Sekülerleşme Üzerine

Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297

        Sekülerleşme; insanın aklı ve dili üzerindeki dinî ve metafizik bütün denetimlerin kırılması, deyim yerindeyse insanın bakışlarını dünya ötesinden bu dünyaya ve bu zamana çevirmesidir[1]. Bu şekliyle ele alındığında kavramın, dünyevileşme ile örtüştüğü söylenebilir. Daha da açmak gerekirse; doğadaki tılsımın bozulması, siyasetin kutsallıktan soyutlanması ve aklın özgürleştirilmesi olarak kullanılan sekülerlik; Weber’in deyimiyle ‘rasyonalizasyon’dur. Nitekim Mümtaz Turhan da[2] laik bilgiyle rasyonel ve nesnel bilgi arasında aynı biçimde doğrusal bir ilgi kurmuştur.

         

        Sekülerlik ve rasyonelleşme arasında doğrusal bir ilginin kurulması şüphesiz bir rastlantı değildir. Çünkü modern felsefenin kurucusu olarak kabul edilen Descartes’ın, kurguladığı kartezyen anlayışa bağlı olarak gelişen yeni ilmî inkişaflar, Newton’un muhteşem dehasıyla, mekanik bir sistemin matematiksel tasvirini gerçekleştirmiştir. Bu yeni paradigmaya göre; “kendisinde hiçbir amaç, hayat ya da ruhsallık ihtiva etmeyen doğa; mekanik yasalara göre işliyor ve maddi dünyadaki her şey kendi aksamının düzenleniş ve hareketlerine göre açıklanıyordu.”[3]. Gerçi hem Descartes hem de Newton Tanrı’ya inanıyorlardı inanmasına, ama Tanrı kâinat ilişkisini açıklayamadıkları için, çareyi kâinatı mekanik kurallara göre işleyen bir saat gibi yaratan Tanrı’nın, ilk yaratma ve hareketlendirişten sonra işi, maddede mündemiç yasalara havale ettiği biçiminde yorumladılar. Böylece “doğa” üzerinde hiçbir biçimde metafizik müdahalenin bulunmadığı varsayımının felsefi temelleri de, bilim tarafından sözde nesnel bir yaklaşımla atılmış oluyordu.

         

        Modern bilimin kendi içinde tutarlı olarak ortaya koyduğu kuram, dünya üzerinde Tanrı’ya olan ihtiyacın bir bakıma ortadan kaldırıldığını tescil etmişti. Bu tarz-ı telakkiye göre Tanrı’nın işlevi “öteye”, insanın işlevi de buraya, yani “dünyaya” aitti. Meşhur tabirle, “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı da Tanrı’ya” verilmeliydi. Buna göre Tanrı’nın dünya üzerindeki hükümranlığı sona ermiş ve insanın dünyevi saltanatı başlamıştı. Gerçekten de Kutsal Kitabın belirttiği gibi; “Hakir bir damla sudan yaratılan insanoğlu, bu haliyle Yaratıcısına karşı apaçık bir hasım oluvermişti.” Her ne kadar söz konusu bilimsel devrimin öncüleri tarafından, Tanrı’ya kuramın içinde belki de zorunlu olarak belli bir yer verilmişti, ama izleyen dönemde paradigmanın takipçileri tarafından, Tanrı’ya hiçbir konuda göndermede bulunulmadı. Büyüsü bozulan doğada her şey, ama her şey, nicel olarak tasviri yapılabilen, salt akılla anlaşılabilir nesnel varlıklar olarak tanımlanmıştı. Aklın ilkeleriyle açık seçik olarak tanımlanamayan hiçbir bilgi bilimsel(!) değil ve cismi olmayan hiçbir şeyin varlığı da kesin değildi. Olsa olsa varlığı tasavvur edilen nicelleştirilemeyen şeyler birer vehimden ibaret olabilirlerdi.

         

        Fizik bilimlerde meydana gelen bu gelişmeler, insan dâhil doğada bulunan bütün varlıkların anlamını sadece “yararlı bir nesneye” indirgemekle sonuçlandı. Aynı felsefi temel üzerine kurgulanan iktisat, tıp, ruhbilim ve hatta dini bilimlerin de seküler kartezyen paradigmayla ortak bir düzlemde örtüşmeleri, yaygınlaşarak gerçeklik kazandı. Denilebilir ki; sözü edilen sahaların hemen hemen tümünde, kendi içinde birbirinden tümüyle yalıtılmış alanların, nicel olarak tasviri ve açıklanması yönünde “indirgemeci” ve “kartezyen” ilkeler uygulandı. Bütün yapılanlar aklın özgürleştirilmesi ve kutsallığın nötürize edilmesi için yapılıyordu yapılmasına ama; bu sefer de bilimin putlaştırılması ve kalpsiz uzmanların ürettiği kültür değerlerinin modern bilimin koruyucu zırhıyla bir tabu, zorunlu bir gerçeklik olarak dayatılması yani, insanın bir bakıma kendi kendini kutsaması ve ürettiği değerlere tapınması sonucuna yol açıyordu. Bu durum; erken dönem klanlarına mahsus, atalarına ve onların kurallarına tapınma halinin, farklı bir modern versiyonu olarak nitelendirilebilir.

         

        Görülebildiği kadarıyla, sözde kutsala ait her şeyden yüz çeviren modern çağların insanı, bu sefer kendine mahsus dünyevi yeni kutsallık alanlarıyla iç içe yaşamakta hiçbir sakınca görmüyordu. İşin tuhaf olan yanı, ilkel dönemlerin belirgin özelliği olarak bilinen çok tanrıcılık, modern dönemde rölativizmin de yardımıyla, sayısız denilebilecek çoklukta ilahlar üretmede eskileri aratmamıştır. İlginçtir, kutsalın her türüne başkaldıran seküler sistemler, eski dönem Mezopotamya Uygarlığı’nda görülen “yıldızlara” tapınma adetlerini, ibadet ve ritüellerini; modern çağda ürettikleri “starlara” karşı gösterdikleri coşkulu dans ve konserlerinde fazlasıyla icra etmekte hiçbir sakınca görmemişlerdir. Weber’in keskin bir öngörüyle tespit ettiği bilimin ilerlemeci gelişmeleri; “sayısız dünya görüşü ve gerçeklik yorumuna” yol açmıştır[4]. Bu anlamda ilerlemecilik anlayışının da zorunlu bir gerçeklik olarak dayatılması, yani kutsallaştırılmasına işaret edilmesi gerekir. Zaten bu anlamda sekülerizm de bir tür ideolojiye tekabül etmektedir (Attas, 1989: 45). Her ne kadar kutsala ait ne varsa hepsini reddetse de sekülerizm, kendi değerlerinin kutsallaştırılmasını yok etmez. Bilakis, kesin ve nihaî olarak kabul edilmesini isteyeceği değerler manzumesini eskisinin yerine ikame eder. Böylece her şeyin keyfiyet derecesinden kemiyet derekesine indirildiği yeni bir düzlemde insan; “Ya bir elektron-proton bileşeni, ya maymun cinsinden bir hayvan, ya bir içgüdü mekanizması, ya etki tepkilerden oluşan bir canlı, ya libido ve psikolojik dürtülerle dolu psikoanalitik bir varlık, ya da sadece fiziksel ve ekonomik gereksinimlerinden ibaret bir nesne oluvermiştir[5]. Bunları söyleyen Sorokin, bir ihtiras küpü haline getirilen insanın “faydacı” ve “hazcı” bir varlık olarak kendine yabancılaşmasının tasvirini yapmıştır.

         

        Şahsiyetçiliğin yerini pragmatik ferdiyetçilik veya köleleştirici toplumculuğun aldığı seküler bir dünyada; insanın hür iradesinden bahsetmek mümkün olmadığı gibi, bütün ahlaki erdemlerinden soyutlanmış herhangi bir varlık, hatta meta gibi algılandığı da pekâlâ söylenebilir. Zaten toplumsal bürokratik örgütlenmede görülen Weber’in rasyonel kuramı da, Gabel’in ifadesiyle rasyonelleşme değil ‘eşyalaşmadır’. Eşyalaşma, eserlerinin insana yabancı hale gelmesi ve karşısına nesnel ve tabii bir realite olarak çıkmasıdır. Kanunları insan iradesine yan çizen ve tabiat kanunları gibi kaçınılmaz ve zorlayıcı olan bir realite. Başka bir tabirle eşyalaşma ve yabancılaşma kavramları, birbirinin zorunlu tamamlayıcısıdır. Eşyalaşmanın hâkim olduğu dünya, katı, insan dışı, değerleri ve kişileri yok eden bir dünyadır[6].

         

        Anlaşılacağı üzere böyle bir dünyada insan ve diğer bütün varlıklar, büyük bir fabrikanın herhangi bir makinesine monte edilmiş mekanik bir parçadan daha ileri bir anlam ifade etmemektedir. Bu haliyle insan yararlı ve üretken; modern çağların deyimiyle tam bir “homo-economicus”tur. Demek oluyor ki, rasyonelleşme, özgürleşme ve çağdaşlaşma olarak ezberletilen bu kavramların oluşturduğu dünya, gerçekte insanın özgürleştirilmesi değil, tam anlamıyla kişilik ve iradesinin hiç sayıldığı bir meta, alınıp satılan bir köle düzenidir. İlahi olan kutsallığı reddeden bu anlayış, türlü cilalarla kof hale gelmiş sisteminin makyajını yinelemekle zevahiri kurtaracağını düşünmektedir. Bu haliyle modern zamanların seküler sistemlerini, bütün zamanların en büyüsel ve en dogmatik inanç şekillerinden biri olarak tanımlamak mümkündür. Güzelliğini yitiren bir kadının makyajın her türlüsünü deneyerek çirkinliğini gizlemeye çalışması gibi; insani ve doğal her ne varsa bunların tümünü tahrip eden seküler sistemler, özde olan zaaf çirkinliklerini göstermemek için “cilalı imaj devrinin” tüm imkânlarını sistemlerinin bekası için kullanmaktadırlar. Ne var ki, insanların havada uçtuğu ama yerde öldüğü, üretimin had safhaya vardığı lakin adil bölüşümün olmadığı mutsuz ve umutsuz insanlardan oluşan bir dünyada mazlum ve mağdurların çığlıkları kuğunun son dansını haber vermektedir. İnsanlık yeniden özüne ve aslına dönmenin ciddi arayışları içindedir. Çekilen tüm sancı ve ıstıraplar aydınlık bir şafakta gerçekleşmesi beklenen ‘kutlu bir doğumun’ habercisidirler. Elverir ki, çökmekte olan böyle bir enkazın altında ezilmeden iyilik, güzellik ve doğruluk adına ne varsa hepsini kalbi olan ehliyetli ellerin vakit fevt etmeden gerçekleştirebilmeleridir. Aksi halde kozmik ve sosyal depremler küresel bir kıyamete yol açabilir.

         

         

         


        


        

        [1] Attas, S. Nakip, (1989), Modern Çağ ve İslami Düşünüşün Problemleri, (trc.) M. Erol Kılıç, İnsan Yayınları, İstanbul.


        

        [2] Turhan, Mümtaz, (1995) “Kültür Değişmeleri”, Marmara Üniversitesi Vakfı İlahiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul 1995, s. 157.


        

        [3] Capra, Fritjıf, (1989) Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası, (trc.) Mustafa Armağan, İstanbul, s.56


        

        [4] Turner, Bryan. S. Max Weber ve İslam, (trc.) Yasin Aktay, Vadi Yayınları, İstanbul, s. 203.


        

        [5] Sorokin, Pitirim. A., (1989) “Çağın Bunalımı” (trc.) T. Akman, DİRİLİŞ S. 16 Haziran, İstanbul, s. 5.


        

        [6] Meriç, Cemil, (1973) “Çağdaş Uygarlık Düzeyi”, Fikir ve Sanatta Hareket S.90, İstanbul, s. 13.

         


Türk Yurdu Mayıs 2012
Türk Yurdu Mayıs 2012
Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele