Mehmet Âkif “Gibi” ve Mehmet Âkif “Kadar” Türk Olmak

Nisan 2012 - Yıl 101 - Sayı 296

             Türk milletinin asil bağrından çıkmış; onun millî kültürüyle hemhâl olmuş; istiklâli için vaazları ve nasihatleriyle bu milleti tenvir etmiş; binlerce çile çekerek Türk İstiklâl Marşı'nı yazma bahtiyarlığına ve şerefine erişmiş Mehmet Akif Ersoy'un, Safahat adlı eserinin üçüncü kitabı olan Hakkın Sesleri'nde:

         

                       "Üç beyinsiz kafanın derdine, üç milyon halk,

                        Bak, nasıl doğranıyor? Kalk, baba, kabrinden kalk!

                        Diriler koşmadı imdadına, sen bari yetiş...

                        Arnavutluk yanıyor... Hem bu sefer müthiş!"[1]

         

        diye başlayarak, 21 Şubat 1328 (1913) tarihinde yazdığı tam yüz mısralık şiirin sonundaki;

         

                      "Bunu benden duyunuz, ben ki evet, Arnavudum...

                       Başka bir şey diyemem... İşte perişan yurdum![2]

         

        mısraları, bazı zihinlerdeki habis ve hasis niyetlerle ikide bir mevzu yapılarak, insanlarımız arasında fesat çıkarmak ve tefrikaya yol açmak, onu, bu yolla Türk milletinden koparıp, gözünden düşürmek isteyenler, bizzat Akif’in kendi ifadelerini okuyunca, ümit ederim ki, eğer utanma hisleri var ise benizlerindeki renk değişikliğini fark edeceklerdir.

         

              Hâlbuki bu son iki mısradan önce, Akif'i derinden yaralayan ve "Medeniyyet! size..." hitabıyla başlayan bölümde çok mühim nasihatler bulunmaktadır. Önce; şiirin bu son bölümünü birlikte okuyalım. Diyor ki:

         

                      "(Medeniyyet!) size çoktan beridir diş biliyor;

                        Evvelâ parçalamak, sonra da yutmak diliyor.

                        Arnavutlar size ibret olacakken, hâlâ,

                        Ne bu şûrîde siyâset, ne bu fâsid dâvâ?

                        Görmüyor gittiği yanlış yolu, zannım, çoğunuz...

                        Size rehberlik eden haydudu kovunuz!

                        Bunu benden duyunuz, ben ki evet, Arnavudum...

                        Başka bir şey diyemem...İşte perîşan yurdum!..."[3]

         

            Şiirin tamamı okunduğunda görülecektir ki, bu "size" sadece bir kavimle sınırlı değildir. "Diş bileyenler"in önce "parçalamak, sonra da "yutmak" niyetleri tek tek anlatılmaktadır. Meselâ ne denmektedir, bazı bölümlere beraberce bakalım:

         

                     (…)

                    "Ne felâket: dönüversin de mesâcid ahıra,

                      Hırvat'ın askeri tepsin çıkıp üstünde hora!

                      Bâri bir hâtıra kalsaydı şu toprakta diri...

                      Yer yarılmış, yere geçmiş şühedâ türbeleri!"

                      Nerde olsam çıkıyor karşıma bir kanlı ova...

                      Sen misin, yoksa hayalin mi? Vefâsız Kosova!"[4]

         

            

                 (…)

                     " Basacak mıydı, fakat göğsüne Sırb'ın çarığı?

                      Serilip yerlere binlerce şehîdin sarığı,

                      Silecek miydi en alçak neferin çizmesini?

                      Dürtecek miydi geçen, leş gibi her limesini?"[5]

         

                (...)

                       " Karadağ haydudu, Sırp eşeği, Bulgar yılanı,

                       Sonra Yûnân iti, çepçevre kuşatsın vatanı...”

         

                (...)

                       " Arnavutluk" mu ne demek? Var mı şeriatte yeri?

                       Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!

                       Arabın Türk'e; Lâzın Çerkese, yahut Kürde;

                       Acemin Çinliye rüçhânı mı varmış? Nerde!

                       Müslümanlıkta "anâsır"mı olurmuş? Ne gezer!

                       Fikr-i kavmiyeti tel'in ediyor Peygamber "[6]

         

                 (...)

                      "Artık ey millet-i merhûme, sabah oldu uyan!

                       Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan?

                       Ne Araplık, ne de Türklük kalacak aç gözünü!

                       Dinle Peygamber-i zîşânın ilâhî sözünü!

                       Türk Arapsız yaşayamaz. Kim ki "yaşar" der, delidir!

                        Arabın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir."[7]

         

             Bu mısralardan âdeta "cımbız"la seçim yaparak aziz Türk milletini aldatanlar, ihanet değilse, en azından derin bir gafletin içinde olduklarının bile idrakinde değillerdir.

         

             Koskoca Osmanlı coğrafyasının talan edilmeye başlandığı zamanki "beraberlik ve kaynaşma ruhunu" telkin eden bu şiirde ancak bir "nokta" sayılabilecek iki mısra ile ayrılık tohumlarını yeşertmek, felâkete davetiyeden başka ne olabilir ki?

         

            Mehmet Akif: "Medeniyyet! size..."yi, üzülerek, hayıflanarak, kahırlanarak, içlenerek, sitem ederek hattâ öfkelenerek söyler.

         

            Bazıları; onun nezdinde, yanlış kanaat, tahlil ve idrak ile kendilerini "Arnavut kafatasçılığı" mevkiine yerleştirerek bir takım telkinlerde bulunmaktadırlar. Hâlbuki onlar; akl-ı selîm sâhibi herkesin birleşmekte mutabık olacağı "Türklük"ün ırkî bir mefhum olmaktan ziyade, bir kaynaşma ve kucaklaşma menşei ve makamı olduğunu görmek istememektedirler. Türklüğün, iftihar edilecek bunca tarihî kavi bağları varken, acaba niçin " azlık ırkçılığı" tercih edilir, bunun da, anlaşılması elbette ki, bizce, zordur.

         

             Görülüyor ki; Millî şairimizin ifadelerinde "Arnavut oluş" ile alâkalı bir böbürlenme, bir üstünlük taslama, bir kibir, bir havalanma katiyyen yoktur. Zaten; bunu söylemek, o Millî Kahraman'a yapılacak en büyük iftira olur. Ancak; kraldan daha kralcılar, Akif'in mısralarındaki manaları tamamen ters istikamete çevirerek, dinî ve beşerî vicdanın en çok nefret ettiği "yalan"a müracaat etmekte bir mahzur da görmemişlerdir.

         

            Akif; "Ben, Arnavud'um! Şöyle şöyle yaparım, asarım, keserim..." demiyor. Tabiri yerindeyse, tevazu içinde celâlleniyor. Tahammül ve sabır göstererek fakat söylemesi gerekeni de söylenmesi gereken zamanda ve şekilde söyleyerek ikazda bulunuyor.

         

            Gerçi, Safahat'ın bazı yerlerinde Arnavut ve Arnavutluk'tan bahsediyor. Amma, bunların mevzu ile doğrudan doğruya alâkaları yoktur. Meselâ: "İstibdad" başlıklı şiirinin sonunda[8] ve Süleymaniye Kürsüsünde[9] bunlardan ikisidir.

         

            Bir hususu hemen belirtmeliyim ki, hiç kimse, kendi mensup olduğu "ırk"ı seçmede irade ve inisiyatif sâhibi değildir; bu hususta hür değildir. Ancak; bir kimse, kendi "milletini" seçmede irade ve inisiyatif sâhibidir; hürdür.

         

            Ve yine; hiç kimse, hiç kimsenin aidiyet duyduğu sülâleyi/ kavmi/ milleti/ zürriyeti/ soyu/ şecereyi/ silsileyi/ nesebi tayinde, hak ve salahiyet sâhibi değildir; olamaz. Kişi; ister "ırk" ve isterse bir millî kültür mensubu olarak kendini bir "milletten" saysın, kendini ona âit görsün, bu durum, "hür bir kabûlü" gerektirir ki, bu manada, o kişi:" Ben filânca millettenim!" dediği anda mesele burada bitmiş demektir. Başkalarına söz düşmez!

         

           Akif'in, yukarıda arz ettiğimiz mısralarının tamamı okunduğunda görülecektir ki, O, asla "kavmiyetçi" değildir. Ve; Türk'ü, bir koruyucu, bir hami, bir çatı veya bir şemsiye olarak baş tacı etmektedir.

         

           Aslında Akif; biyolojik aidiyet yâni ırk olarak baba tarafından Arnavut ve anne tarafından da Türk'tür. Tabiî olarak sormak hakkımızdır: Peki niçin, ikinci taraftan hiç söz edilmiyor acaba?  Buna rağmen; ictimâî ve kültürel bakımlardan Türklük şuuruyla yaşamış, Arnavutluğunu bu mısraları hâricinde söz konusu etmemiştir. Hatta Türklük şuuru dışında hiçbir şeye iltifat etmemiş, her türlü ırkçılığa şiddetle karşı çıkmıştır.

         

             Şüphesiz ki, evvelâ, Yüce Kitabımız Kur'an-ı Kerîm'in ve Kâinat Efendisi Sevgili Peygamberimizin buyruklarına bakmamız esastır. Mukaddes dinimiz, "ırk, kavim, kabile, millet veya soy"u reddetmez. Ancak; bu hususta uyulması gereken hususları, ölçüleri de ortaya koyar. Onun, şiddetle reddettiği ise, ırkçılıktır.

         

             Kur’an-ı Kerîm'de şöyle buyurulmaktadır: "Ey insanlar, biz, sizleri, bir erkekle bir kadından yarattık ve birbirinizle tanışasınız diye, sizi şubelere (ırklara, kavimlere) kabilelere ayırdık..."(Kur’an-ı Kerîm, Hucurât, 13)

         

            Ve; "O gökleri yaratması, o yerleri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin birbirine uymaması da O'nun âyetlerindendir. Gerçekte, bunlarda, bilenler için elbette ibretler vardır."(Kur’an-ı Kerîm, Er-Rûm, 22)

         

            Ve; "Ey iman edenler! Bir kavim bir kavimle alay etmesin. Belki onlar kendilerinden daha hayırlı olurlar..." (Kur’an-ı Kerîm, Hucurât, 11)

         

            Ve yine; "Bir kavim, kendini değiştirip bozuncaya kadar, Allah, şüphesiz, onun (hâlini) değiştirip bozmaz."(Kur’an-ı Kerîm, Er- Râd, 11)

         

            Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’de şöyle buyurmaktadır: "Kişi kavmini sevmekle suçlandırılamaz. Kavminin efendisi, kavmine hizmet edendir. Vatan sevgisi îmândandır."

         

            Mehmet Akif, başlangıçta, "millî", fakat tek bir ırka (kavme veya millete) mahsus olmayan bir ümmetçilik anlayışına sâhipti. Fakat zaman içinde gördü ki, bütün bunları yürüten bir müşterek "itici kuvvet" vardır ki, bu da Türk milletidir.

         

                 Yukarıda, Kur'ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîflerden verdiğimiz örneklere sâdık kalmak şartıyla, Mehmet Akif, diyebiliriz ki, bir Türk milliyetçisi hattâ Türkçü'dür.

         

             Zîrâ;" yakın dostu merhum Hasan Basri Çantay'ın bir hâtırası bu bahsi çok güzel açmaktadır:

         

             - Evet, ona tam bir İslâm şairi diyebiliriz. Kuvvetli, imanlı, ateşli bir İslâm şairi, fakat Türk daima başta kalmak şartıyla. Dört lisanı edebiyatıyla bilen Akif, Türk olarak yazdı, Türk olarak düşündü, Türk olarak yaşadı ve nihâyet Türk olarak öldü.

         

             Akif'in bir vakasını hatırlarım: İlk millî kaynaşma ve savaşlarda üstat Balıkesir'e gelmişti. Onun samimî arkadaşlarından biri Gönen'e teşkilât yapmaya gitmişti. Avdetinde o arkadaş dedi ki:

         

             “- (...) ler Türklere cefâ ediyor, millî teşkilâtı boğmaya çalışıyorlar.”

             Akif'in o zaman hiç düşünmeden, kükreyerek verdiği cevap şudur:

             “- Orada bir Türk Ocağı açınız, mücâdele ediniz.”

         

             Akif'in beraberinde İstanbul'dan gelen bir zat; "Üstâd, sizi Türkçü görüyorum" demek istedi. Akif'in ağzından alev gibi şu kelimeler çıktı:

         

             “- Ya ne zannediyorsun? Türk'e hiçbir kavmin horoz olmasına tahammül edemem!"[10]

         

            Akif'in Safahat adlı eserinde, Türk, Türklükle ve vatan aşkı ile ilgili mısralar çok çarpıcı örneklerle sunulmaktadır. Şimdi de bunlara dair örnekleri arz edelim.

         

            18 Eylül 1335 (1919)'da yazdığı Âsım'dan:

                           " Yurdu baştanbaşa vîrâneye dönmüş Türk'ün;

                          Dünkü şen, şâtır ocaklar yatıyor yerde bugün."[11]

         *               " Nerde Ertuğrul'u koynunda büyütmüş obalar?

                         Hani Osman gibi, Orhan gibi gürbüz babalar? "

                     (…)" Hani ay parçası kızlar ki, koşar oynardı?

                          Hani dağ parçası milyonla bahâdır vardı? "

                     (...)" Sıtmadan boynu bükülmüş de o dimdik Türk'ün,

                          Düşünüp durmada öksüz gibi küskün küskün.

                          Gövde teşrihlere dönmüş o bacaklar değnek;

                          Daha yaş yirmi iken eller, ayaklar titrek.

                          Öyle seksenlik adamlar aramak pek yanlış;

                          Kırk onun ömrüne son merhale olmuş kalmış,

                          Değişik sanki o arslan gibi ırkın torunu!

                          Bense İslâmın o gürbüz, o civan unsurunu,

                          Kocamaz, derdim, asırlarca, sorulsaydı eğer!...

                          Ne çabuk elden, ayaktan düşecekmiş o, meğer!..."[12]

         

            Burada; " Yurdu baştanbaşa vîrâneye dönmüş Türk'ün" /ve/ " Değişik sanki o arslan gibi ırkın torunu! - Bense İslâmın o gürbüz, o civan unsurunu, " mısralarına çok dikkat edilmesi gerektiğini belirtmek isterim.

         

            Demek ki, "yurd", "Türk'ün"dür. Demek ki, "... O arslan gibi ırkın torunu, İslâm’ın gürbüz" ve "civan unsuru"dur.

         

             Misallere, yine Âsım'dan devam edelim:

         

                    " Hocâzadem, ne sülükmüş o meğer, vay canına!

                      Diş bilermiş senelerden beri Türk'ün kanına.

                      Emiyor fırsatı bulmuş yapışıp, hem ne emiş!

                      Kene bir şey mi aceb, ah o ne doymaz şeymiş"[13]

                   "  Kimse evlâdını câhil komak ister mi, ayol?

                      Bize lâzım iki şey var: biri mektep, biri yol.

                      Neye Türk'ün canı yangın, neye millet geridir;

                      Anladık biz bunu, az çok, senelerden beridir."[14]

         

                     

              "Türk'ün kanı" emiliyor, "Türk'ün canı yangın"dır ammâ sefâyı sürenler başkalarıdır. Akif, yukarıda sözünü ettiği "ırk" ile buradaki "millet"i aynı manada kullanmıştır. Mağdur olan, hep o "ırk" veya o "millet"tir.

         

               Mehmet Akif'in;

                      " Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?

                        En kesif orduların yükleniyor dördü beşi"[15]

         

               Diye başladığı ve Çanakkale'de Mehmetçiğin kahramanlık destanı hüviyetindeki şaheserinde ise, tamamen Türk askerinin cesareti, imanı, gözü pekliği ve vatan sevgisi anlatılmaktadır.

         

              " Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker"; kahraman Türk askeridir. Şiirde, Akif, bu askere şöyle hitap ederek O'nun hakkını teslîm ediyor:

         

                    " Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini;

                      Şarkın en sevgili sultanı Salâhaddîn'i,

                      Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...

                      Sen ki, İslâmı kuşatmış, boğuyorken husran,

                      O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;

                      Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmını adın;

                      Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât!

                      Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...

                      Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,

                      Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber."[16]

         

                           Nice "demir çember"leri" göğsünde kırıp parçala"yan ve adını Şanlı Peygamberimiz'den alan bu asker, Türk Askeri Mehmetçiğin ta kendisidir.

         

             14 Mart 1329 (1913) da yazdığı Hakkın Sesleri'nde :

         

                     " Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;

                       Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır."[17]

         

              Diye haykıran Akif; 30 Teşrinievvel 1335 (1919)’de yazdığı Yeis Yok başlıklı şiirinde de aynı kükreyişi sergilemekte ve ümitsizliğin çarelerini göstermektedir:

         

                      " Doğduk "yaşamak yok size!" derlerdi, beşikten;

                        Dünyâyı mezarlık bilerek indik eşikten!

                        Telkîn-i hayat etmedi asla bize bir ses:

                        Yurdun ezelî yasçısı baykuş gibi herkes,

                        Ye'sin bulanık rûhunu zerk etmeye baktı;

                         Mel'un aşı bir nesli uyuşturdu, bıraktı!

                         "Devlet batacak!" çığlığı beyninde öter de,

                         Millette beka hissi ezilmez mi ki? Nerde!

                         " Devlet batacak!" İşte bu öldürdü şebâbı;

                         Git yokla da bak, var mı kımıldanmaya tâbı?

                         Âfâkına yüklense de binlerce mehâlik,

                         Batmazdı bu devlet "batacaktır!" demiyeydik.

                         Batmazdı, hayır, batmadı, hem batmayacaktır;

                         Tek sen uluyan ye'si gebert, azmi uyandır.

                         Kâfi ona can vermeye bir nefha-i îman;

                         Davransın ümîdin, bu ne haybet, bu ne hırmân?

                         Mâzîdeki hicranları susturmaya başla;

                         Evlâdına sağlam bir emel mâyesi aşla!

                         Allah'a dayan, sa' ye sarıl, hikmete râm ol;

                         Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol!"[18]

         

                        

             Akif'e göre en mühim kurtuluş çaresi iki tanedir; biri, "Mazideki hicranları susturmaya başla"mak; diğeri ise, "Evlâdına sağlam bir emel mâyesi aşla"maktır.

         

             Elbette ki, Alah'a sığınmak ve çalışmak da bunun esasını teşkil etmektedir.

         

             Akif; 16 Mayıs 1329 (1913) te Balkan ve Birinci Cihan Harbi'nin o acılı günlerinde yazdığı maziye övgü dolu şiirinde şöyle der:

         

                    "Bir zamanlar biz de millet, hem ne milletmişiz:

                      Gelmişiz dünyâya; milliyet nedir öğretmişiz!

                      Kapkaranlıkken bütün âfâkı insâniyyetin,

                      Nûr olup fışkırmışız tâ sînesinden zulmetin;"[19]

         

                           Akif'te, aynı millî tarih şuurunu, 13 Teşrinisani 1335 (1919) te yazdığı Azimden Sonra Tevekkül başlıklı şiirinde de görürüz:

         

                      "(Allah'a dayandım!) diye sen çıkma yataktan...

                        Mânâ-yı tevekkül bu mudur? Hey gibi nâdan!

                        Ecdâdını, zannetme, asırlarca uyurdu;

                        Nerden bulacakdın, o zaman eldeki yurdu?

                        Üç kıt'ada, yer yer, kanayan izleri şâhit.

                        Dinlenmedi bir gün o büyük nesl-i mücâhit."[20]

         

                       

             Peki, Akif'in sitayişle sözünü ettiği bu "ecdâd" ve "mücâhit" kimlerdir?

         

             Peki, bu " yurd" ve "üç kıt'a" neresidir? Biraz idrak lâzım değil mi? Çok değil, biraz idrak lâzım!

         

             Mehmet Akif, 15 Teşrinisani 1348 (1932)’de, yâni Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan on bir sene sonra, "Nevruz'a" başlığını taşıyan dörtlüğünde şu nasihatte bulunur:

         

                       "İhtiyar amcanı dinler misin, oğlum, Nevruz?

                         Ne büyük söyle, ne çok söyle; yiğit işte gerek!...

                         Lâfı bol, karnı geniş soyları taklit etme;

                         Sözü sağlam, özü sağlam, adam ol, ırkına çek!..."[21]

         

             Bazıları hiç düşünmüşler midir ki, bu " Nevruz" kimdir? "Irk"ı hangi ırktır ki, onun, "sözü" de, "özü" de sağlamdır. Yâni; adam gibi adamdır. Hayatının her safhasında "ırkçılıkla" mücadele eden Mehmet Akif, acaba burada niçin bu kelimeyi tercih etmiştir? Kaldı ki, o, kendisinin yazdığı bir millî destan hüviyetindeki Türk İstiklâl Marşı'nda da iki yerde aynı kelimeyi kullanır:

         

               "Kahraman ırkıma bir gül!.. Ne bu şiddet bu celâl?" ve;

               "Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl! "[22]

         

        mısralarının birinde "kahraman" olarak takdim edilen bu "ırk" hangi millettir?

         

             Millî Mücadele yıllarında yazdığı ve Ali Rıfat Bey tarafından bestelenmiş olan Ordunun Duası adlı şiirinde, kendisini de Türk ordusunun bir neferi görerek, Mehmetçiğin yâni Müslüman Türk askerinin vasıflarını anlatmakta ve şöyle demektedir:

         

                    "Türk eriyiz, silsilemiz kahraman...

                      Müslümanız, Hakk'a tapan Müslüman."[23]

         

             Bu ifadelerden sonra, başa dönerek, yeni bir muhasebe yapmanın zaruretine inanıyorum.

         

             Niçin, ikide bir Akif'i, Türklüğün dışına atmak/itmek istiyorlar? Türk/Türklük bu kadar uzaklaşılması gereken midir? Bazıları mesul ve salahiyetli oldukları hâlde, konuştuklarında, sanırsınız ki, yeryüzünde "Türk" diye birileri mevcut değil. Bunca basitlik, bu kadar cehalet ve düşmanlık nasıl olabilir?

         

             Bunca asır ve bunca geniş coğrafyada, sanki o hüküm sürmemiş, medeniyetler kurup cihana hak ve adâlet dağıtmamış ve ihtişamla yaşamamıştır.

         

             Bu âcizler, müfteriler, gafiller ve hainler gürûhu, Akif'i bile kendi düşünce ve hayat yapısından çıkarıp uzaklaştırmak suretiyle onun nezdinde, Türklüğe hücum etmektedirler.

         

             Bu cihanda, Türklüğün nasıl bir şah damar olduğunu bir-iki misalle dile getirerek mevzumuza son verelim istiyorum:

         

            Birincisi; büyük şairimiz Yahya Kemal'den. Yahya Kemal, Paris hâtıralarından birinde şunları anlatıyor:

         

             "O zaman yaşadığım otelde oda komşum bir Lehli vardı... Muârefemizden sonra Türkleri çarçabuk seven bütün Lehliler gibi beni sevdi. Zaman zaman odamda arar, görürdü. Bir akşam uzun ve kalbe yakın musâhabede bu adamı dinledim. Seneler geçti o akşamki sözlerini zaman zaman hatırladım. Bu adam benim de kendi gibi bir vatan garîbi olduğumu biliyordu. Maamâfih bana ve benim gibi Türklere dâir ne düşündüğünü o musâhabemizde ızhâr etti ve dedi ki:

         

               Siz buralarda ne arıyorsunuz? Sizin ve bütün genç Türklerin vatan arzûları beni gayr-i ihtiyârî gülümsetiyor. Sizin vatanınız yok mu? Yeni Pazar'dan Yemen'e kadar ovalarınız var, dağlarınız var, şehirleriniz var, kaleleriniz var, kışlalarınız var. Onların üstünde sizin al bayraklarınız dalgalanıyor, sokaklarınızdan geçen asker, biliyorsunuz ki sizin dîninizdendir, sizin kanınızdandır, sizin dilinizi konuşur, sizin gibi düşünür, sizin gibi sever, dostlarınıza dost, düşmanlarınıza düşmandır. Ah bu saâdetin kadrini hissedemiyorsunuz. Benim gibi mahkûm bir milletin çocuğu böyle manzarayı rü' yâsında görmek için can verir. En son Lehistan ihtilâlinde, Varşova'nın bir sokağında Leh bayrağını yirmi dört saat dikili bulundurmak için Leh gençlerinin en civanmerdleri can verdiler. O güzel yirmi dört saat her gün tekerrür etse her gün can veririz."[24]

         

             İkinci misalimizi de büyük fikir adamlarımızdan S. Ahmet Arvasî'den naklediyoruz:

         

             "Şimdi de Van eski Müftüsü Kasım Arvas Beğ'den dinlediğim bir hatıradan daha bahsetmek istiyorum. Bu, büyük mutasavvıf Abdülhakim Arvasî (K. S.)’ye aittir. Ruslar, 1915 yılında Doğu Anadolu'yu işgal ettiklerinde Müslüman ahaliye çok zulüm ettiler. Zulümlerini Ermenilerle birlikte, onların rehberliğinde gerçekleştiriyorlardı. Yani Ermeniler gösteriyor, Ruslar katlediyordu. Öyle bir imha ki; kadın, erkek, çoluk çocuk demeden… Müslüman mı Müslüman deyip imha ediyorlardı. Anadolu'nun kaderi müşterek, her yerde aynı hadise yaşanıyordu. O tarihlerde, bizim aile Van'ın Müküs (Bahçesaray) kasabasının Arvas köyünde, Doğu Bayazıt'ta, Erçiş'te… Çeşitli yurt köşelerine dağılmışlar. Seyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri Başkale'de o zaman; Van'ın Başkale kazasında..

         

              Rus-Ermeni zulmünden çevresindekileri kurtarmak için çoluk çocuğunu toplayıp Van'ı terk ediyorlar. Rus işgali ve Ermeni zulmünden kurtulmak için kaçmaktan başka çare yok. Irak, Suriye yolu ile İstanbul'a geçecek. O zaman geçtiği yol, yani Irak ve Suriye, bizim; Osmanlı toprağı. Yabancı ülke, yabancı toprak değil. İmparatorluğun sınırları içerisinde. Suriye'de bulunduğu sırada Suriyeliler diyorlar ki:

         

              "Siz, İstanbul'a, Türkiye'ye, gitmek istiyorsunuz. Hâlbuki Türkiye çok müşkül durumda, imparatorluk çöktü çökecek, yıkıldı yıkılacak. Türkiye artık iflâh olmaz; siz de perişan olursunuz. En iyisi burada kalın. Size medrese veririz, mektep veririz, hocalık veririz, her türlü imkânı veririz. Evlâdlarınızla mes'ud yaşarsınız. "

         

              Abdülhakim Arvasî Hazretleri'nin onlara verdiği cevap şudur:

         

              "Türkiye'ye gideceğim. Yeryüzünde iki Türk var ise biri mutlaka benim. Ben Türk'üm, ama Jön Türk değilim."[25]

         

             Demek ki Türk; iftihar edilecek asil bir soyun adıdır.

         

             Demek ki; " Türk olmak" demek, Türk soyundan gelmektir amma, sâdece Türk doğmak da değildir.

         

             Türk olmak; Türk gibi düşünmek, Türk gibi hayâl kurmak, Türk gibi yürümek, Türk gibi inanmak, Türk gibi misafir kabul etmek, Türk gibi heyecanlanmak, Türk gibi mütevazı, hoşgörülü, fedakâr fakat yerine göre de gözü pek olmak, Türk gibi ağlamak, Türk gibi sevmek, Türk gibi celâllenmek, Türk gibi buğzetmek, Türk gibi Türk'ün ruh kökünü kavramak, Türk gibi Türk'ün mukaddesatını mübarek bilmek, Türk gibi Allah ü Teâlâ’nın "Sen olmasaydın, sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım" diye buyurduğu Kâinat Efendisi'ne bağlı olmak, Türk gibi "Kur’an’ın kölesi" olmak, Allah aşkıyla donanmak, Türk gibi Îlâ-yi kelimetu'llah için mücadele etmek, Türk kültüründen ve Türk tarihinden iftihar ederek, bütün bunları şerefli bir hüviyet levhası hâlinde beynine raptetmek ve aynı şuur ile kalbine asmaktır.

         

              Türk gibi olmak, güzel olmaktır.

         

              Bizce, Akif budur!

         


        


        

        [1] Mehmet Akif Ersoy, Safahat, İnkılâp ve Aka Kitabevleri, İstanbul, 1974, s. 203.


        

        [2] Mehmet Akif Ersoy,a. g. e., s. 206.


        

        [3] Mehmet Akif Ersoy,a. g. e., s. 206.


        

        [4] Mehmet Akif Ersoy,a.g.e., s. 204-205.


        

        [5] Mehmet Akif Ersoy, a.g.e., s. 205.


        

        [6] Mehmet Akif Ersoy, a.g.e., s. 205.


        

        [7] Mehmet Akif Ersoy, a.g.e., s. 206.


        

        [8] Mehmet Akif Ersoy, a. g. e. , s. 91.


        

        [9] Mehmet Akif Ersoy, a. g. e. s. 178


        

        [10] Ahmet Kabaklı, Mehmet Akif, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul 1987, s. 10.


        

        [11] Mehmet Akif Ersoy, a. g. e., s. 379.


        

        [12] Mehmet Akif Ersoy, a. g. e., s. 38O-381.


        

        [13] Mehmet Akif Ersoy, a. g. e., s. 390.


        

        [14] Mehmet Akif Ersoy, a. g. e., s. 396.


        

        [15] Mehmet Akif Ersoy, a. g. e., s. 425.


        

        [16] Mehmet Akif Ersoy, a. g. e., s. 427.


        

        [17] Mehmet Akif Ersoy, a. g. e., s. 210.


        

        [18] Mehmet Akif Ersoy, a. g. e., s. 466.


        

        [19] Mehmet Akif Ersoy, a. g. e., s. 221.


        

        [20] Mehmet Akif Ersoy, a. g. e., s. 470.


        

        [21] Mehmet Akif Ersoy, a. g. e., s. 510.


        

        [22] Mehmet Akif Ersoy, a. g. e.,s. 522-523.


        

        [23] Mehmet Akif Ersoy, a. g. e., s. 533.


        

        [24] Yahya Kemal, Eğil Dağlar, s. 295.


        

        [25] S. Ahmet Arvasî, Doğu Anadolu Gerçeği, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1988, s. 74-75.

         


Türk Yurdu Nisan 2012
Türk Yurdu Nisan 2012
Nisan 2012 - Yıl 101 - Sayı 296

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele