Cumhuriyet Baba Ocağına Dönüyor

Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

        Bugünlerde bazıları “Osmanlı geri mi geliyor?” tartışması yapıyor. Şüphesiz Osmanlı geri gelmiyor ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yeniden ihyâ edilme ihtimali yoktur. Çünkü tarihte bir olayı tekrar yaşamak mümkün değildir, eski deyimle tarih tekerrür etmez. Ama cumhuriyet baba ocağına dönüyor, diyebiliriz.

         

        Cumhuriyet dönemi esasen bir “çap küçültme”dir. Yani Cumhuriyeti kuran nesil Osmanlı’nın heybetli ve evrensel iddialarından vazgeçmek zorunda kalmıştır. 1920’lerde Millî Mücadele başarıya ulaştığı sıralarda Osmanlı siyasetini sürdürmek maddeten imkânsızdı. Bundan dolayı hilâfet başta olmak üzere cihanşümûl Osmanlı kurumları tasfiye edildi. Cumhuriyeti kuranlar manevî olarak da Osmanlı iddialarını devam ettirecek durumda değillerdi. Doksanüç mağlubiyetinden başlayarak, Trablusgarb, Balkan bozgunu ve en son Birinci Dünya Savaşı’nda alınan yenilgiler moral değerleri sıfırlamıştı. Aydınların çoğu bağımsız bir devlet olarak ayakta kalabileceğimize dair inancını dahi yitirmişti. Batı’nın her alandaki üstünlüğü karşısında nefsine olan güveni kaybetmiş, aşağılık kompleksi içerisinde, pozitivist bir eğitim sürecinden geçmiş cumhuriyet nesli çareyi geçmişi inkârda buldu ve redd-i miras etti.

         

        Osmanlı’yı ve dinî değerleri hatırlatacak her şey yok sayıldı veya yok edilmeye çalışıldı. Toplumu rasyonelleştirmek uğruna manevî değerler tahrip edildi. Sosyolojik gerçekler göz ardı edilerek toplumu laik reformlarla kısa sürede dönüştürmek faaliyetine girişildi ve bir nevi şahsına münhasır insan tipi, bir homo cumhuriyetikus yetiştirilmeye çalışıldı. Yakın tarih bu çerçevede kurgulanarak Türk milletinin son 900 yıllık tarihi yok farzedildi. Orta Asya Türk tarihi efsaneleştirilmeye çalışıldı. Alman ırkçılığının etkisiyle orijinal bir Türk ırkı arayışına girişildi. Elmacık kemikleri çıkık, şakakları şöyle, çenesi şöyle gibi Türk tipi tanımlanmaya çalışıldı. Zeki Velidî Togan’ın Birinci Türk Kongresinde bu yapılanların gerçeklerle bağdaşmadığını izah etmeye çalışması bir işe yaramadı. Bu büyük tarihçi ve âlim Türkiye’den kaçmak zorunda kaldı. Çünkü yeni rejimin efendilerinin gerçeklere değil, methiyelere ihtiyacı vardı. İnanmayanlar Birinci Türk Tarih Kongresi’ndeki bildirileri okusunlar.

         

        Devr-i dilârâyı demokraside insanlar okumaya, araştırmaya ve gerçekleri keşfetmeye başladılar. Okullarda verilen resmî tarih insanları tatmin etmedi ve sorular sorulmaya başlandı. 1960 darbecileri Atatürk’ü bir ideolog haline getirdiler, onun adına bir ideoloji icad ettiler ve bunu resmîleştirdiler. Bunun doğru olmadığını Atatürk’ün bir ideolog olmadığını her devlet kurucusunun illa bir ideoloji icad etmesi gerekmediğini söyleyenler cezalandırıldı.

         

        2000’li yıllarda Türkiye’nin ekenomik bakımdan kalkınması, toplumun demokrasinin hazzını tatması ve aydınların seksen küsur yıldır sürdürülen paradigmayı sorgulamaya başlaması tarihe yeniden bakmayı gündeme getirdi. Bazı TV programları ve diziler Osmanlı tarihine karşı ilgiyi arttırdı. Eskiden tarihçilerin yazdıkları dar bir çevre içerisinde okunur ve bilinirdi. Oysa günümüzde uzman olmayan sıradan insanlar bile Osmanlı olgusunun farkına varmaya başladı. Yaşadığı çağı kendisine göre yorumlamış ve kendine göre bir sistem kurmuş olan Osmanlı imparatorluğu geniş bir coğrafya üzerinde uzun süre hüküm sürmüş ve 1453’lerden 1700’lere kadar 250 sene zirvede kalmış, bir süper güç olarak eski dünyanın belirleyici bir gücü olmuştu. Barış içerisinde bir dünya ideali ortaya koymuş, orijinal bir medeniyet nizamı ortaya koymuştu. İmparatorluk coğrafyası içerisinde yer alan birbirinden farklı onlarca toplumu yüzlerce sene barış içerisinde yaşatabilmek kolay bir başarı değildi. Sonra kendisine Devleti-i Aliyye-i ebed-müddet diyen bu impraratorluk, İslâmın ikinci yükselişiydi. Batı’nın sanayi devrimi ve topyekün üzerine çullanması karşısında direnememiş ve 150-200 yıl süren bir direnişten sonra yıkılmıştı.

         

        Cumhuriyet tahrip edilen muazzam Osmanlı çınarının köklerinden fışkırmış bir fidandı. Fakat o bu kökleri inkârdan geliyor ve redd-i miras ediyordu. Bu redd-i miras o raddeye vardı ki, Osmanlı devrinin tarihi ve kültürel mirası tamamen yok sayıldı. Bir benzetme yapacak olursak, Cumhuriyet baba ocağına küsmüş toy, cahil ve şuursuz bir delikanlıya benziyor. Babasına kızmış, onu gerici buluyor, onun dilini, kıyafetini, şiirini ve Osmanlı ağırbaşlılığını beğenmiyor. Dedesinin paltosunu giymiş bir çocuk gibi bu cihanşümûl ve heybetli iddialardan ürküyor. Kendisini çağdaş, ilerici vs. gibi hiçbir değer ve anlam ifade etmeyen sıfatlarla niteliyor. Kısacası bir kimlik bunalımı yaşıyor. Kendisine öğretilen karmakarışık ve çarpık tarih bilgisi kimliğini tanımlamaya yetmiyor. Bazen atalarının yaptıkları ile övünüyor, bazen de onu kötülüyor, yeri geliyor hakaret ediyor ve reddediyor.

         

        Ama onu başkaları daha iyi tanıyor. Fransa devlet başkanı De Gaulle ona, “Siz Bâki gibi şâirler yetiştirmiş bir milletsiniz” diyor. İngiltere başbakanı, “İngiltere ile Türkiye ortak yönlere sahiptir; ikisi de imparatorluk yönetmiş milletlerdir”, diyor. O ise kendini bir Yunanistan ve Bulgaristan gibi bir Balkan devleti zannediyor.

         

        1987 yılında Başbakan olan rahmetli Turgut Özal, Yunanistan’ı ziyaret ediyordu. Protokol yemeğindeki konuşmasında, konuşma metninden bir paragrafı atladı. Atladığı paragrafta, Türkiye ve Yunanistan’ın ortak tarihî geçmişe sahip olduklarından ve ikisinin de Osmanlı İmparatorluğu’na karşı mücadele ederek bağımsızlığına kavuştuğundan söz ediliyordu. Özal bu paragrafı okumadı, ama metin yabancı dillere çevirilmiş ve bütün dünya basınına dağıtılmıştı. Bu husus ziyaretin yapıldığı tarihlerdeki Türk basınında yer aldı. Şüphesiz Özal, bu görüşü paylaşmıyordu, ancak konuşma metnini hazırlayan Dış işlerindeki danışmanlarının görüşü buydu! Yani Dış İşleri Bakanlığındaki bürokrat-aydınlar Türkiye’yi Yunanistan gibi bir Balkan ülkesi olarak görmekteydiler.

         

        Batı “Şark Meselesi” diyerek Osmanlı’nın uzun süren direnişini kırdı; onu hasta adam ilan ederek moralini bozdu ve manevî olarak çökertti. Sonunda bu muazzam medeniyet çınarını tamamen tahrip etti. Fakat onun köklerinden bir dal fışkırmasına engel olamadı. Çünkü bu dal başlangıçta cılız görünüyor ve gelişme vadetmiyordu. Ona, sen yepyeni bir ağaçsın dediler. O da 90 yıldır kendisini bir akasya zannediyordu. Beslendiği kökleri araştırmaya yanaşmadı bile. Fakat bu ağaç gürleştikçe akasya olmadığının farkına varmaya başladı.

         

        Şimdi bu 90’ına yaklaşmış delikanlı kendisinin bir Balkan devleti olmadığını, akasya olmadığını, derinlere inen Osmanlı çınarının köklerinden beslendiğini anlamaya, Osmanlı atalarının mirasının tek varisinin kendisi olduğunu kavramaya başladı. Bir gün baba ocağına dönecek ve atasından kalan tarihî ve kültürel mirasa sahip çıkacak; ekonomi tahsili gördüğü, ilim ve teknolojinin hikmetini öğrendiği için maddi meseleleri çözümlemesi zor olmayacak; kendine güven kazandıktan sonra dünyaya yepyeni bir gözle bakacaktı. Dev bir çınar olmanın heyecanı ile güçlenen cumhuriyet, çevresine gölge salmaya başladı. Bunun emareleri görülmeye başlandı.

         

        Ama ilk önce “çap küçülme” döneminin zihniyetinden arınması gerekiyor. İttihat ve Terakki ile başlayan homojen bir toplum yaratma yanlışlığından vazgeçmek ve çevremizdeki toplumları kucaklamak gerekiyor. Ermeni meselesinde İttihatçıların yaptıklarının bütün Türk milletine mal edilmesinin yanlışlığını ortaya koymak lazım gelmektedir. Unutmayalım ki İttihatçılar seçimle işbaşına gelmediler. Enver Paşa’nın Ocak 1913’teki Bâbıâlî’yi basıp Sadarazam Kâmil Paşa’nın kafasına silah dayayarak istifa ettirmesinden sonra İttihat ve Terakki diktatörlüğü kuruldu. Tehcir konusunda da alınan kararlardan da ne padişahın, ne meclisin, ne birkaç üyesi hariç hükûmetin ne milletin haberi vardı. Mustafa Kemal Paşa 1926’da İttihatçılarla hesaplaştı ve kadro olarak onlara tasfiye etti, ama zihniyet aynen devam etti.

         

        İttihatçılık, zihniyet olarak Türk milletine yakışmayacak mecburi bir ölçek küçültmedir. Nitekim İttihatçılar önce Tanzimatçıları kötülemekle işe başladılar. Tanzimatçılar impratorluk siyasetini Batılılaşarak devam ettirmek arzusunda idiler. Arapça, Farsça gibi Doğu dillerini, Fransızca ve İngilizce gibi Batı dillerini bilen çaplı adamlardı. İçlerinden Mustafa Reşid Paşa, Âlî Paşa, Fuad Paşa gibi deha çapında devlet adamları çıktı. Sultan II. Abdülhamid Tanzimat siyasetini devam ettirdi. İttihatçılar Abdülhamid’i kıyasıya eleştirdiler ve daha iyi yapacakları iddiasıyla darbe ile iktidarı ele geçirdiler. Önce ittihad-ı anasır politikasını ortaya attılar.

         

        Cumhuriyet döneminde İttihatçı siyaset devam ettirildi. Zannedildiği gibi İttihat ve Terakki’nin ideoloğu sayılan Ziya Gökalp’ın görüşleri istikametinde politikalar üretilmedi. Tam tersine Abdullah Cevdet’in zihniyeti çerçevesinde bir siyaset takip edildiğini yakınlarda tarihçi Şükrü Hanioğlu ortaya koydu. Cumhuriyet döneminde Alman ırkçılığın tesiri ile ülke içerisindeki azınlıklar hedef alındı. 1930’larda Trakyadaki Yahudilere yapılanlar, Varlık vergisi faciası hep bu ırkçı etkinin eseridir.

         

        1937-38’lerde Dersim hadisesinin ise savunulacak hiçbir tarafı yoktur. Açıkça bir vilayet halkına karşı yargısız infaz yapılmıştır. Çok partili rejime geçilince Kürt meselesi konusu demokratik çerçevede çözümlenebilecekti. Ama 1960 darbesi bu konunun demokrasi prensipleri çerçevesinde çözümüne engel oldu. 1960 darbecilerinden Numan Esin, Yassıada’da darbeyle devirdikleri ve hapsettikleri Başbakan Menderes’le görüşmeye gidiyor ve ona Kürt meselesi konusunda nasıl bir çözüm düşündüklerini soruyor. Menderes de biz meselenin demokrasi prensipleri çerçevesinde çözüme kavuşacağına inanıyorduk, diyor. Ama 1960 darbecileri bunun tam tersini yaptılar.

         

        Homojen bir toplum, bir homo cumhuriyetikus yaratma düşüncesinin en vahim yanlışı ise toplumun Müslüman kimliğini yok farzetmekti. Türk milletinin kimliğinin en önemli unsuru İslâmiyetti. Onu âdetâ bu kimliğinden sıyırıp çıkarmak gibi bir işe teşebbüs edildi. Yeri geldi ezanı yasaklandı, yeri geldi câmileri kapatıldı, yeri geldi tarikatları kapatıldı. Cemaati dağıtıldı. Kıyafeti yasaklandı. Vakıfları ve dernekleri kapatıldı. Ondan sonra bir de deniyor ki, Türkiye’de Hristiyan misyonerleri Hristiyanlık propagandası yapıyor. Şikâyet edenler, dindar, muhafazakâr vs. çevreler değil. Toplumu Müslüman kimliğinden soyundurup laik bir toplum yaratmak isteyenler. Tam Nasreddin Hocalık bir durum. Hoca’nın meşhur, “Taşları bağlamışlar, köpekleri salıvermişler”, sözünü isbat ediyorlar. Müslüman çoğunluğun kemdi kimliğini muhafaza edecek ve onu devam ettirecek unsurları yasakla, elinden al, ondan sonra Hristiyan misyonerlerinden şikâyet et.

         

        Şimdi Cumhuriyet nesilleri tarihini yeniden okumak ve kimliğini yeniden belirlemek zorunda oldukları bir noktada bulunuyor. Demokrasi ve özgürlük bu kimliği serbestçe tayin etmede ona en çok yardımcı bir unsurdur. Demokrasi ve özgürlüğün olmadığı bir rejimde ona kendi kimliğini belirleme şansı tanınmayacak, geçmişte olduğu gibi ona bir kimlik empoze edilecektir. Bu sebeple demokrasiyi hassasiyetle korunması gereken en önemli değer olarak görmemiz lazım geliyor.

         


Türk Yurdu Mart 2012
Türk Yurdu Mart 2012
Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

Basılı: 20 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele