın desteklediği Sünniler tarafından yönetilmektedir. Toplumsal ve siyasal gerginlikler yaşanmaktadır.

         

        19                   Sovyetler Birliği bu ülke üzerinden tarihinde ilk defa Hint Okyanusu’na ulaşarak “sıcak denizlere” inmeyi başarmıştır.

         

        20                   Nasır’ın Mısır’ı, Kaddafi’nin Libya’sı, Burgiba’nın Tunus’u, Bumedyen’in Cezayir’i bu arayışların sonucudur. Belirtmek gerekir ki tüm bu liderler ülkelerini Batı hegemonyasına karşı bağımsızlaştıran milliyetçi liderlerdir.

         

        21                   Önceleri Nasır’la birlikte hareket eden İhvan’ın sonra Nasır’ı kâfir ilan etmesi ilginçtir. Bu bağlamda İslam ülkelerindeki İslamcı hareketlerin dinamiklerinin ve ilişkilerinin önyargısız ve objektif olarak yeniden gözden geçirilmesinde yarar bulunmaktadır.

         

        22                   Hafız Esad, Hama ve Humus kentlerindeki bu başkaldırmaları çok acımasızca; katliam boyutunda bastırmıştır. Benzeri bir isyan bu gün de yaşanmaktadır.

         

        23                   Saddam Hüseyin’in BAAS’ı 1970’li yılda İran’ın elinden Kürt kozunu almak için Mustafa Barzani ile anlaşarak bir otonomi sözü vermiş ve fakat ülkesine yönelik bölücü hareketi önleyememiştir. Bu tarihten sonra Irak’taki Kürtçü hareket ABD tarafından desteklenecek ve himaye edilecektir. Nitekim bir dönem Sovyetler Birliği’nde eğitim aldığı için lakabı “kızıl Molla”ya çıkan Mustafa Barzani, ABD’de tedavi görürken ölecektir. Sonraki gelişmelerin ise okuyucular tarafından hatırlandığı kanaatindeyiz.

         

        24                   Kaynaklar Irak’ın İran’a saldırmasının ardında kendi Şii nüfusunun İran Devrimi’nden etkilenerek İran’la birleşmekten korkmasının yattığını, ayrıca zayıflamış İran’ın daha çok kontrolünde bulunan Basra Körfezinde daha büyük bir çıkışı elde etmek istediğini yazıyorlar. Ancak sebep ne olursa olsun biz Saddam’ın o gün için ABD ve Sovyetler Birliği tarafından yeşil ışık yakılmadan bu tehlikeli işe girişemeyeceği kanaatindeyiz. Nitekim netice hüsran olmuş; müteakip İkinci Körfez Harekâtı ise bu günkü Irak’ı yaratmıştır. Bu gün yaratılan Irak üzerinden ortaya çıkan süreçler Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütünlüğünü de tehdit etmektedir. Belki 57. Hükümetin niçin yıkıldığına dair bilinmeyen nedenlerden birisi de 57. Hükümetin İkinci Körfez Harekâtına karşı olan direnci olmuştur.

         

        25                   Ancak, içinde bulunduğumuz yıla kadar adeta rakipsiz olarak oyun kuran ABD, bu defa karşısında Rusya ve Çin faktörünü bulmuş; özellikle Rusya Federasyonu’nun sahnede görülmesi şimdilik ABD’yi yavaşlatmıştır. Rusya ve Çin faktörü, özellikle Suriye ve İran meselelerinde ABD ve Batı’ya ayak bağı olmaktadır.

         

        26                   Bölgenin çok etnisiteli ve mezhepli olmasının (özellikle çok etinisiteli) nedeni bize göre İslam dininin farklılıkları korumayı ve yaşatmayı talim eden ilkeleridir. Çünkü İslam, hükümranlık altında bulundurduğu toplulukların varlıklarını garanti eder; onlardan istediği sadece itaat etmeleridir. Müslim olmalarını ister ama olmak istemeyenleri de zorlamaz. İslam’ın bu yüksek ilkesi bu gün bu coğrafyaların çok etnisiteli olmasını doğurmuştur. Fakat ne yazık ki bu etnisiteler, bu gün bütünlüğü zorlamaktadırlar. 

         


Türk Yurdu Mart 2014
Türk Yurdu Mart 2014
Mart 2014 - Yıl 103 - Sayı 319

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele