Küreselleşme: “Doğal Durum”un Yeryüzü Egemenliği

Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297

        İngiliz filozof Thomas Hobbes’un devlet ve toplum kuramına göre, toplumun ortaya çıkışından önce herkes herkesle kavga halindedir. Bu “doğal durum” veya “doğa durumu” diye adlandırılır. Ona göre insanın doğası bencildir. Bu bencillik, her şeyi mülkiyetine geçirme ve tahakküm güdüsünü etkin kılmakta, acımasız bir rekabete neden olmakta, dolayısıyla herkes herkesi tüketmeyi hedeflemekteydi. Bu yüzden de “insan insanın kurdu” idi. Fakat bencillik gereği, öncelikle ölümden korkan ve bencil benliğini güvenceye almak isteyen insan, başkalarınca “tüketilmemek” için, diğerleriyle zorunlu bir uzlaşmaya gitmiş, bir sözleşme yapmış ve tüm bireylerin gücünün üstünde bir güce sahip olan Leviethan böyle doğmuş olmalıydı.

         

        Batılı beyaz adamın muhayyilesindeki siyasal tasarımların köklerini işte bu ve buna benzer düşüncelerde aramak gerekir. Belki de demokrasi bu yüzden sosyal sınıfların veya çıkar sahiplerinin, yürütme erkinin kullanımında uzlaşması olarak anlaşılmaktadır. Liberalizmin özgürlük talebinin altında da “bencil bireyin tüm sahipliklerini serbestçe geliştirmesi ve kullanması isteği” yatar. Bu istek kavgaya yol açabileceğinden, tüketici bir çatışma içine düşmeden uzlaşmak gerekir. Bu uzlaşma ise, siyasal alanda demokrasi sisteminde, ekonomik alanda ise piyasa denilen yerde gerçekleşir. Bundan dolayı küreselleşme sürecinde hem liberal demokrasi hem de piyasalar kutsal olarak görülür.

         

        Kısaca piyasa kavramından gidelim… Teoride piyasalar malın alınıp satıldığı, arz ve talebin buluştuğu, böylece ihtiyaçların karşılandığı ortamlardır. Gerçekte ise diğer yönüyle piyasalar, hele ekonomideki temel girdilerin fiyatlarının belirlendiği piyasalar güçlü olanların birbirini tüketmemek için uzlaştıkları yerlerdir. Güçlü olmayanların uzlaşma talepleri hiç de anlamlı değildir. Çünkü uzlaşma taraflar arasında olur. Güçsüzler taraf olarak görülmez. Bu uzlaşmada güçlüler birbiriyle anlaşarak, adına rekabet denilen “vahşi karakterli” ama “inceltilmiş” saldırganlık ve ele geçirme fiiliyle daha da büyür, mülkiyet ve egemenlik alanını genişletir. Küreselciler işte bu yüzden serbest piyasa ekonomisini savunur. Zira güçlü tarafı oluşturanlar küreselcilerdir. Başka bir deyişle, bütün güçlüler güçlerinden dolayı küreselcidir. Zayıfların ise sadece akılsızları küreselci söylemlerle avunur. Güçlülerin, zayıfların küreselci olmalarına ihtiyaçları yoktur. Zayıflar küreselciliğe sırt çevirseler yahut baş kaldırsalar da güçlülerin gücü küreselcilik gerçeğini herkesin kapısına taşır.

         

        Ekonomik faaliyetler ülke sınırlarını aşıp dünyanın her yanına dağılınca, her yer “inceltilmiş vahşi duygu”nun kavga alanı haline gelmiştir. Üretimden pay alanlar şu veya bu ölçüde güçlü olanlardır. Onlar bu arenada boy gösterenlerin dışındakilere mümkün olduğu ölçüde az pay verirler. Dolayısıyla küreselleşme, yani tüm dünyanın piyasalaşması, her türden ekonomik gücün, sermayeden bilfiil üretim araçlarına ve ticarete kadar her şeyin tüm dünyada belli ellerde toplanmasına yol açar. Bu yönüyle küreselleşme yoksulluğu ortadan kaldırmayacağı gibi, teşvik ettiği rekabetle, geleneksel ekonomik güç dengelerini de büyük güçler lehine bozarak yoksulluğun yaygınlaşmasına katkıda bulunur. Yoksulluk piyasa denilen mal-para takası sisteminden yeterince pay alamamaktır. Yoksulların payına düşen, maddi mülkiyet değil kuru bir tesellidir. Onlar “kendini evrensel zemine taşıyabilme imkânı”na sahip olduklarını düşünür. Gerçekten de yoksul varoluşlar sanal âlemde bir “site” açarak kendini evrensele taşıyabilir. Bu demektir ki, yoksul sadece var olduğunu söyleyebilir, olup bitenleri ise güçlü olan yönlendirir.

         

         

         

        Yoksulluğun iki boyutu

         

        Yoksulluğu ekonomik ve düşünsel yoksulluk olarak iki kategoriye ayırabiliriz.

         

        İnsan hayatını olabildiğince rahat yaşamak ister. Bu istek doğal bir eğilim olduğundan, onu temellendirmeye ve uzun uzadıya analiz etmeye gerek yoktur. Yani kişinin daha az çalışmasını savunan liberaller teorik olarak pek de haksız değildir. İnsan pekâlâ işe harcadığı zaman ve enerjiyi kendini geliştirmeye, kendini mutlu edecek şeyleri yapmaya da harcayabilir. Elbette liberal kapitalizm mutluluk verici şeylerin neler olduğu sorusunu cevapsız bırakmamıştır. Birey, “hayatın gerçek tadı” ne ise onunla mutlu olmalı, onun peşinden koşmalıdır. Ve bunlar da maddi nitelikli şeylerdir.  Bu eğilim hayatın asıl amacı haline gelince, bu isteğin gerçekleşmesi sadece ekonomik güç ile mümkün olacağından, birey hayatını güç ve mülkiyete adayacaktır.

         

        Tarihsel temelleri açısından bakınca, küreselleşmenin, Batılı bilincin derinliklerindeki karşıtlığı ve kavgayı, vahşi rekabet ortamını incelterek tüm dünyaya yaymaktan öte bir şey olmadığı görülür. Hayatın anlamının maddi mülkiyetlerde yattığı bir ortamda, herkesin toplumdaki refah pastasından olabildiğince dengeli biçimde pay alması anlamında adalet yahut dengeli gelir dağılımı gerçekleşemez. Herkes piyasadan eşit pay alamayacağına, dağılım dengesi olmadığına ve pay kapmanın temelinde vahşi bir kavga yattığına göre, kapitalizmin tüm dünyayı ele geçirme hamlesi olarak küreselleşme, her türden yoksulluğu yaygınlaştırıp derinleştirir. İlkönce ortaya çıkan ekonomik yoksulluk düşünsel yoksulluğu besler. Çünkü yoksulun fiziksel yahut zihinsel tüm enerjisi varlığını sürdürme çabasında tükenir. “Hayatın gerçek tadı” maddi sahipliklerden ibaret olunca, yalnızca bu sahipliğe hizmet edecek bilgi, beceri veya girişim anlamlı ve değerli hale gelir. Bu zihniyetle dünyaya bakan kişi artık kendi değer dünyasının gerçek bir vatandaşı olamaz. Çünkü maddi sahiplik idealinde değer tasarımı barınmaz. Yani ekonomik varlığın artışı da düşünsel yoksulluğu besler.

         

        Küreselleşmenin başlangıç ve etkinlik alanı bilinçtir. Sınırsız ve kontrolsüz etki ortamı, bireyleri kendi dünyalarından koparır. Özellikle teknolojik yenilikler eşliğinde sunulan telkinler bireyleri içten fetheder. Onların zihin şeması altüst olur ve zihinlerindeki kavramsal çerçeve, anlam dünyası başka iklimlerin esintisini taşımaya başlar. Bu yüzden çok büyük bir etki gücüne sahip olan medyayı elinde tutmak, küreselciler için vazgeçilmez öneme sahiptir. Medyanın mesajı ise erdem merkezli değildir. O, bireyleri dünya vatandaşı yapabildiği ölçüde sahiplerinin amacına hizmet edebilir. Varlığını sürdürdüğü izlenimi veren değerler ise gerçekte maddi mülkiyet peşindeki bireyin hayatının önemsiz süslemeleri gibidir.

         

        Değer dünyasına aidiyet, bu dünyanın temel taşlarını öncelemekle gerçekleşir. Kendini değerden soyutlayan birey kendi dünyasına yabancılaşmış demektir ve bu da asimilasyondur. Bu kişi artık kelimenin gerçek anlamıyla “dünya vatandaşı”dır. O her yere ait gibi görünse de gerçekte hiçbir yere ait değildir. Asimilasyon kişinin kendini hiçbir yere ait hissedememesi ve ait olamamasıdır. Hiçbir yere ait olmamakla özgürleştiğini düşünen kişi, gerçekte güç sahiplerinin sevk ve idareleri karşısında hiçbir direnç gösteremeyen, hayatını “gerçek tat”a adamış, bu tadı tattıkça var olabileceğini varsayan dirençsiz bir varlıktır. Bu bilinç yaygınlaştığı ölçüde milli varoluş tehlikeye düşer. Bu nedenle, milli bir duruş noktasından asıl mücadele edilmesi gereken şey, değeri değersizleştiren küresel asimilasyondur.

         

         

         

         


Türk Yurdu Mayıs 2012
Türk Yurdu Mayıs 2012
Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele