Türk Modernleşmesinde Diplomatik Bir Safha: Nato’ya Giriş

Nisan 2012 - Yıl 101 - Sayı 296

        Osmanlı Devleti iki rakip din ve uygarlığın müşterek sınırlarında bir gaza devleti olarak doğmuştur. Bu miras imparatorluğun karakterini belirleyen birtakım nitelikleri de beraberinde getirmiştir.[1] Devletin klasik döneminde cihat geleneğinin bir uzantısı olarak erbab-ı seyfin (askeri sınıf) ağırlığının olduğunu söylemek mümkündür.[2] Avrupa’da modern devletin ortaya çıkmaya başladığı 17. yüzyılla birlikte Osmanlı Devleti’nde kalemiyenin ve diplomasinin önemli mevkiler elde ettiği görülmektedir.[3] Yeni dönem farklı problemleri beraberinde getirmiş ve devlet içerisinde kalem dairesinin memurları yükselen elitler olmuşlardır.[4] Bu durum devletin dış politika ihtiyacının artmasıyla paralellikler arz etmiştir. Hale’nin Türk dış politikasını anlattığı eserinde başlangıç tarihi olarak 1774’ü seçmesi bu bakımdan manidardır. Yazar, imparatorluğun 19. yüzyıl boyunca büyük güçler arasında denge politikası uygulamak zaruretine dikkat çekmektedir.[5]

         

        Siyasal modernleşmenin bir uzantısı olarak ortaya çıkan parlamento kurumu modern toplumlarda ağırlıklı olarak iktisadi, mali, sosyal meselelerin gündeme getirildiği mekânlar iken, Osmanlı toplumunda dış siyasetin yoğun görüşüldüğü ortamlar olmuştur. Hatta II. Abdülhamit’in I. Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nı kapatma gerekçesi olarak dış politikaya dönük hükümete yapılan sert eleştirilerin olduğu söylenmektedir.[6]

         

        II. Abdülhamit’e isnat edilen otoriter yönetimin bir benzerini İttihat ve Terakki yönetimi kurmuştur.[7] Bu dönemde dış politikanın yürütülmesinde ağırlık merkezini Meclis-i Mebusan ile hükümet arasındaki ilişkiler değil, İttihat ve Terakki kadrosu ile hükümet arasındaki ilişkiler belirlemiştir.[8] Cumhuriyet yönetimi bu hususu dikkate alarak 1924 Anayasası ile savaş ilanı, yurt dışına askeri kuvvet gönderilmesi gibi konularda meclise önemli yetkiler vermiştir.[9]

         

        Orta büyüklükteki bir devlet olarak Cumhuriyetin de denge politikası üzerinde yükseldiği söylenebilir.[10] Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra Joseph Stalin’in Rusya’sından gelen toprak ve üs taleplerinin oluşturduğu tedirginlik Türkiye’yi bir denge arayışı olarak ABD ile yakınlaşmaya itmiştir.[11] Türkiye bu sürecin bir parçası olarak NATO’ya girmiştir. Bir Batı ittifakı olarak görülen pakta Türkiye’nin girişi, Batılılaşma/modernleşme bağlamında ele alınacaktır. Sürecin TBMM’nde nasıl ele alındığı ortaya konulacaktır.

          

          

         

        NATO’nun Kuruluşu

         

        ABD – Sovyet Rusya Nüfuz Mücadelesi

         

        İkinci Dünya Savaşı, uluslararası ilişkilerde, ABD ve Sovyet Rusya’nın siyasal bir güç olarak ön plana çıktığı bir süreç ile neticelenmiştir. Sander’in ifadesiyle “1945 ilkbaharında yaşlı kıta Avrupa darmadağınıktır ve fakirleşmiştir… Ülkeler mültecilerle dolup taşmaktadır ve Müttefiklerin elinde milyonlarca savaş esiri vardır. ”[12]. Avrupa’nın siyasal bir güç olarak bıraktığı boşluğu bu iki devlet doldurmaya başlamıştır. Sovyetler, savaşın hemen ertesinde Komünizmin ideolojik takipçiliğini de üzerine alarak üç coğrafi sahada faaliyete geçmiştir. Bunlardan biri Avrupa, ikincisi Orta Doğu ve üçüncüsü Uzak Doğu ve Asya’dır. 1944-1945’te Alman işgalinden kurtarmak bahanesiyle askerlerini soktukları Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan’da komünist rejimlerin kurulması için faaliyetlerine hız vermişlerdir. [13]  Sovyetler, 1940–1945 yıları arasında Avrupa’da 450.000 kilometrekare toprağı, 24 milyon kadar nüfusu sınırları içine katmışlarken, 1945–1948 yılları arasında ise 1milyon kilometrekare ve 92 milyon nüfusu kontrolleri altına almışlardır.[14]

         

        Almanya ve Polonya üzerinde ABD ile Sovyet Rusya’nın anlaşamaması ilişkileri iyice germiştir. Büyük Britanya Başbakanı Winston Churchill ABD Başkanı Harry Truman’a Mart 1946 tarihinde yaptığı ünlü konuşmasında, “Doğu Avrupa’nın üzerine bir demir perde çekilmektedir.” diyerek soğuk savaşın başlamakta olduğunun ilk habercisi olmuştur. [15]

         

        Sovyet Rusya hakkında ifade edilen nüfuzunu genişletme siyasetinin bir benzerini ABD için de söylemek mümkündür. Başkan Truman daha 1945’te Amerika’nın savaştan sonra toprak almayacağını söylediği zaman kongre üyelerinden de, ordu mensuplarından da itirazlar yükselmiştir. Bunlar ABD’nin savaş sırasında elde ettiği Pasifik üslerine sahip çıkmasını istemişlerdir. Truman, bu itirazlar üzerine sözlerini değiştirmiştir. 1946’da Amerikan askeri bütün kıtalara ve 56 ülkeye dağılmış vaziyettedir. 1949 sonuna kadar dört yüzün üzerinde askeri üs kurmuştur.[16]  Sovyetlerin Doğu Avrupa’da uyguladığı siyasal baskılara paralel baskıların ABD tarafından Batı Avrupa ülkelerinde komünist siyasal hareketlere uygulandığı görülmektedir. Komünist bakanlar 1947’de Fransız ve İtalyan hükümetlerinden atılmışlardır. Hâlbuki Fransız Komünist Partisi, Fransız oylama tarihinde en yüksek oyu almıştır. Amerikan Dışişleri Müsteşarı Dean Acheason 8 Mayıs 1947’de bir yardımdan söz ederek bunun “insan özgürlüğü ve demokratik kurumların geliştirilmesi, liberal ticaret siyasetinin kökleşmesi” hedefine yöneleceğini vurgulamıştır. Dışişleri Bakanı Marshall 5 Haziran 1947’de planının ilk belirtilerini ortaya koyarken, Sovyet Rusya’nın da üyesi bulunduğu, “Avrupa Birleşmiş Milletler Ekonomi Komisyonu” kanalından hiç söz etmemiştir.[17]

         

        Bunun temel nedeni olarak 26 Haziran 1945’te kurulan Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın Sovyet vetolarına muhatap olması görülebilir.[18] Özellikle güvenliğe ilişkin konularda Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesine (ABD, Çin, İngiltere, Fransa ve Rusya) veto hakkı tanınmış olması ortak karar alınmasını güçleştirmiştir. Bu süreçte bir milletlerarası zihniyetinin mevcut olmaması da nüfuz çatışmalarını artırmıştır. Gene buna paralel olarak çatışma alanlarına müdahale edecek bir birleşmiş milletler ordusunun kurulamaması da bloklaşmayı daha da derinleştirmiştir.[19] 

         

         Belçika Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Paul H. Spoak, 1948 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda yaptığı bir konuşmada “Savaştan başka milletlerden sağlanmış arazi kazancıyla çıkan tek bir ülke vardır, o da Sovyetler Birliği’dir.” derken ülkesinin, bu nüfuz mücadelesindeki mevkiini ortaya koymaktadır.[20] NATO’ya giden yolu bu siyasi liderin ülkesinin başkentinden görmek mümkündür.

         

         

        Kuzey Atlantik Antlaşması’nın Hazırlanışı

         

        İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa’da askeri bir niteliği de bünyesinde barındıran ilk birliktelik Brüksel Antlaşması’dır. 17 Mart 1948’de, Prag darbesinin ardından Çekoslovakya’nın Sovyet nüfuzuna girmesinden sonra, Belçika, Fransa, Lüksemburg, Hollanda ve İngiltere Brüksel’de bir antlaşma imzalamışlardır. Bu antlaşma ile taraflar ortak bir savunma sistemi kurmayı, ekonomik ve kültürel sistemlerini güçlendirmeyi hedeflemişlerdir. Antlaşmanın 4. maddesi, taraflardan biri askeri bir saldırıya uğradığı takdirde diğerlerinin yardımını öngörmektedir. [21]  Antlaşma ABD’yi ittifak içine çekmenin çabası olarak görülebilir. Meseleye ilişkin olarak ABD’de çalışmalar başlamıştır. Senatör Vanderberg, hazırladığı raporda “ABD’nin hukuki yoldan karşılıklı yardım ilkesine dayanan bölgesel ve toplu tedbirlere başvurmasını ve ulusal güvenliğini tehlikeye düşürecek silahlı bir saldırı durumunda tek tek ya da toplu olarak meşru savunma hakkını (BM Antlaşması’nın 51. maddesinde ifade edilmekte) kullanma kararlılığını doğrulayarak barışın korunmasına katkıda bulunmasını” öngörüyordu. Bu karar tasarısı 11 Haziran 1948’de Amerikan Senatosu’nda kabul edildi. NATO’ya giden yol böylece açılmış oldu.[22]

         

        Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, İzlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri arasında 4 Nisan 1949’da kurulmuştur. 17 Ekim 1951’de düzenlenen bir Protokol ile Türkiye ve Yunanistan; Paris’te 23 Ekim 1954’te imzalanan bir Protokol ile de Federel Almanya Cumhuriyeti katılmışlardır.[23] NATO, kendi yayınında : “Nisan 1949’da Washington’da imzalanan Kuzey Atlantik Antlaşması Birleşmiş Milletler Yasası’nın 51.maddesinde tanımlandığı gibi bir toplu savunma teşkilatı oluşturmuştur. Antlaşmanın süresi belirsizdir. İttifak on dört Avrupa ülkesini Avrupa ve Amerika ile bütünleştirmiştir.” şeklinde durumu ifade etmektedir.[24]

         

         

        Kuzey Atlantik Antlaşması’nın Muhtevası

         

        Kuzey Atlantik Paktı bir önsözle 14 maddeden ibarettir. Önsöz 4 fıkradan oluşur. Burada paktın barışçı karakterinden ve Birleşmiş Milletler Şartına uygunluğundan söz edilmektedir.[25] 4. madde: “İçlerinden her hangi birini mülki tamamiyetinin, siyasi istiklalinin veya güvenliğinin taraflardan birinin fikrince, tehdit altında bulunması halinde taraflar birbirleriyle istişare eyleyeceklerdir.” şeklindedir. 5. madde ise: “Taraflar, içlerinden birine veya birkaçına karşı Avrupa’da veya Kuzey Amerika’da vaki olacak silahlı bir tecavüzün bütün taraflara tevcih edilmiş bir tecavüz addedilmesi ve binnetice Taraflardan her birinin, böyle bir tecavüz vukuu halinde, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 51. maddesiyle tanınan münferit veya müşterek meşru müdafaa hakkını kullanarak ...” yardım edeceklerini belirtir. 11. maddesi ise Tarafların, antlaşmayı ülkelerinin anayasal sistemlerine uygun bir şekilde onaylamalarını belirtir.[26]

         

        NATO, egemen milli devletlerin ananevi ittifaklarından ilham alan bir güvenlik sistemi mahiyetindedir. Her üyenin umumi siyaseti üzerinde ittifakın tesiri olacağı düşünülebilir.[27] Üye devletin siyasal tercihinin kapitalist Batı bloğunda olduğu belirtilmelidir. Üye ülkelerin dış politikalarında birtakım kısıtlamaları da beraberinde getireceğini söylemek mümkündür.

         

         

        Türkiye’nin NATO’ya Yönelişi

         

        Anglo Amerikan değerlerinin başını çektiği ve Batı Avrupa ülkelerinin de güvenlik endişelerine dayanan bir pakta, Türkiye’nin üye olmasının sebepleri üç faktörle açıklanabilir: Güvenlik, ekonomik kalkınma, Batılılaşma.[28]

         

         

        Türkiye’nin Güvenlik Arayışı

         

  1. A.    Sovyet Tehdidi

         

        İmparatorluktan cumhuriyete geçiş sürecinde yaşanan siyasal problemler cumhuriyet dönemi Türk dış politikasında karar vericilerini etkileyen temel faktörlerden birisi olarak güvenlik kavramını ortaya koymaktadır. Batı’dan gelen tehdit karşısında, Kurtuluş Savaşı’nın ilk yıllarından 1930’a kadar, Sovyetler ile yakınlık kurulmuştur. 1934’ten sonra ise İtalyan tehdidine karşılık Sovyetlerin dostluğu ile yetinilmeyerek İngiltere ve Fransa ile yakınlaşılmıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında Sovyet tehdidi NATO’ya yönelmeye zemin hazırlamıştır.[29]

         

        Sovyetler, Yalta Konferansı’nın ardından 19 Mart 1945’te 1925 tarihli Türk Sovyet Saldırmazlık ve Tarafsızlık Antlaşması’nı feshettiklerini, Moskova’daki Türk Sefiri Selim Sarper’e : “Özellikle II. Dünya Harbi sonrasında ortaya çıkan büyük değişimler sebebi ile 1925 Türk Sovyet Antlaşması artık yeni şartlara uymamakta ve ciddi değişikliklere ihtiyaç göstermektedir.” demek suretiyle ortaya koymuşlardır.[30] Türk Hükümeti’nin dostluğu sürdürme taleplerine rağmen 7 Haziran 1945’te Sovyet Hükümeti verdiği ikinci notada bu ittifakın şartı olarak Kars ve Ardahan bölgelerinin Rusya’ya terki ile Boğazlarda üs talebinde bulunmuştur. [31] Sovyetler 7 Haziran 1946’da üçüncü kez nota vermişlerdir. Burada İkinci Dünya Savaşı sırasında Boğazların Almanlara kullandırıldığı gibi asılsız ithamlara yer verilir. Bu notaya Amerika ve İngiltere karşı çıkmışlardır. [32] Sarper’in telgrafının ardından Bakan Vekili Nurullah Esat Sümer Rus Sefiri Vinogradov ile görüşmüştür. “Bu şartlar altında takip etmekte olduğumuz dostluk ve anlayış yerine uzaklık ve soğukluk baş göstermesinin tabii olacağını” anlatmıştır. Sümer, sefirin uysal göründüğünü belirtmektedir. Hâlbuki aynı sefir, Amerikan Büyükelçisi Wilson ile görüşmesinde üs ve toprak taleplerinin geçerli olduğunu ifade etmektedir.[33]

         

        Sovyetler tekrar 24 Eylül 1946’da nota vererek Boğazlar ve Karadeniz’in güvenliği meselelerindeki taleplerini dile getirmişlerdir. İngiltere ve Birleşik Amerika 9 Ekim 1946’da Sovyetlere bir nota vererek taleplerinin gerçekleştirilmesinin mümkün olmadığını vurgulamışlardır.[34] 2 Ekim 1946’da Türkiye Sovyetlere gönderdiği son notada Sovyet taleplerini kesin olarak reddetmiştir.[35]

         

        1945 Aralık ayında Ruslar, medya üzerinden propagandalarını yürütmeye devam etmişlerdir.[36] Bu durum Türk kamuoyunda tepkilere neden olmuştur. Kazım Karabekir 20 Aralık 1945’te TBMM’nde yaptığı konuşmada tepkisini şöyle ortaya koymaktadır:

         

        “Ruslar inkılâplarını tamamlayabilmek için başlarında Lenin olduğu halde yeni doğan Türkiye evlatlarına medyundurlar. Bunu cihana bağırabilirim. Eğer o zaman biz Ruslarla harbe girişseydik işler büsbütün başka mecra alırdı. Bizden ziyade onlar zarar görürdü.

         

        Arkadaşlar, eğer haritayı açarsanız bu yerlerin isimleri bile Türk’tür. Çarlık Rusyası kırk küsur seneden beri oradaki Türklerin ne diline ne de milliyetine hatta köylerinin, dağlarının isimlerini bile değiştirmemişlerdir. Biz orayı böyle bulduk ve orada bizim 93 meşhur Rus harbinden kalmış gazilerimizle sarıştık, öpüştük.

         

        Eğer Ruslar, bizden yer istemeye ısrar ederlerse hiç şüphe yoktur ki dövüşeceğiz; fakat istikbal bize olduğu kadar kendilerine de karanlık olur. Cihan yıkılıncaya kadar ve tek bir Türk kalıncaya kadar varımızı yoğumuzu ortaya koyup uğraşacağız…”[37]

         

        Karabekir’in tepkisi tarihi bir hesaplaşmayı içermektedir. Kurtuluş Savaşı’nın ilk yıllarında yardımlaşmanın karşılıklı olduğu, Türkiye’nin o dönemde de Batı ile ittifaka yönelip Rus menfaatlerine zarar verebileceğini üstü örtük bir şekilde dile getirmiştir. Türk basınında da yoğun tepkiler olmuştur. Hüseyin Cahit Yalçın 19 Ağustos 1946 tarihli Tanin’de yazdığı yazısında : “Kabul etmeliki Bolşevikler Garplı insanların mantık ve muhakemesinden bütün bütün ayrı bir düşünce sahibidirler. Biz onları anlayamıyoruz… En ihtiyatlı konuşan Anglo Sakson gazeteleri düşündüklerini saklamadılar ve Amerikan diplomatları faaliyete geçtiler. Rus talepleri Anglo Sakson muhitinde katı bir muhalefetle karşılandı…”[38] şeklinde görüşlerini belirtmiştir. Yalçın’ın ifadelerinde Rusya’yı Batı medeniyetinin dışında tutan ve Türkiye’nin Anglo Sakson dünya ile yakınlığına vurgu yapan anlatımlar dikkat çekmektedir. Benzer bir durum Nihat Erim’de de görülmektedir. 24 Ağustos 1946 tarihli Ulus’ta şu görüşleri ifade etmektedir : “Bu iki devlet (İngiltere ve ABD), Türkiye’nin pek haklı olan tezini tutmak hususunda birbirleriyle yarış etmektedirler. Biri mütefikimiz, öteki büyük ve yakın dostumuz olan bu iki Anglo Sakson milletini hayati bir davada yanıbaşımızda yer almış görmek hepimizde en sıcak ve samimi duygular uyandırmaktadır…”[39]

         

        ABD 1947 yılına kadar Türkiye’ye yönelik ciddi bir yardımda bulunmamıştır. Başkan Truman 1947 başlarında doktrinini ilan edip Türkiye’ye yardım yapmaya başladığı sırada, Sovyet baskısı dinmeye başlamıştı. Türkiye yalnız başına güvenlik sorununu çözebildiği halde Batı bloğuna yönelmiştir.  [40]

         

         

        B.Truman Doktrini

         

        Birinci bölümde dile getirilen ABD - Sovyetler Birliği nüfuz mücadelesinin ABD cephesinden stratejik ifadesi Truman Doktrini olmuştur. Doktrinin ortaya çıkmasını sağlayan siyasal gelişme İngiltere’nin Yunanistan ve Türkiye’ye destek olamayacağını, ABD’nin bu görevi üzerine almazsa durumun büyük bir felaket getireceğini bir nota ile ABD’ye bildirmesi olmuştur.[41] Notada İngiliz askeri yetkilileri şu hususlara dikkat çekmişlerdir:

         

        a)     Türkiye’nin bağımsızlığının korunması oldukça önemlidir.

         

        b)    Türk Silahlı Kuvvetleri şimdiki haliyle bir süper devletin tecavüzüne etkin bir şekilde karşı koyabilecek güçte değildir.

         

         

        c)     Türk Silahlı Kuvvetlerinin şimdiki talim ve hazırlığı göz önünde tutulursa çağdaş silahların verilmesi onun savaş gücünü artırmayacaktır.

         

        d)    Kurmay Başkanları Türkiye ordusunda çok büyük boyutta yeniden silahlanma gerektiği görüşündedirler. Bu durum Birleşik Krallığın gücünü aşmaktadır.[42]

         

         

         Başkan Truman, İngiltere ile yapılan görüşmelerden sonra politika değişikliğine karar vermiştir. 12 Mart 1947’de Kongrede kendi adı ile anılacak olan ünlü mesajını okumuştur. Burada: “Amerikan dış politikasının kendilerini boyunduruk altına almak için silahlı azınlıklar tarafından harcanan çabalar (Yunanistan kastediliyor) ve dış baskılara karşı koymaya çalışan özgür ulusları (Türkiye kastediliyor.) desteklemek amacına yönelmesi kanısındayım.” diyerek hedefini belirtmiştir. Kongre bu siyaseti benimseyerek hükümete 400 milyon dolarlık yardım onayını (300 milyonu Yunanistan’a, 100 milyonu Türkiye’ye olmak üzere) çıkarmıştır. Bu program 1 Mayıs 1947’de yürürlüğe girmiştir. Türkiye’ye yönelik yardımın temel hedefi askerin mobilitesini ve ateş gücünü artırmaktır.[43]

         

        Mayıs ayında 21 Amerikan subayı ile 2 iktisatçı gelmiştir. Yardım uygulamaya geçmiştir.

         

        Doktrinin uygulanması amacıyla 12 Temmuz 1947 tarihli yardım anlaşması imzalanmıştır. Anlaşmanın 4. maddesinde: “Türk Hükümeti yapılan yardımı tahsis edilmiş bulunduğu gayeler uğrunda kullanacaktır… Türk Hükümeti Birleşik Devletler hükümetinin muvafakati olmadan bu neviden hiçbir madde ve malumatın mülkiyet ve zilyetliğini devretmeyeceği gibi aynı muvafakat olmadan Türk Hükümeti’nin subay, memur veya ajan sıfatını haiz bulunmayan bir kimseye açıklanmasına müsaade etmeyecektir.” ifadesi bulunmaktadır.  Bu antlaşma kendisinden sonra yapılacak her ikili antlaşmanın atıfta bulunduğu genel ve temel antlaşma niteliği kazanmıştır.[44] Halil’e göre bu antlaşma ile “Türkiye ulusal çıkarlarıyla taban tabana zıt bir duruma düşürülmüştür.” [45] Dışişleri Bakanı Hasan Saka, 1 Eylül 1947 tarihinde TBMM’nde yaptığı konuşmada ABD’nin hüsnüniyet sahibi bir ülke olduğunu, yardımın her türlü ivazdan arî olduğunu vurgulayarak antlaşmayı şu cümlelerle savunmaktadır:

         

        “Bugün Türkiye’nin ve Türkiye ile beraber dünyanın maruz bulunduğu tehlike açıkça kürsüden ifade edebilirim ki Amerika Birleşik Devletleri’nin yardımı olmadan önlenemez… Bu itibarla hükümetimizin 12 Temmuz’da Ankara’da imzalamış olduğu bu yardım antlaşmasını dışişleri komisyonumuz ve bendeniz memleketimizin bugünkü şartları içinde güvenliğimizi sağlayacak önemde ve başlı başına üzerinde durulacak değerde bir vesika addetmektedir...”[46]

         

        Kasım Gülek de antlaşmanın hem Türkiye’nin güvenliğini artırdığını, hem de iktisadi gücünü derpiş ettiğini anlatır. Demokrat Parti adına söz alan Enis Akaygen: “…Büyük bir memnuniyet ve şükranla karşılamış olan DP bu yardımın mütekabiliyet esasını kongrenin tayin ettiği şerait dairesinde süratle tahakkukuna medar olan bu antlaşmayı tamamıyla tasvip eder.”[47]

         

        Başbakan Recep Peker, ABD Büyükelçisi Wilson’a gönderdiği tebrik telgrafında: “İki milletimiz arasında esasen mevcut olan sıkı dostluk bağlarını bir kat daha sağlamlaştıracağına emin olduğum anlaşmamız imza edildiğinden şimdi haberdar oldum. Bu hususta duyduğum sevinç çok derindir..” [48]

         

        Yalçın, bu hususta şunları dile getirmektedir:

         

        “…Biz biliyoruz ki Birleşik Amerika’nın bizden bütün beklediği şey, milli istiklal ve hürriyetimizi muhafaza ve müdafaa edebilecek bir halde bulunmamızdan ibarettir… Türkiye bugün demokrasi cihanının müdafaa sisteminden bir halka teşkil etmektedir. Türkiye’ye taarruz Birleşik Amerika’ya ve bütün demokratik memleketlere taarruz teşkil edecektir…”[49]

         

        Yapılan bir yardım antlaşmasını Türkiye’nin güvenlik problemlerini tatmin eden bir metin gibi takdimi düşündürücüdür. Benzer görüşler 15 Ağustos 1947’de Cumhuriyet’te Nadir Nadi, 3 Eylül 1947’de de N. Sadak tarafından dile getirilmiştir. Türkiye’nin medeniyet dünyasının ileri bir karakolu haline geldiği, bir çatışma durumunda istilaya karşı ilk safta göğüs germek vazifesinin Türkiye’ye düştüğü ve Türk ordusunun öneminin nihayet ABD tarafından anlaşıldığı ifade edilmiştir. Bu ifadeler beklenen bir ittifakın dışavurumu olarak görülebilir.[50]

         

        Bu arada İsmet İnönü demokratik dünyaya bir adım daha yaklaşır bir vaziyette CHP genel başkanlığından istifa ettiğini açıklamıştır. Benice’nin değerlendirmesi de zikre değer: “…Milli kahraman Atatürk’ün fikir ve silah, program ve iş arkadaşı olarak bu memleketi kurtaran, kuran, karıştıran, devrimden devrime götüren İnönü Türk milletinin ve vatanının en halis yüksek menfaatleri bakımından dış ve iç âlemler kutbunu birbirine kavuşturup en parlak madde ve mana yığını halinde Türk milletinin milli kaderi üzerinde yükselmektedir…”[51]

         

        1949 yılına kadar, Truman Doktrini çerçevesinde, Türkiye’ye yapılan Amerikan yardımının dökümü şöyledir:

         

        -          Kara Kuvvetleri 81,6 milyon dolar

        -          Hava Kuvvetleri 43,8 milyon dolar

        -          Deniz Kuvvetleri 22,1 milyon dolar

        -          Yol Programı 5,0 milyon dolar.

         

        ABD’li uzmanlar, bu yardımlarda Türkiye’nin güvenliğinde iki hususu dikkate almışlardır. Bunlardan birincisi, olası bir Sovyet saldırısında geleneksel Türk savunması doğuda Pasinler, Trakya’da Çatalca idi. Bu iki hattı Ankara ve İstanbul’a bağlayan yolları yetersiz bulduklarından Türk savunmasının, Torosların güneyinde 12 ya da 15 Tümen ile yapılabileceğini düşünmüşlerdir. Diğeri ise asker sayısının %30 kadar azaltılmasıdır. [52]

         

           

        Ekonomik Sebepler

         

        1946 yılı bütçesini takdim konuşmasında Maliye Bakanı Nurullah Esat Sümer giderlerin toplam 990.752.884 TL, gelirlerin ise 894.668.000 TL olduğunu söylemiştir. Kültürde cumhuriyetin büyük hamleler yaptığını belirttikten sonra: “Buna mukabil milli ekonomi henüz matlup inkişafına kavuşamamış, zaruri olan tekâmül seviyesine yükselememiştir. Tarımda, endüstride ve ulaştırmada ahenkli bir gelişmenin bütün imkânlarına sahip olmakla beraber bu gelişmenin teknik şartlarını henüz sağlamış değiliz… Dava yurdun baştanbaşa ihyası davasıdır…” demiştir.[53]

         

        Bütçesi açık veren bir ülke iktisadi kalkınmasını nasıl gerçekleştirecektir? Türk siyasal elitleri bu duruma bir çare olarak Batı’ya yönelmeyi, dış yardım almayı görmüşlerdir.[54] Bu sırada Stalin Rusya’sının Türkiye üzerinde kurduğu tehdit, ABD’nin Truman Doktrini ile Türkiye ve Yunanistan’a, Marshall Planı ile de Avrupa’ya yönelik yardımları dikkate alınmalıdır.[55]

         

        Ekonomik sebeplerin Türkiye’yi Batı’ya yöneltebilmesi için konjoktürel faktörlerin yanı sıra iktisadi gelişme ihtiyacını duyan kesimlerin de buna paralel bir politikaya yönelmeleri gerekmektedir. Weber’in de işaret ettiği gibi sorun yöneten ve yükselen sınıfların siyasi niteliğidir.[56] Türkiye’de İttihatçılardan Cumhuriyeti kuran kadroya miras kalan milli bir burjuva oluşturma ihtiyacı liberal politikalardan devletçi uygulamalara kadar sürekli kendisini hissettirmiştir. Bu bakımdan cumhuriyetin devletçi uygulamalarını iktidarın sınıf yapısını hedefleyen bir siyaset olarak görmek mümkün değildir. Türkiye’de tek parti yönetiminin asker – sivil bürokratlar, eşraf ve tüccar ile büyük toprak sahiplerinden oluşan bir koalisyon olduğunu söylemek mümkündür. [57] Nitekim II. Dünya Savaşı’nın kıtlık yıllarında güçlenen Türk burjuvazisi, politik tercihini çok partili hayattan ve güvenlik teminini de Batı ittifakına yönelmekten yana koymuştur. Çok partili hayata geçiş koalisyondaki ayrışmanın ifadesi olmuştur. Recep Peker’in muhalefeti bir isyancı hareket olarak görme eğilimlerine rağmen İnönü durumu meşru gördüğünü belirtmiştir.[58] 12 Temmuz 1947 tarihli Türk Amerikan İşbirliği Antlaşması ile aynı gün İnönü şu beyanı vermiştir:

         

        “İhtilalci bir teşekkül değil, bir kanuni siyasi partinin metotları ile çalışan Muhalif Partinin iktidar Partisi şartları içinde çalışmasını temin etmek lazımdır. Bu zeminde ben Devlet Reisi olarak kendimi her iki partiye karşı müsavi derecede vazifeli görürüm.”[59]

         

        İç politik gelişme ile dış politikanın birbiri ile örtüşmesi bu hadisede net bir şekilde görülmektedir. Bu süreçte zaman zaman dile getirilen partilerüstü ulusal dış politika gibi kavramlar bu karşılıklı etkilenmenin boyutlarını göstermesi açısından düşündürücüdür. [60]

         

        Celal Bayar Batı ittifakına yöneliş sürecinde DP’ye “komünistlerin” girişini engellediğini önemle belirtmektedir. Bayar, aynı zamanda “Atatürk’ün kuzeyden gelecek tehlikeye karşı dikkatli olunuz” vasiyetini de hiç unutmadığını söylemiştir.[61] Bu hususta gösterilebilecek farklı bir tavrın dönemin siyasal akışında nasıl bir dalgalanma oluşturacağını düşünmek zordur. Rus notalarının değerlendirmesinde ortaya konan görüşler dönemin ideolojik hegemonyasının DP’yi nasıl kuşattığını göstermektedir. Necmettin Sadak Rus tehdidini DP ile ilişkilendirir:

         

        “…Bu gibi teklifleri ne İngiltere ne Amerika ne de Türkiye’nin kabule asla yanaşmayacaklarını pek ala bilen Sovyet Rusya bu zamanda bu dileklerini neden ortaya attı? Sovyet Rusya’nın Türkiye’deki iç politik durumu en elverişli fırsat saymış olması akla gelebilir… Sovyet Rusya da bütün propagandalarına ve Demokrat Partisi ile birlik gibi görünmesine rağmen pek iyi bilir ki Türkiye’de bu gibi vatan işlerinde siyasi partiler arasında hiçbir ayrılık yoktur ve olamaz…”

         

        Hüseyin Cahit Yalçın suçlayıcıdır:

         

        “…Moskof notasını elimize alırken muhalefet namına karşımıza çıkmış olan bir kısım vatandaşların kapılmış oldukları gaflet ve hatayı içimiz titremeden düşünmek kabil olmuyor. Tarafsız Mareşalden başlayarak yaygaracı Demokrat propagandacılarına varıncaya kadar Halk Partisi düşmanlarının hepsi harici tehlikeye inanmıyorlardı…”[62]

         

        Türkiye’de aydınlar ve politik elitler iktisadi kalkınma meselesini dış siyasetin argümanlarıyla birleştirerek Batı ittifakına yönelmeyi alternatifi olmayan bir sürece dönüştürebilmişlerdir. Bu durum bir siyasal projenin meşrulaştırılması olarak Batılılaşma meselesini ele almayı gerektirmektedir.

         

         

        Batılılaşma

         

        1945 sonrası şekillenen dünyada Türkiye’yi Batı bloğunun içine alan, tercihini NATO’dan yana koyan siyasal elitler ve politik aydınların büyük bir bölümü Atatürk devrinden miras kalan kadrolardır. Atatürk’ü büyük bir kahraman olarak gördükleri söylenebilir.[63] Burada dikkati çeken husus Atatürkçülüğe atfedilen ideolojik tasavvurun mahiyetidir. Özbilgen’in ifadesiyle: “Atatürkçülük, örneğin devletçilik gibi prensiplerinin uygulanım kapsamı yönünden bazı tartışmalara yol açsa da, natürü itibariyle açık ve seçiktir: Batılılaşma.”[64] Batılı olmak demek gerek ampirik, gerekse transandan alemin hiçbir endişe duymaksızın araştırılması demektir.[65] Batı uygarlık düzeyine erişmeksizin gerçekleştirme imkanı olmayan kültürel inkılâpları gerçekleştirme olanağını, Atatürk döneminde Türkiye bulmuştur. Türkiye sanat, filozofi ve özellikle hukuk alanında bir Batılı toplum kimliği kazanmıştır.[66] Rusya’nın Türkiye üzerinde entelektüel bir tesire sahip olduğunu söylemek çok zordur. Bir coğrafya olarak Rusya üzerinden Anadolu’ya aydın göçünden söz edilse bile bunların da zihni tasavvurlarını Batı medeniyetinin belirlediğini söylemek mümkündür.[67] Batılılaşma mevhumu içerisinde komünizm, ki bunun politik okunması uzun bir dönem sol / sosyalizm kavramlarını da içermiştir, görülmediğinden hukuki yasaklamanın konusu olabilmiştir.[68] DP, sol düşünceye dair hürriyet telakkisini daha ilk hükümet programında şu şekilde ortaya koymaktadır:

         

        “Biz bu günün şartları içinde aşırı sol cereyanları fikir ve vicdan hürriyeti mevzuunda mütalaa etmek gafletinde bulunmayacağız. Bugün aşırı sol cereyanlara mensup olanların, mücerret bir fikir ve kanaat sahibi olmaktan ziyade yıkıcı cereyanların aleti olduklarına şüphemiz yoktur.”[69]

         

        Çok partili hayata geçiş ifadesi bu bağlamda sınırlandırılmış bir kavramdır.[70] Batılılaşmayı bu şekilde kavrayan siyasal elitlerin blok tercihi alternatifsizleşmiştir. Bunun dış politik bir karar olduğu kadar zihni tasavvurları belirleyen bir ideolojik bakışın da tesiri olduğunu söylemek mümkündür.

         

        Atatürk’ün ideolojik bir doktrin bıraktığını söylemek çok zordur. Batılılaşma olgusunun dış politikaya yönelik ifadesinde Atatürkçülükten farklı meşrulaştırma zeminleri tevarüs edenlerin bu alanı zorladıklarını söylemek mümkündür. Halil’in Batı ile kurulan yakınlaşmayı bağımsızlık yanlısı Atatürkçü dış politikaya ihanet olarak görmesi konuya ilişkin dikkat çekici bir örnektir.[71] Bu tarz anlatımların İnönü’ye yönelik ağır tenkitlerinin başlangıç noktasını ise 1939 yılında imzalanan Türk, İngiliz ve Fransız üçlü ittifakı oluşturmaktadır. Bu antlaşma ile Türkiye’nin Atatürk’ün kurduğu dış politika hedeflerinden uzaklaştığı, tarafsızlığını kaybettiği, Sovyet dostluğunu yitirdiği, Balkan Antantı gibi kurulan dengelerin anlamını kaybettiği söylenmiştir.[72] Özdemir’e göre 1938 Ağustos’unda Fransız Dışişleri Bakanı Bonnet, Avrupa’da Hitler’in savaşı körükleyen tutumu karşısında, Türkiye’nin de Batılıların cephesinde yer almasını Paris Büyükelçisi Suat Davaz aracılığı ile resmen önermiştir. Büyükelçi Suat Davaz bu öneriyi Ankara’ya gelip Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a bildirmiş, Aras da 2 Ekim günü Atatürk ile görüşerek, Fransa ve İngiltere ile birlikte üçlü ittifak hazırlığı için Atatürk’ün onayını almıştır. Bunun sonucunda geliştirilen politikanın bir devamı olarak 19 Ekim 1939’da Türk – İngiliz- Fransız Üçlü Savunma İttifakı imzalanmıştır.[73] Atatürk, Temmuz 1936’da, İtalya ve Almanya’nın güvenliği tehdit ettiğini düşünerek bir ittifak antlaşması imzalamaya niyetli olduğunu İngiltere Büyükelçisi Sir Percy Loraine ile yaptığı görüşmede dile getirmiştir. Bu olayı, görüşmenin tercümanı olarak Erkin nakletmektedir.[74] Türkiye, Sovyet Rusya ile Kurtuluş Savaşı’nda kurduğu yakınlığı İngiltere ile dengelemeye çalışmıştır.[75] Bu tarz bir yönelimin Batı ittifakına temayülleri meşrulaştıran bir yanı olduğu söylenilebilir. Erkin, Türkiye’nin NATO üyeliğine de destek vermiştir. Türk Atlantik Antlaşması Derneği’nin başkanlığını yapmıştır.

         

        Türkiye’yi NATO’ya sokan hükümetin Başbakanı olarak Menderes’in şu ifadeleri açıklayıcıdır:

         

        “Tarihin eşini kaydetmemiş olduğu büyük tehlike karşısında münferiden savunmalarına imkân olmayacağını anlayan küçük büyük batılı hür memleketler varlıklarını ve milli ananelerine dayanan demokrasi rejimlerini korumak maksadıyla Atlantik Paktını vücuda getirdiler.”[76]

         

        Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü:

         

        “Atlantik Paktı demokratik milletlerin, demokratik rejimlere sahip milletlerin muasır medeniyette aynı medeniyet seviyesine erişmiş milletlerin teşkil ettiği bir heyettir. Sadece askeri ve siyasi bir topluluk değil, bir medeniyet topluluğu, bir kültür topluluğudur.

         

        Demokrat Parti, memlekette demokrasiyi tesis ettiği için bu pakta davet edilmiştir.”[77]

         

        Gene Köprülü’nün şu sözleri mevcut muhitin politik karakterini yansıtması açısından dikkat çekicidir:

         

        “İdeolojik telakkileri itibariyle birbirleriyle samimi surette uyuşmalarına asla imkân olmayan bu iki cephe arasında, tarafsız ve müstakil bir siyaset takip etmek hülyasına kapılarak hürriyet cephesine iltihaktan çekinen milletler, bu affedilmez gafletlerinin cezasını mutlaka çekeceklerdir.”[78]

         

        Ne CHP’nin 11 Mayıs 1950’de NATO’ya katılmak için resmi müracaatını yaptığı sırada ne de daha sonra DP’nin girme çabalarında güvenlik faktörü ağırlıklı bir etken olmuştur. En azından Truman Doktrini’ne kadar geçen sürede Türkiye tek başına da olsa gelen tehdidi göğüsleyebileceğini göstermiştir. İktisadi bir faktör olarak hâkim sınıfların ve politik önder ve aydınların zihni tasavvurlarının bu süreçte belirleyici rol oynadığını söylemek mümkündür.

         

        Dönemin önemli gazetecilerinden Erer, NATO’yu şöyle tarif eder:

         

        “NATO, hür dünyanın, istibdat dünyasından kendini korumak için kurduğu en büyük silahlı teşkilattır. O, hürriyetin bekçisidir. Dünya yüzünden insan hürriyetinin, insan haklarının, insanlığın inanış duygularının kalkmaması için meydana getirilmiş medeniyet kalesidir.”[79]

         

         

        NATO’ya Giriş ve TBMM

         

         

        Kore’ye Asker Gönderme

         

        Kore II. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika ile Sovyetler arasında nüfuz mücadelesinin bir parçası olmuştur. Japonya’ya ABD üslerinin yerleşecek olması Sovyetleri tedirgin etmiştir. NATO’nun kurulmasından sonra Avrupa’da da yayılamayan Rusya Kuzey Kore’yi Güney’e saldırmasını stratejisine uygun bulmuştur. Kuzey Kore birlikleri 25 Haziran 1950’de Güney Kore topraklarına girerler. Amerika Güvenlik Konseyi’nden yardım kararı çıkarır. Başkan Truman Amerikan hava ve deniz kuvvetlerini harekete geçirir. 27 Haziran’da BM Güvenlik Konseyi barışı korumak için BM üyelerini Güney Kore’ye yardıma çağırmıştır. [80]

         

        ABD, BM’nin 27 Haziran tarihli kararını, komutlarını BM’den değil Washington’dan alan bir komutanlık kurulması için kullanmıştır. General Mac Arthur “BM ile doğrudan hiçbir bağım olmadı” demiştir. BM birliğinin kara ordusunun %50’sini, deniz kuvvetlerinin %86’sını ve hava kuvvetlerinin de %93’ünü vermiştir.[81] Türkiye 27 Haziran 1950 tarihli BM çağrısına olumlu karar vermiştir. Türk Hükümeti 25 Temmuz’da Birleşmiş Milletler kumandanlığı emrinde olmak üzere 4.500 kişilik bir kuvveti Güney Kore’ye göndermeye karar vermiştir.[82]

         

        Hükümetin bu konuda aldığı karar Batı ittifakı ile bütünleşmek için yapabileceği fedakârlığın derecesini göstermiştir. Kore’ye asker gönderme hususunda mecliste bulunan muhalefet partilerinden farklı bir yaklaşım gelmemiştir. Bu da dış politika konusunda ortaya konan mutabakat zemininin sağlamlığını göstermesi açısından ilginçtir. TBMM olayı usul yönünden tartışmıştır. 11 Aralık 1950’de, Millet Partisi Genel Başkanı Osman Bölükbaşı ve Mardin Milletvekili Kemal Türkoğlu hükümetin asker gönderme kararını meclise getirmediği gerekçesi ile bir gensoru açılmasına dair önerge vermiştir. [83] Başbakan Adnan Menderes: “ Anayasamızın 26. maddesi Büyük Millet Meclisinin salahiyetlerini tadat eder, harb ilanı ve sulh akdi yetkilerinin bu meyanda bulunduğunu kaydeder.” diyerek hükümetin kimseye savaş ilan etmediğini Birleşmiş Milletler’e verilen taahhütlerin bir gereği olarak barışın tesisi gayesi ile asker gönderildiğini anlatır. Başbakan, ayrıca Amerika’nın da kongreden böyle bir karar çıkarmadığını, TBMM’den alınacak kararın politik sakıncaları olabileceğini belirtir.[84]

         

        Bölükbaşı meselenin meclisçe görüşülmesi gerektiğini şu cümlelerle anlatır:

         

        “Burada Birinci Büyük Millet Meclisinden kalmış olan arkadaşlar varsa, onlar da çok iyi bilirler ki, Haymana’da top sesleri gürlerken Mecliste her şey açık konuşuluyordu. İşte milleti zafere ulaştıran bu haleti ruhiyedir. (Sağdan bravo sesleri) (Soldan aksini iddia eden yok sesleri).”[85]  

               

        Bölükbaşı, Anayasa’nın 26. maddesinde “bu gibi” görevler meclisçe yapılır dediğini bundan dolayı da meclisten karar alınması gerektiğini belirtmiştir. [86]

         

        Sıtkı Yırcalı: “Arkadaşlar bana öyle geliyor ki, istihzah takririnin Yüksek heyetinizde konuşulması hakikaten pek geç kalmıştır.” diyerek olayın zamanlamasına dikkat çekmiştir.[87]

         

        Kemal Türkoğlu demir perde dışında kalan 53 devletten 40’ının asker göndermediğini belirtir. Bu ülkelerinin mazeretleri ile birlikte adlarını sayarken tutanaklarda şöyle bir ifade geçer: “(Bir ses) Moskova ne cevap vermiş? Kemal Türkoğlu (Devamla): Onu siz benden daha iyi bilirsiniz, çünkü benim Moskova ile alakam ve temasım yoktur. Bunu, söyleyen zatı görmedim ona cevap olarak söylüyorum.” Bu ifade gensoru önergesinin dış politika farklılığına dair fikir vermesi açısından ilginçtir.[88] Türkoğlu hükümete ilişkin şu ifadeleri kullanır:

         

        “…Adnan Menderes Demokrat Partinin anti demokrat başbakanıdır. Hükümet mensuplarına sıkıştıkları ve müdafaadan aciz kaldıkları her hadisede muhalefeti demir perde arkasındakiler gibi konuşur diye tavsif ve itham etmelerini ahlak kaidelerine uygun ve devlet adamlığı vasfı ile kabili telif görmemekteyim…”[89]  

         

        Yukarıdaki cümleler, soğuk savaşın Türkiye’deki ifade hürriyetine getirdiği kısıtlamaların mahiyeti hakkında da ipucu vermektedir. Bölükbaşı, başbakanın 7 Ağustos 1950 tarihinde Zafer gazetesine verdiği beyanatta, Türkiye’nin NATO’ya başvurduğu halde alınmamış olmasının Türkiye’nin güvenliğini başvurmadan önceye kıyasla daha tehlikeli hale soktuğunu söylediğini hatırlatarak mevcut durumun da bir tehlike oluşturduğunu söylemiştir. Bölükbaşı devamla: “Eğer biz Atlantik Paktına alınmış olsaydık, değil beş bin on bin 50 bin kişi göndermeye taraftar olurduk. (Soldan Allah Allah sesleri)…”[90] Bu durum tartışmaların fikri farklılıklardan değil usulden kaynaklandığını bir kez daha ortaya koymaktadır.

         

        Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü, hükümetin kararını savunurken: “Yıllardan beri, ta Atatürk zamanından beri müşterek emniyet tedbirlerini terviç ettiğimiz için, daha Cemiyeti Akvam zamanından beri müşterek emniyet tedbirlerini dış siyasetimizde başlıca esas tutmuşuzdur.” sözleriyle politikalardaki tutarlığa dikkat çekmiştir. [91] Gene Köprülü bozguncu propagandaların engellenmesinin emniyet açısından önemine dikkat çekmiştir.[92]

         

        CHP adına yalnızca Faik Ahmet Barutçu söz almıştır. O da usulen karara karşı çıkmıştır: “Milli birliğin teessüs etmesinin şartları arasında işlerin Büyük Millet Meclisinde konuşulmasının birinci derecede mevkii vardır.” der. Eskiden de var mı idi sorusuna da : “A iki gözüm, mütemadiyen eskiden bahsediyorsunuz. Eskiyi numune alacaksak yeni rejimin manası nerede kalır?.. Yeni rejimde eski rejimlerin ananesinin yeri olmaz. Yeni rejimin yeni ananeye ihtiyacı vardır…” diyerek cevaplar. [93]

         

        Eski CHP’li olan Hamdullah Suphi Tanrıöver Rus tehdidinin dehşeti karşısında hükümete gensoru önergesi verenleri ve onu eleştiren CHP üyesini şöyle tenkit eder:

         

        “Bütün Asya toprakları eski Türk’ün vatanıdır, evinin avlusudur. Yarın gençlerimiz zaferler içinde ikliller içinde oradan dönecekler ; “Hayır diyecekler burası bizim topraklarımız, bizim bildiğimiz yerler, bütün Asya topraklarını kendi topraklarımız olarak biliriz diyecekler. Onlar bunun için oraya gittik.” diyecekler.

         

        Biz burada asker gitmeli miydi, gitmemeli miydi, Meclise gelmeli mi idi, gelmemeli mi idi diye münakaşa yaparken oradakilerden 4-5 tanesi “Efendiler ne yapıyorsunuz ben milletimin saadeti için seve seve kanımı veriyorum” dese ne cevap vereceksiniz?.. (Soldan bravo sesleri, alkışlar) ” [94]

         

        Bağımsız milletvekili olan Ali Fuat Cebesoy, Birinci Büyük Millet Meclisi istisna edilecek olursa hiçbir dış politika meselesinin tartışılmadığını, şu anda hükümetin kararına itiraz edenlerin de esastan değil usulen karşı çıktıklarını belirtir. Hükümetin bu kararı almasındaki temel hedefin Türkiye’nin güvenliğine bir saldırı olduğunda kendisine yardımcı olacak ülkelere yönelik bir adım olduğunu söyler.[95] Gensoru açılmasına dair verilen önerge bu tartışmaların nihayetinde kabul edilmez.

         

         

        Türkiye’nin NATO’ya Girişi

         

        Sander, Türkiye’nin NATO’ya alınışının ABD açısından gerekçelerini şöyle ortaya koymaktadır:

         

        1.Sovyetler Birliği’nin atom silahını ele geçirmesi: Sovyetler 1949 Eylül’ünde atom bombasını patlatmışlardır. Sovyetlere yakın bir T&uum


Türk Yurdu Nisan 2012
Türk Yurdu Nisan 2012
Nisan 2012 - Yıl 101 - Sayı 296

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele