Yunus Emre’nin Erik Dalına Çıkan Dört Şarih

Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297

        Şathiye, latife yoluyla söylenmiş mizahî şiir ve söz anlamına gelir. Zahiren hezeyana benzer sözleri andıran, şerh ve yorumlarla açıldığında şaşırtıcı manalar içeren şathiye, özellikle sufiler arasında çok revaç bulmuş bir edebî türdür. Bayezid-i Bistamî, Mevlana, Hacı Bektaş, Abdülkadir Geylanî gibi büyük sufiler, şathiye türünde ilginç örnekler vermişlerdir. Mutasavvıfların şathiye tarifleri tecrübeye dayalı manidar tespitlerle doludur. Cüneyd-i Bağdadî şathiyeyi, "Halin söze üstün gelmesi, keşif ve fetihlerin ruh dili ile konuşması" olarak nitelerken[1], Serrâc-ı Tûsî; "Kelamı Yaradan'dan gelen bir sözdür" diye tanımlar[2]. Abdülkadir-i Geylanî şathiye için, "Zahiren yanlış, lakin bâtını ile hakikat ilminde doğrudur" ölçüsünü koyar. Geylanî, sufinin şathiyeye başvurma psikolojisini de şöyle açar: "Hak, âşığına Cemal sıfatıyla tecelli edince, ona güzel ve doğru bir yolla visalini ihsan eder, garip sırlarını açar, gözlerinden perdeleri kaldırır. Âşıkta açılma ve genişleme nurları hâsıl olur. Ulaştığı vecit hallerinin sevinci onu insanların bilmediği ibarelerle ifşaya sevk eder."[3]

         

                    Anadolu sahasındaki Türk edebiyatında ilk şathiye örneği Mevlana'ya atfedilen bir gazeldir[4]. 10 beyitlik bu gazelin matla ve makta beyitleri şöyledir:

         

                    Dûş vakt-i subhdem derçarh pâyân yâftem

                    Dermiyân-ı dâne-yi haşhâş sindân yâftem

         

         (Dün gece, seher vakti gökte sonu buldum. Haşhaş tanesi içinde örs buldum.)

         

                    Na'l mîbestend rûzî üştürâneşrâ be Rûm

                    Halka-yı güm şod ezan dergûş-i hâkân yâftem

         

        (Anadolu'da develerin nallandığı gün kaybolan halkayı, hükümdarın kulağında buldum.)

         

                    Türk edebiyatındaki şathiye silsilesi Yunus Emre'nin meşhur:

         

        Çıktım erik dalına anda yedim üzümü

                    Bostân ıssı kakıyıp der ne yersin kozumu

         

        Matlaıyla başlayan gazeline dayanır. Türkçede akılları hayrete düşüren bir ilk örnek olarak görülen bu gazel, nazire ve eşdeğer şathiyelerle edebiyat tarihimizde kendine özgü bir mecrada akar. Bu şathiye, sadece şiir vadisinde rüzgâr estirmekle kalmaz, onun zahiren saçma görünen anlatım dili, o dilin sembol ve remizlerini çözmeye çalışan bazı şarihleri de peşinden sürükler. Biz bu yazıda, Yunus'un yukarıdaki matla ile başlayan "muğlak gazel"inin matlaına, dört şarih tarafından yapılmış dört ayrı şerhi ele alarak, okuyucuya şarihlerin bu matladan devşirdikleri hikmetleri takdim etmeye çalışacağız. Gazelin bütün beyitlerinin şerhi üzerinde durmak daha iyi olurdu fakat hacim endişesi bizi böyle bir tasarrufa zorladı. 

         

        Makalemize konu olan bu dört şerh sırasıyla, Şeyhzâde Muhyiddin,[5] Niyazî-yi Mısrî,[6] İsmail Hakkı Bursevî[7] ve Ali Nakşibendî[8] tarafından yapılan şerhlerdir. Bu şerhlerin toplu olarak Yunus Emre Şerhleri[9] adıyla bilimsel bir neşri de yapılmıştır. Bu gazel, Şeyhzâde'de 7, Niyazî-yi Mısrî’de 8, Bursevî’de 13, Ali Nakşıbendî’de 9 beyit olup beyitler arasında nüsha farklarından gelen bazı değişiklikler ve takdim tehirler göze çarpar. Şimdi sözü şarihlere bırakarak Yunus’un muğlâk gazelinin matlaına verdikleri anlamları takip edelim.

         

         

         

        1.Şeyhzâde Şerhi:  

         

         

        Şeyhzade şerhinin dibacesi, şerh yöntemi hakkında ilginç veriler içerir. Bu verilerin ilginçliği, kendi seyrinin kendisi tarafından kaleme alınmasından kaynaklanır. Zira sufilerde bu tarz metinler nadir görülür. Şeyhzade, devriye tarzında başlayan dibacenin sonunda, sözü kendi seyrine getirerek, Hakk’ın ondaki onmaz ve bitmez arzuları kalbinden çıkararak marifet suyu ile yıkayıp temizlediğini ve Hak sırları ile dolu olan hadsiz remizleri onun bâtın âlemine doldurduğunu söyler. Hakk’ın bunu yapmaktan muradı, onun kalbini, kendi varlıklar âlemini yansıtacak parlak bir ayna kılıp dünyayı gösteren Cem kadehi gibi, bütün varlık âlemini, içindeki her şeyiyle ayan beyan açıp göstermektir. Şeyhzade Hakk’ın bu lütfunu seyrinde görüp yaşadıktan sonra Yunus’un bahsi geçen gazeliyle karşılaşır. Gördüğü gazelin yedi beyit oluşunu manidar bulan şarih, bu vesileyle varlıkta mevcut olan bütün yedili mertebeleri Yunus’un gazeli içinden Hakk’ın kendisine bir bir bildirip gösterdiğini ileri sürer.

         

        Şeyhzâde’ye göre Yunus’un bu gazeli söyleme nedeni, istiğrak âlemindeki öz halini bildirmektir. Şeyhzâde, gazeli beş şerh usulü ile açıkladığını söyler.  Anlam odaklı bu usüllere muzmer, hakâyık, dekâyık, zahir ve batın anlamlar adını verip, şerhte bu anlamları bir araya toplamış ve dervişler için hal lisanıyla söylemiştir. Ardından şerhin merkezine oturttuğu yedili mertebelere geçer. Bunlardan ilki, Hakk’ın yedi kadim sıfatı, ikincisi yedi ayetlik Fatiha Suresi, üçüncü yedi, yedi hüküm içeren Kuran, dördüncü yedi, kelamullahın harfleri, beşinci yedi, Kuranda yedi yerde geçen hâ-mîm, altıncı yedi, kelamullahın yedi kıraati,  yedinci yedi, kelamullahın yedi batınıdır. Bir diğer yedi kategorisi ise yedi kat felek, yedi gezegen, yedi kat yer, yedi deniz, yedi iklim, yedi maden ve yedi gündür. Bu yediler zahirî âleme ait yedilerdir, bir de bunların batınî âlemde misalleri vardır ki, bu da ayrı bir yedi kategoridir. Şarih, yorum sapmasından başka bir şey olmayan bu ayrıntıya Yunus’un gazelindeki beyit sayısının yedi olmasından hareketle girer. Bu ayrıntılı metin dışı yorumu, metnin yorumu izler. Matla beyit Şeyhzâde’de şu şekildedir:

         

        Çıktım erik dalına anda yedim üzümü  

                    Öküz ıssı bana der ugurladın kozumu

         

        Şeyhzâde, Yunus’un bu gazelinin zahir halinin, mecaz ehline şaka ve latife, batın halininse hal ehline, hakikat yönünden Hakk’ın zuhur ettiği yer olarak göründüğünü ifade eder.  Beyitteki metaforları şöyle çözümler: Erik dalı ruh ağacı,üzüm vahdet şarabı, öküz beden merkebi, ugurluk yapan  âşık ve maşuk, uğru olan  kalb aynası, koz baş.

         

        Şeyhzâde bu beyitte, Yunus’un aziz akıl sayesinde ruh ağacının dallarına çıkıp orada sürûr akıl ile İlahî aşk şarabı içtiğini, O şarabın sarhoşluğuyla bedendeki zahirî aklı yitirip öz vücudundaki hakikat varlıklarını cem edemediğini, bunun üzerine öküz ıssının yani Cenab-ı Hakk’ın onun sırrına hitap ederek nefsindeki arzuları, aklının rehberliğinde marifet suyuyla yıkayıp temizlemesini ve tevhit vasıtasıyla kalbini diğer renklerden arıtmasını buyurmuştur. Böylelikle Yunus’un kalbi, benlikten kurtularak sadece Hakk’ın  fiil ve sıfat varlıklarını yansıtan bir tam ayna haline gelecek ve Hak, kendisi için yarattığı bütün sırları, onun lisanından tasarruf edecektir. Ancak ayna mesabesindeki salikin, şevkin şiddetinden dolayı bu sırları halka açıklaması kaçınılmazdır. Bu durumda öküz sahibi, salike; sırlar konusunda ketum olmasını, böyle yaptığı takdirde hazinesinin incilerini, onun kalb hazinesine dolduracağını, onun her türlü iş ve eyleminin kendi kudret eliyle gerçekleşeceğini, söylediği her sözün de kendi hikmet lisanından söyleneceği müjdesini verir.

         

        Böylelikle salik, aziz aklını başına toplayıp ruh ağacının dallarına çıkarak hakikî vahdet şarabını bulup içer ve bu şarabın sarhoşluğuyla Hakk’ın lütfuna erişir. Böylece Hak, salikin beden makamlarını açarak kendi hazinesinin varlıklarını, salikin kalb aynasına doldurur ve azametiyle onun gönlünden tasarruf eyler. O anda, salikin kalbinde Hak’tan gayrı ne varsa gider ve gidenlerin yerine hakikî yar gelir. Bu durumda salike yakîn hâsıl olur ve irfan makamına ulaşır. Şeyhzâde’nin Yunus’un irfan makamındaki durumunu anlattığı bu şerhin, başta değindiğimiz kendi seyriyle ne kadar iyi örtüştüğü okuyucunun dikkatinden kaçmamıştır. Bize öyle geliyor ki, Şeyhzâde, Yunus’un matla beyti üzerinden kendi seyrini anlatmıştır. Ancak bu seyrin tecrübî oluşu, Yunus’un da benzer bir deneyim yaşamasından dolayı, yorumda bir sapmaya yol açmamaktadır.  

         

        Şeyhzâde, matla beytin şerhini yaptıktan sonra, muhtemelen başka bir nüshada gördüğü bu matlaın farklı bir varyantını kaydeder. Bu varyant şudur:

         

        Çıktım erik dalına anda derdim üzümü 

                    Öküz ıssı bana der niçin silkdin kozumu

         

         

          Şarih bu varyant münasebetiyle bu kez derli toplu bir şerh yapar. Erik dalı, nefs ağacıdır. Anda derdim üzümü demesi varlığın toplamıdır. Şeyhzâde, Yunus’un burada bedeni eriğe teşbih etmesini, eriğin zahirinin taze ve güzel, batınınsa sert ve kara yüzlü olması sebebine bağlar. Şarih ikinci dizede Yunus’un insan bedeninini neden diğer hayvanlara değil de öküze benzettiğini izah etmeye çalışır. Ona göre insanda görülen çok yeme, kibir ve ucb nitelikleri öküzde de vardır. Hatta bir kişi rüyada öküz görse muabbirler bunu kibir ve ucba yorarlar. Ardından da bu rüyayı göreni, “Sende kibir ve enaniyet var, bunları gidermezsen mertebeleri geçemezsin!” diye uyarırlar. Görüldüğü üzere Şeyhzâde’nin bu beytin yorumunda zorlandığı aşikârdır. Şarihin beytin şerhinde en başarılı olduğu kısım, Yunus’un seyrini, kendi seyriyle örtüştürerek anlattığı kısımdır. Şarihin metin dışına yönelen dikkati, metinle ilişki kurmasını zorlaştırmıştır. Lakin bu kusurlarına rağmen şerh, beytin üzerindeki örtüyü açmada başarılıdır.

         

         

         

        2. Niyazî-yi Mısrî Şerhi:

         

         

                    Niyazî-yi Mısrî,  Yunus’un matla beytini, zahirde her meyvenin bir tür ağacı olduğu gibi her amel ağacının da bir tür meyvesi olmasının işareti sayar. Mesela zahir ilmi için şeriat ilimlerine, batın ilmi için mürşit, zikir, az yeme, az konuşma ve az uyumaya, hakikat ilmi için de dünya, ukba ve varlığı terke ihtiyaç vardır.

         

        Niyazî-yi Mısrî’ye göre, erik, üzüm ve ceviz; şeriat, tarikat ve hakikate tekabül eder. Eriğin dışı yenip içi yenmediği için, zahirî amele misaldir. Üzüm hem yendiği ve hem de ondan türlü türlü nimetler elde edildiği için batınî amele misaldir. Ancak batın amelin içinde bir miktar riya ve kibir çekirdeği vardır. Hint cevizi hakikate misaldir, çünkü cevizin içinde yabana atacak bir şey yoktur ve nice hastalığın da şifasıdır. Bu izahtan sonra Niyazî-yi Mısrî, ‘kim bir meyve talep ediyorsa onu kendi ağacından talep etmelidir, hükmüne varır. Erik isteyen erik ağacından, üzüm isteyen bağdan, ceviz isteyen ceviz ağacından istemelidir.  Üzümü erikte arayan ahmaktır ve o ahmak boşa zahmet çekmektedir.

         

         Niyazî-yi Mısrî’ye göre, zahir ilminin iyisini kötüsünü bilmek isteyen bunu, şeriattan isteyip fıkıh kitaplarına bakmalı, batın ilminin iyisini kötüsünü, iniş ve çıkışını bilmek isteyen mürşidin telkinine, isimlerin usulüne, gönül kitabına ve rüya yorumlarına müracaat etmelidir. Hakikat ilminin zevk ve halini bilmek isteyen mürşid-i kâmilin terbiyesini talep eder. Zahir ilmi öğrenen bir kişi, batın ve hakikat ilimlerini de edineyim diye kendiliğinden zikre başlayıp oruçlar tutsa ve çileye girse fayda vermez. O kişinin durumu, erik ağacından üzüm istemeye benzer. Niyazî-yi Mısrî,  bu üç meyveden eriğin zahir imi olan şeriata, üzümün batın ilmi olan tarikata, cevizin de hakikat ve marifet ilmine atıf olduğunu söyleyerek bu üç ilmi elde etmenin yol ve usullerinin farklılığına dikkat çeker. Niyazî-yi Mısrî, bostan ıssının mürşid-i kâmil olduğunu, “Cevizimi niye yiyorsun?” diye azarlamasının ise kişiyi, “Neden boş yere zahmet çekiyorsun, bu üç ilmi bir yoldan elde edeceğini mi sanıyorsun? Bunların hepsinin farklı bir hocası ve zevki vardır. Senin mürşitsiz olarak yola çıkman, başkasının bahçesinden meyve çalmaya benzer!” diye uyarmak anlamına geldiğini belirtir.  

         

        Niyazî-yi Mısrî, hakikat ilminin mürşidin ilim ve mülkü olduğunu, onun ilim ve mülkünü mülk edinmenin onun izin ve terbiyesiyle gerçekleşeceğini, talibin bu durumda kendi renginden çıkarak mürşidin rengine boyanmasının icab ettiğinin altını çizer. Aksi takdirde talibin durumunun başkasının bahçesine izinsiz giren meyve hırsızına benzeyeceğini söyler. Niyazî-yi Mısrî, Yunus’un bu beyitten muradının şeriat, tarikat ve hakikate kendi bildiğiyle vasıl olacağını sananların durumunu temsil yoluyla beyan etmek olduğunu vurgular. Mürşitsiz tarikat ve hakikat yoluna girmenin körün bütün renkleri siyah sanmasıyla aynı olduğuna işaret ederek Yunus’un bu beyti, mürşitsiz yola çıkıp bir şey elde edemedikten sonra, bir mürşide intisap edip mertebeler kazandığını görünce iki durum arasındaki farkı beyan için yazdığını söyler.

         

         

         

        3. Bursevî Şerhi:

         

                   

                    Bursevî, erik ve üzümü Niyazî-yi Mısrî gibi, zahir ve batının amel ve halleri olarak ele alır ve takvada İlahî öğretiyi, zahiri ameldeyse ledün ilminin mirasını münderiç sayar. Üzüm lezzetini tatmak isteyen önce erik ağacına çıkmalı ki oradan üzüm tahsiline yol bulsun. Bursevî, eriği, Hakk’ın Celal, üzümüyse Cemal renkleri sayar. Bursevî’ye göre ceviz, dört tabaka içermesi yönünden mertebeler olarak yorumlanmalıdır. Ceviz ağacı, irşada muktedir mürşidi işaret etmektedir. Bostan sahibinin gelmesi, mürşidin müride teveccühü ve kemale gidişinin bildirilmesidir. Dört tabaka şeriat, tarikat, marifet ve hakikattir. Bunlardan ikisi beden, ikisi ruh hükmündedir. Şeriat ve tarikat kemal bulmadıkça hakikat ve marifet sırrının feyzi zuhur etmez.

         

        Bursevî, ikinci bir açıdan erik, üzüm, ceviz gibi meyve ağaçlarını, varlık bahçesinde baş gösteren taayyün ve tecelliler olarak değerlendirir. Onların her birinin küllî ve cüzî isimlerden Hâkim ve Kayyumu vardır. Ceviz, Câmi’ isminin mazharıdır, zira dört mertebenin de sırrını içerir. Hakikatin muhtelif olması, isimlerin zuhurundaki kuvvet ve eylemdeki farklardandır. Hakikatlerin bulunması hususî düşüncelere bağlı olduğundan bir kimse, erik ağacının hakikat ve melekutunu yani zahir ve batınını kavrasa, onda üzümde bulduğu zevki bulur ve üzüm isminin sırrına erik isminin sırrında ulaşır ve belki şahitlikte biraz ilerlese cevizin hakikatini gözlemler. Aslında bütün ağaçların hakikati tek hakikat olup bir ağaçtan görünür. Cümle varlıkta tecelli eden ve diğer bütün isimleri kendinde toplayan Nur ismidir. Musa’nın ağaçta nur yerine nâr görmesi onun durumuna göredir, hakikatte o ağaca tecelli eden nur idi. Bu durumda bostan ıssı, Cenab-ı Allah’tır ki âlem bahçesine kutsî feyziyle tecellî ederek zahiren ve batınen nice isimleriyle görünür. O, varlık suretlerini hakikatin yüzüne duvak olarak koyar.

         

        Bursevî, üçüncü açıdan beytin iddiakar şeyhler ve taklitçi müritler hakkında alay ve azar taşıdığını söyler. Yunus bu yolla, erik dalında üzüm bitmeyeceğini, tarikat sahibi olan iddiacının erik gibi zayıf olan haline üzüm demesiyle üzüm olmayacağını ve yalın kat zevke, ceviz gibi kat kat mertebedir diye konuşmasının manasız düşeceğini belirtmiştir. Çünkü birbirini uçuran iddiacı ve taklitçi menzil ve mertebelerden habersizdirler.

         

         

         

        4. Ali Nakşibendî Şerhi:

         

         

        Nakşibendî şerhinin niteliği oldukça öz bir karakter taşımasıdır. Nakşibendi üzerinde olduğumuz beyit bağlamında, sadece içerdiği metaforları çözüp geçer ve herhangi bir yorum yapmaz. Ona göre, erikten murat riyakâr amel, üzümden murat riyakâr amelin başka bir türü, bostan ıssından murat ehlullah, cevizden murat hakikat ilmidir. Zira ceviz şeriat, tarikat, marifet ve hakikat amellerini kendinde toplar.       

         

                    Şarihlerin bir beyit etrafında sergiledikleri şerh birikimine bakınca irfanî metinlerle bizim aramızda nasıl bir kör ve sağır duvar örüldüğünü çok açık bir şekilde görüyoruz. Yunus Emre başta olmak üzere, edebî ve irfanî geleneğimizin temsilcilerinin metinlerini, mevcut şerhlerin ışığında tekrar tekrar okumakta yarar vardır. Okuyalım ki kendi medeniyetimizin değerleriyle yeniden karşılaşalım. Zira gelecek geçmişten kurulur. 

         


        


        

        [1] M. Nazif Hoca, Meşâribü’l-ervâh, İstanbul 1974, s.124.


        

        [2] Serrâc-ı Tûsî, elLüm’a, 1960, s.422.


        

        [3]  İsmail Fennî, Vahdet-i Vücûd ve Muhyiddin-i Arabî, 1928, s.208-209.


        

        [4] Âmil Çelebioğlu, Hz. Mevlânâ’ya İzafe Edilen Bir Gazelin Şerhi, Mevlânâ Bildirileri, Konya 1982, s.26-30.


        

        [5] Süleymaniye ktp. Esat Ef. Bl. no: 1461, Mecmu’a İstanbul Ün. Ktp. TY. 4015 yk. 66b-98b.


        

        [6] Şerh-i Gazel-i Yûnus Emre, Topkapı TY. Kat. H. 303.


        

        [7] Mecmu’a, Süleymaniye ktp. Esat Ef. Bl. no: 1521, yk. 26b-41a.


        

        [8] Mecmu’a, Millî ktp. No: 392, K 156b-158b.


        

        [9] Necla Pekolcay-Emine Sevim, Yunus Emre Şerhleri, KBY. Ankara 1991.


Türk Yurdu Mayıs 2012
Türk Yurdu Mayıs 2012
Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele