Barselona Barselona

Şubat 2014 - Yıl 103 - Sayı 318

        Bu, bir film adı.

         

        Filmin etkisinde kaldığım için gitmedim oraya. Aslında bu kadar “gezilmesi şart” olarak anlatılan bir şehri, biraz da İstanbul ile kıyaslama arzusuyla gittim.

         

        Gece, Türkiye saati ile 02-02.30’da havaalanından otele geldim ve yol boyunca neler olduğunu göremeden uykuya daldım.

         

        Gittiğim tıbbi toplantının başlama saatine daha çok var. Otelden çıkıp cadde boyunca yürümeye başladım. Şehrin en büyük caddesi olan, adeta şehri boydan boya kateden Avenue Diagonal’dayım. Hafta içi olduğu için sakin, gürültüsüz. Sessiz, ama mutlu bir cadde. Cadde’ye insan sıfatı vermek ne kadar doğru, tartışılır. Ancak caddeye ruh veren insanlardır ve insan olmadan bir şehri tanımak ve tanımlamak da mümkün değildir. Bu caddede insanlar var, yaşlı, genç, kadın, erkek, torun, dede renkli kıyafetleri ve mutlu yüzleriyle. Yaşayan ama sessiz sedasız, sakin bir cadde…

         [gid]156[/gid]

        Caddede sıra sıra portakal ağaçları var, üzeri çiçek dolu. Hava, portakal çiçeği kokuyor. Biraz çiçek koparıp cebime dolduruyorum. Yol boyunca yürürken elimi cebime atıp atıp onları kokluyorum.

         

        Geçmiş dönemlerde Adana’nın heryerini, her baharda kokusu ile dolduran, şimdi yerinde sadece koca koca apartmanlar dikili olan portakal ağaçları buraya göç etmiş, bizden umudunu kesmiş. Kokudan başım dönüyor. Baharın mı, çocukluğumdaki Adana’nın mı, Akdeniz’in mi kokusu bu, ayırdedemiyorum.

         

        Yollarda gülen insanlar, parklarda ve yollarda torun gezdiren yaşlılar, sigara içen çok sayıda genç, rengârenk giyinmiş kızlar, motorsikletli binlerce insan… Burası bir motorsikletliler şehri. Her yaştan insan bu araç ile şehirde dolaşıyor. Hız yapmayan, kasklı, binlerce motorsikletli Katalan ve sayısız motorsiklet park yeri var Barselona’da. İnsanlar acelesiz… Motorsikletler süratsiz, gürültüsüz...

         

        Bisiklet de var ve resmi makamlarca teşvik de ediliyor. Bunun için belediyeye ait sayısız bisiklet park yeri de yapılmış. Bisikletlerin dizili olduğu park yerlerindeki kutuya cüzi bir miktar bozuk para atan kimse bisikleti alıp kullanıyor. İşi bitince gittiği yerdeki en yakın bisiklet parkına veya uygun bir yere bırakıyor. Bir görevli de bu boş bisikletleri toplayıp daha sonra en yakındaki bir açık hava bisiklet park yerine tekrar kilitliyor.

         

        İnsanların yüzleri mutlu, sorduğum adresleri veya yolları içten ve kısa cevaplar ile tarif ediyorlar, park ve yol kenarlarındaki tahta kanepelerde insanlar güneşli havanın tadını çıkarıyorlar.

         

        Şaşaalı Sömürgeci Zamanlar

         

        Atatürk “İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri.” der. Burada amaç bizim olan toprakları düşman çizmesinden kurtarmaktır. Orada, sahil kenarındaki bir caddede Kristof Kolomb (Passeig Colom, Colombus Monument)) metrelerce yüksekteki tunç-demir heykelinde elleri ile uzak denizleri hedef olarak gösteriyor. Amacı kendine ait olmayan başka kıtaları fethetmek, Hindistan’ın zenginliklerini, kraliçesine sunmaktır. Amaçlar ne kadar farklı. Hindistan’a gidemese de Amerika’ya ulaşır. O kıtanın sahiplerinin, bir kültürün, bir milletin (Kızılderili, Aztek, Maya, Inka) yok olması pahasına yapar bunu. Ama Allah’ın hikmeti bu… Keşfettiği toprakların bilincinde değildir. Ve adı küçük bir orta Amerika ülkesi olan Kolombiya’ya verilir ancak. Bu ona bir cezadır emperyalist düşünceye göre. Onun yaptığı keşfin farkına varan başkası (Ameriko Vespucci) verir adını bu kıtaya ve onun şanı yürür. Bu şan bizim inanç sistemimiz için bir ödül değildir kesinlikle. Çünkü bu keşfin ardından yokedilen bir milletin acılarını sırtına yükler diğer İspanyol (ve Portekizli) komutan ve askerlerle beraber. Acaba bu katliamın cezasını öte dünyada Kolomb da çeker mi? Çünkü Kolomb, Amerika kıtasına ilk ulaştığında önce onbinlerce Taino Kızılderilisini katleder. Sonra İspanya kralına 1498’de bir mektup gönderir ve der ki mektubunda: “Buradan satılabildiği kadar köle gönderebiliriz size.”

         

        İspanyollar son sömürgelerini benim çocukluk dönemimde, 1960-70’lerde terkettiler ve eski dünyaya döndüler. Şaşaa bitti.

         

        Yirmibirinci yüzyılda ise çökmek üzere olan bir ekonomi ile başetmek zorunda kaldılar.

         

        İspanya Ekonomisi Çöküyor

         

        İspanya, Avrupa Birliği’ne zor da olsa mağrur Fransızların engellemelerine rağmen girebilmiş, ancak ekonomiyi yalnızca turizm ile ayakta tutmanın imkânsız olduğunu, hâlâ yeterince anlayabilmiş değildir. Dünyanın, ekonomisini turizm ile ayakta tutan az sayıdaki ülkelerinden biri olan İspanyollar bir ekonomik kriz durumunda insanların ilk olarak gezme ve eğlenceden feragat edeceklerini çok da hatırlamak istemiyorlar. Belki biraz silah sanayi ve mamul tekstil ürünü ile moda dünyasında yer almayı bir çıkış kapısı olarak görüyorlar. Ülkemizde de çok sayıda İspanyol markasının olmasını bunun yansıması olarak görmek gerek (Mango, Zara vs.). Bunun farkında olmayan ve Avrupa’nın kendilerinin her türlü kaprisini hep çekeceğini düşünen Yunanistan ve Rumlar gibi hâlâ siestanın (öğle uykusu) vazgeçilmezliği ve devamı derdindeler. Oysa bir ülke batmak istemiyorsa ilk önce gıda, enerji ve savunma sektörünü ayakta ve sağlam tutmalıdır. Vatandaş yoklukta ne yapacağını, nasıl davranacağını bilmeli, unutmamalıdır. Geçmişte bizi de Almanya’yı da Japonya’yı da yeniden dirilten bu bilinç oldu. Bizde de bu bilincin kaybolmaya başladığını, tüketim toplumu olmaya başladığımızı görmek acı da olsa bu gerçek, unutulmamalı. Bunu bilmeyen çöker. Yunanistan, İspanya, Portekiz gibi… Ayrıca Yunanistan’ın Avrupa’nın şımarık çocuğu olduğunu, Avrupa bunu bilse ve bu kamburu sırtından atmak istese de yapamıyacağını idrak ederken İspanya’nın böyle bir şansı olmayabilir. Çünkü İspanya, Avrupa için hâlâ bir yahudi-arap-çingene karışımı ülke olarak görülüyor. İspanya bu gerçeği ne kadar hatırlıyor? Burada halkı bir arada tutan unsur General Franko’nun dedigi gibi 3 F: Fiesta, futbol ve fado. Bunu ispanyol adı altında genellemek mümkün olsa da Barselona kendini hep ayrı tutuyor.

         

        Katalan Barselona

        Burası bir Katalan şehri. Her an karşınıza bunu çıkarıyorlar. Bunun en tipik örneği ise Barselona ve Real Madrid futbol takımlarının ezeli rekabeti. Kaldığım otelin hemen arkasında FC Barcelona futbol takımının meşhur stadyumu Camp Nou var. Avrupa’nın bu en büyük stadyumu, 99.000 kişi alıyor. Ziyaret mümkün ama para ödenerek... Çimlerine basmak ayrı, sahaya inmek daha ilave bir para istiyor. Fanatik futbol severler için inanılmaz görünen ünlü futbolcularının top koşturup kramponları ile çiğnediği çimleri para kapısı haline getirmek de turizmden para kazanmaya alışık olan İspanyollara has olsa gerek. Cumartesi günü otelin çevresindeki bazı sokaklar polis tarafından trafiğe kapatıldı. Maçı var, FC Barcelona’nın. Bir çoşku ki tarif edilemez. Bayrammış gibi giyinmiş 7 – 70 yaş arasında binlerce taraftar üst ve boyunlarında Barselona takımının renkleri, ellerinde bayraklarla gülerek stada akıyorlar. Bazen olgun yaştaki insanların, bazı kuruluşların temsilcisi olduklarını tahmin ettiğim tek örnek şık takım kıyafetlerle, gruplar halinde sıraya girmiş olarak kendi şehirlerinin takımını desteklemeye gittiklerini görüp hayretler içinde kaldım. Bunu da öyle neşeli bir vazife edası ile yapıyorlar ki. Bu davranışı, kendi ülkemde bu kadar coşkulu bir vazife aşkıyla milli bayramlara giderek yapan, özenle giyinmiş sivil toplum üyeleri var mı, diye merak ettim. O maç sırasında, benim yerimde olmak isteyen, önüne çıkmış bir fırsatı, dünyanın takip ettiği bir maçı kaçıracak insan var mıdır, sorusunu kendime sormadan da edemedim.

         

        İspanyollar, yalnızca futbol değil bazı sanat dallarında da dünyada önemli bir yere sahipler. Ressamları Picasso, Salvador Dali ve diğerleri ile. Dali’nin çok övülen ve gezilmesi önerilen evini ve müzesini orada gezemedim, vaktim yoktu. Ama Ankara’ya döner dönmez bitmek üzere olan Dali’nin sergisine attım kendimi. Bu hem dahi hem deli olan ressamın yaptığı sürrealist resimleri anlamak için iyi bir hayal dünyasına ve Yunan mitolojisine ait bilgiye sahip olmak gerekli. Mükemmel çizgilere, mükemmel bir (özellikle suluboya) tekniğe sahip olsa bile, bu soyut kavramları yorumlamak kolay değil. Üstelik Dali’nin çok koyu bir “Katalan inanç ve düşünce yapısına sahip olduğunu” belirten şu sözlerine rağmen: “Yediğime inanır ve emin olurum, ancak düşündüğüme inanmaz ve emin olmam”. Çünkü Katalanlar “Gördüklerine, duyduklarına, dokunduklarına inanırlar, ama göremediklerine inanmazlar.” cümlesine rağmen. Bu düşünceler katı bir materyalizm düşüncesi. Ve Katalanlığını ön plana çıkaran Dali’nin resimlerinde gördüklerimizle oldukça zıt. Bir topluluğa mensup olmanın fanatikliğini hep ön planda tutan birinde, aslında maddeci katı Katalan fikir yapısının olması da bir çelişki. Çünkü mensubiyet düşüncesinde manevi dünya zengindir ve sürrealizm akımının üyesi hatta kendisi olmayı da izah eder. Dali’nin şu sözü zaten yerini burada buluyor: “Ben sürrealizmin ta kendisiyim.” Çelişki üstüne çelişki…

         

        Katalanlığını ön planda tutan ikinci meşhur sanatcı ise Gaudi. Bu mimar, sanki Barselona’yı Barselona yapmak için yaşamış. Başka bir İspanyol şehrinde mimari eser yapmayı reddedip yaptığı herşeyi bu şehre adamış. Üst katında şehri seyrederek dolaştığım turist otobüsünde gördüm ki adeta onun yaptığı binalar ile bu şehir varoluyor. Rehberler onu ve yaptığı binaları anlatıyorlar, en çok. Şehirde yaptığı evler, Sagrada Familia katedrali ve Guell bahçeleri… Herkes akın akın buraları dolaşıyor. Bu çok yönlü (mimar, tasarımcı, seramikçi vs.) mimarı anlatmadan da bu şehri anlamak imkânsız görünüyor.

         

        Familia Sagrada, hâlâ inşaatı devam eden bir katedral. Belki en önemli farklarından biri de bu: Hem geçmişin mimari tarzını hem de günümüzde devam eden inşaatı ile günümüz mimarisinin bir birleşimini temsil ediyor. Sadece mimari tasarım olarak değil, geçmiş ve geleceğin teknolojik imkânlarının da kıyaslandığı, yarıştığı ya da birarada bir eser ortaya koyduğu bir istisna yapı bu. Kim kimden etkileniyor, bunu ancak mimarlar anlatabilir. Dıştan bakılınca parmaklık, sivrilik, kafes görünümlü katedrallerdeki gibi, geçmişi anlatıyor. Ama içindeki çiçek motifleri havayı hemen değiştiriyor. Diğer Avrupa katedrallerinden çok farklı, aydınlık ve ferah. İçinde renkli, koyu gölgeler ve kasvet veren ikon ve freskler, koyu renkli tavan ve duvar resimleri yok. Az sayıdaki Hz. İsa resim ve heykelleri bile açık renkli malzemelerden yapılmış. Bol ışık alan pencereleri var. İçi ağaç gövdesi olarak simgelendirilmiş farklı renkteki mermer sütunlar ile kaplı. Bu ağaç gövdesi sütunlar katedralin tepesinde sivri köşeli yaprakları olan çiçekleri ile tavanı oluşturuyor. İnşaat hâlâ dışarıda dev vinçler ile devam ediyor. Binanın dışını renkli oymalar ile meyveler süslüyor. İspanya’nın –ilkbahar dolayısı ile kararsız olan- güneşi de turistlerin canlılığı da burayı neşeli hale sokuyor. Ancak dikkati çeken en önemli nokta, diğer eserlerinde hiç köşe, sivri şekil kullanmayan Gaudi’nin neden burada sivri köşeli çiçek motifleri ile katedral tavanı oluşturduğu.

         

        Guell Bahçeleri (Park Guell), dik yokuşlu bir sokağın sonunda karşınıza çıkıyor. Gaudi’nin Guell’den kiralayıp yaklaşık 20 yıl kaldığı evi ve dünyada ilk site şeklinde ev sisteminin düşünüldüğü yer diye anlatılan bahçe burası… Çok kalabalık, girişi ücretsiz. Ancak abartılı bir gürültü yok. Gaudi’nin yaptığı ve sonrasını tamamlayamadığı ilk iki ev var girişte. Burada renklerle ördüğü bir dünya yaratmış Gaudi. Mozaikleri kırarak yeni şekiller, motifler oluşturmuş. Çeşmedeki kertenkelede, asma bahçe olarak tasarlayıp inşa ettiği kemerli alan ve teraslarda, banklarda hep bu mozaik, seramik yapılar var. Onun yaptığı bu evleri ve binaları görünce insanın aklına önce çocukluğumuzda okuduğumuz pasta ve şekerden yapılmış masal evleri geliyor. Sonra neden bu kadar çok köşesizliğe takıntılı olduğu. Yorumunu yapamıyorum. Ama beni bütün bahçe gezintimde birşey çekiyor: Üç sanatçı. Bu bahçenin değişik yerlerinde müzik aleti çalan bu genç sanatçılar, yalnız başlarına bilmediğimiz aletlerle müzik yapıyor ve farklı bir dünyanın kapılarını ruhumuza damla damla su misali serinleterek akıtıyorlardı. Sunpan çaldığını söyleyen kız, yanına koyduğu bir karton üzerine müzikoterapi diye yazmıştı. O serin ama açık havada gözünüzü kapatarak bu nameleri içinize sindirmek isteği doluyordu ruhunuza. Aklıma müzikoterapiyi İspanya’da ders olarak anlatmaya ve öğretmeye gittiğini yıllar önce dinlediğim rahmetli Ayhan Songar ve Rahmi Oruç Güvenç geliyordu. Müzik ile tedaviyi bulan atalarımızdı ve bu nağmeler ruhuma bu kadar güzel işliyorsa bunda o büyüklerin öğrettiklerinin, emeklerinin etkisi vardı eminim.

         

        Guell Bahçelerinde, Gaudi’nin evinin içini gezip bahçesindeki teras gibi yerde oturdum taşların üstüne ve orada müzik aleti çalan çocuğu dinledim. Ayrılmak gelmedi içimden. “Kora” çalıyordu. O da yanıbaşına koyduğu notlara şöyle yazmıştı: “19 yaşındaydım. Bu aletten çıkan müziği duydum ve onu çalmayı öğrenmek için çok araştırdım. Bulamadım. Sonra koranın Mali-Gana çalgısı ve o ülkenin müziği olduğunu öğrendim.” Genç yaşında herşeyi bırakıp gitmiş bu müziğin peşine Afrika’ya. Bu aletin ve müziğin ustasını bulmuş, bir Afrika köyünde, orada kalmış uzun bir süre, öğrenmiş çalmayı ve sonra dönmüş geriye. Zaten hâlâ 20’li yaşların ikinci yarısında görünüyordu. Bu genç, ideallerini gerçekleştirmek için genç yaşta olmanın engel olmadığını, arayınca ve kararlı olunca her idealin gerçekleşebileceğini gösteren iyi bir örnek.

         

        Önce önündeki şapkaya biraz para koydum, teşekkürü hakediyordu. Üç gündür, ihtiyaçlarım haricinde hiç konuşmamış olan benim ruhuma bu sakinlik ve dinginlik çok iyi gelmişti. Sonra gördüm, çaldığı o muhteşem müzikleri doldurduğu CD’yi. Satın aldım bir tane. Sanatcısından bizzat dinlediğim o güzel kora aletinin ezgilerini, şimdi hem dinliyor hem de arabama binen tanıdıklarıma dinletiyorum.

         

        “Geceler sıcak!

         

        Yıldızlar yabancı!”

         

        Aleksandr Puşkin böyle diyor, Erzurum Yolculuğu kitabında. İlk defa yalnız gittim, yurt dışına. Havaalanları dışında Türkçe konuşmadım. Sohbet etmedim kimseyle. Yalnızca dinledim, seyrettim, düşündüm. Asla hissetmedim, başka seyahatlerimde yanımda tanıdıklarım olsa bile hissettiğim yalnızlığı. Geceler sıcak değildi, mevsim ilkbahardı. Hava; bir açtı, terletti, bir kapandı, dondurdu. Bu kararsızlık insanlara da yansımıştı. Kadınların giydikleri de bir garipti zaten. Şiir yazmayı bilmeyen bana bile şu iki basit dizeyi yazdırdılar:

         

        Ayağında çizme, bacağında şort

        Göğüsler meydanda, sırtında mont.

         

        Bu mevsim kararsızlığı tüm Avrupa şehirlerinde gördüğüm bir manzaraydı aslında. Ancak iş İspanya olunca insan, yine de ülkemizdeki gibi mevsimine uygun kıyafetle dolaşan insanlar bekliyor. Güneş özlemi çeken orta Avrupa ülkeleri gibi “Ne kadar güneş bulsak, o kadar kârdır.” deyip sırtını koruyup bağrını açmak, ayağını koruyup bacağını açmak sevdası çekiyor tabi olarak.

         

        Barselona sahilleri dolaşmak için güzel bir şekilde düzenlenmiş. Sahilden, kumlardan, denizden ve şehirden, şehrin imkânlarından da kopmadan yürüyüş yapmak, sahildeki palmiyelerin altında beyaz sıralara oturarak limana demirlemiş beyaz gemileri seyretmek, yoğun yağlı sosis kokularına ve sandalye masa yığınlarına bulaşmadan ve keyfinizi bunların istilası ile bozmadan dolaşmak, martıları dinleyebilmek, gençlerin neşesine tanık olabilmek veya kafanızı dinlendirmek mümkün. Sahil temiz, çöpsüz. Restoran istilasına da uğratılmamış. Sırtınızı arkanızda yer alan en azı 100 yıllık tarihe sahip olan binalara da dönebilir ve denizle başbaşa kalabilir, isterseniz sırtınızı denizin esintisine dönüp, tarihi binalara bakarak geçmişte yolculuk hayalleri kurabilirsiniz.

         

        İspanya sokakları biraz bizden biraz diğer Akdeniz ülkeleri gibi. Hele de sahile dik açılan daracık sokaklarını görünce, biraz kenar mahallelerinde dolaşınca bu daha kolay anlaşılıyor. Liman bölgesindeki balkondan el uzatsan tutulacak kadar yakın olan evlerin olduğu dar ve kısa sokaklar yanyana uzanıyor ve hepsi de denize açılıyor doğruca. “Bizim mahalle” havasındaki bu sokaklarda; çamaşır asılı balkonlar, neşe ile sokakta oynayan çocuklar, küçük dükkânlardan alışveriş yapan kadın ve yaşlılar, torunların dedeleri ve nineleri ile elele dolaştığı yollar, aile boyu yapılan akşam gezileri ve geniş aile varlığının hissedilmesi, sokakta top sektiren, maç yapan çocuklar, parktaki tahta sıralarda güneşlenen yaşlılar ve çimlerde sohbet eden gençler var, çokca.

         

        Biraz daha merkezi semtlere gelince dik yokuşlu ama temiz ve düzenli yollar, yeni apartmanlar orta Avrupa kadar olmasa da çicekli balkon ve pencereler, size kendini beğendirmek için uğraşıyor.

         

        Barselona abartılı olmayan bir neşenin, rengin, cıvıltının canlılığın güneşin, yeşilliğin, denizin, rahat ve geniş caddelerin, sokaklara serpiştirilmiş kahvehane sandalyelerinin şehri. Her genç kızın boynunda sarılı olan şalların şehri… Orta Avrupa gibi yağ ve bira kokusu sinmemiş olan sokakların şehri… Zarif mi, sıradan mı olduklarına karar veremediğim kızların şehri… Ama yardımcı olmaya çalışan, sizi rahatsız etmeyen, yabancıya tepeden bakmayan, o Avrupalının “mavi kan” havasının sinmediği mutluluk kokan, insanların şehri.

         

        Şehri ister yaya ister bir otobüsün tepesindeki koltukta baştan başa gezebilmek ve öğrenmek mümkün. Turist otobüsleri iki hat üzerinden (yeşil ve turuncu hatlar) tek bilet ile size tüm şehri gösteriyorlar. Arada istediğiniz yerden inip gezip yeniden aynı bilet ile gün içinde şehri doyasıya gezebilirsiniz. Tüm şehri görebileceğiniz botanik bahçesi şeklinde düzenlenmiş Miramar Bahçeleri’nin olduğu tepeyi (burada Güney Amerika çölleri, And dağları ve Güney Afrika’dan getirilmiş çeşitli, bazıları 200 yıllık olan kaktüsleri bile görebilirsiniz), kaleyi, şatoyu, sahilleri, limanı, sahile demir atmış transatlantikleri, sahilde eğlenen gençleri ve çocukları, bizim İstiklal Caddesine benzeyen La Ramblas Caddesi’ni, uyarıldığınız yankesicileri, portakal çiçeği kokan caddelerini, hız yapmayan motorsikletli insanlarını, özellikle sahil kısmında yoğunlaşmış modern mimariye sahip gökdelenleri (World Trade Center gibi) görmek mümkün. Çok sayıda alışveriş merkezinde ünlü markaların ürünlerini tahminlerden ucuza bulmak da mümkün. Ancak moda dergilerinde çok yüksek fiyata gördüğümüz bu kıyafetlerin burada aslında alınabilecek fiyatlarda bulunması insanın aklına, bu ünlü markaların, Çin de dikilmiş daha ucuz işcililikli ürünleri mi bunlar, sorusunu getiriyor.

         

        Ne yedim? Paelayı daha önce denediğimde bana cazip gelmediği için yeniden tatmadım. Tapaslarını da öyle… Curros denen tatlılarını çok övmüşlerdi. Bizim halka tatlımızın aynısı ancak şerbetsizi idi. Pudra şekerine, çukulataya batırıp yiyorsunuz. Güzeldi, ancak harika değildi. Biz kimseye halka tatlımızı, baklavamızı, şöbiyeti, künefeyi tanıtmayı akıl edememiştik, hatta tulumbayı, lokmayı. Onlar bunu sunuyorlardı. Belki de ellerinde çok az lezzet olduğu için hepsini değerlendirmek durumundaydılar.

         

        Büyük İspanyol medeniyetinden geriye ne kaldı?

         

        Yok edilmiş İnka – Aztek- Maya medeniyetleri, katledilmiş insanları ve ‘ah’ları yüzünden çökme sinyalleri veren bir İspanya. Güney Amerika’daki soykırım katliamlarıyla dolu mazisiyle övünen ve övünmek (!) zorunda kalacak olan bir İspanya.

         

        Aslında bunları yazarken ve düşünürken önümüzde ibret alınacak olan bir hayatın sonu da uzanıyor: “Herşey, ne kadar şaşaalı da olsa, bir gün biter. Geriye verilecek olan hesaplar kalır.”

         

        * Prof. Dr., Yıldırım Beyazıt Tıp Fakültesi

         


Türk Yurdu Şubat 2014
Türk Yurdu Şubat 2014
Şubat 2014 - Yıl 103 - Sayı 318

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele