Milliyetçiliğe Reddiye 1 -Ülkücülük Versus Milliyetçilik- Gökalp’ın Anlaşılması ve Tenkidi Çerçevesinde Bir Yüzyıl Değerlendirmesi

Nisan 2012 - Yıl 101 - Sayı 296

        Ziya Gökalp’ın Türk Düşünce Hayatına Tesirleri/Gökalp Tartışmaları

         

        Ziya Gökalp, Türk düşüncesi içerisinde belki de hakkında en çok yazılmış fikir adamlarından biridir. Hakkında yazılan kitaplardan da çok meşhur olanları vardır. Bunlar arasında başta Hüseyin Kâzım Kadri'nin Ziya Gökalp'in Tenkidi,[1], Uriel Heyd'in Ziya Gökalp'in Hayatı ve Eserleri[2] Peyami Safa'nın Türk İnkılabına Bakışlar[3] gelmektedir.

         

        Enver Behnan Şapolyo'nun Ziya Gökalp İttihadı Terakki ve Meşrutiyet Tarihi adlı çalışması da Gökalp hakkında yazılan kitaplar arasında çok bilinenidir.[4]

         

        Milliyetçi çizgide sosyoloji ilmiyle iştigal eden ve onun bir nevi ekolü sayılabilecek başta Mümtaz Turhan, Erol Güngör ve Yılmaz Özakpınar'ın yazdıkları da bu alanda önemlidir. En son olarak Orhan Türkdoğan'ın Ziya Gökalp Sosyolojisinin Temel İlkeleri adındaki araştırması da yakın zamanda yazılmış eserler arasında bize göre başta gelenidir.[5]

         

        Önder Göçgün'ün Hususi Mektuplarına Göre: Ziya Gökalp'ın Hayat Görüşü adlı çalışması da daha önce hususi mektupları derleyen Feyziye Abdullah Tansel'in çalışmasının bir devamı niteliğindedir.[6]

         

        Gerek Tansel'in, gerekse Göçgün'ün Gökalp'ın mektuplarını kamuoyunun ve fikir dünyasının istifadesine sunmaları önemlidir. O dönemde her ne kadar mektup türü, edebiyat ve siyaset çevreleri için bir tarafıyla neşriyat telakki edilse de nihayetinde bunlar ancak hususi mektuplardır ve aile içine yoğunlaşmışlardır. 

         

        Gökalp'ın İstanbul ve Diyarbakır'da mecmua ve gazetelere yazdıkları neticede toplumu, yöneticileri, başta İttihat-Terakki olmak üzere kendi arkadaş çevresini ya da o zamanın partisini etkilemek-eğitmek üzere yazılmış yazılardır. Birçoğunda sosyolojizm yapılmış, fakat ekseriyetle de sosyoloji kullanılarak stratejist olarak kalem oynatılmıştır. Gökalp, yazı hayatında bu stratejist kimlikle-bilinçle sergilediği yazılarda savunduğu görüşlerini mektuplarında da tekrarlamakla birlikte, mektuplarındaki samimiyeti daha fazla olduğundan, onlarda dile getirilen kimi görüşlerin, yayımladıklarıyla farklı olduğunu görmekteyiz. Hatta yayımladıkları arasında da içinde bulunulan dönemin şartları çerçevesinde farklı görüşler serdedilmiştir. Karısına ve kızlarına yazdığı yazılarda çok daha Müslüman ve İslam müdafii olan Gökalp, yazılarında çok daha laik görünmektedir.

         

         

         

        Gökalp, Turhan, Güngör ve Özakpınar

         

        Gökalp, sistematik bir Türkçülük ortaya koymaya çalışırken tarih, sosyoloji ve felsefe disiplinlerinden yararlanmaya, metodik davranmaya özen gösterse de o daha çok stratejik bir çıkış yolu vaazeden ve bir entelektüelden çok bir entelijansiya işlevinde olan bir kalem sahibidir. Her konudaki üçlemesi Türk Ocağı'nda bile espri konusu yapılmış, ama bu üçlemelerin birçoğu Türk aydınında çok büyük tesirler meydana getirmiştir.

         

        Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak

         

        Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Garp medeniyetindenim.

         

        Türkiyecilik, Oğuzculuk, Turancılık Gökalp'ın Jön-Türkçü, Pantürkçü, Turancı, Türkçü, Türk milliyetçisi bakış açılarının her biri gerçekte Osmanlı-Türk aydınının tipik trajedisinin ve arayışının bir ifadesidir. Üç Tarz-ı Siyaset'in her üçü de bu aydınlarda iç içe geçmiş, kavramlar, hedefler ve değerler birbirine karışmıştır. Bununla beraber bir tarihî çizgiyi ve reel-politik'i ifade ettiklerine dair kuşku yoktur. Elbette ki Gökalp da tıpkı örnek aldığı düşünür Namık Kemal gibi Osmanlı idi ve Osmanlıcılık yapmıştır. Buna dair yazıları da ilk yazıları arasında yer almaktadır. Daha sonra İttihat Terakki döneminde Türkçü ve Turancı hedefler, hayaller, ülküler depreşir. Enver Paşa ile birlikte mümkündür ki, Osmanlı konsepti yerine artık bir Türkçü Turancı siyasi çizgi ve onu takip eden bir kurumsal yapı hayal edilir. Fakat Birinci Dünya Savaşı'nın darbesi müthiş olacaktır ve Anadolu, sıkışan Türklüğün hiç olmazsa son durağıdır. Artık geriye doğru çekiliş tersine bir kurgulamayı gerektirir: Türkiyecilik, Oğuzculuk ve sonra Turancılık niçin olmasın?..

         

        Sıkıştırılmış bir toplum bir yandan millî, tarihî, dinî değerlerini yaşatırken bir yandan da modern dünyada kendine bir yer edinecektir. Batı emperyalizmine karşı savaşmış Türkiye, zaten öteden beri bütün siyaset tarzları için bile ortak bir kabul olan Batılılaşma çabasını bir medeniyet değişikliği projesiyle teorik zemine oturtmalı ve dönüşümünü anlamlı kılmalıdır. Bunda da bir yandan hars-kültür ayağı üzerine, diğer yandan din ayağı üzerine sağlam basacaktır ki, başarılı bir dönüşümü gerçekleştirsin. Gökalp Türk milletinden olduğunun altını çizerek hars (kültür)ın millî olduğunu, Türk kültürünü muhafaza etmek gerektiğini; İslam ümmetinden olduğunun altını çizerek de din müessesesini medeniyet çerçevesinden ayırarak bir milletin dinini değiştirmeden de medeniyet değiştirebileceği kanaatiyle Türk'ün İslam'dan ayrılmayacağını; Batı medeniyetinden olduğunun veya olabileceğinin altını çizerek de medeniyetin beynelmilel olduğunu kültür ve medeniyet ayrımını kurgulaşarak zaten öteden beri hâkim bir medeniyet olan Batı medeniyeti içerisinde yer alarak; Türk milletine bir rahat nefes aldırma strateji ve taktikler silsilesini kurgulamaktadır.

         

        Gökalp'ın bu yaklaşımı yeni Cumhuriyetin de temel dayanaklarından, tutamaklarından biri olmuştur. Üçleme, genç Cumhuriyet’e rahat nefes aldırmıştır.

         

        Nitekim Gökalp'ın, Köprülü kadar yakın olmasa da daha sonraki kuşaklardan şakirdi sayabileceğimiz ve yine milliyetçi çizgideki Türk sosyoloğu Mümtaz Turhan, Gökalp'tan çok daha zengin bir kariyerle ve çok daha metodik düşünceyle Gökalp'ın kültür ve medeniyet telakkisinin ve üçlemelerinin bir nevi takibi anlamında Garblılaşmanın Neresindeyiz ve Kültür Değişmeleri gibi eserleri kaleme almıştır.

         

        Medeniyet değişikliği, Batılılaşmanın neresinde bulunduğumuzu sordurmuş, medeniyet değiştirmeye karar vermiş ve bunun sancısını yaşayan toplumlarda da kültür değişikliklerinin kaçınılmaz olduğundan hareketle ‘kültür değişmeleri’ bilimsel olarak incelenmiştir. Kültür değişmeyecek, medeniyet değişikliği ile millî yapımıza halel gelmeyecekti. Oysa işte hem Batılılaşma maceramız tartışmalı olmuş hem de kültür değişmeleri, bir medeniyet değişikliği talebinin ardından zuhur etmiştir.

         

        Mümtaz Turhan'ın talebesi olarak da yine milliyetçi çizgideki sosyoloğumuz Erol Güngör'dür ve o da Gökalp çizgisini muhafaza ederek, ama ona dışarıdan yapılan eleştirilerden daha anlamlı olarak içeriden yaptığı eleştirilerle milliyetçi çizgide kültür ve medeniyet telakkilerinde ve eksik kalan din tarafında yeni yaklaşımlar ortaya koymuştur. Gökalp'ın kültür ve medeniyet ayrıştırmalarındaki hatayı tam olarak vurgulayan ve yeni bir medeniyet teorisine doğru milliyetçi aydınlarda yeni açılımlar ve yüz yıllık çözülmez sentez karmaşıklığını gideren bilim adamımız ise yine aynı çizgiden gelen Yılmaz Özakpınar olmuştur.

         

         

         

        “Türkçülüğün Esasları”

         

        Gökalp’ı devrinde eleştirenler arasında sistem ve model olarak en üstünü Hüseyin Kâzım Kadri olmuştur. Misak-ı Millî’nin kaleme alınmasında en etkin şahsiyetlerden olan Kâzım Kadri, Gökalp’ın Osmanlıcılık karşısında Türkçülük ortaya koymasını bizatihi Türk tarihinden örnekler vererek ve bir önder peşinde tarihin belli dönemlerinde ileri sıçrayan Türklerin hanedan ismiyle anılmasından daha tabiî bir hâl olmayacağını ileri sürmektedir:

         

        "Türkçülük" cereyanının iade-i Meşrutiyeti müteakib, siyasi bir ihtiyaçtan tevellüd ettiği hâlde, daha sonraları içtimai bir şekil aldığını gördük, ki bunda bazı menfaatlerin müessir olduğunu da unutmamalıdır.

         

        "Osmanlı" sıfatının yerine "Türk" tabirinin kullanılmasına gelince: Tarihin delaletiyle sabittir ki, Türk ve Tatar kavimleri her yerde başlarındaki adamların isimleriyle anılırlar: Çağatay Türkleri Çağatay Han'ın, Noğay Tatarları Noğay Han'ın adlarıyla yâd edildikleri gibi, garb Türklerine de müessis-i hükümet Sultan Osman'ın adına nispetle "Osmanlı" denmiştir. Bu itibar ile "Osmanlı", devletin adı olduğu gibi, milletin unvanı da "Türk"tür. Bunun için (Misak-ı Millî’nin kabul tarihi: 28 Ocak 1920) "lisan-ı Osmani", "kavaid-i Osmaniye", "edebiyat-ı Osmaniye" tabirlerine bedel "Türk dili", "Türk edebiyatı" 've "Türk sarfı” demek daha doğru olsa da "hükümet-i Osmaniye", "Devlet-i Osmaniye" ve "memâlik-i Osmaniye" tabirleri de yanlış sayılmaz. Kabil-i inkâr olmayan bir hakikat vardır ki, o da ortada bir 'Türk milleti" ve bir "Türk dili"nin bulunmasıdır. Bu millet Asya'nın birçok yerinde müteferrik veya toplu bir hâlde bulunduğu hâlde, Türk dili de Uygurca'dan sonra Çağatay, Azeri, Kazan ve Garb Türkçesi gibi büyük lehçelere ayrılmışdır. Şu kadar ki, yine Türkler arasında "Türklük"e layık olduğu derecede atf-ı itibar edilmediği gibi, Türk dili de birçok zamanlar ihmal olunmuşdur. Bunun sebebi nedir? Bizim fikrimize göre Türklük âlemindeki hadisat-ı tarihiyeyi, içtimai inkılabları, hulasa bütün varlıkları vücuda getiren onların başlarına geçen adamlardır. Bunun için bu âlemde her şeyi bu mahdud adamlara atf etmekde isabet vardır; ve Türk milleti kendi varlığını bu adamlara medyündur. Nitekim Türkün, daha doğrusu şark kavimlerinin tarihlerini yapan Cengizler, Timurlar, Babürler, Nadir Şahlar, Yavuzlar, Yıldırımlar, Fatihlerdir. Bu harikulade adamlar, bu sahib-i hurüclar zuhur ederek bu milletlere hayat ve heyecan vermemiş olsalardı, bunlara mukarin olmayan devirlerde görüldüğü gibi, şarkın her yerinde esaret-i ictimaiyeden başka bir şey bulunmaz ve bu milletleri düşdükleri derin uykudan uyandıracak bir hale tesadüf olunmazdı. İmdi, kendi varlığını bizzat ihsasa muktedir olmayan bir millet, tarihde ona ifaza-ı hayat eden bir şahsın adıyle anılmak yanlış bir şey değildir. Nitekim "Türklük" bugün en vasi' şeklini almış. Ve "hâkimiyet-i millîye" sözlerinden kulaklar dolmuş iken "Kemalist" sıfatının meydana çıkmasına kimse mani olamamışdır! Bu halde, biz de itiraf ediyoruz, ki "Osmanlılık" devletin unvanı ve "Türklük" milletin sıfatı olduğu halde, tarihî bir itiyada binaen, "Osmanlı" sıfatının kullanılmasında da az çok bir hak ve isabet vardır.”[7] H. K. Kadri, Türkçülüğün milliyetçilik manasına gelip gelmediğini de tartışmakta ve vatanın gelişmesi manasında bir milliyetçiliğin elzem olduğunu fakat hâlihazırdaki Türkçülüğün böyle bir anlam taşımadığını ileri sürmektedir:

         

        “Fakat her şeyden evvel anlamak istediğimiz bir şey var: Bu "Türkçülük" tabiri "Nasyonalizm" mukabili olarak mı kullanılmıştır? Eğer böyle ise, "vatanın tealisine matuf bir siyaset" demektir. Fakat Türkçülüğün ve bunu doğuran "inkılab"ın, 10 Temmuz hadise-i tarihiyesinin bu gayeye hizmet etmediğini gördük. Bundan dolayı, buna "Nasyonalizm" nazarıyle bakılamaz. Bu hadiseye takaddüm eden "Tanzimat-ı Hayriye"ye gelince, bunun "Türkçülük"den anlaşılan mana ile alakadar olmadığı ve "Nasyonalizm"e ma'tüf bir hareket sayılamayacağı derkardır.

         

        O halde "Nasyonalizm" ile bir rabıtası olmayan bu tarzı hususi bir manada almaya mecburuz. Esasen 'Türkçülük" cereyanı İstanbul'da doğmuş ve bu muhitde kalmış olduğu için buna bir "siyaset-i milliye" diyemeyiz. Buna "Türkoloji - Türkiyat" nazariyle bakıldığı suretde de alelâde bir "ilim" mahiyetinde kalmış ve bir düstur-i içtimai ve siyasi olmak sıfatını gaib etmiş olur. En doğrusu Ziya Gökalp'ın ihdas etmek istediği "Türkçülük" ne bir "düstur-ı siyaset" ne de bir "ilim" mahiyetinde idi; belki "cinnet ve dalâlet" idi. Fransız müverrihi "Degini"nin, "Leon Cahun'un ilham etmiş olduğu "Türkçülük"e ne sıfat ve mana verileceğini bulmak pek güçtür. Bizim itikadımızca, "Türkçülük"ün bu şekli, 10 Temmuz hadisesinden sonra, bir ihtiyac-ı siyasiden doğmuş olduğu halde, bazı kimseler bunu kendilerine sanat ve meslek ittihaz etmişlerdi, ki bunun memleketin bir çok yerlerinde, bilhassa Arabistan'da ve Arnavudluk'da pek tehlikeli akisler yaptığını söylemişdik.

         

        Mısır'da Muhammed Abduh'u, şimal Türkleri arasında Ziyaeddin b. Fahreddin'i yetişdiren Şeyh Cemaleddin Efgaııi bir "Türkçü" değil, hakiki bir "İslamcı" idi. Mirza Feth Ali Ahundof'un Azeri lehçesinde yazdığı mudhikelerden, Kırım'da intişar ve Sultan Abdülhamid'in parasıyla idame-i hayat eden "Tercüman" gazetesinden bir "Türk ittihadı"na delalet edebilecek âmâli anlamak ve bu sayede Türklük âleminde "dilde, fikirde ve işde birlik" olabileceğine ihtimal vermek de Ziya Gökalp’a has olan asar-ı cinnettendir!

         

        Bir noktayı nazara göre, "Türkçülük" ve "Turancılık" fikri "İslâmcılık" siyasetine mukabil ihdas edilen bir hareketdir. Türkler arasında, din âlimlerinin tealim-i diniyedeki ihmal ve gafletleri yüzünden, din hissi azalmış olduğu için, bir "tutunacak kulb" aranmış ve Müslümanlığa bedel "Türkçülük" ikame edilmek istenmiştir: Hüseyin Kazım Kadri, daha da ileri giderek sadece Ziya Gökalp’ı eleştirmekle kalmaz; genel olarak Türklerin Müslüman oluşlarını ve İslamiyete verdikleri bin yıllık genel çizgiyi de masaya yatırır. Öyle ki, Osmanlı padişahlarının bile dinî vazifelerini ihmal ettiği kanaatindedir. Halife-i İslam olan Osmanlı sultanları dinî bir vazifeleri olduğunu düşünemediler. Bu sıfatı taşıyan ve bir sulta-ı siyasiyeye dayanan bir zatın vazifesi, tamamiyle dinî bir muhitde kalmak şartıyle, ahkam ve mevzuat-ı İslamıyeyi zaman ve mekanın ınkılabat-ı fikriye ve ictimaiyesiyle mütevazin ve mütenasib bir seviyede bulundurmak için, alem-i İslamın büyük alimlerini ve mütefekkirlerini bir "Mecis-i Ali-i Hılafet"de toplamak ve onlara bu ihtiyacı temin edecek vesaitı hazırlatmak idi. Din muhitine inhisar eden bu hareket de Müslüman milletlerine hakim ve mütehakkim Avrupa devletlerince calib-i itiraz olamazdı. Din hissinin kuvvetden düşmesi, dünyanın birçok yerlerinde buna mukabil dinî bir kudret ve mahiyet alan Sosyalizm, Komünizm ve Bolşevizm... ve emsali akidelerin teessüsüne hıdmet etdiği kabili inkar mıdır? Beşeriyetin imandan ün olarak yaşayamayacağına delalet eden tarihî ve ictimai vakıalar bipayandır. İmdi şark-ı karlbdeki "Türkçülük" de bunun bir misalidir. 10 Temmuz hadisesinin ilk devrine kadar düstür-i siyaset "Osmanlılık" iken, aradan az çok bir zaman geçdikden sonra, bu siyasetin tamamiyle iflas etdiğini gördük. Filhakika "Osmanlı" vatanına mensub olan anasır-ı muhtelifenin asırlardan beri takib etdikleri amal-i millîye ve ihtirasat-ı siyesiyeleriyle "Osmanlılık" mefhumunu telif imkanı kalmamışdı. Kürd, Arab, Arnavud hissiyatının meydana çıkmasına saık olan esbabı da bizzat Osmanlı nicül-i hükümeti halk ve ibda' etdikden sonra, aralarındaki "alim!"lerin başka bir kader-i müşterek arayacakları ve akıbetu'l-emr bunu "Türkçülük"de bulacakları aşikar idi.

         

        Fakat "İslamcılık" daha şamil ve vasi' bir siyaset idi. "Osmanlılık" gibi siyasi, idari ve ictimai bir düstüra tabi olmayan ve hiç bir zaman kendilerine bu sıfatı vermeyen anasır-ı gayr-ı İslâmiyeden bi't-tab' sarfı nazar edildiği halde Kürd, Arab, Arnavud ve Türk unsurlarını "din" camiası etrafında toplamak mümkün değil miydi? Osmanlı Devleti, bu son asra kadar, bunu "kuvvet"le temin etmiş ve ananır-ı Hristiyaniyeye karşı İslami unsurlarla memleketde müvazenet bulmuşdu. Osmanlı idaresini memleketin uzak yakın her tarafında tesis ve temin etmek ve vatanı harice karşı sıyanetde bulunmak için Kürd, Arab, Arnavud ve Türk el ve can birliğiyle çalışmışlardı. Demek ki, bu anasır-ı muhtelifeyi "Osmanlılık" camiiası etrafında toplayan bir rabıta vardı, ki o da Osmanlı siyasetinden ziyade dinî münasebet idi. Şimdi biz de kabul edelim, ki din hissi eski şiddetini gaib etmişti; bunun yerine sevda-yı milliyet geçmişti. Bundan sonra Türkler Arablara ve Arablar Türklere aynı dine silik olmaları dolayısiyle, ila-nihaye merbüt kalamazlardı. Fakat, bunun için "İslâmcılık" gibi alem-i İslâmın beman her tarafında şedid ve medid hissiyat-ı uhuvvetin tezahürüne ve beyne'l-İslam tenasura saik olan bir siyaseti ihmal etmek mi lazım gelirdi? Yine İslami bir siyaset takib etmek suretiyle Türkün, Kürdün, Arabın, Arnavudun... aradıkları haldarı vermek ve bu yüzden teeyyüd edecek rabıta-ı siyasiye ve ictimaiyeyi bir münasebet-i dinîye ile takviye etmek mümkün olamaz mıydı? Fakat, biz tutduk, Arnavudlara hakaret ettik, döğdük, söğdük... Arablara karşı reva görmediğimiz zulüm ve i'tisaf kalmadı... Bunun delili ve tafsilüt-ı efimesini "10 Temmuz Inkılabı ve Netaici" adındaki kitabda söylemişdim. İş bu dereceyi bulduktan sonra da bu akvam-ı mazlume ve makhüne mahzü Müslüman oldukları için haklarını aramakdan ve kendileri hakkında refah ve selamet istemekten geri durmazlardı. Devletin hayatına taalluk eden bu mühim ihtiyaca karşı düşündüğümüz ve yapdığımız bir şey varsa o da ortaya bir "Türkçülük" siyaseti çıkarmak ve bu yüzden Türklüğe mensub olmayan anasırı kendimizden bütün bütün uzaklaşdırmak oldu! Başta kendisi olduğu halde Ziya Gökalp'ın bahs ettiği "Türkçülük mücahidlerine" değil, Osmanlı camiasını teşkil eden anasıra karşı vasi' mikyasda'bir müsühele ve adem-i merkeziyet siyasetine lüzum gösteren ve bunu şiddetle iltizamdan geri durmayan mücahitlere muhtaç idik.”

         

        Türklerin İslam olduktan sonra, onu temsil noktalarında yanlış yaptıklarına dair Batılı yazarların değerlendirmelerine yer veren H. K. Kadri, Türklerin bu özümseme zaaflarından ötürü sulaşınca Türkçülük ve Turancılığa kapıldığı kanaatindedir:

         

        “Avrupalı müverrihlerin, Türklerin Müslümanlığı hakkında verdikleri hükümlerde biraz ifrat ve mübalağa olduğu kabul edilse bile, onların İslâmiyetden istifadelerinin pek mahdud bir derecede kaldığı kabil-i inkar olmayan bir hakikatdır. Bu hale saık olan şey de Türk âlimlerinin daima "taklid" mevziinde kalmaları ve din ile dünyayı mütevazin bir seviyede bulundurmak için hayat ve maişete taalluk eden ahkamda mütemadi ictihadlarla "tecdid-i din" e atf-ı itina etmemeleridir. Bu yüzden Türklük aleminde cari olan İslamiyet, dinin kaba bir taklidinden ibaret kaldı ve Müslümanlığın yaz' ettiği ahkam-ı ictimaiye ve hukukiyeden istifade edilemedi.. Bu mühim meseleyi bir çok makalemizde tafsilen mütalaa etmiş olduğumuz için burada bu sözlerle iktifa ediyoruz. Nihayet hiss-i dininin, bir çok esbab ve sevaık dolayısıyle, bütün bütün zıyaa uğraması yüzünden, dinin temin etdiği ravabıta bedel ve "uhuvvet-i İslamiye"ye mukabil 'Türkcülük" ve 'Turancılık" akidelerinin teessüs ettiğini gördük.”

         

        H. K. Kadri, Osmanlıcılığın yerine İslamiyetçiliğin devleti kurtarabileceğini, bu süreçte Türkçülük ve turancılık gibi İstanbul’da dar bir muhite sahip olan hareketin ise faydalı olamayacağını, bilakis zararlı olacağını ileri sürmekte ve Gökalp’ı de bu seçeneklerde eleştirmektedir:

         

        “Din-i İslamın tedvin ettiği ictimal nizama mukabil "Panturanizm" ve "Pantürkizm" siyasetlerinde bir kader-i müşterek ve cihet-i camia aramakdan bir faide vücuda gelemezdi: Çünkü, İslami siyasetin arkasında iki yüz elli milyonluk bir kitle bulunduğu halde, İstanbul'da beş on adam tarafından tedvin edilen "Panturanizm" cereyanının Maveraunnehr'e kadar vasıl olabileceği şüpheli idi; olsa bile, Vüsta-yı Asya halkından manen ve maddeten bizim için ne faide görülebilirdi? Bir kaç vatansız ve derbederin, bir külah kapma fikriyle meydana atılan bir iki haris-i ikbalin çıkardığı bir oyundan başka bir şey olmayan "Pantürkizm" ve "Panturanizm" siyasetinin Müslümanlığın menafi-i Aliye-i ictimaiyesi yanında ne hükmü ve tesiri olabilirdi? "Panottomanizm" siyasetinin asırlardan beri mahkûm-ı zeval olduğu aşikar idi. "İttihad-ı İslam" fikrine gelince: Bunun mazarratı ve tehlikesi vardı. Biz din-i İslam yaz' ve tedvin etmiş olduğu vahdet ve ittihadın ancak akaid-i dinîye ve ahkam-ı imaniyeye taalluk edebileceğini ve akvam-ı İslamiye arasında, temin-i teavün için, ki dinin en mühim bir kanun-ı ictimaisidir, mütekabil tearüfün, yani siyaseten temin-i vifak ve i'tilüfın kafi olduğunu ve şerait-ı hüzıra-ı ictimaiyede bundan başka bir şeye intizar edilemiyeceğini söyledik.

         

        Hulasa, "Pantürkizm" siyaseti "Nasyonalistlik" ise, vatanın te' Alisine hadim efkar ve amele tabi olması dolayısıyle, bunu tervic etmek ve fakat bu yüzden akvam-ı İslamiye ile aramızdaki münasebat-ı asriyeyi de unutmamak lazım geleceğine kailiz. Ziya Gökalp’ın "Osmanlıcı" ve "ittihad-ı İslamcı" tabir etdiği iki muarız siyasetin biri "kozmopolit" diğeri "ultramonten" olmak itibariyle, her iki cereyanın memleket için mazarratına kani olmasına imtisalen biz de manevi İttihad-ı İslamcılıkdan ari bir Türkcülüğün ve bilhassa Turancılığın daha ziyade muzır olduğu fikrindeyiz.”

         

        H. K. Kadri’ye göre Gökalp’ın millî kültür (hars) dediği şey gerçekte “millî ve dinî ihtiraslardan ibarettir”. Türklerin millî bir harsları varsa o da yine ortak medeniyet ve din dairesinden kazanmışlardır. Gökalp’ın Türk ve Müslüman kılmak kaydıyla Batı medeniyetine göre projenin hayal olduğunu ileri süren Kadri’ye göre, bu kafa karışıklılığı sürerse Türklüğün “evsaf ve adatı”nı da büsbütün unutacağız:

         

        “Ziya Gökalp’ın: "Türkçüler, tamamiyle Türk ve Müslüman kalmak 'şartiyle, garb medeniyetine tam ve kati bir surette girmek isteyenlerdir. Fakat, garb medeniyetine girmeden evvel, millî harsimizi arayıb bularak millî harsimizi meydana çıkarmak icab eder"[8] Sözlerine geliyoruz: Türklüğe ait millî bir harsin vücudu olmadığını söyledik; ve "hars" sayılabilecek her şeyin Türlçülükden değil, füyuz-ı İslamiyeden ileri geldiğini de anlatdık. İmdi, garb medeniyetine girmeden evvel arayıb bulacağımız millî harsin ne olduğunu ve bunu nerede bulacağımızı düşünmek lazım gelir. Bizim kanaatımızca, bu sözlerin gayesi, Ziya Gökalp'ın da ima ettiği vech ile, garb medeniyetiyle istinas sırasında İslamiyetin hasılası olan evsaf ve adatı unutmamakdır. Biz, akaid-i Îseviye’den korkmayız; fakat Hristiyanlık adatının ğalebesinden ve bunun tesiriyle milliyet hislerinin zevalinden pek çok endişe ederiz. Komşum Hamid Paşa merhum bir gün demişti, ki: "Her ne olsa, biz alaturka frenk olabiliriz; fakat alafranğa Türk olamayız!" Hâlbuki bu iki sıfat arasında pek derin bir fark vardır. Bilhassa bu son zamanlarda garbyn irfan ve medeniyeti namına onun adat-ı seyyiesini aldığımız inkar edilebilir mi? Bu hal devam etdiği surette hars-i millî olan hissiyat-ı dinîyeden başka Türklüğün evsaf ve adatını da bütün bütün unudacağımız aşikardır. "Tamamiyle Türk ve Müslüman kalmak"dan bizim anladığımız mana budur. Fakat, birçok mukallidler bize "Müslüman kalmak şartiyle" garb medeniyetiyle ittisaf edemiyeceğimizi söyleyerek gençlerin zihinlerini bozdular ve bir takım basit fikirli adamları güya bir "medeniyet-i Hristiyaniye"nin mevcut olduğuna inandırdılar; ve Müslümanlığın mani'-i tekamül olduğunu söylediler. Hakikat-ı halde, akvam-ı garbiyenin temeddün ve tekâmülleri üzerinde, ictimai ve siyasi ınkılabların, fikir hareketlerinin tesiri olmuştur. Burada dinin dahline atf olunabilecek bir şey varsa o da "reform" hareketidir, ki bu da akaid-i Hristiyaniyenin münakaşasından, yani bir fikir hareketinden başka bir şey değildir. Hristiyanlığın garb ahalisi nezdindeki eserleri daha ziyade gılzet ve taassuba, engizisyon teşkilatına, otodafelere, bir sürü insanların diri diri ateşde yakılmalarına, ehl-i salib muharebelerine, cahili ihtilallere inhisar ettiği halde, sonradan bu mesaib ve şedaidden rehayab olmak fikri ınkılab yüzündendir.

         

        Müslümanlığa gelince: İlk zamanlarda eski devilerden arta kalan mezalim ve i'tisafatı ve İseviyetin karin-i fesad ve dalal olmasiyle meydana çıkan akaid-i sahife ve batılayı his edilecek ve gözle görülecek surette tahdide muvaffak olmuş iken, dini ve ahkamını sıyanetle mükellef olan Âlimlerin süküt ve müdahenelerinden cüret alan zaleme ve müteğallibenin âlem-i İslami heman her asırda pümal-ı ğadr u i'tisaf ettikleri inkar olunamaz...

         

        Biz, din ile ilmin, his ile şuurun, iman ile aklın başka başka menbalardan ve mıntıkalardan geldiğini müteaddid makalelerimizde söyledik; ve din ile ilmin iki müvazi hat gibi, ila nihaye yan yana gideceğini, fakat hiç bir zaman birbiriyle telaki edemiyeceğini de anlatdık. Din harsi temin ediyorsa, ilim de medeniyeti vücude getirmişdir. O halde din ile temeddün husüle gelemez. Hiss-i din, evsaf-ı ahlakıye ve vicdaniyede hâkim olduğu halde, medeniyeti ve measir-i irfan ve tekamülü yaratan fıkr-i beşerin ınkılabatıdır. İmdi, temeddünü dinden beklemek doğru olmadığı gibi, dinî medeniyetin düşmanı saymak ve her hangi bir dinin süık veya mani-i temeddün olduğunu söylemek de yanlyşdır. Bu nokta-yı nazara göre, bazı kimselerin Hristiyanlığı temeddüne müsait ve Müslümanlığı mani gibi göstermeleri de aşikâr bir gafletdir. Her din, Allah'a, insanların kendi nefislerine ve kendileri gibi insanlara karşı mükellef oldukları vezaif-i hissiyeyi bildirir. Bu hissiyatın ve bunlardan ileri gelen ta'at ve ibadatın, evsaf-ı vicdaniyenin, amal-i ülfet ve muaşeretin medeniyetle ne alakası olabilir? Hiss-i din bütün ensal-i beşeriyete cibilli ve fıtri olduğu halde, sevda-yı temeddün fikri inkalabdan mütevellid bir ihtiyac-ı hayatdır.”[9]

         

         

        “Hars ve Medeniyet”

         

        Ziya Gökalp hakkında Batı'da da birçok inceleme yazılmıştır. Bunlardan en önemlisi U. Heyd'in Ziya Gökalp adlı kitabıdır. Gökalp'ın kültür ve medeniyet ayrımının eleştirisi, Türk Düşüncesinde Erol Güngör ve Yılmaz Özakpınar'da ancak mümkün olabilmişken Heyd bu eleştiriyi çok daha önce yapar. Her ne kadar eleştirenin mahiyeti farklı ise de Gökalp'ın bu ayrımının sağlamlığı noktasında tereddüdü paylaşırlar.[10]

         

        Milletin temeli harstır. Gökalp, milletlerarası kıymetlere medeniyet adını verir. Hisleri, hükümleri, mefkûreleri harsa dâhil eder. Aklı, ilmi, bilgiyi, metodları ve teknolojiyi medeniyetin cüzleri sayar. Harsın hissi ve enfüsi (sübjektif) bir mahiyeti vardır. Medeniyete ait kıymetler ise fikri, afaki (objektif) amelî ve çok defa maddi bir mahiyet arz eder. Harsi kıymetler, cemiyetin şuur altında gelişir. Medeni kıymetler, şuurlu olarak doğar ve inkişaf eder. Gökalp, birçok tarifinde olduğu gibi, burada da hissi ve tarafgir. Kültüre, orijinallik, sadelik, tabiilik, güzellik gibi iyi vasıflar atfeder; medeniyete ise, tam tersine. Bu gayri ilmi davranış Gökalp'ın iç mücadelesini aksettirir: gönlü ile kafası, sevdikleriyle aklın kabul etmeye zorladığı şeyler arasındaki mücadeledir bu. Davranışının bir başka sebebini de bu nazariyenin açıklamaya çalıştığı tarihî şartlarda buluyoruz.

         

        Gökalp'a göre, Türkler kültürce zengin, medeniyetçe fakirdirler. Kültürün ehemmiyetini belirtmesi, vatandaşlarını medeniyetin tuzaklarına karşı uyarması bundandır. "Kültür, ifadesini sağlam millî mefkûrelerde bulduğu zaman medeniyetten daha kuvvetlidir." der Gökalp, tarihten örnekler vererek bu iddiasını ispat etmeye çalışır: Olgun bir kültüre sahip olan milletler, daha yüksek medeniyet seviyesine ulaşmış olan düşmanlarını yenerler. Gökalp, harsla medeniyetin muhtevalarını anlatırken, "Belli bir milletin dili, güzel sanatları, hukuku, ahlakı ve dini kısmen o milletin harsi mirasına, kısmen de milletlerarası medeniyete aittir." der. Mesela kalabalığın diliyle yazılan halk edebiyatı belirli bir cemiyetin harsına dâhildir; oysa belli bir medeniyeti aksettiren havas edebiyatı farklı milletlerin yüksek sınıflarında müşterektir. Misal olarak Gökalp, halk mutasavvıfı Yunus Emre'nin Türkçe şiirleriyle Celaleddin-i Rumi'nin Farsça şiirlerini karşılaştırır. Harsla medeniyeti, millî ile milletlerarasını, hissi ile akliyi zıt mefhumlar olarak gösterir. Bu antitezler, Gökalp’ı tarihî hadiselerin yanlış ve taraflı tefsirlerine sürükler. Medeniyetin de hisse dayanan kıymetleri vardır. Bunu, Gökalp’ın da sık sık başvurduğu Rumi, eşsiz bir belagatle anlatır. Ziya, Gökalp, "Rönesansın bütün sanatkârları klasik Yunan ve Roma'dan yalnız kalıp ve teknik almıştır; eserlerinin özü millî ananelere dayanır" diyor.

         

        Gökalp’a göre, bir medeniyetin içinde çeşitli harslar bulunabilir. Mesela, Batı medeniyeti, İngilizler, Fransızlar ve Almanlarda müşterektir; hatta Yahudiler ve Japonlar bile bu medeniyeti benimsemişlerdir. Medeniyet, milletler arasında bir temessül amilidir. Kültür ise milletleri farklılaştırır. Medeniyet, millî harsa mal edilmedikçe, millet tarafından benimsenmiş sayılmaz. Yalnız aydın sınıfın kabul ettiği bir medeniyet, milletin harsi hayatında yabancı ve zararlı bir unsur olarak kalır. Ferd belli bir medeniyete ancak milletin aracılığı ile dâhil olur. Hakiki medeniyet, mütekâmil millî harslara dayanılarak yaratılabilir. Bu iddianın ne tarihî ne de sosyolojik bir temeli vardır. Siyasi bir amaç gütmektedir Gökalp. Vatandaşlarının önce köklü bir Türk harsına sahip olmalarını ve ancak daha sonra Batı medeniyetini benimsemelerini istemektedir. Dikkate değer bir nokta da Gökalp’ın zaman zaman milletlerarası medeniyetin millî harslardan önde geldiğini kabul etmesidir. "Millî harslar, milletlerarası medeniyetten doğar. Medeniyet değerleri, çeşitli harslardaki müşterek unsurlardan başka bir şey değildir. "Bu tarif, Gökalp’ı temel nazariyelerinden birine götürür; her millet, kendine mahsus ve bağımsız harsını intisap ettiği 'medeniyet çerçevesi içinde olduğu gibi muhafaza eder. Milliyetçilik inancı yüzünden Gökalp, medeniyetin millî kültüre olan kâfi ve yıkıcı tesirini görmezlikten gelir. Gökalp’a göre, yeni bir medeniyeti benimseyen bir milletin " a n a h a r s ı" bazı değişikliklere uğrar. Gökalp, medeniyetin -bilhassa modern medeniyetin- millî harsın temellerini kemirdiğini ve özel vasıflarını yok ettiğini bilmezlikten gelir. Ama zaman zaman farkındadır işin. Bu tehlikeyi önlemek veya durdurmak başlıca emelidir.

         

        Böyle bir davranış ancak siyasi sebeplerle izah edilebilir. Bu da Gökalp’ın ilmi objektiflik iddiası ile kolay kolay bağdaşmaz. Oysa Durkheim başka türlü düşünür. Modern medeniyetin biteviyeleştirme temayülü üzerinde duran sosyolog, bu temayülün harslar arasındaki farkı ortadan kaldıracağını söyler. Gökalp’ın hocasından ayrıldığı temel noktalardan biri de budur.

         

        Durkheim de Le Bon gibi her iki kavrama medeniyet adını verir. "Medeniyet, ona göre, en yüksek insani değerler yahut fikirler, duygular, inançlar ve hareket kuralları bütünüdür." Görülüyor ki, bu tarif Gökalp’ın hars mefhumunu da içine almaktadır. Gökalp için harsı yaratan cemiyet, Durkheim için medeniyetin kaynağı ve koruyucusudur. Durkheim için medeniyetin belirtilerinden biri olan dil, Gökalp için harsın en bariz ifadesidir.

         

        Gökalp hars ve medeniyet nazariyesini dolaylı olarak Alman sosyolojisinden iktibas etmiş olsa gerek: belki de meşhur "Gemeinshaft und Gesellschaft" ilk defa 1887'de yayımlanan Ferdinand Tönnies'den. Gökalp’ın eserlerini incelediği Gaston Richard gibi -bir zaman Durkheim mektebine dâhil- Fransız sosyologlarını da etkilemişti Tönnies. Durkheim, Tönnies'in kitabı münasebetiyle kaleme aldığı bir tanıtma yazısında -bazı ihtirazi kayıtlarla- bu iki içtimai mefhum arasındaki esas farkları kabul eder.

         

        Tönnies'e göre kültür, organik toplumun yani cemaatin ifadesidir. Cemaat, üyelerinin "tabii irade"sine dayanır, üyelerin hissî özelliklerini aksettirir. Oysa "serbest veya keyfi irade" zihnin eseridir, zihne tâbi kalır; suni toplumu ve onun ifadesi olan medeniyeti yaratır. Tönnies'in bu iki sosyolojik mefhum hakkındaki tarifi, Gökalp’a kültürle medeniyet ayrımını ilham etmiş olamaz mı? Gökalp, ortak harsa dayanan toplumu hangi kelimelerle tasvir ediyorsa, Tönnies de cemaati aynı kelimelerle tasvir eder: cemaat organik olarak halktan türemiştir; ortak heyecanlara, inançlara, geleneklere ve üyelerinin birlik ve kardeşlik duygularına dayanır. Tönnies, bu çeşit toplumlara örnek olarak - Gökalp'ın da büyük bir önem verdiği- loncaları gösterir. Tarım ve zenaatdan ticaret ve sanayiye geçişi sağlayan iktisadi tekâmül sonunda, sadece ortak çıkarlara dayanan bir "şehir toplum"u doğar. (Gessellschaft)

         

        Tönnies, -modern şehir hayatına karşıdır. Gökalp da "şehirliler"i yerer; ne var ki, Gökalp’ın eleştirdiği daha çok halktan, halkın harsından uzaklaşan yüksek tabakalardı. Tönnies için de, hayal gücünü, vicdani ve dinî inançları temsil eden halk, kültürün taşıyıcısıdır; güzideler ve zenginler medeniyeti yaratır. Medeniyetin ana unsurları akıl ve entelektüalizmdir. Tönnies de -Gökalp gibi- medeniyetin hodbinlik, ferdiyetçilik, hırs gibi çirkin taraflarını yerer. Gesselschaft'da "tabii toplum"lar bütün hususiyetlerini kaybederler; ortada ferdle devletten başka bir şey kalmaz. Devlet Gessellschaft'ın siyasi organıdır. Sun'idir, kıyıcıdır. Devletle ahlak arasında hiç bir münasebet yoktur. Gökalp da devleti tenkit ederken bu fikirlerin tesiri altında kalmıştır belki. Bununla beraber hemen ilave edelim, iki sosyologun millet anlayışı taban tabana zıttır birbirine. Gökalp’a göre millet, tabii toplumdur, kültür taşıyıcısıdır, ahlaki kıymetlerin kaynağıdır. Tönnies için, millet başkadır, halk başka. Millet, Gessellschaft'ın tecellilerinden biridir, devlet ve medeniyeti kuran o. Unutulmasın ki Alman sosyoloğu, Avrupa’daki içtimai şartları incelemiştir. Bunlar Türkiye’dekinden farklıdır. Modern milliyetçilik, kapitalizm ve sanayi ihtilali ile el ele vererek gelişmiştir; millî kültürleri mahvetmiş ve Batı medeniyetini kurmuştur. Tönnies, halk kültüründen devlet medeniyetine geçiş her milletin tarihinde kaçınılmaz bir yozlaşmadır, der. Daha sonra Spengler aynı fikri Untergang des Abendlandes adlı eserinde geliştirecektir. Gökalp, bütün romantizmine rağmen, bu bedbinliğe katılmaz. İnanır ki harsla medeniyet birbiriyle uzlaşabilir; modern milletlerin yaşayışını tayin eden onlardır.

         

         

         

        Türkçülük Hareketi

         

        Gökalp'a göre milliyetçi hareketler -hiç değilse doğu kavimlerinde- üç merhaleden geçer: önce harsi uyanış, sonra siyasi bir hareket, nihayet iktisadi bir programla çıkar ortaya. Bu görüşe uygun olarak modern Türk Milliyetçiliğinin köklerini zihni ve harsi bir harekette bulmağa çalışır ve buna Türkçülük adını verir.

         

        Türkçülüğün yükselişini anlatırken bir takım müspet, bir takım da menfi sebepler ileri sürer. Menfi sebepler arasında üzerinde en çok durduğu İslam-Türk cemiyetindeki manevi kıymetlerin çöküşüdür. İslam ülkelerinin, bilhassa Osmanlı İmparatorluğu'nun siyasi ve harsi inhitatı, buna mukabil Batı’nın ilerlemesi münevver Türklerin kafasında yeni bir ideoloji ihtiyacı uyandırmıştır. Avrupa'dan Doğu' ya yayılan milliyetçilik fikri onlara takip edecekleri yolu gösterdi. Bununla beraber yeni ülküler, önceleri yalnız zarar getirdi Türklere. Osmanlı İmparatorluğundaki Türk olmayan Müslümanlar (Arnavutlar, Araplar gibi) milliyetçilik çığlığını heyecanla karşıladılar ve Türk idaresinin boyunduruğundan kurtulmağa çalıştılar. Gökalp, açıktan açığa olmasa da zımni olarak, milliyetçilik cereyanının neden Türklerden önce öteki camialar arasında başladığını belirtir. Avrupa'nın milliyetçilik fikrinin başlıca taşıyıcısı orta-sınıf olmuştur. Türklerde orta sınıf yoktu. Oysa Müslüman olmayan toplumlarda böyle bir sınıf mevcuttur. Ayrıca Türklerin birçoğu ve hasseten hükümet memurları milliyetçilik cereyanının Osmanlı İmparatorluğunun parçalanmasından haklı olarak endişe ediyorlardı. XIX. asrın ikinci yarısında Batı düşüncesiyle temas eden Türk münevverlerinde harsi uyanış vuku buldu. Bu intibahı yaratan Avrupalı Türkiyatçıların araştırmalarıdır. Türkiyatçılar, Türklere İslam'dan asırlarca önce yaşamış bulunan harsi bir geleneğe sahip büyük ve eski bir soydan geldiklerini gösterdiler. Türk intelijansiyasını en çok etkileyen şu üç kitap olmuştur Gökalp’a göre: Hunların, Türklerin, Moğolların umumi tarihi,[11]; Türkçe'nin Sarf ve Nahvi[12] Asya Tarihine Medhal [13]

         

        Bu Avrupalı bilginlerin eserlerini "İlmi Türkçülük"ün kurucuları tarafından yazılan kitaplar takip etti. Eserleri XIX. asrın ikinci yarısında yayımlanan Ahmet Vefik ve Süleyman Paşalar, Ziya Gökalp’ın ruhunda ilk defa olarak milliyet duygusunu uyandırdılar. İstanbul Darülfünunda tarih okutan Ahmet Vefik Paşa, vatandaşlarına, Osmanlıların büyük Türk milletinin çeşitli kabilelerinden sadece biri olduğunu, ana dillerinin Türkiye sınırları dışında, geniş bir alanda konuşulan bir dilin lehçelerinden bir tanesi olduğunu anlatmağa çalışan ilk Türklerdendir. Müşir Süleyman Paşa, "Tarih-i Âlem" adlı eserinde Türklerin İslam öncesi mazisinden uzun uzadıya söz eder. Orta öğrenim için hazırlanan bu kitapta Türk tarihçisi ilk defa olarak Avrupalı Türkiyatçıların ve sinologların araştırmalarından faydalanır. Süleyman Paşa'nın "Sarf-ı Türki"sinde de yeni bir yaklaşımla karşılaşırız. Kendisinden önce aynı konuya eğilen Cevdet Paşa eserine hâlâ Kavaid-i Osmaniye başlığını koyuyordu. Recaizade M. Ekrem’e yazdığı bir mektupta, Süleyman Paşa, Osmanlı’nın bir devlet ismi olduğunu, dili ve edebiyatına ise Türk dili ve edebiyatı denilmesi gerektiğini açıkça belirtir. Türk aydınlarının, eski Türklerin ve Osmanlı İmparatorluğu dışında yaşayan eski kavimlerin tarihine karşı duydukları ilim meraka muvazi olarak millî sanatlara, zenaatlara, ve Orta Asya’daki konuşulan dillere karşı duyulan sevgi de artıyordu. Gökalp, bu alanda Avrupa etkisini tebarüz ettirir. Bakışlarını Batı’ya çeviren Türk, Avrupalıların Türk el sanatlarına ne kadar hayran olduğunu görüp Lamartine, Pierre Loti gibi yazarların Türklerin âdet ve ananelerine ne kadar kıymet verdiklerini okuyunca gönlü millî bir gururla doldu. Max Müller gibi Batı lisaniyatçılarının Türk gramerindeki mantığa uygunluk, sözlerin sıralanışındaki ahenkle ilgili değerlendirmeleri aydınlar üzerinde benzer bir tepki yarattı. Türkçenin güzelliklerini daha iyi anlamağa başladılar. Arapça ye Farsça unsurlar bol bol kabul edilmiş ve zamanla Türkçe bozulmuş, cazibesini kaybetmişti. Ziya Paşa, "Şiir ve İnşa" adlı denemesinde, Cevdet Paşa, "Kısas-ı Enbiya"sında gerçek güzel Türkçenin Divanlardaki yapma dil olmayıp halkın kullandığı Türkçe olduğunu, Türk şiirine uygun veznin de Arap ve Fars edebiyatlarından aktarılan aruz değil halk şiirinde kullanılan hece vezni olduğunu gösterdiler.

         

        Kısaca ilmî ve estetik Türkçülüğün kaynağı Batı etkisi; oysa Türkçülük Rusya’dan gelmiş üç beş aydının himmetiyle doğdu. Gökalp, bu akımın kurucuları arasında Gaspıralı’yı (1841-1914) zikreder, Kırım’da Tercüman adlı bir gazete yayımlamış olan Gaspıralı’yı. Gazetenin şiarı “dilde, fikirde, işte birlik”; amacı ise Türkler arasında harsi ve siyasi bir birlik kurmak.

         

        Ama Ziya Gökalp'ın da aralarında bulunduğu genç intelijansiyayı, doğrudan etkileyen Hüseyinzade Ali olmuştur. Hüseyinzade, Kazakistan'da büyük saygı gören bir İslam âliminin torunuydu. Yakın arkadaşları arasında Gökalp’ın gençliğinde büyük bir zevkle okuduğu Azeri Türkçesiyle yazılmış, komedilerin müellifi olan Ahundzade Feth Ali (Mirza Fethi Ali Ahundov) da vardı. St. Petersburg Üniversitesinde okurken Hüseyinzade Ali, o dönemin Rus öğrencilerini coşturan iki ülkünün, sosyalizm ve Pan-İslamizmin etkisi altında kalmıştır; XIX. asrın başlarında İstanbul'a gelen ve Tıbbiye'ye giren Hüseyinzade Ali, genç tıbbiyeliler arasında sosyal reform ve Pan-Türkizm (Turanizm) ülküsünü yaymaya başlamıştır. Gökalp anlatır:

         

        "Bir gün konferans salonunda oturan Hüseyinzade, Arşimet gibi bağırmış: "Buldum, buldum." Arkadaşları: "Neyi buldunuz?" diye sormuşlar. O da: "Hastalığımızın adını", demiş, "Yangeldizm." Ona göre Türklerin çöküş sebebi asırlarca Avrupa milletlerinin terakkisine bir “derviş kaderciliği"yle seyirci kalmış olmalarıdır. Hüseyinzade'nin Turan Şarkısı, Gökalp’ın aynı isimdeki şiirinden daha önce kaleme alınmış olup Türk kültürünü yaymaya, Türkiye’yle aradaki bağların kuvvetlenmesine çalıştı.

         

        Daha İstanbul'dayken Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyetinin faal üyesidir. Bu ihtilalci cemiyet, Rusya’daki gizli cemiyetler modeline uygun olarak Tıbbiye'de kurulmuştur. Müessisleri arasında Abdullah Cevdet de vardı. Mektebi bitirdikten sonra bir müddet Diyarbakır'da hizmet gören Abdullah Cevdet, genç Gökalp üzerinde derin bir etki yaptı. Cemiyetin adı daha sonra Rumeli'de kurulan bir başka ihtilalci teşekkül (Hürriyet) tarafından benimsendi. 1908-09 devrimini yapacak olan İttihat komitesi...

         

        Gökalp, Türkçülüğün bir başka kaynağını İttihad-ı İslam (Pan-İslamizm) hareketinde bulur. Bu hareketin öncüsü olan Cemaleddin Efgani, İslam milletlerini Hristiyan Avrupa’nın idaresinden kurtulmağa davet eder. Bütün İslam ülkelerinde şakirtleri vardır: Mısır'da Muhammed Abduh; Rus Türkleri arasında Riyazud-din İbn Fahreddin... Son yıllarını geçirdiği İstanbul'da genç milliyetçiler üzerinde derin bir etki yaptı.

         

        Şeyhin ölüm yılı olan 1897'de, Türk Yunan harbi sırasında şakirdi Mehmed Emin: "Ben bir Türküm/Dinim cinsim uludur" diye başlayan meşhur şiirini yayımladı. O da Hüseyinzade gibi milliyetçiliğini yığınlar için, bilhassa Anadolu'nun yoksul köylüleri için beslediği sevgiyle kaynaştırıyordu. Türkçülüğün neşir vasıtası Ahmed Cevdet'in çıkardığı İkdam'dı. Ne var ki yazarların giriştiği aşırı tasfiyecilik, aydınların çoğunu gazeteden uzaklaştırdı. Aynı dava yüzünden bir başka organ "Türk Derneği" de geniş bir okuyucu kitlesi kazanamadı. Bilhassa 1908 İhtilali’nden sonra Osmanlıcılık, Türkiye'de hâkim cereyan olmuştu. Bununla beraber müteakip yıllarda Türkçülük yeni hamleler yapacaktı. Selanik'te Türkçülük akımının en uyanık zekâları olan Gökalp, Ömer Seyfeddin, Ahmet Hikmet ve diğerleri Genç Kalemler dergisini kurdular. İstanbul'da Türk Yurdu çıkmaya başladı. Türk Ocağı Cemiyeti kuruldu. Halide Edip, siyasi romanını (Yeni Turan) yayımladı. Köprülüzade Fuat, Türkiyat araştırmalarıyla Türkçülüğe ilmi bir temel kazandırdı. Böylece hareket Türk aydınlarının ekseriyetini saflarında toplayıncaya kadar gelişmekte devam etti. Hareketin düşüncelerini dile getiren çeşitli dergiler arasında, Temmuz 1917'de çıkmaya başlayan Yeni Mecmua başta gelir. Dergiyi yöneten Ziya Gökalp'tı. Ona göre Atatürk İnkılabı, Türkçülük hareketinin emellerini gerçekleştirmiştir.

         

         

         

        Turancılık

         

        Çeşitli milletlerden meydana gelen imparatorluklar çözülürken, ahalisi aynı millete mensup İtalya, Almanya gibi ülkeler birleşmeğe çalışıyorlardı. Bu temayül, zamanla Türklerin birleşmesini intaç edecekti, Gökalp'a göre, Balkanlardan Çin sınırlarına kadar uzanan, Turan diye adlandırdıkları geniş topraklarda yaşayan bütün Türkler birleşecekti.

         

        Turancılık, 1908-09 İnkılabı’ndan sonra İstanbul'da, Rusya'dan gelen genç Türklerin teşvikiyle filizlendi. Gökalp, bu cereyanın ilk belirtilerini Hüseyinzade Ali'nin Turan şiirinde buldu. Bu zat, daha önce de söylediğimiz gibi, Pan-İslavizm'in etkisi altındaydı. Ne var ki, Gökalp'ın 1911'de Selanik’te çıkan "Rumeli" gazetesinde Demirdaş ve "Genç Kalemler" dergisinde Tevfik Sedat imzasıyla neşredilen aynı başlıklı şiiri Türk aydınları üzerinde büyük bir tesir yaptı. Manzumenin son iki mısrası Turancılıkın şiarı oldu:

         

        Vatan, ne Türkiye’dir bizlere, ne Türkistan

        Vatan, büyük ve müebbed bir ülkedir: Turan.

         

        Müteakip yıllarda Gökalp, Halide Edip ve ülküdaşları, bütün Türklerin tek başbuğ kumandasında birleşerek Attila, Cengiz ve Timurların devrini ihya edecekleri hayaline kapıldılar.

         

        Gökalp için Osmanlılar, Azerbaycan, Kırım Türkleri, Türkmenler, Kırgızlar, Özbekler, Kıpçaklar vs. tek millettiler. Evet, boy bakımından aralarında büyük farklar var. Ama Gökalp'ın kanaatine göre milleti tayin eden ırk değildir. Mühim olan bütün Türklerin ortak bir harsa sahip oluşudur. Yakutlar bir yana hepsi de Müslüman. Âdetleri, müesseseleri birbirine benzer. Dilleri de esas bakımından aynı. Türkçe çeşitli lehçelere bölünmüş. Doğru... Fakat Türklerin çoğu birbirini anlayabilir.

         

        Bununla beraber, XX. asrın başlarından itibaren Rusya Türkleri harsi bakımdan ayrılma temayülleri göstermişlerdir. Rusya’daki bazı Türk çevreleri mahalli edebiyatlarını geliştirmeye ve lehçelerini edebiyat dili hâline getirmeğe çalışmışlardır. Rus Türkleriyle Osmanlılar arasındaki bağları zayıflatmak siyaseti güden Rus makamları da onları teşvik etmişlerdir. Merkeziyetçi temayül Kırım’la Kazakistan’da daha kuvvetli, çünkü oralarda Osmanlı Türkçesi, edebiyat dili olmaktaydı. Kırım’da "Tercüman", Bakü’de "Şelale", hatta Buhara ve Fergana'da çıkan bazı gazetelerin dili Osmanlı Türkçesine çok yakındı 1. Dünya Savaşı’ndan önce İstanbul'dan Rusya’daki Türk merkezlerine yollanan kitap ve gazeteler, aradaki kültür bağlarını bir kat daha güçlendirmekteydi. Ayrıca Rusya’dan birçok Türk genci tahsil için İstanbul'a geliyor, memleketlerine dönünce oraya Osmanlı harsını taşıyorlardı.

         

        Rusya’nın Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaştığı 1. Dünya Savaşı patlayınca Turancılar, "Kuzey Türklerinin" Çarlık boyunduruğundan kurtulacağını ve Osmanlı İmparatorluğu’yla birleşeceğini umdular. Gökalp, Kızıl Destan şiirini savaşın başlarında kaleme aldı:

         

        Düşmanın ülkesi viran olacak,

        Türkiye büyüyüp Turan olacak.

         

        Osmanlı ordularının mağlubiyetiyle suya düşen bu ümitler, Rusya'nın savaştan çekilmesi ve Bolşevik İhtilali üzerine yeniden canlandı. Bolşevikler, emperyalist siyaseti bırakmışlar ve esir milletlere hürriyet vaat etmişlerdi. Gökalp, Nisan 1918'de yayımladığı bir makalede Rusya'daki Türklere, "Tam bağımsızlığa kavuşmanın zamanı” diye sesleniyordu; “Bu fırsat bir daha ele geçmez." Onlara, tedricen merkezî bir devlet kurmalarını ve Osmanlı Türkçesini resmî dil olarak kabul etmelerini tavsiye ediyordu. Bu gayenin tahakkuku için bir lider tayin etmeliydiler, lider bütün orduların başbuğu olmalı, payitahtını Kafkasya’da, Türkistan’da veya Kazakistan’da kurmalıydı. İnayet-i ilahiyenin timsali olan bu lider ya Rusya Türkleri arasından çıkacak yahut Türkiye’de doğmuş olacaktı. Turanı kurtarmak vazifeyi mukaddesesini o gerçekleştirecekti.

         

        Ne yazık ki Cenab-ı Hak Rusya Türklerine böyle bir başbuğ ihsan etmedi. İttihat ve Terakki’nin liderlerinden biri olan Enver Paşa, Türkistan’da Sovyet hükümetine karşı bir isyan çıkarmağa teşebbüs ettiyse de Ağustos 1922'de muharebede öldürüldü. Bolşevik ordusu, Rusya Türkleri arasındaki her türlü bölücülük cereyanını silip süpürdü. Turan ülküsü, 1914 öncesinde olduğu gibi uzak bir rüya hâline geldi.

         

        Aslında Gökalp, daha da önce, bütün Türklerin siyasi birliği hakkındaki aşırı taleplerinden vazgeçmiş bulunuyordu. 1918 başlarında, bütün Türkleri yalnız kültür bakımından birleştirmek birinci vazifedir, diye yazıyordu. Bu birliği tahakkuk ettirmek için başlıca vasıta da İstanbul lehçesini, millî dil olarak kabul ettirmekti. Zira bütün Türk lehçeleri içinde en gelişmişi, en zengini, en ahenklisi İstanbul Türkçesiydi. Nitekim Pan-Slavcı'lardan bazıları da Rusçanın Slav milletleri arasında tek dil olacağına inanıyorlardı. Savaş sonrası ayrı ayrı Türk devletleri kurulsa da bu harsi birlik, zamanla, siyasi bir birliğin temeli olabilirdi. İtalya ve Almanya'da da öyle olmamış mıydı? Prusya, Alman ittihadında nasıl bir rol oynamışsa, Osmanlı Türkiye’si de Türklerin ittihadında aynı rolü oynayacaktı.

         

        Gökalp, son yazılarında Turancılık programını daha da sınırlar. Bugünkü şartlar içinde kültür birliği dahi yalnız Oğuz Türkleri arasında gerçekleşebilir. Azerbaycan’da, İran'da, Harzem'de yaşayan bu Türklerin ortak bir edebiyat mirasları vardır: Şair Fuzuli, Dede Korkut Masalları, Şah İsmail, Âşık Garib, Âşık Kerem, Köroğlu hikâyeleri. Turancılık, gerçekleşmesi muhal bir düşünceydi. Sadece coşturucu bir ülkü, uzak bir istikbal rüyası.

         

        Atatürk de bu görüşteydi. Müttefiki Sovyet Rusya'yı tedirgin etmesi muhtemel olan her hareketten kaçınıyordu. Türk milleti, ülkesini yeni sınırları içinde geliştirmeli, gücünü bu yolda harcamalıydı. Dikkate layıktır ki, amaçlarından biri, Türkiye hudutları dışındaki Türklerle münasebet kurmak olan Türk Ocağı, 1927'de programını değiştirdi. Kuruluş gayesi: Türk Ocağının çalışma sahası, Türkiye Cumhuriyeti hudutlarını aşamaz.

         

        Bu resmî reddiyeye rağmen Turancılık tamamen durmadı. İkinci Dünya Savaşı esnasında, bilhassa Almanların Rusya’yı işgalinden sonra gizli bir teşkilat faaliyete geçti. Teşkilatın gayesi bütün Türkleri siyasi bir birlik içinde toplamaktı. Ne var ki, 1944 yılı sonunda bu hareket Ankara hükümeti tarafından bastırılıp elebaşları askerî mahkemeye verildi. Muhakeme sonunda hepsi beraat etti.

         

         

         

        Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak

         

        1904'te yayımladığı "Üç Tarzı Siyaset" adlı meşhur makalesinde Akçuraoğlu, Osmanlılığın, Pan-İslamizmin, Turancılığın iyi ve kötü taraflarını tartışır. Gökalp, bu üç tarzı da kabul etmez. Ama hepsinin ana fikirlerini kendi Türkçülük anlayışında birleştirmeğe çalışır. 1913-1914'te T&uu


Türk Yurdu Nisan 2012
Türk Yurdu Nisan 2012
Nisan 2012 - Yıl 101 - Sayı 296

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele